Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

FEYZİOĞLU’NA LİNÇ KAMPANYASI!..

 Feyzioğlu-Erdoğan

Yargıtay’ın Adli Yıl Açılış Törenine davet ettiği Türkiye Barolar Birliği (TBB), oy birliği ile katılma kararı aldı.

Yargı erkinin üç ayağından biri olan “savunma”nın temsilcileri olan avukatlar adına TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu törende bir konuşma yapacak.

Genel olarak yargının özel olarak da avukatların sorunlarına değineceğini tahmin edebiliyoruz.

Beş yıl önceki Danıştay’ın 146. Yıl Etkinliğine Başbakan olarak katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Feyzioğlu arasında geçen tartışmayı da hatırlıyoruz. (1)

Feyzioğlu, Reis’in toplantıyı terk etmesine neden olan sözleri, çekinmeden söylemişti. (2)

Başımızı hiçbir zaman hiç bir zeminde öne eğmedi.

Büyük olasılıkla TBB Yönetim Kurulu, bu yıl yapılacak olan törende TBB adına konuşacak olan başkanın hangi konulara temas etmesi gerektiğini de saptamıştır…

***

Başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir gibi büyük baroları, diğer barolar izleyerek arka arkaya açıklamalar yapıp; Yargıtay’ın Beştepe’de yapacağı törene TBB’nin katılmamasını ve Başkanın konuşma yapmamasını savundular.

Bunun anlamı son beş yıl olduğu gibi alternatif tören yapılmasıdır.

Galiba bu defa barolar şeytanın avukatlığını yapıyorlar!

Bunun ne işe yarayacağını ise açıklayan yok.

Ankara Barosu açıklaması ile bu soruya bir ölçüde “felsefi” bir yanıt verdi.

Dediler ki:

Asıl “Şehir hakkı” (3) tanımı ile ün yapan Henri Lefebvre, mekânı, “toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği yer” olarak tanımlamıştır.

“Savunmanın yeni adli yılın tarafı kendinden menkul siyasal iktidara ait bir mekânda karşılaması ise siyasi tahakkümün bir saray çatısı altında bizzat hukukçular tarafından yeniden üretilmesidir.(4)

***

Benim de bağlı olduğum Ankara Barosu’nun kurduğu bu ibretlik cümleyi, tercüme etmekte zorlanıyorum.

Anladığım kadarıyla demek istiyorlar ki:

Beştepe’deki törene TBB katılacak olursa, Erdoğan’ın siyasi tahakkümünün bu defa da hukukçular tarafından üretilmiş olmasına neden olurlar!

TBB, bu toplantıda Saray’ın değil kendi görüşlerini dile getireceğine göre, bu tahakkümü nasıl üretmiş olabilir, onu anlatamadılar.

Bu soruya esaslı bir yanıt verilmesini bekliyoruz…

***

Diğer yandan; Fransız Sosyolog, Felsefeci ve Neo-Marksist olarak bilinen Henri Lefebvre’nin “mekân” konusundaki tezi ne kadar doğru, onu da tartışmadılar.

Ankara Barosu, bu konudaki -saçma- fikrini Lefebvre’nin tartışmalı tezi ile savunma durumuna düştü.

Onlara göre artık avukatları filozoflar savunmalıdır!

Değerli Avukatlar:

TBB’nin Kültür Merkezi de bir kamu binası değil midir?

Yürürlükteki mevzuata göre; bütün kamu binaları ile ilgili her türlü tasarruf yetkisi Reis’in iki dudağı arasında değil mi?

Demek ki, bir KHK ile bu binaların tümünü TOKİ’ye bağlayabilir,

Onu hangi güç, nasıl engelleyebilir?

Reis’in böyle bir idari kararını, hangi yüce mahkemenin kararı ile durdurabilirsiniz?

O sözünü ettiğiniz mahkeme nerededir, söyler misiniz?

Bu ülkede gerçekten “bağımsız ve tarafsız” bir mahkeme olduğuna siz de inanıyor musunuz?..

***

Demek ki, mesele “mekân” değil, daha derinlerdedir.

Bu da bir siyasi partiye entegre olarak çalışanların çapını fazlasıyla aşar!..

Yasama, Yürütme ve Yargıyı Cumhurbaşkanına bağlayan ve gerçekte “geçersiz” ve “yok hükmünde” olan anayasa değişiklikleri ile ilgili referandum kararı alındığında harekete geçecektiniz.

O zaman mekânımız 780 bin km kareydi.

Ve son derece haklı bir zeminde bulunuyorduk.

En haklı davamızın bir hiç uğruna heba edilmesine ortak oldunuz.

Takıldınız bir proje olduğu kesinleşen Dersimli Kemal’in peşine, düştünüz İstanbul yollarına…

Hak, hukuk adalet”i, 80 milyon halk yerine, Y-CHP Milletvekili Enis Berberoğlu için istediniz.

Baroların, siyasette sıçrama tahtası olarak kullanılmasına ses çıkarmadınız.

Mühürsüz oyların” geçerli kabul edilmesi kararı üzerine, YSK’ya doğru yürüseydiniz ve seçim yenilenene kadar direnseydiniz bugünleri görmeyebilirdik.

Şimdi utanmadan, sıkılmadan Türk halkına Fransız Henri’nin “mekan” masallarını anlatıyorsunuz?..

Yürüyün oradan, anca gidersiniz.

Siz de onlar kadar suçlusunuz…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/feyziogluna-kizan-basbakan-toreni-terk-etti-26391061

 

(2) https://t24.com.tr/haber/analiz-feyzioglu-ile-5-yil-once-5-yil-sonra-tbb-baskani-yargi-bagimsizligi-gerekcesiyle-gitmedigi-cumhurbaskanligi-kulliyesi-nde-bu-kez-konusmaci,835262

 

(3) Henri Lefebvre ( d. 16 Haziran 1901 – ö. 29 Haziran 1991) Fransız sosyolog, entelektüel ve felsefecidir. Daha çok Neo-Marksist olarak bilinir. 1965 yılında Nanterre’deki üniversiteye geçmeden önce, 1961 yılında başladığı Strasbourg Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdi. “Şehir hakkı” ilk olarak Henri Lefebvre tarafından 1968 tarihli Le Droit à la ville kitabında önerilen fikir ve slogandır.

“Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.” (Vikipedia)

 (4) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/ankara-barosu-da-yargitayin-davetini-reddetti-atamizin-huzurunda-karsilayacagiz-5285961/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CHP’DEN AHLAKSIZLIĞA KILIF YASASI!..

 siyasi ahlaksızlık yasası

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel:

Vereceğimiz bir yasa teklifi ile birinci derecede yakınların tayinine engel olmayı düşünüyoruz” dedi.

Kılıçdaroğlu teklife onay verdi.

Siyasi Etik Yasası”, hazırlanıp Meclise verildi…

***

Yasal düzenleme yaparak, siyasi yoldan belli makamlara gelenlerin yakınlarını kamu kuruluşlarına doldurmalarına engel olunabilir mi?

Bence olunamaz!

Böyle bir yasanın anında delinmesi işten bile değildir:

Şöyle ki:

(A) belediye başkanının yakınları (B) belediyesinde işe alınır, buna karşılık (B) belediyesinin yakınları da (C) belediyesinde alınırlar…

Böylece hiçbir belediye başkanı yakınını işe almış olmaz.

Ama bütün belediye başkanlarının yakınları “kardeş belediyelerde” işe alınmış olurlar.

Yasanın bu şekilde dolaşılmasına engel olmak mümkün müdür?

Hayır…

***

Seçimle iş başına gelenlerin yakınlarının işe girmeleri yasaklanabilir mi?

