Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

81 İLİN ANKARA’YA YÜRÜYÜŞÜ!..

1325974_cover_rect

Millet İttifakı” rejimi değişikliği getiren “Anayasa Referandumu” öncesinde tutarlı olamamış, sonrasında geçersiz oyların “geçerli” sayılması suretiyle tam hukuksuzluk yapılması karşısında, dik duramamıştır.

Türkiye’nin her ilinden Ankara’ya doğru yürüyüş başlatarak, seçimin yenilenmesine kadar açlık grevi yapmayı bile göze alamamıştır.

Böyle etkili ve sonuç alıcı bir eylem yerine, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” yaparak muhalefetin gazını almayı (ve PKK’nın Meclis’teki uzantısı HDP’yi meşrulaştırmayı) tercih etmiştir.

Dolayısıyla, muhalefet sessiz sedasız rejim değişikliğini kabul ederek, bir anlamda iktidar ile “gizli ittifak” yürütmüştür.

Başkanlık Sistemine” geçme sonunda; gelecek olan değişikliklerin, Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen hükümlerine aykırılığı nedeniyle, Anayasa Mahkemesine başvurmayı bile becerememiştir.

Ne yazık ki, tüm uyarılar -en büyük mahkeme halktır diyerek- duymazdan gelinmiştir.

İktidara alternatif olmayan Y-CHP, genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı gösterme yerine, parti içinde muhalif olan Muharrem İnce’yi aday olarak ileri sürüp, gerçekte göze batan bir muhalifinden kurtulmuştur.

Bu uğurda rejimi feda edebilmiştir.

Dersimli Kemal yönetimindeki Y-CHP, böyle basit hesapların ötesinde, ne yazık ki siyaset üretememektedir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandıklar açılmasından sonra muhalefet cephesinde yaşananları, “fecaat” sözcüğü bile anlatmaya yetmez…

***

Tek Adam Rejimi”ne geçildikten sonra, neleri yaşayacağımız üç aşağı beş yukarı belliydi.

AKP’nin “Zillet İttifakı” olarak tanımladığı muhalefete, öyle kolay genel (veya yerel) iktidarı teslim etmeyeceği tahmininde bulunanlar asla yanılmadılar.

Nitekim, 14 gündür İstanbul seçimlerini sonuca ulaştırmamak için direnen AKP iktidarı, kırk dereden su getirmekte bir beis görmemektedir.

Şu gerçeği unutmayalım ki:

AKP, 15 Temmuz’dan sonra NATO ile karşı karşıya gelmiş ve doğru olarak tercihini Avrasya’dan (ŞİÖ) yana koymuştur.

Buna karşılık Ana Muhalefet Partisi Y-CHP (ve müttefikleri), AKP’nin (önceki) rolünü üstlenmeye gönüllü olmuşlar ve ABD’nin kara gücü olarak kullandığı PKK/HDP ile CIA’nın yardımcı istihbarat örgütü olarak istihdam ettiği FETÖ’ye kol kanat gerip, ABD’nin safında yerlerini almışlardır.

Öte yandan; Türkiye, Suriye’de ABD ve müttefikleri ile namlu namluya gelmiştir.

Hal böyle olunca muhalefet Türk ve Türkiye düşmanları ile aynı mevziye girmiş gözükmektedir…

Bu gerçekler gözardı edilerek yapılacak olan analizler duyguların tatmininden başka hiçbir işe yaramazlar.

***

Bu koşullar altında girilen seçimlerde; ileri görüşlülüğünü kaybetmeyen Türk halkı, yine de iktidar ile muhalefete birlikte çalışma (koalisyon) görevini vermiştir.

Bu görevlendirmenin sonunda, başarı ve iyi niyet durumuna göre, bir sonraki seçimde iktidarın hangi ittifaka verilmesine karar verecektir…

Çünkü kabul etsek de etmesek de “Parlamenter Rejim” sona ermiştir!..

Bir tespit daha yapalım:

Devletin PKK ve FETÖ ile mücadelesinde; Y-CHP bu iki örgüte kol kanat germesine rağmen oylarını artıramamıştır.

24 Haziran Seçimlerinde alınan yüzde 24 oranındaki oy, 31 Mart Seçimlerinde yukarıya çekilememiştir.

Kılıçdaroğlu doktrini” bir kez daha iflas etmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in, KHK ile görevlerine son verilen (PKK ve FETÖ mensubu) öğretmenleri, zabıta olarak istihdam edeceğini açıklaması, bu akılsızca yapılan işbirliğinin en çarpıcı son kanıtı olarak, ittifaka oy verenlerin yüreklerini kanatmaktadır.

Açıktır ki, PKK ve FETÖ cephesinden gelen destek kadar, ittifakın tabanından oy kopmaları olmuştur.

31 Mart Yerel Seçimleri sonunda Y-CHP’nin oylarının artmamış olması bunun en açık kanıtıdır…

***

Gelelim AKP iktidarının durumuna:

Muhalefetin düşman cephede yer alması ve Batı’nın desteğini alarak iktidara gelme düşü kurması, iktidara hukuk dışına çıkma hakkını verir mi?

Hiçbir duraksamaya yer vermeden bu soruya “vermez” yanıtını verebiliriz.

İktidarın son zamanlarda hangi konularda nasıl hukuk dışına girdiğine kısaca göz atalım:

İktidar, yerel seçim takvimi açıklanmadan önce, YSK üyelerinin görev süreleri uzatmıştır.

Reis, buna neden gerek duyuldu sorusuna:

Dere geçerken at değiştirilmez” yanıtını vermiştir.

Hangi dere geçiliyordu da yeni seçilecek YSK üyeleri ile bu dere geçilemezdi?

Yüksek Yargı üyelerinden seçilecek olan YSK üyelerinin, topu topu yedi yasa ile belirlenmiş bir mevzuatı (1) uygulamalarında bir sorun yaşanacağını kabul etmek, en hafif tabiri ile fazlasıyla tecrübesi olan bu üyelerin, yargıçlık niteliklerinin “yetersiz” olduğunu ileri sürmektir.

Kaldı ki, yerel seçimlerde bu yasalar dörde inmektedir.

Üyelerin görev sürelerinin uzatılması ile yeni seçilecek üyelerin; “seçilme hakları” ve onları seçecek üyelerin de “seçme hakları” ellerinden alınmıştır.

Anayasa değişikliği yapılmadan, Anayasadan gelen bir yetkinin yasa değişikliği ile ortadan kaldırılması meşru kabul edilebilir mi?

Elbette ki hayır!

Anayasa değişikliğinin özenle tartışılmaktan kaçınılan “meşruiyeti” konusu, bir yana bırakılsa da bugünün tartışmasını, “YSK’nın meşruiyeti” üzerinden başlatmak gerekir…

***

Bu noktada kendi meşruiyeti zaten tartışma konusu olan YSK, yasada yazılan “seçilme koşullarını” değiştirebilir mi?

Bu sorunun da yanıtı “değiştiremez” şeklindedir.

Zira YSK, yasa koyucu değil, yasaları uygulamakla görevli bir Anayasal kurumdur.

O halde, mevcut yasalara göre aday olması sakıncalı olmayan kişilere, seçimi kazanmaları halinde, mazbatalarının verilmemesine hükmedemez!

YSK; adayların Anayasa’ya ve diğer ilgili yasalara göre “seçilme yeterliliği” olup olmadığı tespit etmekle görevlidir.

Aday olmalarında sakınca görülmeyenlere, kazanmaları halinde mazbatalarının vermemesi fetvasını vermek; siyasi partilere, adaylara ve seçmenlere “tuzak” kurmaktan başka bir anlama gelemez.

Öte yandan, idare hukuku ilkelerine göre; mazbata “kurucu” olmayıp, “açıklayıcı” nitelikte bir işlem olmakla; seçilen adaylara verilmemiş olmakla, onların seçilmedikleri anlamına gelmez.

Kurucu işlem seçimdir, seçilen kişi belediye başkanı olmuştur.

Demek ki, YSK aday olmasında sakınca görmediği adaylara, mazbatalarını vermek zorundadır.

Son sözü YSK söyler” sözü, hukuki değeri olmayan siyasi bir söylemdir.

Son sözü seçmen söyler ve söylemiştir.

Seçilen bir adaya mazbatasını vermemek (veya seçilmemiş olan ikinci sıradaki adaya mazbatayı vermek,) “görevi kötüye kullanmak” suçunu oluşturur.

Hiç kuşku yok ki, seçildikten sonra kesinleşmiş bir yargı kararı ile seçilme koşullarını kaybedenlerin mazbatalarını iptal etmek hukuken olanak dahilindedir…

***

Gazete ve televizyon haberlerinden öğrendiğimize göre; İstanbul’un Büyükçekmece ve Maltepe ilçelerinde, güvenlik kuvvetleri bazı adreslere giderek vatandaşlara hangi partiye oy verdiklerini sormuştur.

Bu hareket Anayasamızın 25/2 maddesinin;

“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse,düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” hükmüne açıkça aykırıdır. (2)

Polisin vatandaşlara böyle bir soru sorması ile aynı zamanda Anayasanın 67/2. fıkrasında kabul edilen “gizli oy ilkesi” de çiğnenmiş olmaktadır. (3)

7062 Sayılı Yasanın 6. maddesinde 11 bent halinde sayılan YSK’nın görevi: seçimlerin “dürüstlük” içerisinde yapılmasını sağlamaktır. (4)

Seçimlerin Anayasa ve yasa kurallarına göre yapılmasını ve denetlenmesini yapmakla görevli YSK’nın, kuralları çiğnemesi, “hukuk güvenliği” sorunudur.

Kılıçdaroğlu’nun “çete” olarak tarif ettiği YSK’dan, şimdi “adalet” dilenmesi ayrı bir çelişkimizdir.

Böyle bir durum karşısında yapılacak olan iş bellidir:

Ankara’dan İstanbul’a doğru yapılan ve sonuç itibariyle PKK’ya yol açan “Adalet Yürüyüşü”nü Maltepe’den geri çevirmek gerekir.

Bu defa yapılacak olan eylem; 81 ilin yurtseverlerini Ankara’ya doğru yürütmek ve bu haklı yürüyüşe terör örgütlerinin (PKK ve FETÖ) gölgesini düşürmemektir.

Meşruiyet çizgisinden ayrılmayan böyle bir eylemi AKP’nin görmezden gelmesi olanaksızdır..

Ne var ki, Kılıçdaroğlu ile ekibini, yürüyüş kortejin en arkasına yerleştirmek ve inisiyatifi halkın ele alması şarttır.

Zira en haklı eylem bile, onların önderliğinde kısa zamanda kuşkulu hale gelebilmektedir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) Yüksek Seçim Kurulunun görev alanını belirleyen yasalar şunlardır:Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun,Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,Siyasi Partiler Kanunu, Milletvekili Seçimi Kanunu, Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun, Anayasa Değişikliğinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun, Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu.

http://www.ysk.gov.tr/tr/mevzuat/liste

 

(2) ANAYASA Madde 25 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

http://www.ysk.gov.tr/doc/mevzuat/dosya/1541/2709.pdf

 

(3) ANAYASA Madde 67 – Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun,

 

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir. Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.

http://www.ysk.gov.tr/doc/mevzuat/dosya/1541/2709.pdf

 

(4) 7062 sayılı Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun;

Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

http://www.ysk.gov.tr/tr/ysk-gorev-ve-yetkileri/1493

 

AKP-CHP KOALİSYONUNA DOĞRU

 640x360

KOALİSYONA DOĞRU UÇAR GİDER “GÖVEL ÖRDEK”!

Kabul etmek gerekir, 31 Mart Yerel Seçimleri sonunda ortaya çıkan tablo, AKP iktidarının temellerini sarstı.

İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya gibi büyük şehirlerin muhalefetin eline geçmesi, siyasi dengeleri de değiştirdi.

Demokrasiyi özümseyemedikleri için, başarısızlığı tolere edemeyen AKP’lilerin seçim sonuçlarını değiştirme çabaları, akıl almaz yöntemlerle devam ediyor.

