Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

KAPI ARALANABİLİR Mİ?

gemicikler

İSTANBUL SEÇİMİ YENİ BİR DÖNEME KAPI ARALAYABİLİR Mİ?

31 Mart’ta yapılan seçimlerin iptaline neden gösterilen; sandık kurulu başkanlarının kamu görevlilerinden seçilmemiş olması, ilçe seçim kurullarının kararıydı.

YSK, aynı ilçe seçim kurullarının 23 Haziran seçimlerinde görev yapmasına karar vererek ve de haklarında yasal işlem yapmamış olmakla; hem bu kurulları akladı hem de iptal kararını gerekçesiz hale getirdi.

Aynı zamanda 23 Haziran seçimlerini de daha yapılmadan iptal edilebilir hale getirdi!..

***

İstanbul’un 39 ilçesinde, ilçe seçim kurullarınca oluşturulan sandık kurulu başkanlarından 56′sının, yedek memur üyelerden 66′sının ise AKP üyesi olduğu ortaya çıktı. (1)

Öte yandan; İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve bağlı şirketlerin yöneticileri, AKP’nin seçim kampanyasında görevlendirildiler.

Bunlar siyaset tarihimizde “ilk”lerdir.

İBB Trafik Radyosu Koordinatörü Murat Kazanalmaz, belediye çalışanlarının düzenlediği mitingde, seçilmiş Belediye Başkanı İmamoğlu’nu eleştirdi:

“İstanbul’umuz için yıllardır kaynakları etkin ve verimli kullanarak yapılan yüzlerce hizmet ve faaliyeti bir algı operasyonu ile ‘israf‘ kavramına sıkıştırma ‘insafsızlığını’ gösterenleri kınıyoruz” dedi.(2)

Belediye çalışanları, seçilmiş başkanlarını önceki yönetimi israf etmekle eleştirdiği için miting yapıp kınadılar!

Bu da bir “ilk”tir…

***

İsraf etmek, TDK’nun sözlüğünde: Gereksiz yere harcamak, savurganlık etmek, tutumsuzluk etmek şeklinde tanımlanmıştır.

Kısa zaman içerisinde kamuoyuna aktarılan bilgilere göz atarak, belediye çalışanlarının başkanlarını kınamakta ne kadar haklı olduğuna göz atalım.

En çarpıcı örnek Samsun’dan:

Yeni seçilen CHP’li başkan, Samsun’un Atakum İlçe Belediyesi’nin kasasında gözüken 7 milyon 201 bin 812 TL’yi bütün araştırmalarına rağmen bulamadığı için dava açmaya hazırlandığını açıkladı. (3)

Atakum Belediyesi’nde 50 günde, 1.628.625 TL tutarlı 37,5 ton lop et yenilmiş. (4)

Fazla mı?

Son yerel seçimle büyükşehir belediyeleri el değiştirirken, CHP’li başkanlara dudak uçuklatacak borçlar kaldı:

İstanbul Belediyesi’nin 22, Ankara’nın 4,5, Antalya’nın 2.1 milyar borcu var.(5)

Hangi icraatlar için bu harcamalar yapıldı, bu işler daha ucuza yapılabilir miydi?

Bu soruların araştırılması adeta yasaklandı.

AKP’li belediyelerin icraatlarını anlattıklarını duyanınız var mı?

Bu kadar parayı nerelerde kullandılar, neden anlatmıyorlar acaba?..

***

Alın size bir başka örnek daha:

CHP Genel Başkan Yardımcısı Akif Hamza Çebi, bedelli askerlikten toplanan paraların akıbetini araştırmış:

Toplanan 3,6 milyar lira ile kamu kurumlarına lüks makam araçları kiralandığını tespit etmiş. (6)

Yakıştı mı?

Buyurun buradan yakın:

İBB, yandaş dernek ve vakıflara 847 milyon TL yardım yaptı.

Bu bilgilerin yer aldığı STK-Okul-Yurt 2018’ adlı faaliyet raporu, Belediye Meclisine bile sunulmamıştır. (7)

Yardım yapılan vakıf ve dernekler arasında önemli bir bölümü Erdoğan’a yakın olanlarmış.

Haberin yayınlanmasından sonra, haftalar geçmesine rağmen, hala yalanlanamamıştır…

***

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, ikisi müfettiş ve üçü uzman sıfatıyla olmak üzere beş kişiyi, İBB’nin veri tabanının kopyalanması için yetkilendirdi. (8)

Belediye Başkanı belediyesindeki bilgileri incelemesin mi?

Paniğe kapılan AKP’li Belediye Meclis üyeleri, derhal soluğu idare mahkemesinde aldılar.

Devletin kozmik odası açılıp; silahlarımız, sivil savaş birliklerimiz ve gayrinizami harp planlarımız Fetullahçı savcılara teslim edilirken;“Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diye göbek atanlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin veri tabanı denetim altına alınmaya çalışılınca, bunu önlemek için adeta seferberlik ilan ettiler.

Korkuları neydi acaba?

Bir başka tuhaflık da “bağımsız” yargının tutumundadır:

İstanbul 4. İdare Mahkemesi, veri tabanı kayıtlarının elektronik ortamda kopyalanması işleminin yürütülmesinin durdurulmasına karar verdi. (9)

Bu kararla birlikte, seçilmiş belediye başkanının belediye hakkında bilgileri öğrenmesi, dolayısıyla halkla paylaşması da engellenmiş oldu.

Aferin diyelim mi?..

***

Anlaşılan ne pahasına olursa olsun; İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni AKP’li olmayan birine vermek istemiyorlar!

Bu yüzden olsa gerek seçmen avına çıkılmıştır:

Köprü ve oto yollardan kaçak geçenlere verilen para cezalarına af getiriliyor.

Kaçak geçenler, Devletin parasını çalanlar değiller mi?

Eeeee!..

AKP, hırsızlara af çıkartarak, onların desteğini almaya bile ihtiyaç duyuyor demek ki.

Cezasını ödemiş olanlara da paraları geri ödenecekmiş.

Bak sen şu işe!

Bu kararla, geçişlerde ücretini ödeyen dürüst vatandaş adeta cezalandırılıyor. (10)

Ne adil yönetim ama!..

***

Bir yıl, 18 Mayıs 2018’de, başlayan uzmanların, meslek örgütlerinin eleştirdiği imar affı da kamu malına el uzatanlara, vergi kaçıranların oyunu satın almak için verilmiş rüşvet niteliğindedir.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, imar affı kapsamında 10 milyon başvurunun yapıldığını ve 19 milyar TL toplandığını söyledi.

Paraların nerelerde kullanıldığı belli…(11)

***

İsraf yok” diyerek, miting yapan belediye memurlarına konu ile ilgili hatırlatmalarda bulunmaya devam edelim:

Yenişafak gazetesi, İmamoğlu’nun mal varlığını yazdı.

Manşetten verilen haberde İmamoğlu için “Emlak Kralı” denildi.(12)

Yenişafak’a da aferin güzel bir haber yapmış!

Demek ki, İmamoğlu’nun başarılı bir iş adamı olduğunu kabul ediyorlar.

Çoğu Beylikdüzü Belediye Başkanlığına seçilmeden edinilen taşınmazlar aile şirketleri üzerine kayıtlıymış.

Ne kadar iyi…

Demek ki, İmamoğlu olmadan da bu şirket işlerini yürütebiliyormuş…

***

Yenişafak’ta yayınlanan haberde, İmamoğlu’nun servetini hukuka aykırı yollarla edindiğine dair en ufak bir ima dahi yoktur.

Buradan şu sonucu çıkartabiliriz:

Demek ki, seçilmiş İBB İmamoğlu’nun dünya malına da ihtiyacı yoktur.

Dolayısıyla ikinci kez seçilmesi halinde, kamu kaynaklarına el uzatma olasılığı bulunmuyor.

Kişisel yararı yerine, “kamu yararı”nı önde tutan idareciler, genellikle hali vakti yerinde olanlar arasından çıkarlar.

Aç adamların gözü çoğu zaman “beyt-ül mal”dadır.

Haramdan uzak duran yöneticilerin yaptığı ihaleler şeffaftır, aldıkları kararlar aleni olur…

Bugünlerde AKP’nin müfettişler ordusu, İmamoğlu’nun daha önce başkanlığını yaptığı Beylikdüzü Belediyesinde harıl harıl çalışmaktadır.

Anlaşılan kamuoyuna yansıtılacak yolsuz bir işleme henüz rastlayamadılar…

Rastlasalar, nasıl haberler yapılacağını tahmin edersiniz…

***

İmamoğlu’nun durumu kısaca böyledir.

Gelelim rakibi Binali Yıldırım’a:

Halkı aydınlatma görevi, şimdi de otobüscü Topal Dursun’un muavin oğlu Binali Yıldırım’dadır.

Kamu hizmetlerine girmeden önceki mal varlığı ile bugünkü malvarlığı arasındaki farkın, hangi meşru ticari faaliyetler ile oluştuğu açıklanmalıdır.

Özellikle de kumarhanelerde görüntüleri kaydedilen (13) oğlu Erkan’ın, gemiciklerini (14) nasıl kazandığını ben şahsen çok merak ediyorum.

Kamuoyunun da aynı merak içerisinde olduğuna eminim.

Binali espri yapacak yerde bu sorulara cevap versin de halkı aydınlatsın bakalım…

***

Moderatör İsmail Küçükkaya’nın, 16 Haziran akşamı karşı karşıya gelecek olan İmamoğlu ile Yıldırım’a bu yönde sorular yöneltip yöneltmeyeceğini bilmiyoruz tabii ki.

İsraf” konusunun tartışılmaması için memurları sokağa döken AKP iktidarı, İstanbul Belediyesi’nin başına getirmeyi planladığı kişinin mal varlığının tartışılmasını önleyebilecek mi göreceğiz.

İstanbul seçmeni, sadece adayların malvarlıklarını nasıl kazandıklarına dair sorunun yanıtını öğrenebilse, kararını o anda verebilir…

Mecburuz:

Saat 21.00 itibariyle televizyonlara kilitleniyoruz…

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/31-mart-bu-yuzden-iptal-edilmisti-ama-sandik-kurulu-baskanlari-akp-uyesi-cikti-5120013/

 

(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1435950/iBB_calisanlari_siyasete_alet_edildi.html

 

(3) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/kayitlarda-var-kasada-yok-7-2-milyon-nerede-5121987/

 

(4) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1438619/Secim_oncesi_37.5_ton_lop_et_yemisler.html

 

(5) https://www.sozcu.com.tr/2019/ekonomi/akpnin-borc-mirasi-4288717/

 

(6) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/bedelli-parasi-ile-luks-arac-saltanati-5130114/

 

(7)https://www.aydinlik.com.tr/ibb-o-vakiflara-847-milyon-lira-vermis-ekonomi-nisan-2019

 

(8) https://halktv.com.tr/yerel-secim-2019/ismail-saymazdan-kozmik-odali-ibb-yorumu-dehsete-kapil-391222h

 

(9) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/son-dakika-ibb-kayitlarinin-kopyalanmasi-islemine-yurutmeyi-durdurma-karari-4491409/

 

(10)https://www.star.com.tr/guncel/kopru-cezalarina-af-cikacak-mi-son-dakika-kopru-hgs-cezalari-af-son-durum-aciklamasi-haber-1419672/

 

(11) https://www.birgun.net/haber-detay/imar-affiyla-yagma-ve-talan-ozendirildi-yeni-facialara-davet.html

 

(12) https://www.yenisafak.com/secim/emlak-krali-3494917

 

(13) https://www.birgun.net/haber-detay/binali-yildirim-oglunun-kumarhane-goruntuleri-hakkinda-konustu-110288.html

 

(14) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/536411/17_sirketi__28_gemisi_ve_2_superyati…_Binali_Yildirim_kimdir_.html

 

 

 

 

 

ŞEYTAN’IN GÖRME DEDİĞİ!..

trabzon-giresun-ordu

Ülkemizin hava savunma ihtiyacını karşılamak için Rusya’dan satın aldığımız S-400’ler nedeniyle, ABD mektupla açıkça Türkiye’yi tehdit etti.(1)

Mektup, 6 Haziran tarihlidir. Talimatları yerine getirmemiz için 31 Temmuz’a kadar da süre verilmiştir.