Yasaklanamaz tabii ki…

Zira onlar da vatandaştır ve aralarında mutlaka o makamlara layık olanlar vardır…

O halde, CHP’nin Meclise sunduğu yasa tasarısı, günü kurtarmak için hazırlanmıştır; hiçbir işe yaramaz!..

Hatta “siyasi ahlaksızlığa kılıf” olarak kullanılmaya müsaittir.

Ana muhalefet partisi olarak CHP’nin yapması gereken iş, kendi belediye başkanlarının ahlaksızlıklarını yasa ile engellemek değildir.

20’li yaşlarında iş bulmak için sınavlara girip kazanan ve 17 yıldır işe giremeyen; bugünlerde 40’lı yaşlarını sürenlerin, şimdi de çocukları işe girme derdindedir.

Onları tatmin etmeyen çözüm önerileri, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

CHP, Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında gelen işsizliğe çözüm için bir şeyler yapamasa da; mevcut durumda işe alınacakların “liyakat” esasına göre istihdam edilmelerinin sağlanması için bir yasa teklifi verseydi çok daha iyiydi…

***

Hiç kuşku yok ki, bizim gibi değerlerin hızla yozlaştığı ülkelerde, yasa çıkarmak tek başına çözüm değildir.

Yasayı uygulayacak olanların; dürüst, namuslu ve ahlaklı kişiler olması şarttır.

Bütün bunlara rağmen, mantıklı çözümler her şart altında vardır:

Çözümü, her koşulda sağduyu sahibi halka (seçmene) bırakmak en doğru davranış şeklidir.

Seçimle gelinecek makamlara, kimlerin geleceği halka bırakılırsa, yarışlara da en doğru insanlar sokulmuş olur.

Doğru insanlar arasındaki kazananlardan, zaten adaletli davranmaları ve doğru işler yapmaları beklenir…

Şeytana uyanları az olur ve onların sistem içerisinde elenmeleri daha kolaydır…

***

Kamu hizmetlerine alınmalar, objektif kurallara bağlandığında ve yerel yönetimlerin ihtiyaç duyduğu personel de aynı havuzdan karşılandığında, sorun büyük ölçüde çözüme kavuşturulmuş olur.

Bağımsız ve tarafsız” bir kurulun adil bir şekilde yapacağı sınavı kazananlar, puanlarına göre sıralanıp, bu sıralamaya göre açık kadrolara atandığında sorun kökünden çözülmüş olacaktır…

Sınavı kazanamayanlar da kazanamadıklarına inanacakları için devlete güvenleri sarsılmaz ve tatmin olmuş olarak, başka şekilde başlarının çaresine bakarlar.

Sınavsız işe alınmalar, suiistimalin kılıfı olduğundan, bu yöntem de kesinlikle yasaklanmalıdır

***

Kamu hizmetlerinde istihdam sorununun çözümünde, siyasi parti liderlerinin demokrasi anlayışı da son derece önemlidir:

Parti içi demokrasi” işletildiğinde; gerek partinin yetkili organlarına ve gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının atanılarak gelinen kadrolarına en layık olan insanlar göreve gelebilirler.

Bir tek parti içi demokrasi işletildiğinde, görevlendirmeler liderin iki dudağı arasından çıkacak sözlerden kurtarılarak nesnel hale getirilebilirler.

Demokrasilerde işe girmek için, “hamil-i kart”lar değil “kurallar” esas alınmalıdır.

Kurallar işletildiğinde ise; tavassut, torpil, adam kayırma vb. gibi ilkelliklere yaşam alanı bırakılmamış olur.

Dolayısıyla işe alınacak kişiler, atamaya yetkili amirlerin yakını da olsa, uzağında da bulunsa fark etmeyecektir.

Herkes hak ettiği yere gelebilecek ve hak ettiği kadar yükselebilecektir.

Kurallar rejimi olan demokrasiyi kendi partisi içerisinde işletmeyenlerin, bu konudaki sözleri ciddiye alınamaz.

Kendi üyelerine adil davranmayan bir siyasi partinin, yönetime geldiğinde halkın her kesimine adil davranacağı sözüne de kimse inanmaz.

Bu yöndeki vaatler boş kabul edilir ve ciddiye alınmazlar…

***

CHP’nin yeni seçilen ve seçilir seçilmez yakınlarını belediye ve şirketlerine dolduran talancı ve yalancı başkanlar, gökten zembil ile inmediler ki!

Tümü, siyasetin içerisinde ve Genel Merkezle irtibat halinde olan kişilerdi.

Çünkü Y-CHP’deki delege sistemi değişmedikçe, kimse kişisel yeteneği ile bir yerlere gelemez!

Denebilir ki, Genel Merkeze “yakın” olmayanların veya Genel Başkanın “adamı” olmayanların ya da Genel Başkanın oluşturduğu “ekibin içerisinde” yer almayanların, milletvekili veya belediye başkan adayı olma şansları sıfırdır.

Hal böyle olunca, yasa çıkartarak dizginlenmeye çalışılan bu açgözlü arsızları başımıza bela edenlerin, parti yönetiminde bulunduğuna en ufak bir kuşku bulunmamaktadır…

***

Balık baştan kokar.

Çözüm, parti içi demokrasinin hayata geçirilmesindedir.

Gerisini -en az hatayla- sağduyu sahibi halk zaten halleder…

Cemil Can

SEKİZDE SEKİZ ELDE VAR BİR!..

AYM_f

Biraz geriye gidelim:

2016 yılının Ocak ayıydı; 1128 akademisyen yemedi içmedi bir bildiri (1) kaleme aldılar.

Sebep:

Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi ve PKK’ya karşı operasyonların başlatılmasıydı.

Akademisyenlerin operasyona itirazları vardı.

Anımsatalım:

AKP’nin “Açılım Süreci”nde dokunmadığı PKK, her tarafa hendekler kazmış, evleri ve kamu binalarını tünellerle birbirine bağlamıştı.

Silahlar ve patlayıcıların şehirlere doldurulması MİT’in bilgisi içerindeydi (2) zaten.

Akademisyenlerimizim kaleme aldığı bildirinin başlığı içeriğine uyuyordu:

Hep bir ağızdan “Bu suça ortak olmayacağız” diyorlardı.

Suç ne idi peki?..

***

Takip eden satırlardan anladık ki; mevziiye girip silahla mukavemet eden terör örgütü –aynı zamanda ABD’nin kara gücü olmayı kabul etmiştir- güvenlik kuvvetlerini yerleşim merkezlerine sokmamak için çatışıyor, acımasızca Mehmetçiğin kanını akıtıyordu.

Mehmetçik ise her zaman olduğu gibi göğsünü siper etmiş, vatan toprağı üzerinde yaşanan bu rezalete son vermek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Aklıma gelmişken söyleyeyim; sonra unuturum ne olur ne olmaz, Y-CHP operasyonların durdurulması için en gözü kara milletvekillerini bölgeye gönderip teröristlere kalkan olmuştu.

Yazdıkları raporlarda; güvenlik kuvvetlerinin “sivil halkı” katlettiğini, bölgede “insan hakları ihlalleri yaşandığını” raporlara bağlayıp dünyaya duyuruyorlardı…

***

İşte tam da bu sıralarda, 1128 akademisyen Y-CHP’nin raporlarına paralel olacak şekilde bu bildiriyi kaleme almışlardı.

“Güvenlik kuvvetleri suç işliyordu” ve akademisyenler bu suça ortak olmadıklarını ilan etmişlerdi.

Durum son derece önemliydi!

Yerel mahkemelerde bildiriyi kaleme alanlar ve imzacılar için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlaması ile kamu davaları açıldı:

İmzacılar mahkûm edildiler.