Sonuçların ortaya çıkmasından sonra, bir haftadan fazla zaman geçmesine rağmen, muhalefete mensup milletvekillerinin oy torbaları üzerinde yatmasını içimiz kan ağlayarak izliyoruz.

Böyle bir tablo Türkiye adına utanılacak bir durum…

***

Ne yazık ki, seçimleri selametle sonuçlandırması gereken kurullar, iktidarın etkisinde hareket ediyorlar.

Yasaya uymayan itirazları reddetmeleri gerekirken, işleme koymaları Türkiye Cumhuriyeti’ne hiç yakışmıyor.

Bugün yaşadıklarımız, biraz da son Anayasa Referandumunda yaşatılan “yasanın açık hükümlerine rağmen mühürsüz oyların geçerli sayılması”na benziyor.

1961′den bu yana yürürlükte olan Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 112.maddesine göre:

“…itirazlar gerekçesiyle birlikte tutanağa yazılır. …delil ve gerekçe gösteremeyenlerin itirazları incelenmez, bu sebeple incelenmediği tutanağa yazılır.deliller itiraz dilekçesine eklenir. Gerekçesi ve delili olmayan yazılı itirazlar da incelenmez…”

Yasa GEREKÇE ve DELİL diyor beyler!

112. madde hükmü geçmişte doğru işletilmişti; gerekçesi ve delili olmayan itirazlar reddedilmişti.

Şimdi ise “delilsiz” ve “gerekçesiz” olan bütün itirazlar inceleniyor.

Neden?

Amaç sadece AKP tabanını tatmin etmek olamaz elbette; sinekten yağ çıkartabilir miyiz düşüncesi daha egemen görünüyor.

Bu defa çıkartamazsınız, çıkartamayacaksınız!..

Zira bugün yapılan iş, sandık başında itiraz edilmeyen hususların incelenmesidir ki, tamamen yasaya aykırıdır…

***

Siyasetçilerden çok alt düzeydeki “memurlar” üstünü başını paralıyor!

Büyükşehirlerin muhalefetin eline geçmesi ile çalışmadan (veya sadece AKP için çalışarak) Devletten maaş alan; niteliksiz, tahsilsiz ve liyakatsiz önemli miktardaki “bankamatik memuru”nun arpası kesilmiş olacak…

Devletin kesesini “deniz” gibi gören domuzların, yemi kesilme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Panik bundandır!

“31 Mart’ta PKK ve FETÖ sandık darbesi yaptı” yalanını uyduranlar, büyük olasılıkla bunlardır.(*)

Sandık başkanlarını AKP iktidarı atadı; (AKP ve MHP’li) üyelerden ikisini kendileri seçti, her sandıkta en az iki müşahitleri de vardı; güvenlik kuvvetleri onlara bağlıdır ve iktidarın verdiği görevleri yaptı, bütün bunlara rağmen, PKK veya FETÖ “sandık darbesi”ni nasıl yaptı?

Yalanın dozu bayağı kaçınca, bu konunun üzerinde fazla duramadılar.

Geçersiz oyları zorlayarak geçerli hale getirmek, tek çareleri kaldı, o da farkı kapatmaya yetmeyecek tabii…

***

Bir ihtimal daha vardı:

O da; giderayak bazı usulsüzlükler ile yolsuzluklara kılıf hazırlamaktır.

Bunun için de biraz zamana ihtiyaç vardır.

Yerli-yersiz akla gelebilecek her türlü itiraz bu nedenle yapılıyor olabilir…

Ama bir başka gerçek daha var ki, kamu malını çalanlar, hazineyi talan edenler sonsuza kadar bunun üzerine yatamazlar.

Yakın tarihimiz bunun çarpıcı örnekleri ile doludur…

***

Reis, ilk gün gerçeği gördü ve açıkladı:

Yeni başkanlar, “topal ördektir” dedi…

Gövel ördek gerçekten topal mı?

17 yıllık AKP iktidarı sonunda, belediyelerde numunelik bir tek CHP’li bırakılmadığı için memurların tamamı AKP’lidir.

Yeni başkanların, Reis’in izni olmadan yeni memur alımı söz konusu olamayacağına göre, partilileri işe yerleştirme olanakları da kısıtlıdır.

AKP’nin kadroları ile çalışılacak!

Çoğu yerde belediye meclislerindeki çoğunluk da AKP’nin elindedir.

AKP’nin istemediği kararları çıkarmak olanaksız gibidir.

Hiçbir belediye geliriyle mütenasip harcamalar yapmadığı için tümü borç batağındadır:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, geçen yılı 21.9 milyar liralık borçla kapattı.

Ankara’nın 4.5 milyar lira borcu var.

Diğerleri de öyledir…

Mali açıdan da belediyeler iktidara bağımlıdır

O halde, belediyeler iktidarla birlikte yönetilecektir.

Bunun adı:Koalisyondur.

Türk halkı, “Cumhur İttifakı” ile “Millet İttifakı”nı koalisyon yapmaya mecbur bıraktı…

***

Mecburi koalisyon “Millet İttifakı” açısından sakıncalı olmuştur.

“Cumhur İttifakı”na karşı açıktan muhalefet yapamayacaklar.

Bir anlamda MHP’nin durumuna düştüler denebilir.

Tuhaf ama gerçek, iktidarın günahlarını izah etmek, muhalefetin üzerine vazife olarak yazılmıştır!

Gerçeklerin bu şekilde yaşanacağının ilk işaretleri geldi bile:

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak’ın, “Kimsenin ekmeği ile oynayacak değiliz” şeklindeki açıklaması iktidara verilmiş bir taahhüt gibidir.

Yargının “bağımsızlığı” nedeniyle, zaten aksini de yapacak durumda değiller…

Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ekonomik krizin aşılması için üzerimize düşeni yapmaya hazırız” sözleri, AKP iktidarına boyun eğmenin senedidir.

“Açılım”a verilen “açık çek” gibidir…

Ekonomik krizin aşılması için muhalefet ne yapabilir ki, muhalefetin elinden gelen nedir?

Hiç duraksamadan bu soruya, alınacak ekonomik tedbirlere “muhalefet etmemek” denebilir…

Ekonomik tedbirlerin başında, iğneden ipliğe her şeye zam yapmak, geldiğini anlatmaya gerek yok.

Defalarca yaşadık ve gördük…

Kaldı ki, benzer tedbirleri belediyeler de almak zorundadır.

Dolayısıyla, iktidar ile muhalefet, halkın cebine birlikte ellerini uzatacaklar.

Böylece muhalefet görevini yapamaz hale gelecek ve zaman içerisinde etkisizleştirilmiş olacaktır.

İki partili sisteme geçmeye “evet” demekle, asıl kaybımız muhalefet olmuştur…

Muhalefet yoksa demokrasiden de söz edilemez.

“Demokrasi” süslü bir söz olarak nutuk metinlerinde kalacak…

Nereden nereye geldik!

***

Peki, “Millet İttifakı” yerel seçimlerde başarılı mıdır?

Büyükşehirlerde seçilen belediye başkanlarına bakarak, bu soruya olumlu yanıt vermek aldatıcıdır.

Gerçeği rakamlar söyler:

2018 Genel Seçimleri ile 2019 Yerel Seçimlerini karşılaştıralım.

2018 Genel Seçimlerinde kurulan “Millet İttifakı”na dahil olan Saadet Partisini, 2019 Yerel Seçimlerinde her yerde aday çıkarttığı için bu hesabın dışında tutarsak:

2018 Genel Seçimlerinde (CHP: yüzde 22.65, İYİ P: yüzde 9.96, HDP:11.70) “Millet İttifakı”nın oy yüzdesi 44.31 idi.

2019 Yerel Seçimlerinde (CHP: yüzde 30.12, İYİ P:yüzde 7.45, HDP:yüzde 4.24) “Millet İttifakı” nın oy yüzdesinin 41.81′e düştüğünü görüyoruz.

Yerel Seçimlerde ittifaka dâhil oyların büyükşehirlerde CHP adaylarının üzerinde toplanması ittifakın da CHP’nin de başarılı olduğunu göstermez…

Daha da önemlisi:

Ana muhalefet partisi Y-CHP, giderek başarı grafiğini yükseltmesi gerekirken, muhalefet partisi olma niteliğini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir…

 

Cemil Can

 

(*) AKP Genel Başkan Yardımcılarından Ali İhsan Yavuz, sandık başkanı olamayacak kişilerin sandık başkanı yapıldığını, sandık kurulu üyesi olamayacak kişilere de sandık kurullarında görev verildiğini vurguladıktan sonra, seçim kurullarını işaret etti. Bazı ilginç örnekler de veren Yavuz; “organize usulsüzlükler var” dedi ve “hata ötesi şeyler var” diyerek organize bir suç şebekesine dikkat çekti. Bu söylenenlerin doğru olmadığını varsayarak değerlendirmemi yapıyorum.

EKONOMİYİ DÜZELTİN GELİYORUZ!..

ekrem-mansur-tunc

 

Yerel seçim sonuçlarını bütün kanalları gezerek izlemeye çalışıyordum.

 

Bir ara ekrana, FOX TV’nin meşhur sunucuları; Fatih Portakal ile İsmail Küçükkaya geldi.

.

Biri, seçim sonuçları nasıl olursa olsun, muhalafetin genel seçim tartışmalarını başlatmayacağını söyledi.

 

Diğeri, ekonomiyi bu hale AKP getirdi, düzeltmesini de onlar yapsınlar dedi.

 

Kulaklarıma inanamadım…

 

***

 

Benzer sözleri daha önce Kılıçdaroğlu’ndan da duymuştum.

 

O zaman yanlış duydum galiba diye düşünüp, üzerinde durmadım.

 

O da; yerel seçim sonuçlarına bakarak, genel seçim istemeyeceklerini söylemişti.

 

Hayret ettim.

 

Bu sözleri ana muhalefetin lideri söyleyebilir miydi?..

 

***

 

Mantık nasıl ama:

 

Ortalığı siz berbat ettiniz diye iktidara sitem ediyorlar.

 

Temizleyin de öyle gelelim diyorlar.

 

Böyle bir strateji olabilir mi?

 

Ana muhalefet, bu kafaya sahip kişilere nasıl teslim edilebilir ki?

 

Ettik işte!..

 

***

 

AKP, gerçekten de memleketi yönetilemez ve yaşanmaz hale getirdi.

 

Bu tespit son derece doğru ve yerindedir.

 

Lakin, memleketin düzlüğü çıkartılmasını yine AKP’den beklemek ve ondan sonra iktidara talip olmak akıl işi değildir!..

 

Memleket düzlüğe çıktıktan sonra, iktidarı size neden versinler?

 

Lale devri”ni yaşayasın diye mi?

 

Düzlüğe çıkartan ülkeyi yönetir de…

 

***

 

Kendinize güveniyorsanız; ülke kötü yönetildiğinde Devleti yönetmeye talip olacaksınız.

 

Ekonomiyi biz düzeltiriz, halkın refahını biz yükseltebiliriz iddianızda ısrar edeceksiniz.

 

Dış sorunları en iyi biz çözeriz; “Yurtta sulh Cihanda sulh” ilkesini en iyi biz uygulayabiliriz diyebileceksiniz…

 

Mızıkçılık yapan oyun çocuğu gibi “ben oynamıyorum” demeyeceksiniz!..

 

***

 

Muhalefetin iktidara talip olduğu dönem, ülkenin en kötü yönetildiği dönem olmalıdır ki, halk muhalefeti bir seçenek olarak değerlendirebilsin…

 

Seçenek olmayanlara ne diye yetki verilsin ki?

 

Daha da beter olalım, iyice dibe batalım diye yetki verilmez herhalde!

 

Akıl en büyük sermayedir; Allah akıldan etmesin…

 

Cemil Can

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YEREL SEÇİM Mİ “GÜVEN OYLAMASI” MI?