Mektup, eski ABD Başkanlarından Johnson’unki (2) gibi küstahça kaleme alınmıştır. ABD düşmanca tavrını gizlemiyor artık…

YSK’nın hukuka aykırı bir kararı ile mazbatası elinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, ABD’nin yarı resmi gazetesi The Washington Post’taki “makalesi” de 6 Haziran tarihlidir. (3İstanbul Belediye Seçimleri The Washington Post gazetesinin okurunu ne kadar ilgilendirir ki?!

İmamoğlu’nun “İstanbul belediye yarışını nasıl kazandım (ve nasıl yeniden kazanacağım)” başlıklı yazısına, teknik anlamda makale (4) denebilir mi?

ABD-Türkiye ilişkilerinin son derece gergin olduğu bir dönemde; bu “makalenin” dünya çapında ciddiye alınan bir ABD gazetesinde yayınlanmış olmasının, İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Seçimini kazanmasına ne gibi bir katkısı olabilir?

İstanbul seçmeni ne zamandan beri Amerikan gazetesi okumaya başladı?

Trabzon, Giresun ve Ordu’daki bayramlaşmalardan siyaset rüzgârını çok net olarak arkasına aldığı belli olan Ekrem İmamoğlu’nu, böylesine kritik bir dönemde; Türkiye düşmanı olduğu eylem ve söylemleri ile sabit olan ABD’nin, bu ünlü gazetesinde yazmaya ikna edenler kimlerdir acaba ve amaçları nedir?

Y-CHP’nin, S-400’ler konusunda tavrını Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz açık seçik ortaya koymuştur. (5) Hiç şüphe yok ki, CHP’deki işgal mangası NATO’cudur ve Rusya’dan hava savunma sistemlerinin satın alınmasına karşıdır.

Aydınlık Grubu adına İlker Yücel’in, “İmamoğlu’nun bu yazıyla ülkesini Batı’ya şikâyet ederek ‘Eşbaşkanlık’ başvurusu yaptı”; Türkiye’de “bazı grupların siyaset dışına itildi” ve bu gruplar; “PKK ile FETÖ’dür” şeklindeki değerlendirmesi, hatalı ve abartılıdır.

Buna rağmen kaygılanacağımız başka hususlar vardır:

Bana göre, Türkiye’de siyaset arenası dışına itilen ne PKK ne de FETÖ’dür.

Tam aksine, önüne hukuki ve fiili engeller yığılarak mağdur edilen Vatan Partisi’dir:

Öyle ki, Cumhurbaşkanı adayını bile başka parti üyelerinin desteği olmaksızın gösterememekte, Meclis dışında olduğu için Devlet yardımlarından yararlandırılmamakta ve TRT’nin siyasi partilere sağladığı olanakları kullanamamaktadır.

Siyaset dışına itilmek için bu kadarı yeter de artar bile.

Buna karşılık; PKK’nın Mecliste siyasi uzantısı olarak HDP vardır ve siyasi programını sahada hiç tavizsiz uygulayabilmektedir. Terör örgütü ile ilişkisi kanıtlara bağlı olmasına rağmen, siyasi iktidar bu partinin kapatılması için girişimde bulunmamaktan başka, seçimlerde 92 milyar TL hazine yardımı da yaparak, adeta bu terör örgütünü ödüllendirmektedir.

FETÖ ise 15 Temmuz’a kadar AKP’nin sırtında kene gibi yaşamaktaydı; 15 Temmuz darbe girişimine kadar –Türkiye’yi tek başlarına yönetmek hariç- hemen hemen bütün istekleri yerine getirilmiştir.

Ne istediler de vermedik ki”!..

Parlamenter Sistemin Başkanlık Sistemine dönüşmesinin baş mimarı onlardır; Siyasal İslam’ı kurumsallaştırmışlar, Devlette kadrolaşmışlar ve kamu mallarını adeta yağmalamışlardır.

AKP, bu örgüt ile yolunu ayrıldıktan sonra bile, Y-CHP ve İYİ Parti içerisinde yaşam alanı oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Kaldı ki, FETÖ’nün bugüne kadar siyasi ayağı üzerine gidilmemiş olması, siyasette aktif olarak var olduklarının kanıtıdır. Dolayısıyla FETÖ’yü de siyaset arenası dışında göstermek hatalıdır.

Doğrusu: Bütün cemaatler ve tarikatların siyasetin içerisinde olduğudur.

Asıl siyaset dışında kalan CHP tabanıdır ve örgütsüz bırakılan Atatürkçülerdir.

Hal böyle olunca, İmamoğlu’nun makalesinde geçen; “siyaset tarafından dışlanmış kesimler” veya “siyasi olarak marjinalleşmiş olan topluluklar” ifadesi ile PKK ve FETÖ’nün kastedildiğini ileri sürmek ve bu makale ile İmamoğlu’nun “ülkesini Batı’ya şikâyet ettiğini” iddia etmek zorlama yorumlardır.

O “makale”nin ilgili cümlesinin orijinal metni ve İngilizceye tercümesi ile İngilizceden Türkçeye tercümesi elimizdedir. (6)

Kelimelere yeni anlamlar yükleyerek, cümlelerin anlamlarını değiştirmeye kalkışmak devrimcilere yakışmaz. Ayrıca, başka konularda söylenen doğru fikirlere olan inancı da sarsar.

Niyet okuma yerine, somut olgular üzerinden giderek kuşkularımızı daha etkili bir şekilde dile getirebiliriz:

Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının Deniz Baykal’a kurulan kaset kumpası sonrasında, CHP’yi işgal etmeleri üzerinden, 10 yıla yakın bir süre geçmesine karşın, CHP tabanı ciddi bir hareketlilik gösterememiştir.

AKP’nin 17 yıllık iktidarının devamını sağlayan, Laikliğin yok edilmesinden, Cumhuriyetin yozlaştırılarak “Başkanlık Sistemi”ne geçilmesine kadar, köklü bütün değişikliklerde iktidarın önünü açan Y-CHP olmuştur. (7)

İşin ilginç yanı, toprak bütünlüğümüzü tehlikeye atan “Kürt Açılımı”na karşı imiş gibi gözüküp, -açık çekle- en önemli desteği veren yine Y-CHP’dir.

Başka bir deyişle, Büyük Ortadoğu Projesinin asıl eş başkanlığını Kemal Kılıçdaroğlu yürütmüştür.

Seyit Rıza ve Seyh Sait gibi Cumhuriyet düşmanlarını siyaset sahnesine Dersimli Kemal sürmüştür. Saidi Nursi gibi bir meczubu din adamı gibi sunmuştur.

CHP’yi, Y-CHP’ye dönüştürerek, “Tam Bağımsızlıkçı” antiemperyalist çizgisinden uzaklaştıran bu ekip, muhalefet yapmak bir yana, var olan cılız muhalefetin yeniden örgütlenmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmuştur.

Bunların Atatürk İlkeleri ve Cumhuriyetle sorunları vardır…

Üzerine ölü toprağı serpilip, “bonzai” içirilerek uyutulan, Atatürk İlkelerine yürekten bağlı milyonlar, ancak 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde silkinerek kendilerine gelmeye başlayabilmişlerdir.

Millet İttifakı”nın yerel seçimlerdeki başarısı, Y-CHP’ye rağmen kazanılmıştır.

CHP’nin oylarındaki artış ihmal edilecek kadar düşüktür.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi sırasında ve sonrasında yaşananlar, İstanbul dışındaki seçmeni de ayağa kaldırmıştır.

Dip Dalgası” olarak da tanımlanan bu başkaldırış, siyasi iktidarı ve ona payandalık yapan çakma muhalefeti de baş aşağı götürecek potansiyele sahiptir.

Koşullar, kendiliğinden gelişen bu haklı hareketin en ön safına Trabzonlu bir delikanlıyı, Ekrem İmamoğlu’nu yerleştirmiştir.

Seçimi kazanan İmamoğlu, mağdur edilmiş ve bu hali ile yıllardır ötekileştirilmiş kesimin sözcüsü konumuna yükselmiştir.

Doğu Karadeniz Bölgesi illeri Trabzon, Giresun ve Ordu’daki bayramlaşmaları, onun şahsına gösterilmiş teveccühten çok, siyasi iktidara ve Y-CHP yönetimine karşı tepki olarak değerlendirmek daha isabetlidir.

Yerel gazetelerin bu hareketi; “İmamoğlu Partisi” olarak göstermeleri, bu gerçeğin altını çizmek çabasından başka bir şey değildir. (8)

Millet İttifakı”nın adayı konumunda bulunan İmamoğlu’nun, Y-CHP’nin kontrolü dışında hareket etme olasılığı vardır: İmamoğlu’nun yetişme tarzı tipik Karadenizli insanı gibidir; arkasına yığılan kitle antiemperyalisttir, Atatürk İlkelerine yürekten bağlıdırlar.

Bu ise Kemal Kılıçdaroğlu ile ABD’ye göbekten bağlı ekibinin işine gelmemektedir. Zira onların asıl görevi, muhalefet etmek değil, muhalefeti dizginlemekti.

Bu yüzden İmamoğlu ile başlayan hareket, siyasi hayatlarının sona erme nedeni bile olabilir.

Bu nedenlerden ötürü, Y-CHP Genel Merkezinin çok acil olarak önlem alması gerekmiştir:

ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar’a tehdit mektubunu gönderdiği gün, İmamoğlu’nun makalesi de The Washington Post’ta yayınlanmıştır.

Verilen mesajı anlamak için diplomat olmak gerekmez.

ABD diyor ki: Türkiye’deki muhalefet hareketi de benim kontrolüm altındadır.

Bu tezini, yerel bir siyasetçi olan İmamoğlu’nun o “makale”sini yayımlayarak güçlendirmiştir.

ABD, şimdi de İmamoğlu silahını Türkiye’ye dayamaktadır.

Diyor ki; S-400 alımından vazgeçeceksiniz ve bize bağımlılığınız devam edecek!

Türkiye’ye karşı kullandığı dil, sömüren bir devletin sömürge yönetimine karşı kullandığı dildir.

Bu düşmanca bir tavırdır…

İşte tam da bu noktada İmamoğlu’na düşen görevler vardır: Atatürk İlkelerine yürekten bağlı olduğunu ve bağlı kalacağını vurguladıktan sonra, Rusya’dan S-400 alımının Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun olduğunu açıklaması şarttır.

Şimdilik daha fazlasına ihtiyaç bulunmamaktadır.

Bugüne kadar yayınlanmış bir tek makalesi bulunmayan birinin ilk makalesinin Washington Post‘ta yayınlanmasında kuşku duyması gerekirdi.

Bunu yapmazsa, İmamoğlu’nun bu hareketteki yerini mutlaka başka birileri alacaktır…

Gelişmeler bu çerçevede değerlendirildiğinde; ABD’nin Y-CHP üzerinden İmamoğlu’na tuzak kurduğu söylenebilir.

Tuzak aynı zamanda Türkiye’ye kurulmuştur.

Hedef şahıs, NATO ve ABD politikalarını benimserse desteklenir, karşı çıkarsa ve tavrını Atatürkçü çizgiden yana koyarsa, o zaman siyaset sahnesinden silinmesi için ne gerekirse o yapılır.

ABD, oyununu bu kadar açık oynamaktadır…

Y-CHP Genel Merkezi ise ABD’den bağımsız tavır belirleyemez!

Bunu Muharrem İnce olayından da görmek mümkündü: NATO’nun has adamı Dersimli Kemal, başkanlık yarışında CHP’nin en iyi adamı olarak İnce’yi sahneye sürerek, kendisinin yetersizliğini itiraf etmişti.

Buna rağmen, CHP Genel Başkanlığı koltuğunu bırakmamıştır.

Cumhurbaşkanlığına aday olmayarak koltuğunu koruma altına almıştır.