KHK ile görevlerinden uzaklaştırıldılar.

Bir grubu, yargılama sırasında ve sonrasında “hak ihlallerine” maruz kaldıkları iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundular.

Anayasa Mahkemesi’nin sekiz üyesi, bu olayda “hak ihlali yoktur” diye kararını verdi.

Diğer sekiz üye, bildiriyi “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirip, “hak ihlali vardır” dediler.

Beraberlik halinde başkanın oyu iki sayıldığı için “hak ihlali vardır” diyenlerin kararı Anayasa Mahkemesi kararı haline geldi.

Doğru ya da yanlış sonuçta bir yargı kararıdır ve herkesi bağlar.

Gereği yerine getirilmelidir.

Demek ki, yeniden yargılanacakları muhakkak.

Nasıl bir karar çıkacağını yaşayıp göreceğiz…

***

Şimdi gelelim bizim eleştirilerimize:

Akademisyenler “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan yargılandılar.

Oysa iddiaları güvenlik kuvvetlerinin sivil halkı katlettiği şeklindeydi.

Açıkça “iftira” (3) atıyorlardı.

Aynı zamanda devletin güvenlik kuvvetlerini aşağılıyorlardı… (4)

Bu suçlardan yargılanıp mahkûm olsalardı, sonucun çok daha farklı olacağına şüphem yoktur.

Çünkü bu suçu işlediler…

***

Kullandıkları ifadeleri terör örgütü propagandası olarak yorumlamak zordur.

Sonuçta operasyonların durdurulmasını isteyerek terör örgütünü, korumaya çalıştılar.

Bu şekilde örgüte “yardım” ettiler denebilirdi

Örgüt mensupları ile mevzilere girip çarpışacak değillerdi her halde.

Dolaysısıyla eylemleri belli, suçları sabittir!..

***

Anayasa Mahkemesi üyeleri liyakat esasına göre seçilmedikleri için, bu kadar basit bir konuda bile, suç vasfının tayininde hataya düşürüldüler.

Yüksek yargının günlük siyasetin etkisinde karar verdiğine kuşkum kalmadı artık.

Yüksek Mahkeme üyelerinin bir kısmını Abdullah Gül seçmişti, bir kısmını R. Tayyip Erdoğan.

Ahmet Necdet Sezer tarafından seçilenlerin de konularına hâkim olmadıkları ortaya çıktı.

Dolayısıyla bu mahkemenin; “kararlarına uymuyorum, saygı da duymuyorum” noktasına bu şekilde gelinmiştir.

Görevinin gereğini yapan güvenlik kuvvetlerine -suç işlemedikleri halde- suç işledikleri isnadında bulunmak, “terör örgütü propagandası” sayılabilir mi?

Suçlu olan; hendek ve tünel kazarak sivil halka baskı yapan, güvenlik kuvvetlerine ateş açan terör örgütü değil miydi?

Bu akademisyenler, “terör örgütünün işlediği suçlara ortak değiliz” neden diyemiyor acaba?

Yoksa onlarla ortak mıdırlar?..

Onların “kara gücü” olmadığı belli, “beşinci kol” faaliyeti mi yapıyorlar?!

***

Hiç kuşku yok ki, işlerin bu noktaya gelmesinin asıl sorumlusu AKP iktidarıdır:

Çanakkale Zaferi’ni Mustafa Kemal’siz, Lozan’ı İsmet Paşa’sız anlatan hastalıklı zihniyet; “Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalışıyorlar” noktasından, “Dünyanın en güçlü ordularına karşı verdiğimiz Milli Mücadele, ülkemizin bağımsızlık belgesi olan Lozan Antlaşması’yla taçlanmıştır” noktasına, ancak 17 yılda gelebilmiştir.

Milli Mücadelenin Başkomutanı ile Garp Cephesi Komutanını saygı ile anma günleri de elbette gelecektir.

Gaflet uykusu içerisinde iktidarını sürdürenler, “Bağımsız ve Tarafsız Yargı”nın önemini kim bilir ne zaman anlayabilecekler.

Unutulmamalıdır ki, Yüksek Mahkemelere yüksek seciyeli yargıçlar atanmazsa adaletli kararlar üretmek hayaldir.

Siyasetçilerin etkisinde kalarak hukuk dışı karar verenler, ülkemizi dünya devletler ailesi içerisinde küçük düşürmekle kalmayıp, gelecek nesillere kötü örnek de olmakla tarihe geçecekler.

Kuvvetler ayrılığı”nın önemi, bu olay nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işe yaramadığı ve yaramayacağı bir kez daha test edilmiştir.

Dolayısıyla, kim ne derse desin işlerin bu noktaya gelmesinin baş sorumlusu Reis’tir.

İkinci sıradaki sorumlu ise her zamanki gibi; FETÖ ve PKK’ya kol-kanat geren ve bu kararı da pek beğenen Y-CHP yönetimidir.

***

Anayasa Mahkemesi’nin “Barış Bildirisi”ni “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirmesi son derece hatalıdır:

Zira devletin güvenlik güçlerine iftira atmak; onları zaafa düşürmek ve aşağılamak suçtur.

İfade özgürlüğü, suç işleme özgürlüğü değildir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://t24.com.tr/haber/baris-icin-akademisyenlerin-1128-imzayla-acikladigi-bildirinin-tam-metni,324471

2.) https://odatv.com/sehirlere-bomba-yerlestirilirken-kimlerin-izledigini-acikliyoruz-0809151200.html

 

3.) Günlük yaşamda, “adını lekeleme, çamur atma, atıp tutma” anlamlarına gelen iftira ceza hukuku bakımından ise; bir kişinin işlemediğini bildiği halde bir kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla hukuka aykırı bir fiil isnat etmesidir.

4.) Özel tahkir suçu olan “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama Suçu”, 5237 sayılı TCK’nın 301. maddesinde;

“(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz“ şeklinde düzenlenmiştir.

 

 

 

O KOLTUKTAN KALKILACAK BAŞKA YOLU YOK!..

 563347_401992143193003_668289651_n

15 Temmuz’un üçüncü yıldönümünde Ana Muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu:

Doğrudan darbe girişimidir” dedi…

Daha önce söylediği:

Ön görülen, önlenmeyen ve sonuçları kullanılan kontrollü darbe(1) teşhisinden geri dönülmesini iyi bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir.

CIA’nın ürettiği ve üç yıldır tekrarlatılan “kontrollü darbe” yalanını ağzında pelesenk edenlerin durumu hakkında bir şey söylemeye gerek yok.

Siyasette sadece liderini takip edip, beyinlerini tatile çıkartanların başına böyle şeyler gelebiliyor…

***

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş:

Belediye şirketlerinin yönetimini elimize alamadık. Halen genel sekreter ataması için Bakanlıktan onay bekliyoruz” diyerek yakınıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da derdi aynı.

Son açıklamasından anlaşıldığına göre, belediye şirketlerinin ancak yüzde 90’nını kontrol altına alabilmiş.

O da yalvara yakara istifalarını sağlayabilmiş…

23 Haziran Seçimini “zafer” olarak kutlamaya kalkışanlar bunalımda!..

***

Y-CHP’nin “etkili muhalefet” yapma yerine, yerel iktidar olanaklarından yararlanarak iktidara gelme hesabı içerisinde olduğunu fark eden AKP, bu seçeneğin işletilmesine izin vermeye niyetli görünmüyor.

Y-CHP, gerçek anlamda muhalefet yapabilseydi eğer, Cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı olan düzenlemelere doğrudan karşı çıkarak ve uygun eylemler sıralayarak halka güven verebilirdi belki.