Atataürk ders kitaplarında_1

 

Reis, seçimleri “yerel” olmaktan çıkartıp “genel” seçime çevirmiş.

Sonuçlar bir anlamda “güven oylaması” sayılacak.

Türkiye’ye özgü olan bu iki partili sistemde; büyük parti AKP,  yetkilerini muhalefetle paylaşmak istemez.

Bu yüzden olsa gerek, parlamenter sistemin kurumları birer birer tasfiye ediliyor.

Cumhur İttifakı”nın karşısında, zorunlu olarak kurulan “Millet İttifakı” iki partili sisteme geçtiğimizin en somut kanıtıdır.

Bundan böyle; MHP iktidar kanadında, MHP’den ayrılanlar ise muhalefet kanadında yerlerini almak zorunda kalacaklar.

Belediye başkanlıkları da bu gerçekliğin üzerinden tespit edildi zaten…

 

***

 

Önemli merkezlerde “ülkücü” kökenli siyasetçilerin aday yapılması, bu tespitin bir sonucudur.

Kim ne derse desin, Ülkücülerin oyları sonuçları belirleyecek durumdadır.

Cumhur İttifakı içerisindeki ülkücülerin Millet İttifakı’na oy vermesi olasılık içerisindedir.

Tersi de olabilir tabii ki…

Aynı şekilde, HDP’nin oyları son derece değerli hale geldi.

Batı’daki sonuçları, HDP’liler belirleyecek.

Reis’in sinirleri bu yüzden bozuktur.

AKP’nin açılımdan vazgeçmesiyle, HDP tabanını kontrol edecek argümanları yok oldu sanırım.

Eski Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın; “HDP’nin adayı yok, bana oy verecekler” demesi havada kalan bir temennidir sadece.

HDP/PKK, taviz koparmadan hiçbir partiye destek vermez.

Millet İttifakı’na verdikleri desteği ve aldıkları tavizleri de gizlemiyorlar zaten.

Batı’da AKP’ye kaybettirmek” tezine inanan var mı bilemem.

Bal gibi ittifaka dâhildirler…

Belli ki, istedikleri tavizler; belediye başkanlığı ve meclis üyeliği olarak Millet İttifakı’ndan kopartılmışlardır.

Cumhurbaşkanının muhalefeti, “zillet” sözcüğü ile tarif etmesi ve belediye başkanlarını doğrudan muhatap alması, durumun hassasiyetini gösteriyor…

 

***

 

Reis, belediye başkan adayı mıdır yoksa Cumhurbaşkanı mı belli değil!

Birikmiş dış sorunlarımız üzerine, ekonomik sorunlar da yüklenince, AKP iktidarının sallanmaya başladığını, en iyi o görüyor zahir…

Önemli belediyelerin muhalefete mensup adaylar tarafından kazanılması halinde; iktidarın meşruiyetinin tartışılmaya başlanacağına kimsenin şüphesi kalmadı.

Mansur Yavaş’ın; “Yavaş Yavaş Çankaya” sloganı ile anlatmak istediği de bu değil mi?

Reis, böyle tartışmalar devam ederken iktidarını sürdüremez.

Mutlaka başka çarelerin düşünülmesi gerekiyor.

Danışmanlarının akıllarına bir şey geldi mi bilemem; ben aklıma gelenleri paylaşıyorum.

Bu noktada iş yine Bahçeli Bey’e düşüyor:

Geç kalmadan “Belediyelerin tümüyle kaldırılıp, Cumhurbaşkanına bağlanması” hakkında Anayasa değişikliği teklifini hazırlamaya başlasa iyi olacak…

Fiili duruma göre Anayasayı uydurmak” onun görevi değil miydi?

Nasıl fikir ama!?

Gerekçesi hazır nasılsa:

“Ülkenin beka sorunu var”!..

O kadar…

 

***

 

Belediye başkan adaylarının bulduğu sloganlar, uzman hekim reçetesi gibi.

Anlaşılmalarına imkân yok!

Memleket İşi, Gönül İşi” de ne demek?

Hiçbir mesaj taşımıyor aslında.

İçerikten yoksundur tabii ki…

Muhalefetinkiler de farklı sayılmaz.

Tencere kapak misali yani…

Yavaş Yavaş Ankara” sloganı ile anlatılmak istenen nedir acaba?

Bu tekerlemeler, sokakta oyun oynayan çocukların bile ilgisini çekmiyorlar!

Halkla alay ediliyor sanki.

Yoksa halkın anladığı dilden mi konuşuluyor, anlayamadım bir türlü.

Ben başka bir galaksiden mi geldim buralara!

Kafiye ile biten ve yerel seçimlerle ilgisi olmayan iki küçük cümleyi duyup da oyunun rengini belirleyen halkla,  aynı ülkenin vatandaşları olabilir miyiz?..

Sanmıyorum…

 

 

***

 

Size bir sır verebilirim aslında; Reis’in çıkmazını çok iyi biliyorum.

Onu kısmen anlıyorum da:

İktidara geldiği 2002 yılında, Devletin tepesinde kalıcı olacağına hiç inanmıyordu.

Kısa sürede Erbakan’ın başına gelenlerin, kendi başlarına da geleceğine inanıyordu.

Milli Görüş gömleğini henüz çıkarmış bir siyasetçinin, siyasette kalıcı olması için muhalefet lideri eliyle ne lazımsa yapılacağına inanılır mıydı hiç!

“Olmaz olmaz dememeli” oldu işte bütün bunlar.

Ülkeyi yönetmek, ABD’nin desteğini alan bu ekibin üzerlerinde kaldı sonunda!

BOP Eş Başkanlığı görevini de diyet olarak kabul ettiler…

İktidarı teslim aldıktan sonra, istila ordusu gibi davrandılar:

Devletin soyulup soğana çevrilmesine göz yumdular.

Kendi milyarderlerini yarattılar.

Cumhuriyet tarihi boyunca elde ettiğimiz kazanımların tümünü aslanlar gibi satıp savdılar.

Yap-işlet-devret modeliyle, yandaşlarının geleceğini garanti altına aldılar.

“Deli Dumrul” köprüleri yaptılar.

İHL üzerinden Devletin her kademesinde kadrolaştılar.

Kamu kurumlarını niteliksiz ve yetersiz insanlarla doldurdular.

Üretimi bir tarafa bırakıp, borçlandıkça borçlandılar…

 

***

 

 

Halkın büyük bir kesimi, geçim derdi ile inim inim inlerken, yandaşlarına devlet kesesinden yardımlar dağıttılar.

Bütün bunlara rağmen; bu Necip Millet yine de onları destekledi.

17 yıl boyunca iktidarlarını alternatifsiz korudular…

Denebilir ki, muhalefet bile onlar için çalıştı!

Korkularının hiçbiri gerçekleşmedi ama yönetilemez hale getirdikleri Devleti de artık yönetemiyorlar artık.

Çünkü “Tulumbada su kalmadı.

Bundan sonra, mecburen “Demir hap” kullanacaklar.

Seçimlerden sonra, birer birer halka dolaylı-dolaysız vergilerin yükleneceği kesin.

Bu defa, kazı bağırtmadan yol amayacaklar!

Bu yüzden, otoriter bir rejime ihtiyaçları var.

Mankurtlaşmış halk” da bir seçenekti ama bunu başaramadılar!

Aksi halde yolcudur Abbas…

Daha önce ayaklarının altında ezilmeye ayırdıkları Devlet Bahçeli’yi de bu yüzden yanlarında taşıyorlar…

 

 

***

 

 

İçişleri Bakanı açıkladı:

15 Temmuz 2016′dan bu yana yapılan çalışmalarda; güvenliğimizden sorumlu İçişleri Bakanlığından 38 bin 578 personel ihraç edildi.

5 bin 679 kişi görevinden uzaklaştırıldı.

Türkiye çapında; 511 bin kişi gözaltına alınmış, tutuklu sayısı 30 bin 821.

Demirel’in Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in “CIA altımızı oydu” sözü ne kadar da doğruymuş meğer!

FETÖ operasyonları her gün aralıksız sürdürülüyor.

Verilen müebbet ağır hapis cezalarını Yargıtay onamaya başladı.

Kontrollü darbe” yalanıyla, CIA’yı darbenin arkasından çekmeye çalışanlar ve bu şekilde ABD’yi aklamak için akla hayale gelmez senaryolar üretenler utanıyor mu şimdi, bilmiyorum!

Tecrübeli diplomat Rahmetli Kâmran İnan’dan duymuştum:

Her ülkede hain çıkar ama bizde fidanlığı var”…

Hakikatten öyle:

Hainimiz kadar ahmağımız da var…

Bir birini aratmazlar!..

 

***

 

Bütün bu karanlık tabloya rağmen, aydınlık Batı’dan sızmaya başladı yine.

Nasıl mı?

Şöyle:

Hollanda’nın kurucusu William I’in yanında “Atatürk’ün hayatı ve felsefesi” de ders kitaplarına konuluyormuş, iyi mi?

Batı’da çocuklara Atatürk’ün felsefesi öğretilecek.

Bizimkiler Devletimizin kurucusunu unutturmak için yarış halinde:

Çanakkale Zaferi’nin 104. Yıldönümü anma törenlerinde kürsüye çıkartılan Çanakkale Kız İmam Hatip Lisesi öğretmenine, bu Cennet vatan uğruna canlarını seve seve veren şehitler için dua yaptırmışlar.

Hoca Efendi, “Size ölmeyi emrediyorum!” emrini veren o büyük komutana dua etmeyi unutmuş!!!

Mustafa Kemal Atatürk’ün adını ağzına alamıyorlar, acaba neden?

Bilmiyor ki, ne şehitlerin ne de onların Yüce Komutanının duaya ihtiyacı var…

Asıl kendileri acınacak durumdalar…

Zavallılar….

 

Cemil Can

TÜRKİYE’NİN “ENDÜLJANS”I!..

endüljans3-e1423507758588

Bugün en kısa yazımı yazıyorum:

Yeni Zelanda’da iki camiyi basıp ibadet eden insanları kurşunlayarak öldüren zat ile AKP’nin “Erdoğan’a oy verin Cennetin anahtarı cebinize girsin” diyen Şanlıurfa Eyyübiye adayı olan zatın kafa yapısı farksızdır; hukuk, ahlak ve din önünde durumları aynıdır.

İkisi de toplumların “korku” ile yönetileceğine inanan zavallılardır.

Nokta…

Uzun yazılardan sıkılan takipçilerim için bu haftaki yazım burada bitti.

Güle güle…

***

Neden, niçin, nasıl sorusuna soranlar için söyleyeceğim bir kaç cümle daha var.

Onlarla devam ediyoruz.

Anahtar sözcüklerimiz “korku” ve “din istismarı”dır.

***

Sivil Toplum; üyelerinin haklarını korumak amacıyla örgütlenmiş topluluktur.

Sivil Toplum; konuşur ve sorgularsa vardır, körü körüne itaat edemez.

Sivil Toplumun üyeleri biat etmezler!

Toplumun korku ile gasp edilmiş haklarının, günümüzde yeterince korunduğunu söylemek zordur.

Toplum örgütlü olmazsa haklarını koruyamaz!

İnsan hakları sınırsız değildir elbette; siyasi iktidarlar halkın ortak iradesine dayalı olarak bazı hakları sınırlandırabilirler.

Bu kadarı normaldir.

Siyaset felsefesinin temel sorunu iktidarın kaynağı, sınırları ve meşruiyetidir.

Siyasi iktidarın kaynağı, farklı otoritelere dayandırılır.

İlkel toplumlarda “siyasi iktidarlar”, iktidarlarının kaynağını “kaba kuvvet”ten alırlardı.

Güce karşı koyamayan insanlar da otoriteye itaat etmek zorundaydı.

Giderek siyasi iktidar kaynağını Tanrı‘ya dayandırmıştır.

Tanrı korkusu ile toplumlar daha kolay yönetilmişlerdir…

***

Toplumu yönetme gücü, “egemenlik” olarak adlandırılır.