Çünkü kendisini oraya taşıyan güçlerin verdiği görev henüz sona ermemiştir.

Aynı şekilde, bugün için İmamoğlu’nu da potansiyel rakip olarak görmektedir.

Koltuk yine tehlikededir.

Koltuğu kurtarmak için hiç tereddütsüz İstanbul Belediye Başkanlığını AKP’ye bırakabilir.

Türkiye’den yana olan İmamoğlu’ndan, en kolay kurtuluş yolu budur.

İmamoğlu, ABD’den yana ise, o zaman zaten başka bir “Müftüoğlu” bulmamız gerekecek!..

Bu arada İlker Yücel’e de hak verip, kendisinden özür dileyeceğiz…

Biz biraz daha devam edelim:

Y-CHP Genel Merkezi, ABD güdümünü kabul etmeyen İmamoğlu’na karşı önlem alamazsa, yükselmekte olan dip dalgası Dersimli Kemal ile emrindeki işgal mangasını pek yakında altına alabilir.

İmamoğlu, yeter ki tercihini Türkiye’den yana yapsın, gerisini Türk halkı başarabilir.

Kabul etmek gerekir ki, koşullar İmamoğlu’nu Türkiye’nin hayati sorunlarına karar verecek önemli bir noktaya taşınmıştır.

Muhalefet için bu bir şanstır; doğru değerlendirilmesi gerekir.

İmamoğlu, ABD politikalarına teslim olursa ne olur?

Zulme başkaldıranların siyasetteki rota arayışı devam eder kuşkusuz.

Teslim olmazsa eğer, CHP’yi geri alma şansı doğmuştur.

CHP ile işimiz çok daha kolaydır, zira orada başımızda yine Mustafa Kemal Paşa olacaktır…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. https://www.aydinlik.com.tr/shanahan-in-mektubunda-f-35-ten-otesi-var-turkiye-haziran-2019-2

  2. https://www.aydinlik.com.tr/johnson-mektubu-ve-bilinmeyenler-ozgurluk-meydani-haziran-2018

  3. https://www.washingtonpost.com/opinions/2019/06/06/turkish-how-i-won-race-mayor-istanbul-how-ill-win-again/?noredirect=on&utm_term=.9750320d5116

  4. Makale, belirli bir konuda, bir görüşü, bir düşünceyi savunmak ve kanıtlamak veya herhangi gerçeği açıklığa kavuşturmak, bir konuda görüş ve tezler ortaya koymak ve bir hipotezi savunmak, desteklemek için yazılmış olan yazılara denildiğine göre, “İstanbul belediye yarışını nasıl kazandım (ve nasıl yeniden kazanacağım)” başlıklı yazının ne kadar makale olduğu tartışılır…

  5. https://tr.sputniknews.com/columnists/201902201037778921-chp-unal-cevikoz-s400-rusya-turkiye/
  6. Türkçesi: “Yıllardır siyaset tarafından dışlanmış kesimlerin yaşadıkları mahallelere gidip kafelerde, parklarda, sokaklarda, işe, okula ve camiye giderlerken vatandaşlarla bir araya gelip güvenlerini kazanmaya çalıştım, buluşup konuştum ve aramızda bir güven oluşmasına çalıştım.”

İngilizcesi:” I walked huge distances during the campaign, building trust among communities that have been politically marginalized for decades by meeting them where they are — in cafes, parks and playgrounds, on their way to work, school and mosques.”

İngilizceden tercümesi:” Kampanya boyunca çok uzun mesafelerde yürüdüm, onlarca yıl boyunca siyasi olarak marjinalleşmiş olan topluluklararasında, bulundukları yerde, kafelerde, parklarda ve oyun alanlarında, işe giderken, okulda ve camilerde buluşturarak güvenlerini kazandım.”

  1. http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/wp-content/uploads/2018/01/Dersimli-Tutuksuz-Yarg%C4%B1lanacak.pdf

  2. http://www.kuzeyekspres.com.tr/imamoglu-partisi-18260yy.htm

TULUAT!..

 Binali

İstanbul Müftülüğü’nün resmi internet sitesine göz attım.

Gençlik Koordinatörlüğü” diye bir birimi yok.(1)

Olmayan bu birimin acayip faaliyetleri var.

Tarih: 28 Nisan 2019.

İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörlüğü; “Gençlerimizle Sabah Namazında Büyük Çamlıca Camii’nde Buluşuyoruz” etkinliği düzenledi.

Beklenen katılımı sağlayamadıkları için imam ve din görevlilerinin yazılı savunmaları alınmaya başlandı.(2)

Bu hayali “örgütün” arkasında kimlerin olduğunu ben nereden bileyim!..

***

Neyse biz yine de irdeleyelim:

Yazılı savunmalarını vermeleri istenen imam ve din görevlilerinin; görevli oldukları camilerdeki görevlerinin yapılması için, camilerinin anahtarlarını cemaatlerinin en yaşlı üyelerine bırakıp Çamlıca Camii’ne mi koşmaları gerekirdi?

Bunu yapmadıkları için hakkında “idari soruşturma” başlatılması ne kadar adaletli diye sormuyorum.

Zira bugünlerde “Üçüncü Adalet Reformu” açıklandı, bu olayı kapsar mı onu da bilmiyorum!

Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu’nun “dolmaz” dediği Çamlıca Camii’ni doldurarak ne ispatlanmaya çalışılıyor acaba?

Siyasetin tam ortasında bulunan İstanbul Müftülüğü, bu soruya cevap vermekten daha fazla kaçamaz…

Siyasi iktidarın İstanbul Müftülüğü üzerinden, dini siyasette alet etmesinin ve acımasızca kullanmasının utanmazca tertiplenmiş bir örneğini yaşadık.

Hasıl olan sevabı dilediğiniz gibi dağıtabilirsiniz.

Küfür yasaktır…

***

Tarih: 1 Haziran 2019.

Bu defa Diyanet İşleri Başkanlığı doğrudan işin içerisine girmiş.(3)

Şansa bırakılacak gibi bir iş değil!

Yenikapı’da 313 bin kişilik teravih namazı tertip etmişler.

Sebep olarak da İstanbul’un fethinin 566. yılını gösteriyorlar.

Bence son derece inandırıcı ve gerekli.

23 Haziran Seçimi ile bir ilgisi yok tabii ki!

Peki, bir yıl önce, yani fethin 565. yılında, bu “kutlu ibadet” yapıldı mı acaba?

Yapılmadı, biliyorum.

567. yılında yapılacak mı?

Bugünden o da belli değil ama büyük olasılıkla yine yapılmayacaktır…

***

Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, açık havada “enderun usulü(4) teravih namazına tüm Müslümanları çağırmış!..

İftar sonrası kılınacak teravih namazına gelecek olanlara “iftariyelik” de dağıtılmış.

Normalde 22.00′de başlaması gereken teravih namazı için ancak 23.00′de saf tutulabilmiş.(5)

Beklendiği gibi teravih namazını Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş kıldırdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dua öncesinde; “unutur ve yanılırsak bizi cezalandırma” yakarışını da içeren Bakara Suresi’nin 285 ve 286. ayetlerini (6) okudu.

Amin…

Daha sonra imam cübbesini çıkartıp, fötr şapkasını giyen Reis:

Burası İstanbul, bir diğer adıyla İslambol. Burası Konstantinapol değil ama burayı böyle görmek isteyenler var. Böyle görmek isteyenlere karşı 22 günümüz var” dedi.

Bütün mitinglerinde tekrar ettiği:

“Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız diyerek yola devam edeceğiz” sözlerini söylemeyi de ihmal etmedi…(7)

***

Tarih:1 Haziran 2019.

YSK’nın 250 sayfalık hukuka aykırı kararı ile mazbatası elinden alınmış olan Millet İttifakı’nın seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Beylikdüzü Beylik Pazarı’nda 15 bin kişi ile birlikte orucunu açtı.(8)

İmamoğlu, israfa karşı bir şeyler söyledikten sonra, “adaletli olun” öğüdünde bulunan Maide Suresi’nin 8. ayetini (9) Arapça okudu.

Ardından Türkçe anlamını söyledi tabii…

***

İmamoğlu’nun, din bilgisi ve ibadet konusunda Reis’ten aşağı kalır yanı yok.

Bu çok açık ve net olarak görülüyor zaten.

Reis’in telaşı da bundan değil mi?

“Rizeli siyasetçi Recep’in elindeki en önemli silahı, bu çocuk aldı” diyebiliriz artık.

Bu gerçeği Reis de kabul ediyor ki, İnönü ile Kılıçdaroğlu’nun yakasını bıraktı.

Belli ki, bundan sonrası için kendisine rakip olarak Ekrem İmamoğlu’nu alıyor…

Bu tespit, AKP’nin baş aşağı gidişinin işaret fişeği gibidir…

***

Duruma ihtiyatlı yaklaşan az sayıdaki Atatürkçülerin dışında, İmamoğlu hemen her kesimden destek alabiliyor.

Bu yüzden İstanbul seçimlerini ikinci defa kazanacağına kuşku yok…

Cemaat Şeyhleri ile poz veren Binali Yıldırım, Ekrem’in parlayan yıldızını söndüremez artık.

Kürtlerin oylarını almak için söylendiği çok belli olan Selahattin Demirtaş’ın diline övgü bile aleyhine döndürülemiyor.

Ekrem’i fotomontaj hilesi ile FETÖ lideriyle birlikte gösterilme çabaları ise karşı tarafın ne kadar acz içerisinde olduğunu gösteriyor…

***

Demokratik, Laik Cumhuriyet’e inanan milyonlar için bazı sorular hala ortada duruyor:

İmamoğlu ne kadar CHP’lidir?

Yoksa Y-CHP’nin kontrolünde mi yürüyor?

Seçildikten sonra acaba bağımsız hareket edebilecek mi?

Bu soruların yanıtları şimdilik bilmiyor.

Bekleyip göreceğiz…

***

Bildiğimiz tek bir şey var.

O da şudur:

İki taraf da alabildiğine din ve dince kutsal sayılan değerleri sömürüyor.

Bu siyaset tarzı, laikliğe kesinlikle aykırıdır ve benimsenemez.

Geçmişte bu şekilde propaganda yapan siyasi partiler, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştı..

Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasa değişiklikleri ile Cumhurbaşkanı’na bağlanıp, hukuken kapatılmasından sonra, böyle bir şey beklediğimiz de yok zaten…

Ama ülkeyi bu noktaya getirenleri biliyoruz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

Önümüzde “tuluat(10)türü bir tiyatro oynanıyor.

Ne yazık ki, nasıl sonuçlanacağını oyuncular da bilemiyor…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://istanbul.diyanet.gov.tr/Sayfalar/Arama.aspx?q=Gen%C3%A7lik%20Koordinat%C3%B6rl%C3%BC%C4%9F%C3%BC

(2) https://www.milligazete.com.tr/haber/2570740/camlicaya-gelemeyenler-savunmaya-cagriliyor

(3) https://www.youtube.com/watch?v=uu2WpBs7h9E

(4) https://www.diyanethaber.com.tr/ramazan/enderun-usulu-teravih-nedir-h5962.html

(5) https://indigodergisi.com/2019/06/istanbul-yenikapi-300-bin-kisi-enderun-teravih-namazi/

(6) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/292/285-286-ayet-tefsiri

(7) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/yenikapida-enderun-usulu-teravih-namazi-kilindi-41233435

(8) https://www.gercekgundem.com/galeri/siyaset/4467/ekrem-imamoglu-beylikduzunde-15-bin-kisiyle-iftar-acti

(9) https://www.gercekgundem.com/galeri/siyaset/4467/ekrem-imamoglu-beylikduzunde-15-bin-kisiyle-iftar-acti

(10) https://www.turkcebilgi.com/tuluat

 

MUHALEFET=KONU MANKENİ!..

ysk_karari

YSK’nın 250 sayfalık kararını okuduktan sonra, 23 Haziran akşamı yaşanacakları görür gibi oldum.

Biraz sonra anlatacağım.