Örneğin:

Anayasa’nın Cumhurbaşkanı seçilebilmek için “yüksek öğrenim yapmış olmak” hükmü yürürlükteyken, Erdoğan’ın bu koşulu taşıyıp taşımadığını kontrol etmeden seçime katılmayacağını, seçilse bile onu tanımayacağını ve gayrimeşru olarak o makamda oturduğunu kabul edeceğini ilan edebilirdi.

Aynı şekilde; 2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri ile ilgili referandumları; Anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez hükümlerine aykırı” olduğu ve/veya “geçersiz oyların geçerli sayılarak” sonuçların ilan edildiği gerekçeleri ile tanımadığını açıkladıktan sonra, her iki referandum, Anayasa’ya ve seçim mevzuatına uygun olarak yenilenene kadar, şiddete dayanmayan eylemlerle protesto edebilirdi…

***

Yok hükmünde” olan yeni Anayasaya göre seçilen Cumhurbaşkanının icraatlarının da “yok hükmünde” olduğu tartışmasızdır.

Bu durumda ana muhalefetin, muhalefeti blok halinde harekete geçirerek, demokratik eylemlerle iktidarı hukuk sınırları içerisinde tutmaya zorlaması olanaklı hale gelebilirdi.

İlk bulduğu fırsatta (7 Haziran 2015 seçimlerinde) AKP ile koalisyon kurmaya hazır olduğunu, geçmişe sünger çektiğini, devri sabık yaratmaya niyetli olmadıklarınıpeşinen ilan eden ana muhalefetin, siyasi iktidarın meşruiyetini zaten kabul ettiğinden, hukuk dışı yürüyen süreci geri çevirmesine olanak yoktu…

***

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Ayyıldız Partisi’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite diplomasının “sahte” olduğu iddiasıyla soruşturma başlatılması talebini reddetti.

Sahtelik iddiası” ceza hukukunun konusudur ve hiçbir kimse ya da makam konusu suç teşkil eden bir olayı ilgili makamlara ihbar etmeme (2) ayrıcalığına sahip değildir.

YSK, bu konuyu araştırmak görevimiz içerisinde değildir diyerek işin içerisinden çıkamaz.

Kurula yapılan başvurularda; ekli evrakların gerçek olup olmadığını araştırmak en başta YSK’nın görevi olmakla birlikte, iddiaları soruşturulmak için ilgili makamlara iletme görevi de vardır.

Aksi halde suçu ve suçluyu gizleme durumu söz konusu olur.

Cumhuriyet savcılıkları da gazete ve televizyonlarda yer alan bu haber üzerine re’sen harekete geçmek zorundadır…

***

YSK Ayyıldız Partisi’nin başvurusunu reddediyor ve Cumhuriyet Savcılıkları da kendiliğinden harekete geçmiyorsa, demek ki Erdoğan’ın üniversite diploması gerçektir.

Öyleyse neden paylaşılmıyor, onu da anlamak mümkün değildir.

Bu konu ile ilgili olarak sorulan sorulara (3) neden yanıt verilmiyor acaba?!.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bu konudaki açıklamalarının Erdoğan’ı yıpratmak amacıyla yapıldığını kabul edelim; CHP milletvekilleri Tur Yıldız Biçer ile Barış Yarkadaş’ın aynı doğrultudaki açıklamalarını, “kişisel görüşler” olarak kabul edebilir miyiz?

Öyleyse, CHP’nin kurumsal olarak görüşünü açıklamak gerekmez mi?

***

CHP Yönetimi, Erdoğan’ın diplomasının “sahte” olduğunu düşünüyorsa, son Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı seçilme koşullarından (4 yıllık) “yüksek öğrenim yapmış olmak” koşulu değiştirilmek istendiğinde (4) bu konuyu kamuoyunun gündemine taşıyabilirdi?

Erdoğan’ın diploması sahte ise, zaten Cumhurbaşkanı sıfatı ile yaptığı tüm işlemler “yok hükmünde”dir.!

Ana muhalefetin burada durması ve sonuç alana kadar direnmesi gerekirken, olayı soğutmaya bırakma hakkı yoktur.

Tersine hareket, hukuksuzluğa meşruiyet kazandırmak, ortak olmakve ortam hazırlamaktır!..

***

Noterler Birliği’nin Erdoğan’ın üniversite diplomasının aslını görmeden, fotokopi üzerinden onaylayan noter kâtibine soruşturma açmayan İstanbul 15. Noteri Necla Akgün’e uyarma cezası vermesi, şüpheleri iyice artırmaktadır.

Asli gibidir” onayı yapıldıktan sonra, asıl belge üzerine tarih ve yevmiye numarası yazılarak sahibine verildiğine göre, Noter Kâtibinin diploma aslını görmediği, nereden biliniyor?

Necla Hanıma verilen uyarma cezası da hukuksuzdur!

Necla Hanımın verilen cezaya itiraz etmesi halinde dahi, diploma aslının ilgili adli makamlara ibrazı zorunludur.

Bu yolun neden işletilmediğini de anlamak mümkün değildir…

YSK’nın diplomanın sahteliği iddiasının araştırılması talebini “görev ve yükümlülüğü olmadığı” gerekçesiyle reddetmesi de anlaşılır gibi değildir; en azından yetkili ve görevli makamları harekete geçirme görevini yerine getirebilirdi.

Bu kadar şüpheli durum ortada dururken, Y-CHP’nin eylemsiz kalması anlaşılır gibi değildir.

Ya CHP adına konuşup diploma meselesini gündem yapanlara sahip çıkılmayacak ya da hukuka sahip çıkılarak ve gereken neyse onu yapacaktır…

Aksi halde, hak edilmeden oturulan Atatürk’ün koltuğundan kalkılıp eve gidilecektir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://issuu.com/vuralegemensarigoz/docs/87360

(2) Suçu bildirmeme suçu, işlenmekte olan veya işlenmiş olmakla birlikte sonuçlarını sınırlama imkânı bulunan herhangi bir suçun yetkili makamlara bildirilmemesi ile oluşur. TCK m.2787-280 arasında düzenlenmiştir.

(3) https://www.youtube.com/watch?v=4yBMhy47pZM

(4) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/yeni-anayasa-teklifinde-baskan-icin-universite-diplomasina-gerek-yok-152638h.htm

BAĞIMSIZLIK RÜZGARI S-500’E DOĞRU!..

 s-400-.

Radar menzili 600, atış menzili 400 km.

30 km kadar yüksekliğe çıkabiliyorlar.

1.8 ton ağırlığında füze taşıyorlar

Aynı anda 80 hedefi vurabiliyorlar…

***

Sovyetler Birliği döneminde üretilen S-300 adı verilen Hava Savunma Sistemlerinin gelişmiş hali olan S-400’leri tarif eden özellikleri saydım az yukarıda.

Suriye sınırında uçağını düşürdüğümüz Rusya Federasyonu’nun marifetidir bunlar.

S-400’ler, AB ve ABD’nin korkulu rüyasıdırlar

Rus bilim adamları, şimdi de S-500’ü üretmek için çalışıyorlar…

***

12 Temmuz 2019 günü ilk partiyi taşıyan üç Rus kargo uçağı Ankara’ya indi.

Yakında 120’den fazla füzeyi gemiyle getirip, masa üstü bilgisayar toplar gibi kurulumunu tamamlayacaklar.

Rusya, Çin ve Balarus’tan sonra bu harikulade sisteme sahip dördüncü ülke olacağız…

Dünyanın her yerinde ulusal çıkarlarımızı korumak için güçlü olmamız şarttır.