Yöneticilerin gücünü kutsal kitaplardan aldığı ve toplum yaşamını dini kurallara göre biçimlendirdiği yönetim şekline teokratik egemenlik denir.

Egemenlik”, bir toprak parçası ya da mekan üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir; bir devletin ülkesi ve uyrukları üzerindeki yetkilerinin tümünü ifade eder.

İktidarın kaynağı Tanrı’ya dayandırıldıkça, kurallara itiraz etmek “Tanrı buyruklarına itiraz” muamelesi göreceğinden en az düzeydedir…

***

Ortaçağ Avrupası’nda en önemli siyasi güç; bazı yönlerden tamamen bağımsız olan Kilise ile kralların elindeydi…

Klasik dönem düşünürleri, egemenliğin nihai kaynağını “halkın iradesi” olarak göstermişlerdir.

Devletin bir “Toplumsal Sözleşme” ile kurulduğu görüşü, bu düşünceyi ifade eder.

Ortaçağ’da, Müslümanlarla Yahudilerin Hristiyanlaştırılması, “İspanyol Engizisyonu”nun asıl hedefiydi.

Bu nedenle 1492 yılında 200 bine yakın Yahudi, İspanya’yı terk etmiş; yüz binlerce Müslüman ve Yahudi engizisyon mahkemelerinde katledilmiştir.

Roma Engizisyonu”, Roma Katolik Kilisesi’nin savunduğu öğretiyi korumak için Papa III. Paulus tarafından 1542′de kuruldu…

Endüljans” bir engizisyon kurumudur.

***

Reform, 16. yüzyılda Katolik Kilisesi’ne karşı yapılmış ve tüm Avrupa’yı etkilemiş dinsel bir harekettir.

Reform, Hristiyanlığın üç mezhebinden biri olan Protestanlığın doğmasını sağlamıştır.

Almanya’nın Papalık tarafından sömürüldüğü ve bundan dolayı İtalya’ya büyük bir nefret duyulduğu bir dönemde, teolog ve filozof olan Martin Luter önderliğinde bu hareketin temelleri atılmıştır…

Bir rahibin, Papalığın kasasına büyük gelir sağlayan “affedilme sertifikaları”nı (Endüljans) Almanya’da satmaya başlaması bardağı taşıran son damla olmuştur.

Endüljans, Ortaçağ Avrupası’nda günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesidir.

Kitab-ı Mukaddes‘in farklı dillere çevrilmesi ve matbaanın bulunup halk tarafından da okunabilir hale gelmesiyle, insanlar Kilisenin doktrininin yanlış ve yobaz olduğunu düşünmeye başlamışlardır.

Martin Luther, dinin yanı sıra eğitimin de laikleşmesini isteyen önemli bir düşünürdür.

30 yıl boyunca süren ve Avrupa’yı kasıp kavuran savaşlar, Reform hareketinin sonuçlarıdır.

Reformun en önemli bir sonucu da din adamları ve Kilise’nin eski itibarını kaybetmesidir(1)

***

İslam dininin yabancı olduğu kavramların başında “reform” gelir.

Bazı düşünürlere göre, Emeviler ve Abbasiler yüzlerce hadis ve fıkıh kitapları ile; zorlaştırma, karartma, insan doğasıyla çatışır hale getirme ve kadınları toplumdan soyutlama şeklinde ilaveler yaparak, dini dejenere etmişlerdir.

Dört halife döneminde “hadis” nakillerinden dolayı azarlanan Ebu Hureyre ve Kab gibi isimler, Emeviler döneminde baş tacı edilmişlerdir.

Emeviler, İslam’daki ilk ciddi kargaşayı çıkartmış ve Hz. Ali’ye karşı savaşmışlardır.

Bugünkü İslam, Emevilerin ve Abbasilerin “reforma” uğrattığı “İslam”dır!

İslam’daki bu “reform” Hristiyanlıktakinin tersi yöndedir!.

Bu dönemde uydurulan hadislere, daha sonra Abbasiler zamanında eklemeler de yapılarak hadis kitaplarına dönüştürülmüştür.

Bu hadisler, mezheplerin İslami anlayışına temel oluşturdular.

Sonuçta halifeliği, babadan oğula geçen bir saltanata dönüştürdüler.

Din siyasi iktidarın olmazsa olmazı işlevini görmeye başladı.

Emevi dönemine kadar ne saltanata dönüştürülmüş halifelik ne de Kuran dışında dini bir kaynak vardı.

Kuşkusuz Kuran dışı dini kaynak oluşturulmasına karşı çıkanlar olmuştur; bazı Abbasi halifelerinin, hadisçiliğe ve aklı dışlayıcılığa şiddetle karşı çıkan Mutezile ekolüne tabi oldukları bilinmektedir.

Yönetici kadrolara sonradan hâkim olan Sünni görüş, resmi görüş olarak halka kabul ettirilmiştir.

Sünnilik, karşı görüşleri tasfiye ederek, uzun yıllar sürecek olan saltanatını kurmuştur.

Halen de egemen olan görüştür.

Sonraki yıllarda yaygınlaşacak olan tarikatlarda, Hint mistik kültürüyle ve diğer kültürlerin etkisiyle gelen; çilecilik, sufilik, tarikatçılık, kendi kendine azap çektirme ve bunlardan medet umma, Kuran’ın verdiği zihniyeti tahrif etmekte önemli rol oynamıştır… (2)

***

Önceki dönemlerde uydurma hadis ve mezhepleri, sonra yabancı kültür ve anlayışları, İslam’a sokan zihniyet, daha sonraki tarihlerde ise “fetva” ve “içtihat” adı altında dine ilavelerine devam etmiştir.

Osmanlı’dan örnek vermek gerekirse, Kuran’ın açık ayetleriyle çelişen ve büyük günah olmasına karşın, padişahların kardeşlerini öldürebilecekleri şeklinde, şeyhülislamların verdiği fetvaları gösterebiliriz.

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendinin, Kurtuluş Savaşı kahramanları için çıkardığı, (“makam-ı mualla-yı imamet” yani yüksek halifeliğe karşı geleceklerin, imandan dinden çıkacakları, bunların şaki oldukları ve “Nass-ı Kerim mucibince katli ve kitalleri meşru olduğu”, yani Kuran hükmünce öldürülmeleri meşru bulunduğu) şeklindeki fetvalar da dinin siyasette nasıl kullanıldığının çarpıcı örnekleridir.

Matbaayı bile din adına yasaklayan görüşler, hep bu uydurma hadisler ve Kuran’a istinat etmeyen içtihatlarla topluma dayatılmıştır…

***

Avrupa reform hareketiyle Hristiyanlığı büyük ölçüde özgürleştirmiş, devleti laikleştirmiş iken, İslam dünyasında tam aksine, hurafelerle ve siyasi yararlar sağlamak amacıyla çıkarttığı fetva ve içtihatlarla din, din olmaktan çıkartılmış, adeta “parti programı” haline getirilmiştir.

Öyle ki, Erdoğan’ın dinin “güncelleştirilmesi” gerektiği şeklindeki adımı bile, (3) müthiş tepki toplamıştır.

Başka bir lider bu sözleri etseydi, linç edilmesi işten bile değildi!

Topluma gerçekçi projeler sunamayan siyasetçilerin tek sermayesi, din ve dince kutsal sayılan değerlerin sömürülmesidir.

Yaşayan insanlara refah vaat edemeyen siyasetçiler, öteki dünyaya dönük vaatlerle toplumu aldatarak yönetme kolaycılığını tercih etmektedirler.

Böyle olunca, Hristiyanların tarihin çöplüğüne attığı Ortaçağın endüljansı, 21. yüzyıl Türkiye’sinde en önemli siyasi rant aracı olarak işlem görmeye devam etmektedir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hristiyan.net/kilisetarihindereformhareketi.htm

(2)http://www.kurandakidin.com/2011/10/13-dini-uydurmacilikta-emeviler-abbasiler-ve-diger-tarihi-sebepler/

(3)https://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdogan-islamin-guncellenmesi-gerekiyor-186199h.htm

“SİYASET” HABİRE İRTİFA KAYBEDİYOR!..

feministler

Siyasetçiler her gün meydanlardadır da; biz yerden ucu sivri bir taş alıp, “dün dinlediğimiz adam bu muydu” diyerek alnımızı kanatmamız mı gerekiyor acaba?

Her saat başkalaşan insanlara “siyasetçi” denebilir mi?

Utanmadan yalan söylüyorlar birader.

Halkı, gözünün içine baka baka aldatıyorlar.

Sirk cambazı bunlar.

Siyaseti en güvenilmez kurum haline nasıl da getirdiler.

Şapkadan habire tavşan çıkartıyorlar.

Halka ağır hakaret sayılır bütün bunlar…

İnsafsızca aşağılıyorlar bizi…

***

Bu yüzden içimden yazmak gelmiyor artık.

Eleştirmek ve alternatif fikirler söylemek için gerekli zemin altımdan kayıp gidiyor gibi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle, Taksimde yapılan “Feminist Gece Yürüyüşü” ile ilgili olarak meydanlarda söylenenler, sosyal medyada paylaşılan abartılı görüntüler ve yapılan yorumlardan sonra, insanın içinden yüzde yüz doğru olan gerçekleri bile söylemek gelmiyor…

Gelmiyor arkadaş, gelmiyor işte…

Neyse ki, gerçekler tam olarak öyle değildi…

***

Reis, Taksim’de “ISLIKLARLA EZANI PROTESTO ETTİLER” dedi. (1)

Bilseniz canım ne fena sıkıldı bu sözlere.

Kesinlikle büyük bir kışkırtıcılıkla karşı karşıyayız diye düşündüm.

Yine mi FETÖ işin içerisindedir!

Hayatında hiç mitinge gitmeyen birine; görüntüleriyle oynanmış bu kocaman yalanı yutturabilirsiniz belki!

Benim gençliğim mitinglerde geçti.

Orada durun bakalım!

Protesto ve ıslık sesleri devam ederken; ezanın okunmaya başladığı besbellidir.

Mitingdekilerin, o gürültü arasında ezan sesini duymalarına ise olanak yoktur.

Gerçek bu kadar yalındır işte.

Nokta…

***

Dolayısıyla, mitingdekiler protestolarına başladıkları gibi devam etmişlerdir.

Ezanı kimse duyamaz o gürültüde.

Yakındaki binaların birinden görüntüleri kaydeden kişi, sadece ezanın okunduğu bölümü paylaşmıştır!

Sahtekârlığın büyüğü buradadır…

Ezan sırasındaki seslerin; ezandan önce ve ezandan sonra da devam ettiği, halktan gizlenmiştir.

Bu kesindir.

Tıpkı, 2014 yılında Kabaş’ta üzerine işenen gelin haberinde (2)olduğu gibi.

Reis, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanıdır ve bu düzmece haberin üzerine nedense balıklama atlamıştır…

Yazık ki, ne yazık!

Siyaset yerlerde sürünmeye devam etse de bizim ayağa kalkacak takatımız olmalı…

Ayağa kalkın Efendiler!..

***

Akit gazetesi resmi internet sitesinde; buradan paylaşmaya utandığım o dövizleri yayınlayarak, yürüyüşe CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun da katıldığı yazıldı!

Utanmazlığın, ahlaksızlığın, arsızlığın, yüzsüzlüğün, yalancılığın bu kadarının bir arada olduğuna, yemin ederim, bu ülkede daha önce hiç tanık olmamıştım.

(Fotoğrafları hatıra olarak saklıyorum, dileyene gönderebilirim.***)

Tam bu konuda yazmaya karar verdim ki; bu defa da haberin bağlantısını bulamadım.

Rüyada mıyım ben neredeyim!?

Bir de ne göreyim, haber yerinde duruyor ama aradığım cümleleri buharlaştırmışlar…

Akit’e de bu yakışırdı… 

***

Siz de şansınıza küsün artık:

Çünkü o bağlantıyı bulabilseydim, bu hafta için sadece bir cümle yazacaktım.