Benim gibi düşünen çok kişi ile konuştum.

İmamoğlu için:

“Seçimi kazanabilir ama mazbatayı alamaz” diyenler çoğunlukta…

Nedenini şöyle açıklıyorlar:

AKP, İstanbul’dan vazgeçemez.

Ankara’yı da yağmalamışlar ama İstanbul başkadır…

İstanbul’da korkunç rant var…

***

Bu defa ne bahane ileri sürecekler bilemem!

Hangi gerekçe ile seçimleri iptal edecekler?

Bu konularda fikir yürütmek çok zor.

Bu defa Şeytanın aklına gelmeyecek olaylar yaşayabiliriz.

Aklıma bir şey gelmiyor doğrusu.

Benim gibi düşünenlerin de gelmiyor belli ki.

“Kesin bir şeyler yapılmıştır” gibi bir şeyler yapılacak gibime geliyor!..

***

En köklü çözümü biliyorum.

Söylesem ciddiye alınır mı bilmem.

Söylüyorum işte:

İstanbul için ülkeyi savaşa sokmaya değmez.

Olağanüstü hal ilanı da gerekmez.

Bu iş Reis’in iki satırlık yazısı ile çözülür:

Çıkartsın bir Kanun Hükmünde Kararname; bağlasın İstanbul Büyükşehir Belediyesini kendisine.

Olsun bitsin.

Hiç değilse hukuka olan güven zedelenmez…

***

Bu çözüm karşısında muhalefet ne yapabilir?

Bir ihtimal, o kararnamenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvururlar.

Yürütmenin durdurulması isteminde de bulunur mutlaka.

Sonunda; Kararnamenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verilir…

Ardından:

“Çete” sözcüğü ile süslenmiş bir iki sert cümle.

Hepsi o kadar.

Belki, Ankara’dan İstanbul’a bir defa daha yürünür.

Yolların yürümekle aşınmayacağı bir kez daha görülür..

Ortalık durulur…

***

AKP’nin başvuru dilekçesinde neleri ileri sürdüğünü gerekçeli karardan öğrendim:

Seçimim neticesine müessir olaylar ve haller sebebiyle, seçimlerin iptali ile yenilenmesini” istemişler meğer.

Yüksek Seçim Kurulu 250 sayfalık kararında bir satır bu konuya ayırmamış.

Hangi olaylar seçimin sonucuna etki etmiş, tespit edilememiş!

Yüksek Seçim Kurulu’nun derdi:

“Kanun ve usule aykırı tüm işlemlerin seçimin sonucunu doğrudan şüphe altında bırakacak nitelikte etki yaptığından ve seçimlerin dürüstlüğüne gölge düşürdüğünden, kamuoyu vicdanının seçimlere yönelik güven duygusunun devamı için …seçimlerin iptalinin gerekli olduğu…” imiş…

YSK bir yargı organı değil.

Ama kararları kesindir.

Üyeleri yüksek yargıçlardan oluşuyor ama kanıtlara göre değil, “şüphe” üzerine karar verebiliyorlar.

Yukarıdaki cümleyi gerekçeli karardan aldım.

İnanmayan aşağıdaki (1) nolu bağlantıyı açıp baksın…

Gördüğünüz gibi Kurulun korumak istediği değer:

Güven duygusunun devamı” imiş!

Peki, seçimi iptal ederek, seçimlere yönelik güven duygusu pekiştirildi mi?

Bu soruyu herkes kendine sorsun, yanıtını yine herkes kendine verecek!..

***

Bunlar ne ki? YSK daha ne cevherler yumurtlamış:

Gerçek durumu tespit edilemeyen 300 binden fazla şüpheli oy kullanıldığı”nı anlamışlar.

Hem gerçek durumu tespit edememişler, hem de bu oyların şüpheli olduğunu anlamışlar, iyi mi?

Ne akıllı adamlar ama!

Peki, diğer şüpheli olmayan oyların gerçek durumunu, yani şüpheli olmadıklarını nasıl anlamışlar acaba?

Bu konuda akla yatkın ve seçmenin anlayabileceği basitlikte bir şeyler söylemek gerekmez miydi?

Eskilerimizin:

“Zırva tevil götürmez” derlerdi… (2)

Bu yüzden olsa gerek, ayrıntıya girilmemiştir…

***

YSK kararının Değerlendirme Bölümü’nde:

“13 Mart 2018 tarihindeki kanun değişikliğinden sonra Türkiye’de iki seçim yapılmıştır. Bunlardan ilki 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimidir. Bu seçim sonucunda sandık kurulu başkanlarının kanuna aykırı olarak belirlendiği yolunda bir itiraz intikal etmediğinden, Kurulumuzca bu konuda bir değerlendirme yapılmamıştır” denilmiştir.

Bu cümleleri okuyanlar da sanır ki, bu yönde bir itiraz gelseydi gereği yapılacaktı.

Halbuki AKP’nin başvurusundan sonra, CHP de aynı (sandık kurullarının yasaya aykırı olarak oluşturulduğu) gerekçesiyle İstanbul’daki; ilçe belediye başkanlıkları, belediye meclis üyelikleri ve muhtar seçimlerinin de iptali için başvuruda bulunmuştu.

Bu başvuru reddedilmiştir.

Bu karar ortada dururken, Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline gerekçe yazmak kolay değildir tabii…

***

İşin bir diğer ilginç yanı aynı seçim kurullarının 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Seçiminde görev yapmış olmasıdır.

Bu karara göre, o seçimlerin de iptali gerekir.

Bunun için kimsenin başvuruda bulunmasına gerek yok.

YSK, görevi gereği re’sen bu incelemeyi yapabilir…

YSK’nın dayandığı “…kanuna aykırı olarak belirlenen sandık kurulu başkanlarının yaptıkları iş ve işlemlere itibar edilemeyeceği, bu durum sonuca etkili kabul edilmiştir” gerekçesine göre, Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri kesinlikle geçersizdir…

Demek istiyorum ki; Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri de yenilenmek zorundadır!..

Karar öyledir…

***

Beşi siyasi parti temsilcisi 7 üyeden oluşan sandık kurullarında; başkanın kamu görevlisi olmamasının seçimin sonucunu nasıl etkilediği açıklanamamıştır.

Siyasi iktidar tarafından oluşturulan ilçe seçim kurulları ile iktidarın atadığı kaymakamların hazırladığı ve seçimlerin iptaline neden olabilecek sandık kurulu başkanlarının bir kısmının kamu görevlisi olmaması şeklindeki usulsüzlük nedeniyle, hakkında işlem yapılan kaymakam ve hâkim var mıdır?

Bekleyelim bakalım olacak mıdır?

Bu durumda şunu söylemek mümkündür:

Siyasi iktidar kendi hukuka aykırı işleminin sonucundan yararlanıyor, muhalefet ise bu durumun meşrulaşması için konu mankenliği yapıyor…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

  1. https://www.ntv.com.tr/galeri/2019-yerel-secim/ysknin-gerekceli-kararinin-tam-metni,eooQgzCg7Eyf3LqQxwgrOA/vtvdIFEAhkiv_NySWXzgYw

 

  1. https://www.atasozlerianlamlari.com/Harf/Z-27/Atasozu/zirva-tevil-goturmez/

 

SELAMETLE!..

görev emri_1

 

16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan denize açıldılar.

Bandırma Vapuru ile Samsun’a doğru 3 gün sürdü yolculukları.

Karadeniz’in dalgaları; 24 er ve erbaş ile 22 subaydan oluşan karargâhı, bebek gibi korudu, geceleri hırçın dalgaların kollarında sallandılar.

19 Mayıs’ta Samsun’dan başladıkları büyük yürüyüş; 3 yıl, 3 ay, 23 gün sonra İzmir’de noktalandı.

Başımızda Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal Paşa vardı.

Yemin ederim ben de aralarındaydım!

Onlar göçüp gitti bu dünyadan ben kaldım…

 

***

 

Aylardır konuştuğumuz “beka sorunu” biz Türkler için 1919′da gerçekten vardı.

Beka” sözcüğünün, 1 ve 9 rakamları olmadan yapılan tarifi, yeterli olamaz artık.

Umumi manzara” tam da Paşanın anlattığı gibi korkunçtur yine:

O günlerde; yoksulluk, hastalık ve hayal kırıklığı kartopu gibi büyüyerek üzerimize geliyordu.

16 Mayıs günü, galip devletlerin savaş gemileri İstanbul Boğazı’nda gövde gösterisi yaparken, Paşa kurtuluş için bir yol arıyordu.

Anadolu’ya geçmek için durmadan kafa yoruyordu.

İngilizlerin öncülüğünde hareket eden İşgal Kuvvetlerinin, Sevr Anlaşması ile yetinmeyeceğini çok iyi biliyordu.

Kimi zaman “Mülk”, bazen de “Devlet” olarak tarif edilen Saltanatı kurtarmak için, Padişaha öneri üzerine öneri geliyordu…

O da çaresizdi kuşkusuz!..

 

***

 

O günlerde, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Pontus Çeteleri azdırılmıştı.

Arkalarında kimler vardı biliyorduk.

Türk köylerine saldırıyor, sivil halkı katlediyorlardı.

Topal Osman gibi az sayıda yerel direnişçi, bu çetelerle baş etmeye çalışıyordu.

İstanbul’a demir atan İşgal Kuvvetleri Komutanlığının, bu durumu “asayişsizlik” olarak değerlendirip, işgali genişletmeyi planladığı açıktı.

Orduların terhisini bile kabul eden Osmanlı Hükümeti, elindeki az sayıda jandarma ile güya asayişi sağlayabilecekti.

Aksi halde; asayişsizlik yaşanan ve Gayrimüslimlerin can güvenliği bulunmayan her yer işgal edilecekti.

Karadeniz için Samsun Limanında bir gemi dahi hazırda bekliyordu…

 

***

 

İstanbul Hükümeti, “Devlet”i kurtarmak için en parlak subayını göreve çağırdı.

Mustafa Kemal Paşa’dan, Müslüman yerel direnişçileri etkisiz hale getirmesi istendi.

Paşa, bu işe pek sevindi!

Aklından geçenleri hayata geçirebilirdi artık.

“Emriniz başım üstünedir” dedi.

Görev emrinin yazılmasına bizzat katıldı:

Harbiye Nazırı Abuk Ahmet Paşa ve Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım Paşa ile birlikte hazırladıkları fermanda yazılı yetkileri, olabildiğince geniş tutmaya çalıştılar.

Harbiye Nazırı, taslağı imzalamaya çekindi:

“Padişah bunu benim hazırladığımı öğrenirse kellemi uçurur” dedi.

Mührü masanın üzerine bırakıp, dışarı çıktı.

“Siz mührü basarsınız” diye de yol gösterdi…

Paşalar, mührün üstündeki imza yerine “selametle” yazdılar…

 

***

 

Bu nedenle, o fermanda Ahmet Paşa’nın imzası yoktur.

Padişahın onaylaması ile “irade-i seniyye” ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Paşa artık 9. Ordu Müfettişidir.

Görevi:

Türk çetecileri” etkisiz hale getirmektir!..

Moda deyişle söylüyorum:

“Burası çok önemlidir”!..

9. Ordu Müfettişliğine verilen görevler arasında: Anadolu’daki dağıtılmamış orduları dağıtmak, silahları toplamak ve direniş şuralarını kapatmakda vardı…

 

***

 

İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Mustafa Kemal’den şüphelendi.

Ama biraz geç kalmışlardı.

O, arkadaşları ile birlikte Karadeniz’e çoktan açılmıştı.

Karargahı denizde batırmayı düşündüler.

Paşa haberi aldı, Bandırma Vapurunun kaptanına sahile yakın yüzme emrini verdi.

Bir şey olmadı…

Samsun’daki komutana tevkif emri verdiler; siyah kalpaklı Kuvayı Milliyeciler anında limana yığıldılar.

Onu da başaramadılar….

 

***

 

İşin rengi belli olmuştu artık…

Paşa da kafasında yoğurduğu fikirleri bir sıraya koyup uygulamaya başladı:

Türk çetecileri etkisiz hale getirme yerine, tam aksini yaptı.