Özelleştirmelerden elde ettiği 67 milyar doların, 37 milyar dolarını Suriyelilere verebilen siyasi iktidarın, ülke güvenliği için gerekli 2,5 milyar doları, hava savunma sistemlerine gözü kapalı vermesine itirazımız olamaz…

***

S-400’lerin teslimine ilk tepki NATO’dan geldi:

Fransız AFP ajansına konuşan ve ismi açıklanmayan bir yetkili, “endişeliyiz” dedi.

ABD Savunma Bakanı ise S-400 ile ilgili yapacağı toplantıyı iptal etti.

ABD Savunma Bakan Vekili Mark Esper, “Türkiye’nin S-400 teslimatını aldığının farkındayız, F-35’le ilgili tavrımız değişmedi” dedi.

Trump’ın Genelkurmay Başkanlığına aday gösterilen Orgeneral Mark A. Milley, Türkiye’nin F-35 programından çıkartılması gerektiğini savundu; “uçakların Türkiye’ye teslimine son verilmeli” ifadelerini kullandı…

***

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin “BB” olan uzun dönem kredi notunu “BB-”ye (BB eksi’ye) düşürdü…

15 Temmuz Darbe Girişimi’nde başarılı olamayan ABD-AB ittifakı ile savaşımız her cephede devam ediyor:

ABD Temsilciler Meclisi, Kıbrıs Cumhuriyetine (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasını düzenleyen yasayı kabul etti.

Avrupa Birliği diplomatları, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarına cevap olarak, aralarında yaptırımların da bulunduğu “tedbirler listesi” üzerinde anlaştıklarını açıkladılar.

Türkiye’nin Kıbrıs adası açıklarında gerçekleştirdiği doğalgaz arama çalışmalarının “yasadışı” olduğuna vurgu yaptılar.

Şimdi Türkiye’ye “yardım” adı altında verdikleri fonların kesilmesini tartışıyorlar:

Türkiye’nin AB’ye üyelik için gerekli “reformları” hayata geçirmesi amacıyla verilen 145.8 milyon Euro’luk desteğin kesilmesi düşünülüyor.

Am(m)a:

Türkiye’yi parçalamak ve güçsüz uydu bir devlet halinde getirip, emperyalizmin pazarı olarak tutmak için kurdurdukları işbirlikçi NGO (1) dedikleri “Sivil Toplum Örgütleri”nin faaliyetleri için ayırdıkları 252 milyor Euro’ya ise dokunmuyorlar.

(1 numaralı dipnotu tıklayıp okuyun lütfen!)

Bu kuruluşların Türkiye’deki uzantılarının; S-400’ler için “gerekli ise kurulsunlar tabi” ile başlayan ve “ama”, “fakat” ve “lakin” kelimeleri ile devam eden olumsuz cümlelerini daha çok duyacağımız anlaşılıyor…

***

Y-CHP Sözcüsü Faik Öztrak: “karara karşı değiliz” dedikten sonra:

F-35’leri almamızda sıkıntı çıkabilir. Bunu dikkate aldınız mı? Yaptırımlara karşı ekonomimizi tahkim ettik mi etmedik mi?” sorularını sordu.

Y-CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu:

“Zamanında Türkiye’nin Patriotların alımıyla ilgili talebi karşılanmamışsa elbette Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için başka arayışlara girecektir. Türkiye kendi bildiği yoldan devam edecektir. Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlaması hakkıdır” dedi.

Benim aklıma Y-CHP’nin Dış İlişkilerinden Sorumlu NATO’cu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün S-400’lerle ilgili itirazları geldi.

Onları bu yazı içerisine alıp, CHP’lilerin canını daha fazla sıkmak istemiyorum.

İhtiyaç duyanlar, aşağıdaki (2) ve (3) numaralı bağlantıları açıp, hafızalarını tazeleyebilirler…

Dış güçlerin desteği olmadan iktidara gelemeyeceklerine inanan bu hainleri elimizin tersi ile kenara itip, kendi yolumuzu kendimiz açmadıkça ve Kuvayı Milliyetçilerinin partisi CHP’yi işgalden kurtarmadıkça, başımız belalardan kurtulmayacaktır…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) NGO (Non- Governmental Organization), Hükümet Dışı Kuruluşlar

http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/01/sukin-sin/

 

 

(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1407893/CHP_li_Cevikoz__S-400_lerin_konuslandirilmasinin_ertelenmesini_oneriyoruz.html

 

(3) https://tr.sputniknews.com/columnists/201902201037778921-chp-unal-cevikoz-s400-rusya-turkiye/

TEK ADAM REJİMİ!..

vartannn_1

TEK ADAM REJİMİ” VE “TEK ADAM MUHALEFETİ”!..

İstanbul’da 31 Mart belediye seçimlerinin iptal edilmesinden sonra atanan kayyumun (vali) 51 günlük icraatı:

3 milyar 300 milyon TL borçlandı.

1 milyar 700 milyon harcadı.

Belediyenin bütçesine tam 5 milyar lira yük getirdi.

Yetmedi:

2 bin 500 kişiyi de işe aldı…

Ekrem İmamoğlu’nun 806 bin oy farkla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandı da ne oldu?

Açıktan bir kişiyi bile işe alamaz.

Belediye Meclisi’nin onay vermediği hiçbir icraatı yapamaz…

Bari:

Heyecana gelip belediyenin görevi olmayan konularda, uçuk vaatlerde bulunup da polemiklere malzeme olmasa!..

Kazandığı olağanüstü siyasi krediyi, Y-CHP Genel Merkezinde yuvalanmış Cumhuriyet düşmanlarının hain emelleri uğruna tüketmese…

Dipten gelen dalgaya doğru önderlik etse…

***

Reis, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı, devletin “kefen parası” olarak nitelendirilen “ihtiyat akçesini” Hazine’ye devretmeye yanaşmadığı için görevden almış.

Yaygın söylentiye göre; Başkan, öngörülen hedefleri tutturamadığı için görevden alınmış.

TCMB Kanunu’nun 28. Maddesi, Başkanın süresi dolmadan görevden affını, 27. maddedeki durumlardan birinin oluşması koşuluna bağlıyor.(1)

27.maddede ise; “ticaretle uğraşma” ve “banka şirketlerde hissedar olma” halinde başkanın görevden alınabileceğini kurala bağlamış.

Öyle bir durum yok şimdilik.

Demek ki, Reis yasaya rağmen, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile dilediğini yapabiliyor.

Aslında yapılan; Meclise rağmen, kararname ile yasanın değiştirilmesidir.

Bu mümkün müdür?

***

Bu soruya olumlu yanıt vermek imkânsızdır elbette.

Zira, Cumhurbaşkanının kararname ile kanunları değiştirebileceğini veya işlemez hale getirebileceğini kabul edersek, “hukuk güvenliği”nden söz edemeyiz.

Öyle ki, aynı yöntemle hukuk güvenliğini sağlayacak kurumların yasalarını da değiştirebilir…

Tek adam rejimi” bunların yapılabildiği rejime denir.

Mühürsüz oyların YSK tarafından “geçerli” sayılması ile kabul edilen yeni Anayasanın ülkeyi getirdiği nokta burasıdır işte.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek olan anayasa maddelerini, diğer maddeleri değiştirmek suretiyle değiştiren anayasa referandumunu “boykot” edecektik ki meşruiyet kazanmasın.

Yok hükmünde” olan bu değişiklikleri “en büyük mahkeme” olan halka götürmek, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter rejime ihanetin ve aymazlığın en büyüğü olmuştur.

Şimdi Reis’e rica ederek, yalvarıp yakararak demokrasiyi geri getiremezsiniz.