Canan Kaftancıoğlu’na diyecektim ki:

Akit’te çıkan haberi yalanlayana kadar nefesimi tutacağım.

Boğulmayı göze almıştım!

Olmadı istediğim; haberi değiştirdiklerini nereden bileyim. (3)

Doğrusu o haberin önceki halini kopyalamayı akıl ettim de yetiştiremedim işte…

Öyleyse o bir cümleyi de yazmayacağım şimdi…

***

Bir de ne göreyim:

Haber doğruymuş meğer.

Gerçekten de CHP İstanbul Kadın Kolları, İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun başkanlığında yürüyüşe katılmışlar. (4)

Fotoğraflarını kendileri boy boy yayınlamışlar.

Feminist kadınların gösteri ve yürüyüş hakkı var tabii; onlara sözüm olamaz.

Tıpkı, CHP’nin her kesimden oy isteme hakkı olduğu gibi.

Fakat CHP’nin her gösteriye, her mitinge katılma mecburiyeti yok ki!

Feminist kadınların oylarına taliptir diye, o rezil pankartların önünde veya arkasında yürümek CHP’lilere yakışıyor mu hiç?

Daha birkaç hafta önce Beyoğlu Belediye Başkan Adayı ÖDP Genel Başkanı Alper Taş da benzer bir gafa imza atmadı mı?

Taş, Beyoğlu Belediye Başkanlığını kazanırsa eğer, “LGBT Meclisi” kuracağına söz vermişti zair… (5)

Kahin değilim tabii.

Ama, ama ka-za-na-maz-laaar!..

Ben bu halkın içindeyim çünkü…

***

Sorular:

Beyoğlu ilçesinde kendilerine LGBT mensubu olarak tanımlayanlar ile Feministler belediye seçimlerini değiştirecek sayısal üstünlüğe sahipler mi acaba?

Yoksa Y-CHP’ye oy vermezlerse; oyları, onları akıl almaz biçimde aşağılayan AKP’ye mi kayar?

Emperyalizme karşı ilk defa zafer kazananların partisi CHP’nin, 2019 yılında siyaset yapma anlayışı bu düzeye kadar düştü mü?

Hani nerede projeleriniz?

Geçmişinizi de mi referans gösteremiyorsunuz?

Gözü kapalı 6 ok üzerine mührü vurmakta tereddüt göstermeyen gerçek CHP’liler, artık gözü açık olarak Y-CHP’ye oy verebilirler mi?

Şüpheliyim!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://www.yenisafak.com/gundem/erdogandan-taksimde-ezanin-isliklanmasina-sert-tepki-3450646

(2) https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/kabatasta-aslinda-bu-olmus-456817/

(3) http://www.yeniakit.com.tr/foto-galeri/ilginc-pankartlarla-feminist-yuruyusu-1110

(4) https://www.ensonhaber.com/taksimdeki-kadin-eylemine-katilan-chp-orgutleri.html

(5) https://www.youtube.com/watch?v=HKDH5F1vzWA

(***) https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/195524-pankartlarimizin-feminizmle-alakasi-var-hem-de-cok?fbclid=IwAR2vkYQJlLQM0p84Xb8odF2RtBHCHdtLVAYUEnZxo3E16P3jd2sY5bNSNm8

 

“BEKA” MI “ZEKA” MI?

 4 Mart

İktidarın icraatlarını aynen sürdüreceğini kesin ifadelerle ortaya koyan muhalefete seçmen oy verir mi?

Cevabı ana muhalefetten alalım:

Y-CHP Genel Başkanı Uşak’ta konuşuyor:

Bu seçimde sandığa giderken aklımızı kullanmak zorundayız” hatırlatmasını yaptıktan sonra, “17 yıldır 192 milyar borcu yurtdışındaki bir avuç tefeciye ödüyorsun” diyerek iktidara yüklendi…(1)

İlk bakışta haklı.

Kılıçdaroğlu’nun aklımızı kullanmamız gerektiği şeklindeki uyarısı son derece isabetlidir!

Ben yerinde olsaydım, “duygularla hareket edin” derdim!

Zira duygularla hareket edenler, kendi takımlarının hatasını göremezler.

Ya karşı takıma küfrederler ya da maçı yöneten hakeme söverler…

Bu durumda oylar çantada kekliktir…

***

Bu defalık aklımızla hareket edelim:

Hafızamızı dört yıl öncesine doğru; 2015’in 26 Mart’ına doğru zorlarsak, karşımıza çıkacak olan gerçekler yüzümüzü kızartabilir mi acaba?

O tarihte Kılıçdaroğlu, Kemal Derviş’i karşısına alıp televizyon ekranlarından müjdeyi vermişti.

Dersimli, olası bir CHP iktidarında Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak Kemal Derviş’i ikna ettiğini söylemişti.

Derviş de Kılıçdaroğlu’nun teklifini kabul ettiğini açıklamıştı… (2)

Demek ki, olası bir CHP iktidarında ekonomimiz Kemal Derviş’e teslim edilecektir…

***

Kemal Derviş’in kim olduğunu hatırladınız mı? (3)

Uluslararası sermaye çevrelerine göre; Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan mali krizi, hazırladığı “güçlü ekonomik program” sayesinde “asgari hasarla” atlatmasını sağlayan ünlü bir ekonomisttir.

Hasar “asgari” olmasaydı, varın siz yaşayacaklarımızı tahmin edin!

AKP iktidara geldikten sonra, Derviş’in ekonomik programını harfiyen uygulamıştır.

Önce bu tespiti yapalım.

Programın “başarısı”, bugün içerisinden geçtiğimiz koşullardan bellidir:

Soğanın bile karaborsaya düşmesi, hükümetin tanzim satış çadırları kurmak zorunda kalması, Türkiye’nin dış borcunun 129.6 milyar dolardan 457 milyar dolara çıkması, Cumhuriyet tarihi boyunca dişimizden tırnağımızdan artırarak yaptığımız fabrikalarımızın birer birer elden çıkartılması, yap-işlet-devret yöntemiyle yandaşları zengin eden uygulamalar, kamu kurumlarına DİB üzerinden İHL’lilerin doldurulması, FETÖ’ya ne istedilerse verilmesi, halkın bölünmesi; kısaca ülkenin talan edilmesi, hep bu Derviş’in Güçlü Ekonomik Programının başarılı (!) sonuçlarıdır.

Kemal Derviş, Mayıs 2008’de Financial Times’a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde “enflasyon tsunamisi” yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın yüzde 25 daha fakirleştiğini belirterek, programının “başarısını” kendisi de itiraf etmiştir…

Türkiye’yi 17 yılda yabancı tefeciye 192 milyar dolar ödemeye mecbur bırakan programın mimarı olan Kemal derviş, Y-CHP’nin olası iktidarında da ekonomimizin teslim edileceği kişidir…

Y-CHP’nin olası iktidarını hayal edin!..

Bu açıklamalardan sonra, şöyle de denebilir:

AKP , 17 yıldır Y-CHP’nin uygulamayı düşlediği programı uygulamıştır.

Dolayısıyla 192 milyar doların yabancı tefeciye ödenmesinden şikayeti yerinde değildir…

***

Y-CHP Genel Başkanına göre, “İşsizliği yok etmenin yolu bu ayın 31’inden geçiyor.

Dersimli Kemal, desteksiz atma konusunda adeta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrakla yarışıyor.

O da bu yıl 2,5 milyon kişiye istihdamı alanı açacağını söylemişti. (4)

Kılıçdaroğlu AKP iktidarına benzeyerek iktidara gelebileceğini mi sanıyor?

Bir şeyin aslı varken sahtesine itibar edilmez, bu kadarını da bilmiyor mu?

Güven vermeyen ve güvenilmezliği defalarca test edilen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP başından ayrılmadan, gerçek CHP’lilerin Y-CHP adaylarına oy vermesi de oldukça zor ve haklı görünüyor…

***

Bir de şu “beka” meselesi var ki, muhalefetin iyice ayağına dolaştı:

TDK Sözlüğüne göre beka; kalıcılık, ölmezlik anlamına geliyor.

Türkiye’nin “beka sorunu var” diyenler, bir bakıma ülkemizin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna anlatmak istiyorlar.

Bu noktada muhalefet, tam tersini savunuyor!

“Beka sorunu yok, zeka sorunu var” diyor!

Halbuki, “evet, beka sorunu vardır ama bu sorunu yaratan 17 yıldır iktidarda olan AKP’dir, dolayısıyla, asıl sorunu yaratandan çözümünü beklemek zeka sorunudur” diyerek, etkili muhalefet yapabilirdi…

O da bir zeka sorunudur tabii!..

***

CHP’li küskünlerin DSP’den aday gösterilmesine, kimsenin kızma hakkı yoktur.

Oyların bölünmesi meselesine gelince, çözümü son derece basittir:

Oturulur bir masa etrafına; son seçimlerde alınan oylar, son anketlerle birlikte masaya yatırılır; kazanma şansı düşük olan adaylar, son anda geri çekilirler ve mesele halledilir.

CHP ile DSP’nin ideolojik bir farklılığı mı var sanki!

Derviş iki tarafın ortak paydası değil mi?

Bugüne kadar başarısızlığın maskesi; “seçimlerde hile” yapıldığı idi, şimdi DSP’nin tutumu gösterilecek…

4000 sandıkta görevlisi olduğu halde, partisine sıfır oy çıkan CHP’nin, 67 bin sandıkta görevli bulunduramaması facia değil mi?

Böyle bir yönetimle tekrar tekrar seçimlere girilmesi nedir peki?

“Felaket” sözcüğü uyar mı?

CHP’liler CHP’ye el koymadıkça, bu oyun böylece sürüp gidecektir.

Siyasi hedefi sadece parti içi iktidar olanlar, halkın iktidarının önündeki en büyük engeldir….

***

Y-CHP yönetimini eleştirenleri, “kızgın” veya “küskün” olarak tarif etmek, siyasi körlüktür.

Aday gösterilmediği için partisine küsmek veya aday göstermeyenlere kızmak duygusal tepkidir.

Halbuki, Y-CHP’deki sorun yapısaldır, ideolojiktir…

Bu temel sorunun, duygusal sözcüklerle ifade edilmesi, en basit tabirle şark kurnazlıktır.

Kaldı ki, parti içi demokrasi işletilseydi; kimse kimseye kızamaz, partisine de küsmezdi.

Bütün partililerin katılacağı ön seçimler ile aday belirlenmesi halinde, partililer de örgüt adaylarına sahip çıkar ve herkes çalışmak için sokağa inerdi.

Bu kadar kolay ve fakat önemli bir olayın “zaman darlığı” gibi gerçekle bağdaşmayan gerekçelerle işletilmemesi, siyasi körlüğün de ötesinde, budalalık seviyesinde bir aymazlıktır…

Y-CHP, Devlet yönetimini AKP’ye altın tepsi içerisinde sunduktan sonra, yerel yönetimleri de vererek görevini tamamlıyor.

Bizim mücadeleye nereden, kimlerle başlayacağımız belli olmadı daha…

Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

 

(1)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1272353/Kilicdaroglu__Kimsenin_ekmegi__asi_ile_oynanmayacak._Garantisi_benim.html

 

(2)https://tr.sputniknews.com/turkiye/201503261014650137/

 

(3) KEMAL DERVİŞ

 

Babası Türk, annesi Alman’dır.

1996 yılında Dünya Bankası’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu başkan yardımcılığına yükseldi.

Kasım 2000 ve Şubat 2001′de yaşanan iki mali krizin ardından Başbakan Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Kemal Derviş Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenmişti.

Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile müzakereleri yürüterek mali krizin asgari hasarla atlatılmasını sağladı.

Türk finans sisteminin radikal bir şekilde yeniden yapılanmasını sağlayan Güçlü Ekonomi Programını hazırladı.

2002 Ağustos ayında başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüş ayrılığına düşerek görevinden istifa etti.

İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı.

Ancak bu partiye katılmayarak Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı oldu.

3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP’den İstanbul milletvekili seçildi.

9 Mayıs 2005 tarihinde milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı görevine atandı. 2009 yılında bu görevi Yeni Zelenda’nın eski başbakanı Helen Clark’a devretti.

En son Mart 2005′te Center for Global Development iş birliği ile For a Better Globalism (Daha iyi bir Küreselleşme) adlı kitabını yayınladı. Ayrıca Derviş’in Jaime De Melo ile ortaklaşa yayınladığı General Equilibrium Models for Development Policy (Kalkınma için Genel Denge Modelleri) adlı kitabı, 80′li yıllarda üniversitelerde okutulan yaygın bir ders kitabı oldu.

Halen ikinci eşi olan Amerikalı Catherine Derviş ile evli olup, 2006 yılında yayımlanan “Recovery from the Crisis and Contemporary Social Democracy” (Krizden kurtulma ve çağdaş sosyal demokrasi) adlı kitabın yazarıdır.

Mayıs 2008 tarihinde Financial Times’a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde enflasyon tsunamisi yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın %25 daha fakirleştiğini belirtti.

Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu üyeliği görevini de yürütmektedir.

http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvS2VtYWxfRGVydmklQzUlOUY

(4) https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2019/02/26/25-milyon-kisiye-istihdam

ZEHİR ZEMBEREK SÖZLER!..

 

 

MAHALLEDE KONUŞULAN ZEHİR ZEMBEREK SÖZLER!..

 

Ülkemizdeki siyasi partilerin yöneticileri için en iyi siyasetçi kendileridir.

Bu yüzden, kendilerine en çok benzeyenlerle çalışmayı tercih ederler.

Siyasi Partiler Yasası ve partilerin tüzükleri genel başkanların partiye tam egemen olmalarına göre düzenlenmiştir.

Bundan dolayı parti içi demokrasi bizim gibi ülkelerde gelişemez.

Bu durumun sürdürülmesi, muhalefet partilerinin de işine geliyor, iktidarın da…

İktidara geldiklerinde halka demokrasi getireceğini vaat edenler, kendi partilerine demokrasiyi nedense uğratmazlar…

Siyasi partilerin temsilcisi olma sorumluluğunu yüklenecek olanlar, objektif elemelere tabi tutulmadıkça ve lider sultası devam ettirildikçe, siyasette kalite yükselemez…

***

Bu tespitlerden sonra, Y-CHP’den aday gösterilmedikleri için DSP’den adaylık başvurusu yapanlara “küfür” etmenin ne işe yaradığını irdeleyebiliriz:

Kendileri için siyaset yaptıkları apaçık olan bu kişiler kadar, onları aday gösterenler de sorumludur.

Partisinden aday gösterilmediği için istifa edenler, “ihanet etmiş” muamelesi görüyorsa, asıl ihanet edenler, onları bir önceki seçimde aday gösteren yöneticilerdir.

Bunlar da çoğunlukla genel başkanlardır.

Dolayısıyla istifa edenler ile gittikleri partinin yöneticilerini “karaktersizlikle” suçlamak, asıl sorumlu olan önceki parti yöneticilerinin sorumluluğunu gizleme çabasıdır.

Demek ki, Y-CHP’den istifa edip DSP’den adaylık başvurusunda bulunanlar ile DSP yöneticileri kadar, -hatta daha da fazla- Y-CHP yöneticilerini eleştirmek gerekir…

***

Acaba bu tür yakışıksız durumlara karşı etkili tedbirler alınabilir mi?

Elbette ki alınabilir:

Özellikle küçük yerleşim birimlerinde herkes birbirini tanır; istihbarat çalışmasına gerek yoktur.

Kimse gerçek kimliğini, yaldızlı kartvizitle uzun süreli gizleyemez.

Kişi geçmişinde neler yapmıştır, olaylar karşısında nasıl tavır almıştır, ideolojik duruşu nasıldır, hangi mücadelelerde deneyim kazanmıştır bilinir.

Dolayısıyla adaylar, tüm partililerin katılacağı önseçimlerle belirlendiğinde, hata payı en aza indirilmiş olacaktır…

Böyle olunca; örgütler de adam gibi çalışır, yarışı kaybeden aday adayları da kazanan adayın arkasında dururlar…

***

Seçimleri kazanmak için kuşkusuz bu kadarı yeterli değildir.

Başarı için adayların üyesi bulundukları siyasi partinin, genel politikaları birinci sıradaki belirleyicidir.

Genel merkezi güven vermeyen, ülke çıkarlarını korumakta yaya kalan partilerin, yerel yöneticileri ne kadar yetenekli ve yeterli olursa olsunlar kazanma şanslarını yitirirler.

Düşmanın ağzı ile konuşan, ülkemize karşı açık veya örtülü savaş ilan devletlerin sözcülüğünü yapan, terör örgütlerine kol kanat geren partileri halk desteklemez.

9 kez denenmiş ve görülmüş olan bir durumu, 10′ncu kez denemek beyhude bir çabadır.

Aynı tabloyu sürekli halkın önüne koymak, saygısızlığın da ötesinde en büyük terbiyesizliktir…

***

Bütün bu bilinenlere rağmen, hala bildiğini okuyanların, iktidara gelmek gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.

Siyasi hedefleri, kendi kadrolarına istihdam alanları yaratmakla sınırlı bu ufuksuz siyasetçilerin gösterdikleri adaylara oy vermek, bir bakıma bu kısır döngünün devamına razı olmaktır…

TBMM’de etkisiz olan bir ana muhalefete ve yerel yönetimlerde; çok az yerde başarılı olan partilere duygusal nedenlerle bağlanmak, ileride daha ağır sorunlarla karşı karşıya gelmemize neden olacaktır…

Takım tutar gibi parti tutmak; karşımıza yanlışları görememe ve eleştiri hakkımızı kullanamayıp, partimizin yöneticilerine kendilerini düzeltme şansı tanımama gibi kötü sonuçlar çıkartacaktır…

***

Halkın Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı şeklinde ikiye bölünmesi, Başkanlık Sistemine geçtiğimizin en çarpıcı kanıtıdır.

Halkın bölünmesinden ise en karlı iktidar partisi çıkmaktadır.

Zira Türkiye’de sağın oy potansiyeli yüzde 70′lerde, solun ise yüzde 30′lar seviyesindedir.

Halkın siyasi olarak kutuplaştırılması halinde, sağ partilerin iktidarının sürekli hale geleceği son derece açıktır.

Bu kadar basit bir siyasi hesabı yapamayıp; Cumhur İttifakı karşısına Millet İttifakını kuran anlayışın, halkın iktidara gelmesi için siyaset yaptığı söylenemez!..

***

Yaşayarak gördük ki, muhalefet partileri, parlamenter sistemi korumayı başaramamışlardır.

MHP, öncülük yaparak bu konudaki ilk adımları atmış, CHP ise girilecek olan çıkmaz yolun hukuki üst yapısının kurulmasına akıl almaz katkılar sunmuştur.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen Anayasanın ilk dört maddesini, Anayasanın diğer maddelerinin değiştirilmesi suretiyle değiştiren AKP iktidarına, meşruiyet ortamını sağlayan Y-CHP’dir.

Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, Cumhuriyetin ve Atatürk İlkelerinin bekçiliğini yapmamış/yapamamışlardır.

CHP, zamanında Anayasa referandumlarını boykot edip, meşruiyet tartışmalarını sürdürseydi, Başkanlık Sistemine geçiş öyle kolay olamayacaktı, atı alan Üsküdar’ı geçemeyecekti.

Kabul etmek gerekir ki, her iki Anayasa referandumunda da Y-CHP yönetimi kraldan fazla kralcı davranmıştır…

Böylece kuvvetler ayrılığından, kuvvetler birliğine geçilmiş ve egemenlik tek elde toplanmıştır.

Bu noktadan sonra yürütmeye bağlı yargının bağımsızlığından söz edilmeyeceği gibi, tarafsız ve adil kararlar verilmesini beklemek de hayaldir.

Bu durumun en dikkat çeken örneği, yüksek yargıyı bir “çetenin elinde” olmakla itham eden ana muhalefet liderinin, sık sık yargıya başvurmak zorunda kalması ve bağımsız olmayan yargıdan adalet beklemesindeki çelişkidir…

***

Siyasi partilerin müktesebatı partililere unutturulursa, partiler şirket gibi yönetilirse, genel başkanların “patron” gibi davranmaları da kaçınılmaz olur.

Parti okullarında; partinin ideolojisi, ülkenin tarihi, kolay kolay değiştirilemeyecek ülkenin dış politikaları ve siyaset biliminin ana çizgileri öğretilir; bu okullar tüm partililere açık tutulur…

Bizdekiler öyle mi?

Elbette ki hayır; parti okullarında genel başkanlara nasıl yakın durulur, etkili ekiplerin içerisine nasıl girilir gibi “şark kurnazlığı” öğretilmektedir…

Parti hukuku herkes için aynı uygulanıyor mu?

Bu sorunun yanıtı da olumsuzdur.

Parti Programına aykırı davranmanın yaptırımı üyelikten ihraç olmasına rağmen, ne yazık ki parti programını fiilen değiştirenlere parti hukuku uygulanmamaktadır.

En önemlisi; başarılı olmayan yöneticilerin, yerlerini yeni isimlere bırakmamalarıdır.

Bizim siyasetçiler, babalarından miras kalmış gibi koltuklarına yapışmışlardır!

Bu ve benzer eleştirilere muhatap olan partilerin, kendiliklerinden düzelmelerini beklemek, gerçekçi değildir.

Yasal düzenleme ile bu sorunların düzeltilmesi olanaklı olmasına rağmen, iktidar partisinin de işine gelmeyeceği için, böyle bir düzenleme yapılmasını beklemek akla yatkın değildir…

***

Geriye bir tek seçenek kalıyor ki; o da parti üyelerinin partilerine el koymaları ve yüzsüzleri partiden kovmalarıdır!

Ya da:

Partinin iyice dibe vurması ile yeni insanların öncülüğünde yeniden örgütlenmeye gidilmesidir…

TESEV üzerinden SOROS’un işgali altında olan CHP’deki işgal kırılmadan, bu süreci tersine çevirmek olanaksızdır.

Bunun için Y-CHP’nin dibe vurması gerekiyorsa, o konudaki adımları da cesaretle atmak gerekir…

Siyasi rakiplerimizin ve küresel güçlerin istediği şekildeki bir CHP, halkın iktidarının önündeki en büyük engel ve halka çevrilmiş silah işlevi görmektedir.

Böyle bir ana muhalefet partisi olacak yerde, hiç olmasın daha iyidir…

 

Cemil Can

SİYASETİN SOYTARILARI!..

soytarı_fesi Tutarsız, inançsız ve bencil siyasetçileri seçersek –ki o zaman bizi temsil etmeyen kişileri seçmiş oluyoruz- onları bir daha tepemizden aşağıya indiremeyiz.

Başımızdaki bir belayı bine çıkartırız!

Yeniden aday gösterilmedikleri için CHP’den istifa ederek -ve her türlü aşağılamayı da yaparak- DSP’den aday olan “siyasetçilere” bir önceki seçimlerde oy vermemizi isteyenler bu konuda hesap vermediler!

Siyasi hataların faturasını her seferinde halka ödettirenlere yeni krediler açmamızın manası nedir?

Yalancılık, ikiyüzlülük ve işbirlikçilik dışında hiçbir özelliği bulunmayan Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibini, ilanihaye sırtımızda taşımak zorunda değiliz.

CHP’nin mirasını yiyip tüketen, kuruluş felsefesine ihanet eden, Cumhuriyet’in kurucularına “katil” diyen bu hainlerin kurduğu -Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun deyimi ile- “Şimdi zamanı mıdır tarikatı” her seçim öncesinde olduğu gibi, yine işbaşı yaptı:

Seçimlere iki aydan az bir zaman kala, “birlik ve bütünlük” görüntüsü verelim istiyorlar!