Onlara vatanı ve milleti savunma görevini verdi…

Kelleyi koltuğu aldığı buradan belli değil mi?

Askeri ve Mülki amirlerle irtibatını hiç kesmedi; sürekli fikirlerini sordu, onları aydınlattı.

Telgraf hatlarını örümcek ağı gibi kullandı.

Halkı, işgale karşı direnmeye çağırmakla kalmadı, müdafaayı hukuk cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti çatısı altında topladı.

Türk halkı, yavaş yavaş örgütleniyordu, örgütün bir de başı vardı…

 

***

 

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Gününe kadar en kritik görevleri, padişahımız efendimizin etkisiz hale getirilmesini buyurduğu o, eşkıya denen çetecilerle yürüttü.

Onları yüreklendirdi, aydınlattı ve örgütledi…

Türk halkını onun duruşu ayağa kaldırdı…

 

***

 

Sonrası tarih kitaplarından öğrendiğiniz gibidir:

Sevr haritası yırtılıp tarihin çöplüğüne atıldı.

Misakı Milli ile çizilen yeni Türkiye Haritası Lozan’da masaya sürüldü.

Kibirli diplomatların “restleri” görüldü.

Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti adlı yeni devleti, bütün dünya tanımak zorunda kaldı.

Yemin ederim; o günün koşullarında, bu kadarı olabileceklerin en fazlasıydı…

 

***

 

Aradan tam olarak bir asır geçti.

ABD öncülüğündeki emperyalistler; yine gözlerini Anadolu’ya ve Mavi Vatanımız üzerine diktiler.

On yıllar içerisinde devşirdikleri hain işbirlikçileri, PKK adı altında toplayıp, “kara gücü” yaptılar.

Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza çarpıştığımız Kürtlerin torunlarını aldatıp, üzerimize saldılar.

Yüce dinimizi, emperyalizmin eline silah olarak veren ve Türk halkının dini duygularını alabildiğine sömüren Fetullah Gülen gibi din adamları yetiştirdiler.

Sonra bu kuvvetleriyle, Ordumuza ve yurtsever aydınlarımıza kumpaslar kurup, darbe yapmaya kalktılar.

Özetle:

100 yıl önceki düşmanlarımız yine sahne aldılar…

 

***

 

Doğu’da “Ermeni Devleti”, Güney Doğu’da “Bağımsız Kürdistan”ı kurmaktan hiç vazgeçmediler.

Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgemizde hidro-karbon kaynaklarını arayan koalisyon, 100 yıl önce “kapitülasyon” imtiyazı olan asalaklardan farklı değildir.

Ege’de adalarımızı işgal ettirenler, GKRY’yi AB’ye kabul edip düşman cephesini genişletenler, Lozan’daki taleplerimizi ceplerine atanların torunlarıdır.

İşin kötü yanı, düşmanla işbirliği içerisinde olanlar 1919′dan daha fazladır…

 

***

 

Bugünkü “beka sorunumuz” 100 yıl öncekinden daha risklidir.

O gün başımızda Mustafa Kemal Paşa vardı.

Bugün “Allah’a emanet” bir hükumet.

17 yıldır varlık gösteremeyen Ana muhalefet ise kitlelere güven vermiyor.

Yavru muhalefet, iktidar partisine monte olmuş; ne yaptığını kendi bile bilmiyor…

 

***

 

Neyse ki, yeterli tecrübemiz ve bir de rehberimiz var.

Tek sermayemiz de bu değil mi?

Daha önce gittiğimiz yoldan yürüyerek, evvel Allah ikinci kurtuluşumuzu da gerçekleştireceğiz.

Araçlarımız sık sık arızalansa da aldırış etmeyeceğiz.

Yürüyerek başlıyoruz:

Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akar/Güneş ufuktan şimdi doğar/Yürüyelim arkadaşlar/Sesimizi yer gök su dinlesin/Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin”…

 

Cemil Can

 

 

 

 

 

 

 

YSK’NIN “FONKSİYON GASBI”!..

hukuksuzluğun karşısındayız_2

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından iptal edilmesi üzerine başlayan tartışmalar bitecek gibi değil.

 

YSK kararının gerekçesi tatmin edici bulunmuyor.

 

Kurul, sandık kurulları üyelerinin kamu görevlilerinden seçilmemiş olmasını, seçimlerin iptal nedeni kabul etmiş, fakat bu durumun ne şekilde seçim sonuçlarını etkilemiş olduğunu açıklayamıyor.

 

Açıklamak bir yana, bu konuda elinde hangi kanıtlar olduğunu bile söyleyemedi.

 

3 valiz içerisinde getirilen belgelerin ne olduğunu getiren bile bilmiyor!

 

Zor duruma düşürülen YSK’yı, TV kanallarında yandaş yazarlar savunmaya çalışıyorlar.

 

Saçmaladıkça daha çok batıyorlar tabii ki…

 

Madem seçimlerin iptalini gerektirecek bir kanunsuzluk hali vardı; neden ilçe belediye başkanlıkları, belediye meclis üyeleri ve muhtarlık seçimleri de iptal edilmedi?

 

İptal edilen Büyükşehir Belediye Başkanlığı oy pusulaları da aynı zarftan çıkmadı mı?

 

Pusulaların üçünü geçerli, birini geçersiz hale getiren olgu nedir?

 

YSK, bu soruyu yanıtsız bıraktıkça, haklı olarak tartışmalar da sürüp gidecektir…

 

***

 

Yandaşların en çok sarıldıkları gerekçe: Diğer üç seçim için itiraz edilmediğidir.

 

Bir bakıma, YSK’nın itiraz edilmeyen konuları kendiliğinden inceleyemeyeceğini vurguluyorlar.

 

Bugünkü yazımızın asıl konusu bu husus olsun.

 

CHP Milletvekili Muharrem Erkek bütün seçimlere itiraz ettikleri gibi, aynı sandık kurullarının Cumhurbaşkanlığı seçiminde de görev yaptığını ileri sürüp, o seçimin de iptalini istedi…

 

Belki geç kalındı ama haksız da sayılmazlar.

 

YSK’yı kendi mantığı ile köşeye sıkıştıran bu çıkış karşısında, nasıl bir karar verileceğini tahmin etmek bile imkânsız değil…

 

Reis, Birlik Vakfı’nın iftarında:

 

“YSK onlar da sağ olsun haklı kararımızı teyit ettiler” diyerek (1) bu konularda tek karar verici olduğunu ağzından kaçırdı.

 

Anlaşılıyor ki, YSK, Reis’in kararını teyit etti!..

 

YSK, onay makamı haline getirildi mi sonuç bellidir…

 

***

 

Gelelim asıl konuya:

 

YSK, itiraz konusu edilmeyen hususları re’sen inceleyebilir mi?

 

İnceleyebilir ve incelemelidir tabii…

 

Seçimlerin “kamu düzeni(2) ile ilgili olduklarına şüphe yok.

 

Doktrinde farklı anlatımlarla tanımlanan kamu düzenini, Yargıtay ihlal eden olgular üzerinden tanımlamış:

 

“Ahlak ve dürüstlük kurallarını toplumun temel ilke ve yargılarını adaleti, ahlak anlayışını Anayasada yer alan temel hakları ciddi şekilde sarsan ve aykırılık oluşturan olaylar kamu düzenini ihlal eden olgulardır.”

 

YSK’nın kararını, kamu düzeni ölçeğinde tartışmak mümkündür.

 

O, şimdilik ayrı bir başlık olarak kalsın.

 

Bundan başka bir tuhaflık daha vardır:

 

4. madde Kurulun 7 asıl 4 yedek üyeden oluştuğunu söylüyor. (4)

 

Karar 7’e 4 çoğunlukla alındığına göre; iptal kararının alındığı toplantıya yedek üyeler de alınmış.

 

Bu durumda yedek üyeler de “asıl” üye olarak görev yapmışlar.

 

Yasa koyucu “asıl” üye, “yedek” üye ayırımını neden yapmış?

 

Son derece açıktır ki, asıl üyeliklerde boşalma veya mazeret nedeniyle toplantıya katılamama söz konusu olursa yerlerine sırayla yedekler çağrılır.

 

YSK uygulama ile kanunun içeriğini değiştirmiştir.

 

Bir bakıma Yasa Koyucu yerine geçmiştir.

 

Bunun adı “fonksiyon gasbı”dır.

 

Bu durumun bir an evvel bir yargı organında tespit ettirilmesi şarttır.

 

Verdikleri karar yok hükmündedir.

 

***

 

Şimdi de YSK’nın kamu düzenine aykırılık teşkil eden bir olguyu kendiliğinden ele alıp alamayacağını inceleyelim…

 

Öncelikle YSK’nın görev ve yetkilerinin nelerden ibaret olduğunu görelim:

 

YSK’nın görev ve yetkileri 7062 Sayılı Yasanın 6. maddesi ile 298 Sayılı Yasanın 14. maddesinde sayılmıştır. (3)

 

Seçimin dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmak, seçimin sonucuna etki edecek bütün yolsuzlukları inceleyip karara bağlamak, YSK’nın başlıca görevidir.

 

Temel ölçü; yapılan yolsuzluğun seçimin sonucuna etki edip etmediğidir.

 

O halde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine etki eden yolsuzluğun -her ne iseler- ilçe belediye başkanlıkları, belediye meclis üyelikleri ve muhtar seçimlerine nasıl etkisiz olduğu açıklanmalıdır…

 

YSK, kamu düzeni ile ilgili konularda şikâyet edilip edilmediğine bakmaksızın kendiliğinden gerekli incelemeyi yapıp, karara bağlamakla görevlidir.

 

Seçim sonucuna etki eden yolsuzluk ortaya çıkartıldıktan sonra, YSK bir bütün halinde bu yolsuzluğun sirayet ettiği diğer seçimleri de iptal etmek zorundadır.

 

Aksi halde, yolsuzluk yapılan seçimleri onaylama makamı durumuna düşer…

 

***

 

Kamu düzeni ile ilgili konularda yargı organları tarafların talepleri ile bağlı değildir:

 

Çocuğun velayeti ve iştirak nafakası ile ilgili bir konuda Aile Mahkemeleri, tarafların anlaşmalarına uymak zorunda değildir; kamu düzeni ile ilgili olduğu için, hâkim kendiliğinden araştırma yaparak, çocuğun yararını gözetecek şekilde, vicdanına göre kararını vermektedir.

 

Mülkiyet hakkı, en fazla korunan hak olmasına rağmen, “kamu yararı” söz konusu olduğunda, kamulaştırma yapılarak bu hakka kolaylıkla el atılabilmektedir.

 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

 

Bir çocuğun velayet ve nafaka durumunu, kamu düzeninden kabul eden yasa koyucunun, 22 milyondan fazla çocuğun geleceğini ilgilendiren seçimleri kamu düzeninden saymaması düşünülemez.

 

Dolayısıyla, YSK seçim sonuçlarına etki eden bir yolsuzluk tespit etmişse, bu yolsuzluğun sirayet ettiği diğer seçimleri de iptal etmek zorundadır.

 

Ya da bu yolsuzluğun diğer seçimlere neden etkili olmadığını açıklamalıdır…

 

***

 

Vatandaşların, adalete ve demokrasiye olan inancının sarsılmaması gerekir.

 

Bu yüzden YSK, seçimleri; tarafsız, şeffaf ve güvenilir bir şekilde yapmak zorundadır.

 

Tüm oyların adil ve tarafsız bir şekilde değerlendirildiğine olan inancın sarsıldı mı, demokrasiye olan inanç sarsıldığı gibi Devlete olan güven de zedelenir.

 

Böyle zamanlarda, düşman devletler bizim seçimlerle ilgilenmeye başlayarak, birlik ve beraberliğimizin bozulması için ellerinden geleni yaparlar…

 

Herkes aklını başına devşirmelidir.