Tüm bu işlerin sorumlusu olanları hala ana muhalefetin koltuğunda tutanların sızlanmaya hakkı yoktur.

Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir…

Cemil Can

DİPNOT:

  1. Yasaklar

Madde 27- (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK ile değiştirilen şekli) Başkanlık (Guvernörlük) görevi, özel bir kanuna veya Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine dayanmadıkça Banka dışında teşrii, resmi veya özel herhangi bir görev ile birleşemez. Bundan başka Başkan (Guvernör), ticaretle uğraşamayacağı gibi, bankalar ve şirketlerde de hissedar olamaz. Hayır dernekleri ile amacı hayır, sosyal ve eğitim işlerine yönelmiş vakıflardaki görevler ve kar amacı gütmeyen kooperatif ortaklığı bu hüküm dışındadır. Bakanlar ve müsteşarlar seviyesindeki bakanlıklar arası komite toplantılarında Başkanın (Guvernör) görev alması, birinci fıkra hükmüne aykırı sayılmaz.

Geçici ayrılma, görevden af

Madde 28- Başkanın (Guvernör) geçici olarak yokluğunda kendisine, tayin edeceği Başkan (Guvernör) Yardımcısı vekalet eder. Başkan (Guvernör) ancak, 27 nci maddedeki yasakların gerçekleşmesi ve bu Kanunla kendisine verilen görevlerin devamlı surette ifasını imkansız kılacak durumların ortaya çıkması hallerinde, atanmasındaki usule göre görevinden af olunabilir.

 

KONUŞAN FOTOĞRAFLAR!..

trump-erdoğan-veliahd

Japonya’nın Osaka kentinde toplanan G-20 Zirvesi ile ilgili çok söze gerek yok.

Çünkü fotoğraflar konuşuyor.

Erdoğan, INTEX Osaka Fuar Merkezi’nde yaptığı basın toplantısında:

“Kaşıkçı cinayetinin tüm yönleri ile aydınlığa kavuşması, en üstten en alta kadar tamamından hesap sorulması uluslararası toplumun öncelikli görevidir” dedikten sonra, akıllarda Trump ile çektirdiği fotoğraf kaldı.

Erdoğan, Trump’ın sağındaydı, Kaşıkçı cinayetinin bir numaralı sorumlusu olarak gösterilen “arkadaşım” dediği Veliahd Prens Muhammet Selman, ise solunda sırıtarak poz veriyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını bu duruma düşüren Trump’ı kınıyorum…

Reis’e sözüm yok, çünkü onun bir kusuru yoktu.

Trump da öyle demiştir:

Obama yönetimi Erdoğan’a adil davranmamıştır!..

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Trump ile yaptığı görüşme sonunda yaptığı açıklamalar da dikkat çekiciydi:

Erdoğan:

“Yaptırım uygulanmayacağını Trump’ın ağzından dinlediklerini” belirttikten sonra; “S-400 olayı bir tarafta yürürken, ABD’den de Lockheed Martin’den Boeing uçaklarını alıyoruz. 100 adet Boeing alıyoruz” dedi.

Trump ise:

“Ne kadar güzel insanlar. Bunlarla anlaşmak çok kolay. Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” dedi…

Son derece açık konuştu, teşekkürler!..

***

Erdoğan’ın açıklamasından ne anladığımı söylemeden geçemem:

Rusya’dan S-400’leri alıyoruz.

Buna karşılık, ABD’den de 100 adet Boeing uçakları alıyoruz.

Bu alış-verişle, Trump’tan Türkiye’ye yaptırım uygulamama sözünü almış olduk.

Rusya da bir kıyak yaptı tabii ki, Putin’in de hakkını yemeyelim:

O da, polislerine tatil için Türkiye’ye gidebilirsiniz demiştir…

Ona da sonsuz teşekkürler!..

23 HAZİRAN “BAŞARISI” KİMİN HANESİNE YAZILMALI?

23 Haziran Seçimi, Cumhur İttifakı’nın “hezimeti” mi yoksa Millet İttifakı’nın “zaferi” olarak mı tarif edilmelidir?

Kesinleşen sonuçlara göre; 31 Mart seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın adayı 4.169.765 oy almıştı.

23 Haziran seçimlerine bu sayı, 3.936.068’e düştü.

Aradaki fark; 233 bin 697’dir ve Binali Yıldırım’a verilmeyen bu oylar, Ekrem İmamoğlu’na gitmiştir.

Böylece aradaki fark 467 bin 394 açılmıştır.

Demek ki, İmamoğlu ile Yıldırım arasındaki 806 bin 415 oy farkının yarıdan fazlasını, AKP seçmeni ile MHP seçmeni sağlamıştır.

Asıl onlara teşekkür edilmesi gerekmez mi?

Bu rakamlardan yola çıkarak da sonucu dilediğiniz gibi tarif edebilirsiniz…

***

Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın (Enver Aysever, Bülent Tezcan, Emre Kongar vb gibi) siyasetçi, yazar ve yorumcular, 23 Haziran Seçiminin “mimarı”nın Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu; İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun da katkısının hayli fazla olduğunu ileri sürerek, Atatürk posterini henüz asan İmamoğlu’nu, İstanbul’da “çırak çıkarma” çabası içerisine girdiler.

İmamoğlu’nun siyasette “önünü kesme” projesi kapsamında gördüğüm bu çalışmalar abartılı olup, yaşadığımız gerçekleri açıklamaktan uzaktırlar:

Seçim başarısını Kemal Kılıçdaroğlu’nun artı hanesine yazma çabalarına gerekçe olarak gösterilen; İmamoğlu gibi her kesimin kabul ettiği bir adayı onun tespit etmiş olmasıdır.

Yani, sonucu alacak en uygun adayı Kemal Kılıçdaroğlu bulmuştur demek istiyorlar.

Masal anlatıyorlar zira Kılıçdaroğlu’nun gerçekte böyle bir yeteneği yoktur.

Kaldı ki, İstanbul halkı İmamoğlu’na Y-CHP’nin adayı olduğu için oy da vermemiştir.

Bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Türk halkının önüne aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu koyan Kemal Kılıçdaroğlu değil midir?

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Erdoğan’ın karşısına “Çankaya’nın Noteri” olarak ismi değiştirilen 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü çıkarmak için elinden geleni yapmadı mı?

Kılıçdaroğlu, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Gül’e itirazı sonunda “gel bakalım Muharrem”i aday göstermek zorunda kalmıştı.

Dolayısıyla, İmamoğlu’nu Kemal Kılıçdaroğlu bulmuştur, dolayısıyla başarının mimarı odur, şeklindeki böbürlenme; gerçekçi olmadığı gibi yerinde de değildir…

Kaldı ki, İstanbul halkı Kılıçdaroğlu’nun seçtiği adaya itibar etseydi, 2009 Yerel Seçimlerinde Kadir Topbaş’ın karşısında aday olduğunda kendisine oy verirdi.

Anımsayınız; o seçimlerde aradaki fark 534 bin 765 kadardı…

***

Özellikle; YSK’nın iptal kararı ile Cumhur İttifakı’nın yalana dayalı propagandalarına duyulan tepki nedeniyle, Binali Yıldırım’a oy vermeyen AKP ve MHP seçmenlerinin iradesi ve Millet İttifakı bileşenlerinin başarılı seçim çalışmalarının semeresinin, Y-CHP Genel Başkanınca sahiplenilmesi haksızlığın ötesindedir.

Ve:

Siyasi nezaketsizlikten başka bir şey değildir.

Kılıçdaroğlu, “Her şey Adalet Yürüyüşü ile başladı” diyerek, 23 Haziran Seçim sonuçlarını bu yürüyüşe bağlanmasının da gerçeklik payı yoktur.