Yöneticilerimizi uluorta, olur olmaz yerlerde veya televizyon ekranlarında eleştirmeyelim diyorlar!

Kırgınlıklarımızı ve küskünlüklerimizi seçimlerden sonra parti içerisinde tartışalım tavsiyesinde bulunuyorlar!

Partiye zarar verici söylemlerden kaçınmayanlar aslında “AKP’yi destekliyorlar” teorisini ortaya attılar!

1 Nisan’da AKP erken seçim kararı almak zorunda kalacak, ardından bu iktidardan kurtulacağız müjdesi ile umut tacirliği yapmaya devam ediyorlar!…

***

Bilgi kirliliği ve kafa karışıklığı yaratmakla görevli bu tarikat, Y-CHP’ye yapılan eleştirileri; “kırgınlık” ve “küskünlük” olarak nitelemekle, haklı eleştirileri duygusal bir zeminde tutma görevini yürütüyor.

Kuşkusuz parti yöneticilerine kırgın olanlar olduğu gibi küskünler de vardır.

Onları farklı bir zeminde ele alacağız, gerçekten de onları eleştirmenin sırası değil!

Bizim üzerinde durduğumuz, demokrat olduğunu ileri süren bir partide “eleştiri yasağı”nın karşısına, “AKP’yi destekleme” ithamının konulması ve yöneticilerin “eleştirilmeme imtiyazı”na kavuşturulma çabalarıdır.

Y-CHP yönetimini eleştirenleri, AKP’yi desteklemekle suçlamak en hafif tabiri ile siyasi terbiyesizliktir…

Bir partiyi eleştirmek, bir başka partiyi desteklemek anlamına gelmez!

***

Çok zor ama diyelim ki, Y-CHP, gösterdiği CHP’li olmayan adaylarla kısmi bir “başarı” elde etti.

Gerçekte “malı götüren” AKP olmasına rağmen, Y-CHP yönetimi bu kısmi başarıyı sürekli gündemde tutarak, parti içi iktidarını pekiştirme yoluna gideceğine kuşku yoktur.

Oylarda anlamlı bir azalma olmadıkça” koltuğu terk etmeyecekleri kavramını siyasete sokan bu yüzsüzlerin, “tepki oylarını” bile kendi başarı hanesine yazdıklarını biliyoruz.

Bu noktadan itibaren, yönetimin değişmesini ve yeni kan takviyesini isteyenlerin “hain” ilan edileceğine en ufak şüphe bulunmamaktadır…

***

Yerel yönetimlerde AKP’nin başarısız olması halinde, iktidarın nasıl “değişeceğini” kem küm ederek bir türlü anlatamayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda sicili hayli bozuktur:

Birkaç belediyeyi kaybeden AKP’nin, genel seçimlere gitmesi ve iktidarı Y-CHP’ye bırakmak mecburiyetinde kalacak olması, şeklindeki teori hayalciliğin zirve noktasıdır.

Zira:

7 Haziran 2015 Seçimlerinde Türkiye genelinde 18.9 milyonla oyların yüzde 40.9′unu alarak 258 milletvekili çıkartan AKP, tek başına hükümeti kurabilmek için gerekli olan 276 milletvekiline ulaşamayarak iktidarını zaten kaybetmişti

Yaptırdıkları kamuoyu araştırmalarında; “Kürt Açılımı” politikaları nedeniyle, yaklaşık yüzde 9 civarında oy kaybına uğradıklarını gördük.

Açılım masasını devirdikten sonra, koalisyon görüşmelerini de çıkmaza sokarak, erken seçim isteyen AKP, 1 Kasım 2015 seçimlerinde, kaybettiği 5 milyon seçmenini geri kazanarak oylarını yüzde 42.5′e çıkartmıştır.

Bu siyasi mühendisliğe şapka çıkartmak gerekir.

Milletvekili sayısını da 59 artıran AKP, yeniden tek başına iktidar oldu… (1)

Bu durumun siyasi sorumluluğu kimlere aittir, sorumlular hesap verdiler mi?..

Yok!..

***

AKP’nin PKK ile “müzakere”yi bitirip, “mücadele”ye başlaması üzerine, ana muhalefet partisi Y-CHP, hem PKK’ya hem de FETÖ’ye karşı yapılan operasyonlara karşı çıkarak yanlış mevziiye girmiştir.

Öyle ki, toprak bütünlüğümüzü tehdit eden Suriye’deki gelişmelere karşı yapılan operasyonlara da karşı çıkıp, düşman saflarında görüntü vermiştir.

Bu kadarla da kalmayıp; ABD’nin “kara gücü” olarak değerlendirdiği PYD/YPG’nin bağlı olduğu PKK’nın, Meclisteki uzantısı olan HDP‘lileri ve PKK sevicilerini, CHP listelerinden aday göstererek, Ulusal Kurtuluş Savaşını veren kahramanların kurduğu partiyi, PKK’ya taşıyıcı anne durumuna düşürmüştür.

Bütün bu iğrençlikleri sindiremediği için Y-CHP yönetimini eleştirenleri, “AKP’yi desteklemek”le suçlamak akılsızlıktır, siyasi ahlaksızlıktır, işbirlikçiliktir…

Y-CHP’nin bu tutarsız ve ilkesiz politikaları AKP’yi iktidarda tutmaktadır…

Başka bir ifade ile AKP’yi asıl destekleyenler Y-CHP’lilerdir…

Bu kadarını göremeyenler siyasi körlerdir!..

***

Yakın geçmişte yaşadığımız bu gelişmeleri görmezden gelerek, yerel seçimler sonunda iktidarın da değişeceğini savunmak; hayal dünyasında gezinmekten başka, geniş yığınları aldatmaktır da…

“Borçlanma ekonomisi”ni dayatarak, Türkiye’yi faiz tuzağına düşüren Kemal Derviş’i, “kurtarıcı” gibi sunan ve olası bir CHP iktidarında ekonomiyi bu zata teslim edeceğini söylemekten çekinmeyen Dersimli Kemal, Türkiye’nin başına beladır…

Dersimli olmakla övünen feodal kafalı bu zat; birkaç fazla belediye kazanarak, sadece kendini parti yönetiminde tutan delegeleri tatmin edebilir.

Kemal Dervişe ekonomiyi teslim ederek, halkın sorunlarına asla çözüm getiremez!..

Bu nedenledir ki, Y-CHP yönetiminin kısmi başarısı, halkın çıkarına değildir…

***

Zor ama böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, onları parti yönetiminden uzaklaştırmak iyice olanaksız hale gelecektir.

Zira o zaman kurdukları bütün cümlelerinin başında utanmadan; “başarılı olmamıza rağmen” ifadesine kullanmaya devam edeceklerdir.

Başka bir ifade ile siyaseten bitmiş bir anlayışı, suni yollarda yaşatmaya çalışmak, halka zaman kaybettirmek anlamına gelecektir…

***

Siyasi ömrü tükenmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibini, siyasi tarihin çöplüğüne atmak, Türk halkının kurtuluş meşalesini yakmakla eş değerdedir…

Ekmeleddin İhsanoğlu ve Abdullah Gül gibi bitmiş siyasi portreleri “umut” olarak halkın önüne koyan anlayışın, Türk halkına vereceği bir şey yoktur.

İktidardan düşen AKP ile koalisyon pazarlıklarına girerek, onu yeniden iktidara getirmeye çabalayanların siyasi ufku yoktur!

Y-CHP’nin kadroları Türkiye’de iktidar değişikliğini gerçekleştiremezler!

Bunu, en kolay siyasete “kazandırdıkları” kişilerin duruşlarından anlıyoruz.

Yeniden aday gösterilmedikleri için partilerinden istifa ederek, başka partiden aday olma çabaları içerisinde olanları, bir önceki seçimlerde desteklememiz için liste başlarına yerleştirenler, bu hatalarının hesabını vermedikçe, halktan oy isteyemezler…

Hata yapan onurlu siyasetçiler, zaten halktan özür dileyip, istifa etmek suretiyle yeni isimlere yerlerini verenlerdir.

Dersimli Kemal ve arkadaşlarından böyle bir davranış göremediğimize göre, yaptıkları işin bilincindeler…

Onlara oy vermek bilinçli ihanettir; oy verenlerin daha sonra yakınma hakları da yoktur!..

***

Küresel güçlerin CHP içerisindeki elemanlarına oy vererek, emperyalizme karşı vereceğimiz ikinci kurtuluş mücadelesini geciktirmiş oluyoruz.

Y-CHP yönetimine iyi bir ders vermeden, yönetime gerçek CHP’lilerin gelmesi olanaksızdır.

Genel Başkan ve ekibi, Kurultay delegelerini, Kurultay delegeleri de Genel Başkan ile Parti Meclisini seçiyorlar; bu gerçeği göz ardı ederek sağlıklı sonuçlara varmamız mümkün değildir.

Siyasette “al gülüm ver gülüm” gibi ilkel bir döngü yaşanmaktadır.

Kendi çıkarları için bu döngüde yer alanlardan, Türk halkının çıkarları için özveride bulunmalarını beklemek, elma ağacından kiraz beklemeye benzer…

***

Muhalefet görevini yerine getirmeyen/getiremeyen muhalefet partileri; beceriksiz iktidarların siyasi ömrünü uzatmaktan başka işe yaramazlar.

Bunlardan biri MHP’dir ki, AKP’nin adeta “gençlik kolları” gibi hareket etmektedir.

İhtiyaç duyulduğunda AKP’ye “oy deposu” işlevini gören MHP, rejimin değiştirilmesinin de baş aktörü olmakla, en az iktidar kadar olanlardan sorumludur.

Bilinçli tercihle “beka sorunu”nu yaratanlara, bu sorunu çözme ödevini veren ve halkı sonu belirsiz bir beklenti içerisine sokan da MHP’dir…

MHP’nin günahları Y-CHP’ninkilerden az değildir…

***

Y-CHP sayesinde; halka hiçbir şey vaat etmeyen, Cumhuriyet tarihi boyunca elde ettiğimiz tüm kazanımlarımızı satıp savuran, yandaşlarını kayırmaktan başka icraatı olmayan AKP’nin, 17 yıldır iktidarda kalmasının diğer sorumlusu da Y-CHP’dir.

9 seçim kaybetmesine rağmen; benzer, hatta daha düşük profilli kadrolarla, 10′ncu seçime girme pişkinliğini gösteren Y-CHP, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” özdeyişi çerçevesinde, sütçü beygiri gibi dolanıp durmaktadır.

Sorarım sizlere:

Böyle bir muhalefeti eleştirmek mi iktidarı desteklemek anlamına gelir, yoksa desteklemek mi?

Aslında bu sorunun yanıtı, sandıkta 17 yıl içerisinde 9 kez verilmiştir.

Buna rağmen, aynı soruya 10′ncu kez yanıt arayanlara, teşhisi Albert Einstein koymuştur… (2)

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44600502

 

(2)Delilik: Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.

 

https://www.ensonhaber.com/galeri/albert-einsteindan-10-hayat-dersi#14

MAZBATA ALAMAYACAK BELEDİYE BAŞKANLARI!..

Basın açıklaması_1

MAZBATA ALAMAYACAK OLAN Y-CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI!..

Bugün iki iyi, bir kötü haberim olacak size.

İyi haberlerle başlıyorum:

Van’da görülen KCK davasında, HDP’li eski Büyükşehir Belediye Başkanı Bekir Kaya ve arkadaşları, “terör örgütü PKK/KCK’ya üye olmak” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldılar. (1)

Bu tespitin başka mahkemelerce de yapılması halinde, HDP’nin Anayasa Mahkemesince kapatılacağına şüphe yoktur.