 

Başka Türkiye yok…

 

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) https://www.milligazete.com.tr/haber/2500369/cumhurbaskani-erdogan-ysk-sagolsun-kararimizi-teyit-ettiler

 

(2) https://www.hukukdershanesi.com/wp-content/uploads/2018/06/Kamu-D%C3%BCzeni-Kavram%C4%B1.pdf

 

(3) 7062 Sayılı Yasa:

MADDE 6- Kurulun görev ve yetkileri şunlardır:

a) Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

d) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin konular ile görev, yetki ve sorumluluk alanına giren hususlarda prensip kararları almak ve diğer düzenlemeleri yapmak,

298 Sayılı Yasa

MADDE 14-

9. Seçimlerden sonra, kendisine süresi içinde yapılan, seçimin sonucuna müessir olacak ve o çevre seçiminin veya seçilenlerden bir veya birkaçının tutanağının iptalini gerektirecek mahiyette itirazları, altkurullara yapılan itirazların silsilesine ve sürelerine uygunluğunu araştırmaksızın inceleyip kesin karara bağlamak,

http://www.ysk.gov.tr/tr/ysk-gorev-ve-yetkileri/1493

 

(4) MADDE 4 – (1) Kurul, yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tamsayılarının salt çoğunluğuyla seçilir.

 

“GÖNÜLLER HUZUR BULACAK”!..

Cemaatler

Reis, dayanamadı sonunda konuştu.

Bu defa Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla değil tabii.

Genel Başkan sıfatıyla uyardı:

Dünyanın bir çok yerinde yarım puan bir puan olduğu yerlerde bile seçimler bile yenilenmiştir. Niye? Gönüller huzur bulacak” dedi…

Mesele bu kadar basittir yani.

Gönüller huzur bulacak, o kadar!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri yenilenip, sonuçlar açıklanınca, AKP’nin adayı bir puan fark ile seçimleri kazanırsa, gönüller huzur bulabilecek mi, yoksa seçimler tekrar yenilenecek mi?

Bence o zaman gönüller huzur bulacak!

Belediye işi gönül işi”dir.

Diyelim ki, seçimler tekrar yenilendiler.

Bu defa da CHP’nin adayı yarım puanı ile seçimleri kazanırsa ne olacak?

Gönüllerin huzur bulmayacağı kesindir.

Tekrar seçimleri yenilemek gerekecektir!..

Ne zamana kadar mı?

Gönüller huzur bulana kadar elbette ki…

Belediye işi gönül işidir…

***

Bugün hangi gönüller huzursuzdur acaba?

Dilerseniz bir de ona göz atalım:

Sözcü gazetesinden Çiğdem Toker’in 28 Ocak 2019′da yazdığı hususun (1)üzerinde o gün gereği gibi durulmadı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tanıdık vakıflara aktardığı kaynak toplamının; 847 milyon 592 bin 858 lira, 27 kuruş olduğunu açıklamıştı.

Şimdi o yazının değeri daha iyi anlaşılıyor.

Halkın paralarının hangi vakıflara aktarıldığını önemseyenler, (1) nolu dipnotu “tıklayıp” okusunlar.

Gönüllerinin huzur bulacağına kalıbımı basarım!

Diğerleri için bir şey diyemeyeceğim, zira onların gönülleri bu şekilde huzur bulamaz.

Toker, 30 Ocak 2019 tarihli yazısını (2) da bu konuya ayırmıştı.

O yazının da okunmasında yarar var.

Gönlü huzur bulamayanları rakamlarla anlatıyor.

Ne kadar da fazlaymışlar:

Evet şu bildiğiniz meşhur vakıflara aktarılan paraları kuruşu kuruşuna yazıyor.

Meğer, Milletten toplanan vergilerle beslenen o vakıfların ticari faaliyetleri de var.

Bu vakıflar, ticari faaliyetleri nedeniyle vergi mükellefi olmaları gerekirken; hükümetimiz tümüne vergi muafiyeti tanımış.

Hem vergilerle besleniyorlar, hem vergi vermiyorlar…

İyi mi?

Vergi muafiyeti tanınan vakıfların sayısı çok fazla değilmiş, 265 kadar varlar.

Yetmezmiş gibi bir de protokole dâhil edilmişler.

Resmi protokol listesinin 18. sırasını onlara ayırdılar….

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını Ekrem İmamoğlu kazanınca; vakıflar, arpalarının kesilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar.

Birkaç tanesinin ismini veriyorum, diğerlerini (2) nolu dipnottan siz bakarsınız artık.

TÜRGEV, TÜGVA, ENSAR VAKFI, Önder İmam Hatipliler Vakfı, Okçular Vakfı vb…

Say sayabildiğin kadar.

İmamoğlu, bu vakıflara yapılan parasal desteği keserse, gönülleri huzur bulabilir mi?

Bulamaz elbette!

Bu nedenle de mutlaka İstanbul seçimleri yenilenmelidir derim…

Benimki de çözüm işte!

***

Alın size gönlü huzur bulamayan birileri daha:

Antalya’nın Demre İlçesi Belediye Başkanlığını İyi Parti Adayı Okan Kocakaya kazandı.

Başkan Kocakaya ile bir bankamatik memuru arasında geçen konuşma gazetelerde birinci sayfadan yayınlandı.

Dinleyelim bakalım ne konuştular:

Başkan: Nerede çalışıyorsun?

Memur: Ben mi.. Bilmiyorum!

Başkan: Hiç işe gelmiyorsun.

Memur: Beni kimse aramadı ki.

Başkan: Maaşını alıyorsun ama.

Memur: Evet, maaşımı alıyorum…

***

Bankamatik memurlarından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde kaç tane var biliyor musunuz?

Ben de bilmiyorum.

Ne yazık ki, Başkan Ekrem İmamoğlu da bilemiyor!

Ankara’dakileri de Mansur Yavaş bilemiyor.

Geçenlerde bir belediye meclis üyesinin talebi üzerine, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının belediye ile ilgili verileri kopyalamasının yürütmesi durduruldu.

Bir anlamda başkanın belediyenin sırlarını öğrenmesini engellediler.

Mahkeme kararıdır, herkes bu karara uyacak.

Buna kimsenin itirazı olamaz elbette!

Bu nedenle İmamoğlu da karara uydu, “kozmik oda”ya girmedi!

Kamuoyu, süreci dikkatli bir şekilde takip ediyor.

Seçimler yenilenmezse yakında öğreneceğiz, bakalım Başkandan gizlenen bilgiler nelerdi.

Bir an için düşünelim ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde binlerce bankamatik memuru çalışmadan maaş alıyor.

Ve yeni Reis, bunların arpasını kesmeyi düşünüyor.

Böyle bir icraat gerçekleşirse eğer, gönüller huzur bulabilecek mi?

Söyleyin Allah aşkına…

Bulamazlar değil mi?

O halde İstanbul’da belediye seçimleri yenilenmelidir…

Ne zamana kadar mı?

Gönüller huzur bulana kadar tabii ki…

***

Reis, İstanbul seçimleri ile ilgili diyor ki:

“ Düşünebiliyor musunuz 27 binden 28 binden 13 bine kadar bir sayıda oylar düşüyorsa, burada bir yolsuzluğun olduğu apaçık ortadayken bunu kovalamayalım mı?

Bence de kovalamak lazım!

Yolsuzluk bulundu ya!

Gönüller bu şekilde huzur bulabilecekse kovalasın tabii ki…

Cemil Can

DİPNOT:

(1)https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/cigdem-toker/ibbden-vakiflara-hizmet-raporu-3288303/

(2) https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/cigdem-toker/ibbnin-secilmis-vakiflara-destegi-3321490/

 

MHP, “DIŞ GÜÇLER” VE “OSMAN DAYI” !..

oSMAN sARIGÜN

 

Reis’in temel sorunlarından biridir:

Meclis’te çoğunluğu kaybeden AKP, MHP’den karşıladığı milletvekili eksiğini diğer partilerden tamamlayarak Bahçeli’ye olan bağımlılığını ortadan kaldırabilir mi?

Samimiyetinden her zaman kuşku duyduğum MHP’nin, son zamanlardaki “anti Amerikancı” tutumu, Atlantik’i rahatsız edecek boyuta ulaştı mı?

Reis’in ortaya attığı “Türkiye ittifakı”na MHP’nin bu kadar sert tepki vermesinin geçerli bir nedeni olmalı.

Örneğin; Reis, ileride MHP yerine İYİ Parti’yi tercih ederse, Bahçeli bu duruma katlanabilir mi?

MHP’nin “Cumhur İttifakı” ile durdurulan parçalanma süreci, yeniden başlarsa, MHP’nin yöneticilerinin hali nice olur?

Bu korku yüzünden olsa gerek, Bahçeli “Türkiye ittifakı”nı duyunca adeta deliriyor!

Bahçeli’nin “Türkiye ittifakı” önerisine; “Türkiye ittifakından bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır. Bizim ittifakımız cumhurladır”(1)şeklinde verdiği tepki, neyin nesidir?

Anlaşılan odur ki; Bahçeli, AKP ile kıydığı nikâhı ne pahasına olursa olsun sürdürmek niyetindedir…

***

Bütün bu gelişmeler AKP’nin geniş tabanlı bir “milli mutabakat hükümeti” arayışına girdiğini gösteriyor.

Geçekten de içerisine girdiğimiz ekonomik yıkımdan kurtulmanın iki yolu var:

Biri Atlantik Sistemine (IMF, Dünya Bankası vb. gibi finans kuruluşlarına) teslim olmak ki, bu halde, Türkiye’nin dış borcu 457 milyar dolardan (2) 500 küsur, belki de 600 milyar dolarlara çıkacak ve gelecek kuşaklara külliyetli bir borç mirası bırakılmış olacaktır.

Bu şekilde ancak günü kurtarmak söz konusu olabilir; yandaşlara makarna-kömür yardımını yapmak, yönetim kademelerinde görev alanların “lüküs hayat”larını sürdürmelerine ortam hazırlamak belki mümkün olabilecektir…

İkinci yol, gerçekçi ve ülke yararına olanıdır; gerekli ekonomik tedbirler alarak, derhal “üretim ekonomisine” geçmek, bunun için ihtiyaç duyulan “tekalif-i milliye emirleri” yayınlamak ve herkesin elini taşın altına sokmasını istemek, kolay verilecek karar değildir.

Milleti el ele tutuşturmayı başarıp, ekonomik seferberlik ilan edilebilirse; kısa zamanda ülke düzlüğe çıkabilir ve dışarıya olan bağımlılığımız en aza iner…

***

Bunun için bir milli hükümete ihtiyaç vardır.

Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi; iktidarıyla, muhalefetiyle her kesimi yurtseverlik sınavına sokacak.

Milli koalisyon hükümeti”nde Meclis’te grubu olan partilerden başka, Meclis dışında kalan partilerin de yer alması şarttır.

Ancak o zaman “Türkiye ittifakı”nın bir anlamı olabilir.

Böylesine olağanüstü zamanlarda, hükümet dışında kalan parti, iktidara muhalefet yapma fırsatçılığını değerlendirebileceği ve buna bağlı olarak yapılacak ilk seçimlerde avantajlı duruma geçebileceği için, haklı olarak sorumluluğu taşıyanlar bu duruma izin vermezler.

Dolayısıyla, büyük koalisyonda külfete katlananlar, siyasi rantı da bölüşeceklerdir.

Böyle bir bölüşüm, ancak demokratik sistemde; eşit, adil ve gizli seçimlerle gerçekleştirilebilir.

Açıktır ki, demokrasinin yerleşmesi açısından da, “Türkiye ittifakı” önemli bir işlevi yerine getirecektir…

***

Düşünebiliyor musunuz?

AKP önderliğindeki bir hükümette; CHP, MHP, İYİ P, HDP, SP, VP, TKP, ÖDP vs. yer almış ve milli politikaların yaşama geçirilmesi için bir biriyle yarışırcasına uyumlu çalışıyorlar!..

Hayal gibi ama olmayacak şey değil.

Nitekim, özlenen o “büyük koalisyonun” ilk işareti İstanbul’dan geldi bile:

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kararlar Daire Başkanlığı ile Özel Kalem Müdürlüğü’ne AKP döneminde işe alınanlardan ilk atamaları yaptı.