Anayasa Referandumu’nda; mühürsüz oyların geçerli sayılarak sonucun kabul edilmesi karşısında eylemsiz kalan Dersimli Kemal, zevahiri kurtarmak için “Hak, Hukuk, Adalet” yürüyüşünü düzenlemiş olup, bu yürüyüşünü o zaman CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun haksız tutuklanmasını protesto etme amacına bağlamıştı.

Kılıçdaroğlu, gerçekte toplumsal muhalefete önderlik edecek olsaydı, “atı alan Üsküdar’ı geçti”ğinde; hayır blokununYSK’nın önünde meşru bir gösteri yapmasını ister ve referandumun yenilenmesine kadar eylemleri çeşitlendirerek sürdürürdü.

Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun seçim başarısını kendisine bağlaması fırsatçılıktır, selden kütük kapma faaliyetidir…

Cemil Can

“TROL”LERİN AŞAĞILIK GÖREVİ BİTMİŞTİR!..

zafer konuşması

31 Mart Yerel Seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını bileğinin hakkıyla kazanan Millet İttifakı‘nın Adayı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının YSK tarafından hukuka aykırı bir şekilde elinden alınması üzerine, 23 Haziran 2019 Pazar günü yenilenen seçim sonuçları, ilgililere önemli mesajlar vermiştir.

Yorumcuların ağzının içerisine bakmaya gerek yok, rakamlar her şeyi açık seçik ortaya koyuyor:

1.) Cumhur İttifakı‘nın 31 Mart’ta aldığı toplam oy 4.149.656 iken, 23 Haziran seçimlerinde kesin olmayan sonuçlara göre bu sayı 3.921.201‘e gerilemiştir.

Fark: 777.581′dir.

İttifakın toplam oy kaybı: 228.455‘tir. Bunun ne kadarı AKP’nin, ne kadarı MHP’nin oyudur bilinemez elbette.

Ama şunu söylemek mümkündür: Binali Yıldırım’a 31 Mart’ta oy veren AKP ve MHP’lilerin bir kısmı, 23 Haziran seçimlerinde oy vermemiştir.

Ülkücülerin önemli bir bölümü Bahçeli’yi dinlememiştir.

Hiç kuşku yok ki, bunun nedeni, YSK’nın haksız ve insafsız kararı ile 31 Mart’tan sonra yaşananlardır: Tüm Karadenizlilere “Pontus” yakıştırması yapılması, Ekrem İmamoğlu’nun Mısır’ın darbeci Cumhurbaşkanı Sisi’ye benzetilmesi, CHP’lilerin “oy çalmakla” suçlanması vb. gibi akıl dışı söylemler, sonucun bu şekilde gerçekleşmesinde etkili olmuştur.

2.) Saadet Partisi‘nin Adayı Necdet Gökçınar, 31 Mart Seçimlerinde 103.300 oy almıştı.23 Haziran seçimlerinde oy miktarı 47.540‘a düşmüştür.

Saadet Partisi’nin oy oranında yüzde 53 azalma söz konusudur. Saadet Partisi’nin tabanında bir kayma olduğu söylenemez.

Millet İttifakı Adayı Ekrem İmamoğlu’na yapılan haksızlığa tepki olarak, Saadet Partili seçmenin 55.760′ı İmamoğlu’na oylarını vermiştir. Bunu da böyle kabul etmek gerekir.

3.) Vatan Partisi‘nin Adayı Mustafa İlker Yücel ise, 31 Mart Seçimlerinde 17.377 oy almıştı. 23 Haziran Seçimlerinde Vatan Partisi’nin oyları 15.170‘e gerilemiştir. Oy oranındaki azalma yüzde 12 civarındadır.

Vatan Partililerin de önemli bir kısmı, az yukarıda sözünü ettiğim nedenlerle, parti disiplininden kopup, Millet İttifakı Adayı İmamoğlu’na oylarını vermişlerdir.

4.) 31 Mart Seçimlerinde Cumhur İttifakı adaylarının kazandığı ilçe sayısı 24 idi; 23 Haziran Seçimlerinde bu ilçelerin 13′ünde Millet İttifakı’nın adayı Ekrem İmamoğlu daha fazla oy alarak öne geçmiştir.

Demek ki, 31 Mart Seçimlerinin tamamı iptal edilmiş olsaydı, bu ilçeleri ve Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin çoğunu Millet İttifakı kazanmış olacaktı.

5.) Cumhur İttifakı’nın 31 Mart’ta aldığı oy aranı yüzde 48.55 iken bu oran 23 Haziran seçimlerinde yüzde 44.80‘e gerilemiştir.AKP iktidarı için baş aşağı gidiş başlamıştır.

6.) Montaj, yalan ve asparagas haberlerle seçmeni etkileyip yönlendirme, eskisi kadar kolay olmayacaktır.

7.) Seçmenin hatırı sayılır bir bölümü, yakınlık duyduğu ve üyesi olduğu siyasi parti liderlerinin beyanlarına göre hareket etmiyor.

8.) “Troller”in o aşağılık görevleri bitmiştir.

31 Mart Seçimlerinden sonra yaptığımız değerlendirme (1) bu seçimlerle bir kez daha doğrulanmıştır.

Türk halkı, “kutuplaştırma siyaseti”nden bıktığını göstermiş, yerel ve genel yönetimin iktidar ile muhalefet arasında paylaşılmasını, “Türkiye İttifakı” ile iç ve dış sorunların üstesinden gelinmesini istemektedir.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, sonuçlar henüz kesinleşmeden İmamoğlu’nu tebrik etmesi önemlidir. (2)

Bu haklı ve yerinde isteğin yerine getirilmesi için çaba gösterenler siyasette kalıcı olurlar, göstermeyenler ise tasfiye edilirler…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/04/koalisyona_dogru/

(2) https://www.yenisafak.com/secim/erdogan-imamoglunu-tebrik-ediyorum-3495989

ABD’NİN “MÜSLÜMAN KARDEŞLER”İ!..

Müslüman Kardeşler

Mısır’da ilk defa seçimle başa gelen devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, hakkında açılan “casusluk” davasının 17 Haziran 2019 günü yapılmakta olan duruşmasında yaşamını kaybetti.

1982-1985 yılları arasında ABD’nin Northridge Kaliforniya Eyalet Üniversitesi‘nde yardımcı doçent olarak görev yapan Mursi’nin ardından, “Arap Baharı” yeniden tartışılmaya başlandı.

İdeolojik bakımdan yakın olduğu “Müslüman Kardeşler” hareketi içerisinde siyasete atılan Mursi, 2000 ve 2005 yılları arasında milletvekiliydi.

Mursi’nin genel başkanı olduğu Özgürlük ve Adalet Partisi,2011 Mısır Devrimi” sonrasında yapılan seçimlerde parlamentoda çoğunluğu elde etmiştir.

Yasemin Devrimi” olarak adlandırılan 2011 Mısır Devrimi; halkı mevcut yönetime karşı seferber olmaya çağıran;mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları, silahlı çatışmalar gibi sivil itaatsizliklerin bütünü olarak tarif edilebilir.

ABD’nin kışkırtma ve desteği ile hayata geçtiği için gerçek anlamıyla bir “devrim” olduğu söylenemez!

Diğer adıyla “Arap Baharı” olarak bilinir…

***

Arap Baharı, Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) uygulama sırasında verilen aldatıcı bir isimdir.