İkinci haberim:

Yerel seçimlerde HDP ile ittifak yapacağını duyuran; Kürdistan Komünist Partisi ile Kürdistan Özgürlük Partisi hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında kapatma davası açıldığıdır. (2)

Kürdistan Komünist Partisi’nin, TSK’nın Afrin’e düzenlediği Zeytin Dalı Operasyonuna da Kılıçdaroğlu gibi karşı çıktığını anımsatıyorum.

Kötü haberim ise; bazı Y-CHP belediye başkan adaylarının mazbatalarını alamadan görevden alınacakları ve yerlerine kayyumların atanacağı tehlikesidir…

***

Y-CHP’nin gösterdiği belediye başkan adaylarının bir kısmı seçimden önce, bir kısmı da seçildikten sonra; terör örgütü üyesi olmamakla birlikte, örgüt yararına herhangi bir iş veya hizmet gördükleri iddiası ile görevden alınmaları ve yerlerine kayyum atanması çok olası gözükmektedir… (3)

Bu hukuki durum karşısında, aşağıdaki soruların yanıtlarını aramamız gerekmektedir:

a.)Terör örgütü PKK‘ya yardım yaptıkları; teröristlerin cenazelerine katıldıkları, “Halk Mahkemeleri” kurarak yargılama yaptıkları, ilçelerden örgütsel içerikli raporlar istedikleri ve bu şekilde örgütün hiyerarşik yapılanmasında yer aldıkları tespit edilenler ile 15 Temmuz Darbe Girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu oldukları anlaşıldığından görevlerinden alınan belediye başkanlarına; “seçimle gelen seçimle gitmelidir” gibi masum gerekçelerle veya “basın özgürlüğü”ne sahip çıkma kılıfı arkasına sığınarak destek vermiş belediye başkanları,

b.)Y-CHP yönetimi, ilçe yönetimlerince haklarında yolsuzluk iddiaları ile dosya hazırlanan ve ayrıca görevlerinde başarılı da olmayan belediye başkanlarını,

c.)Kamu kaynaklarını yasalara aykırı olarak özel kişiler lehine kullanan ve açıkça kamu zararına sebebiyet verdiklerini kendi beyanları ile itiraf eden belediye başkanları, neden İNADINA İNADINA aday gösterilmekteler?

Yanıt: Uygun ortamı oluşturma için tabii ki…

Uygun ortamın ne menem bir şey olduğunu ise ilerleyen paragraflarda açıklayacağım.

***

ABD’nin “kara gücü” olarak kabul ettiği PKK’nın, Meclis’teki uzantısı olan HDP’li belediye başkanları hakkında açılan davalardan birkaçının daha sonuçlanması halinde; bu partinin terör örgütü ile birlikte anılmaya başlanacağı ve kapatılacağı(4) gün gibi ortadadır:

Kapatılma tehlikesi çok yakın olan HDP ile “ittifak” yapmanın veya bu partinin “olur” verdiği kişileri Y-CHP’den belediye başkan adayı göstermenin, yürürlükteki hukuk karşısında korunma olanağı var mıdır?

Yanıt veriyorum:

Elbette ki yoktur!

Denebilir ki, HDP’nin kapatılmasından sonra, kapatılma gerekçelerine göre, biraz da zorlama yorumlar yapılırsa -gerçekte yöneticileri yargılanması gerekirken- CHP bile kapatılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir…

Acaba böyle bir tehlike neden göze alınmaktadır?

Gösterilen adaylar gerçekten vazgeçilmez midir?..

***

Y-CHP’nin vitrine çıkardığı en başarılı belediye, Çankaya Belediyesidir.

Israrla ikinci kez aday gösterilen Alper Taşdelen, afişlere “Haseki Tarzı” olarak yazılan “Haseki tipi model”i (!) uygulamakla övünmektedir.

AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Özhaseki, katıldığı bir televizyon programında hükumetten yardım almadan -kaynak yaratarak- pek çok belediye hizmetini gerçekleştirdiğini, arkadaşlarının da bu durumu “Haseki tipi model” olarak isimlendirdiğini övünerek anlattı. (5)

“İmar Barışı”nın da mucidi olan Özhaseki, nasıl kaynak yarattığını ise nedense anlatmamaktadır!

Aynı şekilde, Çankaya Belediyesi Başkanı Alper Taşdelen de katıldığı bir başka televizyon programında, belediyenin bir kuruşunu harcamadan, -kaynak yaratarak- bir sürü icraat yaptığını anlatmıştır. (6)

Taşdelen de kaynağı nasıl yarattığını açıklamadı!…

***

“Kaynak yaratma” işi en önemli icraat olmasına rağmen, belediye başkanları bu icraatlarını neden kamuoyundan gizlemektedirler?

Bu sorunun yanıtını, övünülen hizmetleri, hangi müteahhitlerin yaptığı ve bölgedeki yapılaşmalardan anlamak olanaklıdır.

Şehir Planları üzerinde imar değişiklikleri yapılarak, yoğunluğu artırılan bazı arsaların müteahhitlerine (veya sahiplerine) 5 kat yerine 15 kat bina yapma izin verilmektedir.

Fazladan elde edilen 10 katın getirisinden belediyeye düşen miktar karşılığında da o övünülen hizmetler yapılmaktadır.

Kısaca “kaynak yaratma” budur…

Başka türlüsü olamaz!..

Zira belediyelerin yap-işlet-devret seçeneği olamaz, buna mevzuat müsait değil.

***

Kaynak yaratma”nın iki yönü vardır:

Birincisi belediyeye düşen payın, belediyeye ait bir hizmette kullanılmasıdır ki, bunda yasaya aykırı bir durum olduğu söylenemez.

İkincisi, belediyenin yapması gereken bir hizmeti, yoğunluk artırarak bundan yararlanacak olan özel bir şahsa rant sağlayarak yaptırmaktır ki, bu durumda kamu kaynakları, yandaşlara (veya ortaklara) peşkeş çekilmekte olup, açıkça suç işlenmektedir.

Tabii ki, gerçek durum, dürüst bir soruşturma ile anlaşılabilir…

Mehmet Özhaseki’nin “icat ettiği” ve açıkça hukuka aykırı olan bu yöntem, (şimdilik) kendi başını yakmayabilir ama Taşdelen’i cezaevine girmekten kurtaramaz!

Mehmet Özhaseki için suç olmayan bir eylem, Alper Taşdelen için neden suç teşkil etsin sorusunu, bana sormayın lütfen…

Ama illa da bu soruya benim cevap vermemi istiyorsanız, bir soru ile cevap vereyim:

Amerika adına darbe girişiminde bulunan FETÖ’nün “siyasi ayağı” neden dışarıda da diğer ayakları içeridedir?

Her iki soruya da cevabı siz verebilirsiniz artık…

***

Sondan bir önceki soru:

Durum bu kadar açık ve net iken; neden seçimlerden önce HDP’nin kapatılması için dava açılmaz da üstüne üstlük bir de 92 milyon 238 bin TL hazine yardımı yapılır? (7)

15 yılda özelleştirmelerden elde edilen gelirin toplamı 62 milyar dolar olduğu göz önünde tutulursa, terör örgütünün Meclisteki uzantısına, bu fakir halkın ne kadar parasının aktarıldığı daha iyi anlaşılacaktır. (8)

Yukarıdaki sorunun da yanıtını ben mi vereyim:

Yerel seçimlerde HDP’li belediye başkanları veya HDP’nin “destekleriz” dediği Y-CHP’li belediye başkanları kazanırsa, düğmeye basılır ve tümü görevlerinden alınarak yerlerine kayyumlar atanır.

Böylece o belediyeleri de AKP kazanmış olacağından, yapılan hazine yardımları boşa gitmiş olmaz!

Y-CHP’nin hazırladığı bu elverişli ortamda seçimleri AKP’li adayları büyük olasılıkla kazanır, bu durumda yargı süreci devam eder ve HDP kapatılarak istenen sonuç elde edilir…

Her iki halde de Y-CHP, iyice halkın gözünden düşer ve tamamen iktidar alternatifi olmaktan çıkmış olur…

Böyle bir durumla karşılaşmamak için defolu ve şaibeli olan belediye başkanları (9) yerine, süratle ayıpsız olanları gösterme olanağı vardır. 19 Şubat‘a kadar adaylar değiştirilebilir.

***

CHP içerisinde bu tehlikeleri görecek kimse yok mudur?

Vardır elbette.

Lakin etkili yerlerde değiller…

Bütün umutlar 24 senenin sonunda Ankaralıları İ. Melih Gökçek’ten kurtaran Reis’tedir.

Hakkını yememek gerekir; Dersimli de bu defa İzmir’i kayyum eliyle Reis’e teslim edecektir!

Öte yandan CHP’yi de Dersimli Kemal ve arkadaşlarından Reis’ten başkası kurtaramaz!..

Kurultay delegelerimiz “cılk” çıktı!..

***

Son soru ile bitiriyoruz:

10 Aralık Hareketi(10) ve TESEV‘ciler olarak tarif edilen Y-CHP yönetiminin planı nedir?

9 yılda kaybedilen 9 seçimin tamamında seçimlerde “hile” yapıldığını iddia ederek, bir sonraki seçime hazırlanan ve partinin başında kalmayı başaran Dersimli Kemal ve ekibi artık sona geldiler.

Beklendiği gibi:

Yine bütün sandıklarda görevli bulundurmayacaklar!

Zahmet edip de YSK’dan kesinleşmiş seçmen listelerini bile hala almadılar!

Bu seçimde yaşanacak münferit olayları -ki AKP seçmeni bu işe hem yatkın hem de deneyimlidir- abartarak, Türkiye ve Dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye üzerine çekmeye çalışacaklar.

Trump, zaten kulağını bize dönük yatmaktadır!

Macron, Merkel ve diğer liderler tetikteler.

Venezuela‘daki gibi belki de Dersimli’yi başkan olarak tanırlar!..

Bizimkilerde o yürek nerdeeeee!

Ama;

Yine de Batı’dan her türlü entrikayı beklemek gerek…

Trump’ın da işi zor tabii: Venezuela ile mi uğraşsın bizdeki bela ile mi?

 

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201809101035128209-van-kack-ana-davasi/

(2) https://odatv.com/kurdistan-partilerine-kapatma-davasi-10021919.html

(3) TCK’nın 220 maddesi 7. fıkrasının gerekçesine göre; “Örgüt üyesi olmaksızın, örgütün niteliğini bilerek örgütün yararına herhangi bir iş, görev veya hizmet yapılması örgüt üyeliği ile eşdeğer kabul edilmekte ve örgüt üyeliği ile benzer şekilde cezalandırılmaktadır”.

Nitekim, Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 09.10.2018 tarihli, 2017/3510 E. ve 2018/6087 K. sayılı kararında:

“Sanık …’ün, suç örgütü kurucusu ve üyesi olmayıp suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım eden konumunda olup, eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 220/7. maddesi yollamasıyla aynı Yasanın 220/2 maddesi kapsamında kaldığı kabul edilip, anlaşılmasına karşın, hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/6-9. maddesi gereğince uygulama yapılması…” denmek suretiyle örgüt yararına herhangi bir iş veya görev ya da hizmet yapılması, örgüt üyesi gibi cezalandırılmak için yeterli bulunmuştur.

(4) http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2008-75-405

(5) Mehmet Özhaseki-Buket Aydın (Videonun tamamını izlemek istemeyenler, yürütme çubuğunu 10.dakika 45. saniyeye kaydırsınlar.) https://www.youtube.com/watch?v=6wgDiKPqATc

 

(6) Alper Taşdelen- Lale Ozan Aslan (Videonun tamamını izlemek istemeyenler, yürütme çubuğunu 8.dakika 27. saniyeye kaydırsınlar.) https://www.youtube.com/watch?v=nqbr2RYZZlk

(7) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201810191035739028-parti-yardim-hazine-milyon-tl/

(8) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/80-yilin-birikimi-15-yilda-satildi-156925h.htm

(9) http://www.haber7.com/siyaset/haber/2824650-chp-maltepe-sokaga-dokuldu-adalet-istiyoruz

(10) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/02/chpnin-ruya-tabircileri/