Olayı sunuş şekli ise son derece ilginç: ”Liyakat ilkesini hayata geçirdik” diyorlar.

Sınavlarda ve mülakatta unutulan bu ilkenin, yönetim değişikliğinden sonra, AKP’nin tavassutu ile işe girenlere uygulanması bayağı “adaletli” oldu!

Zaten başka seçenek de gözükmemektedir!

Sınavı kazandıkları halde, mülakatta elenenlere ise nasıl bir çözüm (iş) bulacaklar çok merak ederim.

CHP’lilerin açıktan belediyeye doldurulmasına hükümet asla izin vermez…

Belediye başkanları AKP’nin politikalarını uygulamaya mecbur kaldılar!

Bu şekilde fiilen uygulamaya giren AKP-CHP koalisyonuna, diğer partilerin katılması, yeni gelişmelere kapı aralanmış olacak.

Türkiye koalisyonu”nda yer alan partilerin çoğunun, “Başkanlık Sistemi” nedeniyle, ilk seçimde Meclis dışında kalacağı açıktır.

Aynı şekilde, koalisyona katılmayanlar da siyaset sahnesinden silinip gideceklerine şüphe yoktur.

İşte bu tehlikeyi sezen dış güçler, yerli işbirlikçileri eliyle, müspet yönde oluşan ortamı sabote etmek için aklımıza gelmeyecek eylemler yapmayı, mutlaka planlamışlardır.

Emperyalistler, işlerini şansa bırakmazlar…

***

İşte Kılıçdaroğlu’na yapılan linç girişimini de bu kapsamda değerlendirebiliriz:

Dersimli’ye o yumruğu atan inek hırsızı Osman Sarıgün, AKP üyesidir. (3)

Olaydan sonra kaçan “Osman Dayı” yakalandı ama tutuklanmadı.

AKP’den milletvekili ve belediye başkan aday adayı olan bazı zevat, Sarıgün’ü evinde ziyaret edip, elini öptüler ve hayır duasını aldılar.

Avukatlar, “Osman Amca”yı savunmak için safta esas duruşta bekliyorlar.

Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun ne yaptı da saldırıya uğradı sorusuna yanıt arıyor!

Reis, AKP’nin Kızılcahamam toplantısında, adeta Kılıçdaroğlu’nu olaylardan sorumlu tuttu; Osman’ım için ağzından tek kırıcı söz çıkmadı.

Demek ki, pek yakında “Osman Emmi”, çözümün anahtarı olarak sunulacaktır!..

***

Sözleşmeli Er Yener Kırıkçı, ne ilk şehidimizdir ne de son olacaktır.

Kılıçdaroğlu’nun devirdiği çamlar da öyledir.

O halde bu ne iştir, “bu ne şiddet ne celal”?

Reis’in Osman’ı sahiplenmesinden yola çıkarsak, bu olayın, “Türkiye ittifakı”nı dinamitlemek isteyen “dış güçlerin işi” olduğunu söylemek mümkündür.

FETÖ’nün siyasi kanadı gibi, toplumsal infial yaratan böylesine kışkırtıcı eylemleri yapacak olanlar da AKP içerisinde aranmalıdır.

Dolayısıyla Reis’e rağmen, bir AKP üyesine, böyle bir eylemi yaptırmak imkansız görünmemektedir.

Kim ne derse desin, elimizdeki veriler, hiç de yabancı olmadığımız o aşağılık tahrikin, dış kaynaklı olduğunu ve yerli işbirlikçiler eliyle sahneye konulduğunu göstermektedir.

Bu noktada göze batan bir husus da; Türkiye’yi yeniden “yabancı sermaye”ye mahkum etmek isteyenlerin, AKP içerisinde Reis kadar etkili olduğudur…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

  1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-48003077
  2. https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201809281035421960-turkiye-dis-borc/
  3. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1366276/AKP_Sozcusu_Omer_Celik__Kurul_ihrac_edecektir.html

 

BİR DÖNEM SONA ERİYOR!..

 saldırı

Çubuk’taki şehit cenazesinde o menfur eylemi kimler yaptı?

Eylem “organize” miydi yoksa “spontane” mi?

Bu soruların yanıtı, video kayıtlarından bellidir.

Video kayıtları onlarca kişinin elinde var!

Eyleme katılanların; kimliklerini, ne iş yaptıklarını, geçmişlerini, siyasi eğilimlerini ve bağlantılarını ortaya çıkarmak, Emniyet ve İstihbarat için sadece birkaç saatlik iştir…

Elde edilecek bilgilerin, kamuoyuna açıklanması soruşturmanın selameti açısından ne kadar geciktirilecek onu bilemem.

Eylemin “organize” olduğunu varsayarak; uluorta değerlendirmeler yapmanın veya çalakalem yazı yazmanın, eylemcilerin amacına hizmet edeceği açıktır…

Kılıçdaroğlu; her ne kadar, sıcağı sıcağına yaptığı değerlendirmede; “Artvin’deki PKK saldırısının aynısı” şeklinde dedi ise de, ilk görüntüler, eylemin PKK-FETÖ işi olmadığını göstermektedir.

Kılıçdaroğlu’nun güvenlik amacı ile götürüldüğü evin taşlanması, otomobilinin parçalanması ve sığındığı evin yakılmasının eylemcilere hatırlatılması, Sivas’taki Madımak Oteli yangınının bir benzerinin yaşandığını akıllara getirmektedir.

Yorum yapmadan önce, şüphelilerin ilk ifadelerini beklemek en doğru hareket biçimi olsa gerekir…

O halde, yetkililerden gelecek olan açıklamaları bekleyelim…

***

Reis’in, birkaç gün önce yaptığı; “Dönem kızgın demiri soğutma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir(1) şeklindeki çağrıya, muhalefet partilerinin olumlu yaklaşması, (2) Türkiye için bir dönüm noktasıdır.

O bakımdan bu konunun üzerinde durmak gerekir:

Reis’in, sonuçlarından 17 yıldır yararlandığı “kutuplaştırma siyaseti”ni (polarizasyon), “Türkiye ittifakı” şekline dönüştürme önerisini, siyasette yumuşama aşamasına gelindiğinin açık bir işareti olarak kabul etmek gerekir.

“Türkiye ittifakı”nın gerçekleşmesi, birlik ve bütünlüğümüzü pekiştireceği gibi önümüzdeki zorlukları daha kolay aşmamızda da en önemli basamak olacaktır.

Türkiye’nin gündemini bu noktaya zorlayan, hiç kuşku yok ki, siyasetçilerin öngörüleri değildir.

31 Mart yerel seçimlerinde halkın ortaya çıkan iradesi bu ittifakı 82 milyona dayatmıştır…

***

24 Haziran 2018 genel seçimlerinde iktidarı yüzde 53.7 ile “Cumhur İttifakı”na veren

Türk halkı, 31 Mart yerel seçimlerinde en büyük illerin yönetimini muhalefete vermiştir.

Ortaya çıkan siyasi tablo, adeta bir zorunlu “koalisyon” gibidir.

Siyasi iktidardan bağımsız icraat yapması mümkün olmayan yeni belediye başkanlarının, hükümet ile uyumlu çalışmaları kaçınılmazdır.

Denebilir ki, Reis’in onay vermediği icraatları yapma olanakları bulunmadığı gibi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının onayını almadıkça personel istihdam etmeleri de mümkün gözükmemektedir.

Dolayısıyla uzlaşma olmadıkça, muhalefetin yönetimindeki belediyelerin başarı şansları bulunmamaktadır.

Yerel yönetimlerin başarısız olmaları, genel yönetimi de etkileyeceğinden, siyasi iktidarın da başarısız kalması sonucunu doğuracağı tartışmasızdır.

Bu nedenle siyasi iktidarın önünde, uzlaşmadan başka seçenek kalmamıştır…

***

Türkiye’de “uzlaşma siyaseti”nin uygulamaya girmesi, bazı güç odakları ile onların yerli işbirlikçilerinin işlerine gelmeyeceğini söylemeye gerek yoktur.

Türk halkını, siyasi açıdan bir araya gelemeyecek şekilde bölmek ve parçalardan birini yönetmek; yönetilen parça iktidarda olmasa bile, bir anlamda Türkiye’yi yönetmek değerindedir ki, ancak birlik ve bütünlük içerisinde hareket edilmesi halinde, emperyalistler bu avantajlarını yitirecektir.

O bakımdan “uzlaşma siyaseti”nin birinci sıradaki düşmanı, dış güçlerdir.

Kılıçdaroğlu’na karşı yapılan eylemi bu bağlamda değerlendirmek, çok da yanlış olmasa gerekir…

***

Başka bir ifade ile söylersek; “Türkiye ittifakı”nın başarıya ulaşmasının önündeki en büyük engel, ABD ve AB‘dir.

İki acı, fakat gerçek tespitimiz daha var:

Birincisi; 15 Temmuz Darbe Girişimi ile karşı karşıya gelen AKP’nin, ABD’nin kontrol ettiği FETÖ’nün siyasi ayağı ile halâ hesaplaşma aşamasına gelememiş olmasıdır.

Bunun nedeni, FETÖ’nün siyasi desteğine duyduğu ihtiyaçtır!

İkincisi; CHP’nin, ABD’nin kara gücü olarak istihdam ettiği PKK/PYD’nin Meclisteki siyasi uzantısı HDP ile arasına mesafe koyamamasıdır.

Bunun da nedeni, HDP’nin siyasi desteğine duyulan ihtiyaçtır!

Sonuç olarak; hem siyasi iktidar, hem de ana muhalefet, belli ölçüde de olsa, Batı’nın kontrolü altında hareket etmekten kurtulamamaktadır.

Bu da “uzlaşma siyaseti”nin yaşama geçmesinin önündeki en büyük engelimizdir…

***

Çözüm vardır:

AKP’nin FETÖ üzerinden elde ettiği siyasi destek CHP tarafından, CHP’nin HDP üzerinden elde ettiği siyasi destek de AKP tarafından sağlanırsa veya iki taraf da anlaşarak bu desteklerden vazgeçerse; “Türkiye ittifakı”nı kurabilecek ve bağımsızlık temelinde yeniden ve daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmamız mümkün olabilecektir.

“Türkiye ittifakı”nın yaşama geçmesi ile birlikte, “yandaş” olmaktan başka hiçbir özelliği olmayan, soruları çalarak kamu hizmetlerine girmiş; niteliksiz, liyakatsiz on binlerce “bankamatik memuru”nun, işsiz ve işlevsiz kalacağı da muhakkaktır.

Buna karşılık, hak ettikleri halde yıllarca işsiz bırakılan pek çok kişinin, haklarına kavuşacağına olasılık dâhilindedir.

Dolayısıyla “Türkiye ittifakı”nın, içerideki düşmanları dışarıdakilerden daha çoktur.

***

İç ve dış şartların Türkiye’ye dayattığı “Türkiye ittifakı”na kimsenin burun kıvırmaya hakkı yoktur.

Her şeyden önemlisi böyle bir ittifak; proje üretmeden, hizmet yapmadan, sadece kutuplaştırma üzerinden iktidara gelme ve iktidarını sürdürme dönemi için, sonun başlangıcı olacaktır.

O bakımdan, AKP Genel Başkanının çağrısına, muhalefetin balıklama atlaması gerekmektedir.

(İşaret etmek gerekir ki, bu noktada Bahçeli’nin negatif tutumu gerçekten ibret vericidir…)

Sırası gelmişken, bugüne kadar AKP’nin acımasız bir şekilde yürüttüğü “kutuplaştırma siyaseti”ne aynı ağız ve söylemlerle verilen yanıtların, bu siyasete hizmet ettiğini vurgulamak gerekir.

Zira kutuplaşma siyasetinin “başarılı” olması halinde; sağın tabanı yüzde 70 bandında, solun tabanı ise yüzde 30 bandında sıkışıp kalacağından, iktidar daima sağ partilerden olacaktır.

Son Anayasa değişikliği ile geçtiğimiz iki partili “yeni rejimde” ise, iktidara gelebilmek için yüzde 50 artı bir şart olduğundan, solun iktidara gelmesi olanaksız hale getirilmiş bulunmaktadır…

Bu nedenle, muhalefetten gelmesi gereken ittifak teklifinin, iktidar kanadından gelmesi tarihi önemdedir…

Eften püften sebeplerle ziyan edilmemesi gerekir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) https://odatv.com/insanoglu-hem-cahildir-hem-zalimdir…-18041956.html

 

(2) https://www.aydinlik.com.tr/turkiye-ittifak-ina-muhalefetten-destek-turkiye-nisan-2019-1

81 İLİN ANKARA’YA YÜRÜYÜŞÜ!..

1325974_cover_rect

Millet İttifakı” rejimi değişikliği getiren “Anayasa Referandumu” öncesinde tutarlı olamamış, sonrasında geçersiz oyların “geçerli” sayılması suretiyle tam hukuksuzluk yapılması karşısında, dik duramamıştır.

Türkiye’nin her ilinden Ankara’ya doğru yürüyüş başlatarak, seçimin yenilenmesine kadar açlık grevi yapmayı bile göze alamamıştır.

Böyle etkili ve sonuç alıcı bir eylem yerine, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” yaparak muhalefetin gazını almayı (ve PKK’nın Meclis’teki uzantısı HDP’yi meşrulaştırmayı) tercih etmiştir.

Dolayısıyla, muhalefet sessiz sedasız rejim değişikliğini kabul ederek, bir anlamda iktidar ile “gizli ittifak” yürütmüştür.

Başkanlık Sistemine” geçme sonunda; gelecek olan değişikliklerin, Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen hükümlerine aykırılığı nedeniyle, Anayasa Mahkemesine başvurmayı bile becerememiştir.

Ne yazık ki, tüm uyarılar -en büyük mahkeme halktır diyerek- duymazdan gelinmiştir.

İktidara alternatif olmayan Y-CHP, genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı gösterme yerine, parti içinde muhalif olan Muharrem İnce’yi aday olarak ileri sürüp, gerçekte göze batan bir muhalifinden kurtulmuştur.

Bu uğurda rejimi feda edebilmiştir.

Dersimli Kemal yönetimindeki Y-CHP, böyle basit hesapların ötesinde, ne yazık ki siyaset üretememektedir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandıklar açılmasından sonra muhalefet cephesinde yaşananları, “fecaat” sözcüğü bile anlatmaya yetmez…

***

Tek Adam Rejimi”ne geçildikten sonra, neleri yaşayacağımız üç aşağı beş yukarı belliydi.

AKP’nin “Zillet İttifakı” olarak tanımladığı muhalefete, öyle kolay genel (veya yerel) iktidarı teslim etmeyeceği tahmininde bulunanlar asla yanılmadılar.

Nitekim, 14 gündür İstanbul seçimlerini sonuca ulaştırmamak için direnen AKP iktidarı, kırk dereden su getirmekte bir beis görmemektedir.

Şu gerçeği unutmayalım ki:

AKP, 15 Temmuz’dan sonra NATO ile karşı karşıya gelmiş ve doğru olarak tercihini Avrasya’dan (ŞİÖ) yana koymuştur.

Buna karşılık Ana Muhalefet Partisi Y-CHP (ve müttefikleri), AKP’nin (önceki) rolünü üstlenmeye gönüllü olmuşlar ve ABD’nin kara gücü olarak kullandığı PKK/HDP ile CIA’nın yardımcı istihbarat örgütü olarak istihdam ettiği FETÖ’ye kol kanat gerip, ABD’nin safında yerlerini almışlardır.

Öte yandan; Türkiye, Suriye’de ABD ve müttefikleri ile namlu namluya gelmiştir.

Hal böyle olunca muhalefet Türk ve Türkiye düşmanları ile aynı mevziye girmiş gözükmektedir…

Bu gerçekler gözardı edilerek yapılacak olan analizler duyguların tatmininden başka hiçbir işe yaramazlar.

***

Bu koşullar altında girilen seçimlerde; ileri görüşlülüğünü kaybetmeyen Türk halkı, yine de iktidar ile muhalefete birlikte çalışma (koalisyon) görevini vermiştir.

Bu görevlendirmenin sonunda, başarı ve iyi niyet durumuna göre, bir sonraki seçimde iktidarın hangi ittifaka verilmesine karar verecektir…

Çünkü kabul etsek de etmesek de “Parlamenter Rejim” sona ermiştir!..

Bir tespit daha yapalım:

Devletin PKK ve FETÖ ile mücadelesinde; Y-CHP bu iki örgüte kol kanat germesine rağmen oylarını artıramamıştır.

24 Haziran Seçimlerinde alınan yüzde 24 oranındaki oy, 31 Mart Seçimlerinde yukarıya çekilememiştir.

Kılıçdaroğlu doktrini” bir kez daha iflas etmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in, KHK ile görevlerine son verilen (PKK ve FETÖ mensubu) öğretmenleri, zabıta olarak istihdam edeceğini açıklaması, bu akılsızca yapılan işbirliğinin en çarpıcı son kanıtı olarak, ittifaka oy verenlerin yüreklerini kanatmaktadır.

Açıktır ki, PKK ve FETÖ cephesinden gelen destek kadar, ittifakın tabanından oy kopmaları olmuştur.

31 Mart Yerel Seçimleri sonunda Y-CHP’nin oylarının artmamış olması bunun en açık kanıtıdır…

***

Gelelim AKP iktidarının durumuna:

Muhalefetin düşman cephede yer alması ve Batı’nın desteğini alarak iktidara gelme düşü kurması, iktidara hukuk dışına çıkma hakkını verir mi?

Hiçbir duraksamaya yer vermeden bu soruya “vermez” yanıtını verebiliriz.

İktidarın son zamanlarda hangi konularda nasıl hukuk dışına girdiğine kısaca göz atalım:

İktidar, yerel seçim takvimi açıklanmadan önce, YSK üyelerinin görev süreleri uzatmıştır.

Reis, buna neden gerek duyuldu sorusuna:

Dere geçerken at değiştirilmez” yanıtını vermiştir.

Hangi dere geçiliyordu da yeni seçilecek YSK üyeleri ile bu dere geçilemezdi?

Yüksek Yargı üyelerinden seçilecek olan YSK üyelerinin, topu topu yedi yasa ile belirlenmiş bir mevzuatı (1) uygulamalarında bir sorun yaşanacağını kabul etmek, en hafif tabiri ile fazlasıyla tecrübesi olan bu üyelerin, yargıçlık niteliklerinin “yetersiz” olduğunu ileri sürmektir.

Kaldı ki, yerel seçimlerde bu yasalar dörde inmektedir.

Üyelerin görev sürelerinin uzatılması ile yeni seçilecek üyelerin; “seçilme hakları” ve onları seçecek üyelerin de “seçme hakları” ellerinden alınmıştır.

Anayasa değişikliği yapılmadan, Anayasadan gelen bir yetkinin yasa değişikliği ile ortadan kaldırılması meşru kabul edilebilir mi?

Elbette ki hayır!

Anayasa değişikliğinin özenle tartışılmaktan kaçınılan “meşruiyeti” konusu, bir yana bırakılsa da bugünün tartışmasını, “YSK’nın meşruiyeti” üzerinden başlatmak gerekir…

***

Bu noktada kendi meşruiyeti zaten tartışma konusu olan YSK, yasada yazılan “seçilme koşullarını” değiştirebilir mi?

Bu sorunun da yanıtı “değiştiremez” şeklindedir.

Zira YSK, yasa koyucu değil, yasaları uygulamakla görevli bir Anayasal kurumdur.

O halde, mevcut yasalara göre aday olması sakıncalı olmayan kişilere, seçimi kazanmaları halinde, mazbatalarının verilmemesine hükmedemez!

YSK; adayların Anayasa’ya ve diğer ilgili yasalara göre “seçilme yeterliliği” olup olmadığı tespit etmekle görevlidir.

Aday olmalarında sakınca görülmeyenlere, kazanmaları halinde mazbatalarının vermemesi fetvasını vermek; siyasi partilere, adaylara ve seçmenlere “tuzak” kurmaktan başka bir anlama gelemez.

Öte yandan, idare hukuku ilkelerine göre; mazbata “kurucu” olmayıp, “açıklayıcı” nitelikte bir işlem olmakla; seçilen adaylara verilmemiş olmakla, onların seçilmedikleri anlamına gelmez.

Kurucu işlem seçimdir, seçilen kişi belediye başkanı olmuştur.

Demek ki, YSK aday olmasında sakınca görmediği adaylara, mazbatalarını vermek zorundadır.

Son sözü YSK söyler” sözü, hukuki değeri olmayan siyasi bir söylemdir.

Son sözü seçmen söyler ve söylemiştir.

Seçilen bir adaya mazbatasını vermemek (veya seçilmemiş olan ikinci sıradaki adaya mazbatayı vermek,) “görevi kötüye kullanmak” suçunu oluşturur.

Hiç kuşku yok ki, seçildikten sonra kesinleşmiş bir yargı kararı ile seçilme koşullarını kaybedenlerin mazbatalarını iptal etmek hukuken olanak dahilindedir…

***

Gazete ve televizyon haberlerinden öğrendiğimize göre; İstanbul’un Büyükçekmece ve Maltepe ilçelerinde, güvenlik kuvvetleri bazı adreslere giderek vatandaşlara hangi partiye oy verdiklerini sormuştur.

Bu hareket Anayasamızın 25/2 maddesinin;

“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse,düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” hükmüne açıkça aykırıdır. (2)

Polisin vatandaşlara böyle bir soru sorması ile aynı zamanda Anayasanın 67/2. fıkrasında kabul edilen “gizli oy ilkesi” de çiğnenmiş olmaktadır. (3)

7062 Sayılı Yasanın 6. maddesinde 11 bent halinde sayılan YSK’nın görevi: seçimlerin “dürüstlük” içerisinde yapılmasını sağlamaktır. (4)

Seçimlerin Anayasa ve yasa kurallarına göre yapılmasını ve denetlenmesini yapmakla görevli YSK’nın, kuralları çiğnemesi, “hukuk güvenliği” sorunudur.

Kılıçdaroğlu’nun “çete” olarak tarif ettiği YSK’dan, şimdi “adalet” dilenmesi ayrı bir çelişkimizdir.

Böyle bir durum karşısında yapılacak olan iş bellidir:

Ankara’dan İstanbul’a doğru yapılan ve sonuç itibariyle PKK’ya yol açan “Adalet Yürüyüşü”nü Maltepe’den geri çevirmek gerekir.

Bu defa yapılacak olan eylem; 81 ilin yurtseverlerini Ankara’ya doğru yürütmek ve bu haklı yürüyüşe terör örgütlerinin (PKK ve FETÖ) gölgesini düşürmemektir.

Meşruiyet çizgisinden ayrılmayan böyle bir eylemi AKP’nin görmezden gelmesi olanaksızdır..

Ne var ki, Kılıçdaroğlu ile ekibini, yürüyüş kortejin en arkasına yerleştirmek ve inisiyatifi halkın ele alması şarttır.

Zira en haklı eylem bile, onların önderliğinde kısa zamanda kuşkulu hale gelebilmektedir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) Yüksek Seçim Kurulunun görev alanını belirleyen yasalar şunlardır:Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun,Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,Siyasi Partiler Kanunu, Milletvekili Seçimi Kanunu, Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun, Anayasa Değişikliğinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun, Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu.

http://www.ysk.gov.tr/tr/mevzuat/liste

 

(2) ANAYASA Madde 25 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

http://www.ysk.gov.tr/doc/mevzuat/dosya/1541/2709.pdf

 

(3) ANAYASA Madde 67 – Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun,

 

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir. Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.

http://www.ysk.gov.tr/doc/mevzuat/dosya/1541/2709.pdf

 

(4) 7062 sayılı Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun;

Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

http://www.ysk.gov.tr/tr/ysk-gorev-ve-yetkileri/1493