BOP’un ne anlama geldiğini, eski ABD Dışişleri Bakanlarından Condoleezza Rice Washington Post gazetesinde kaleme aldığı köşe yazısında: Amerika’nın güvenliği için tehdit oluşturan 22 ülkede “daha ileri demokrasi, hoşgörü, refah ve özgürlük arayanlara” her türlü desteği vererek mevcut hükümetleri değiştirmek ve ABD çıkarlarını gözeten yeni yöneticileri iş başına getirmek olarak açık açık anlatmıştır. (1)

Amerikalı yöneticiler, güya Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülklerinde “özgürlük açığı” tespit ettiler.

Önce bu açığın:

”İnsanlara üniversitelerini, kariyerlerini ve ailelerini dahi bir kenara bıraktıracak nefret ideolojileri için verimli bir temel oluşturmakta ve bunların yerine, beraberlerinde olabildiğince çok fazla masum canı da götürerek, kendilerini patlatmayı tercih ettirmekte” olduğu vurguladılar.

Ardından;Tunus’tan başlayarak meşru hükümetleri yıkma ve ülke sınırlarını değiştirme işlerine girişmişlerdir.

Suriye’ye kadar geldiler…

Coniler, petrol ve doğalgaz kaynakları ile hiç ilgileri yokmuş gibi davrandılar…

***

ABD kışkırtması ile başlayan gösteriler sonunda, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek istifa etmek zorunda bırakıldı; yapılan seçimlerde de iktidara Muhammed Mursi taşındı.

Mursi, BOP’un yarattığı karmaşada, kullanılan oyların yüzde 51.73 ile iktidara gelmiştir.

İlk turda yüzde 25.5 oy almış, ikinci turda sadece yüzde 51.85′te kalabilmiştir.

Başka bir söyleyişle, demokrasi kahramanı gibi sunulmaya çalışılan Mursi, toplam seçmenin yüzde 26.82′sinin desteği ile Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir.

Bir de bu nedenle “2011 Mısır Devrimi” gerçek anlamda bir “devrim” olarak kabul edilemez!..

Mursi’nin ardından yakılan “ağıtlar” fazlasıyla abartılıdır…

Sonradan inkar edilmiş olsa da, evlilik yaşını 14′e indirmesine ve eşi ölen erkeklere ilk 6 saat içerisinde “veda seksi hakkı” tanıyan yasa tasarısının Meclise getirilmesine karşı çıkmayan bir Cumhurbaşkanı olarak siyasi tarihe geçmiştir…(2)

***

Bütün gücüyle Mursi’nin arkasında duran Müslüman Kardeşler adlı terör örgütü, ancak “2011 Devrimi”nden sonra yasal statü kazanabilmiştir.

2011′den sonra “İhvan-ı Müslimin” adını kullanmaya başlamışlardır.

İhvan-ı Müslimin, 30 Nisan 2011’de Özgürlük ve Adalet Partisi’ni kurarak Mısır siyaseti içerisindeki yerini aldı…

Beşinci Cumhurbaşkanı olarak seçilen Mursi’ye karşı, Genelkurmay Başkanlığına atadığı ve Müslüman Kardeşler’e yakınlığı ile bilinen Abdülfettah el Sisiönderliğinde ve tabii ki, yine ABD’nin kışkırtması ile 2013 yılında, askeri bir müdahale gerçekleştirilmiştir.

İlginçtir:

Darbe yapılan Mursi ile darbeyi yapan Sisi, Müslüman Kardeşler örgütünün üyeleridir ve ABD, yerine göre her ikisini de desteklemiştir!..

Sisi de Mursi gibi “bilgi ve görgüsünü” artırmak için ABD’ye gidenlerdendir.

1992′de İngiltre’de Komuta ve Kurmay Subay Akademisi‘nde, 2006′da da ABD Kara Harp Akademisi‘nde eğitim ve kurslar almış olan Sisi, Mısır Silahlı Kuvvetleri Yüksek Konseyi’nin en genç üyesiydi…

***

Gelelim “Müslüman Kardeşler”e ve bitirelim:

Müslüman Kardeşler, 1928 yılında ilkokul öğretmeni olarak görev yapan Hasan el-Benna tarafından; “dinsel, politik ve sosyal bir hareket” olarak kurulmuştur.

Hareket, 1882 yılında Mısır’ı işgal eden Britanya İmparatorluğu’nun, o yıllarda yoğunlaşan “politik ve toplumsal adaletsizliklerine” muhalif bir söylemle ortaya çıkmıştır.

Örgüt, “eğitim” ve “yardımseverlik” alanlarındaki söylemleri ile hızla gelişmiştir.

Bu yönden bakılınca FETÖ’nün ikiz kardeşi gibidir…

Müslüman Kardeşler, “Modernizm” ile “dinsel gelenek” arasında yıkılan bağları tekrar kurma iddiasındaydılar.

Mısır’da yıllar boyunca en kapsamlı, en iyi organize olmuş ve en disiplinli politik muhalefet yapılanması Müslüman Kardeşler’di…

***

1930’larda Nazilerle bağlantılıydılar; İngilizlere yönelik “ajitasyon, espiyonaj ve sabotaj” faaliyetlerinde bulunuyorlardı.

1948’de lider nitelikli 32 militanları tutuklandı.

Mısır Başbakanı Nukraşı, örgütün dağıtılması talimatını verdi.

28 Aralık 1948’de tertipledikleri bir suikast sonucu Başbakanı öldürdüler.

Hükümet ajanlarının misilleme olarak Kahire’de düzenledikleri silahlı bir başka saldırıda da Benna hayatını kaybetti…

***

Müslüman Kardeşler, “liberal, ileri ve kozmopolit” Mısır’ı sekteye uğrattığını ileri sürdükleri; gece kulüpleri, sinema salonları, oteller ve İngilizlerin sıkça ziyaret ettiği Kahire merkezindeki 750 binanın kundaklanarak yıkılması olaylarına karışmakla da suçlandılar.

1952’de yapılan Hür Subaylar Darbesi’ne destek oldular.

İkinci Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’a (Nasır) karşı düzenlenen bir suikast sonucu örgütün faaliyetleri yasaklandı; üyeleri tutuklandı ve binlercesi çeşitli cezalara çarptırıldı.

Ardından, İslam’da Sosyal Adalet eseri ile tanınan ve Kahire Üniversitesi’n öğretim üyeliğinden ayrıldıktan sonra, örgüte katılan Seyyid Kutup, suikastlarda rol almak ve darbe girişiminde bulunmak suçlamalarından, 1966 yılında altı arkadaşı ile birlikte idama mahkum edildi.

1949 yılında ABD’ye giden Kutub, Müslüman Kardeşler’e sonradan katılmış olmakla birlikte, örgütün en etkin düşünürüydü; 1964′te yayımlanan Yoldaki İşaretler adlı eseri ve düşünceleri, İslami Cihad ve El Kaide gibi Radikal İslamcı gruplara ilham kaynağı oldu.

Amerikan medeniyetini “primitif” olarak gördüğü ve reddettiği de söylenir…

***

Nasır’ın halefi Enver Sedat, 1970’de Devlet Başkanı oldu ve cezaevlerinde bulunan Müslüman Kardeşler üyelerini serbest bırakttı.

Sedat, bunların sol gruplara karşı yardımlarına da izin vermişti.

Ne var ki, Erver Sedat suikastınında anahtar rolü yine bu örgüt üyeleri oynadılar.

Sedat, 1981 yılında, Müslüman Kardeşlerin Mısır Ordusu içerisinde bulunan üyeleri tarafından öldürülmüştü…

***

Müslüman Kardeşler, 2011 Ocak ayında başlayan yaygın gösterilerden sonra, istifa eden Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek döneminde, öğrenci kurumlarında hakim duruma gelmişlerdi.

Bu yöntemi Fetullah Gülen’in masum görünen ilk faaliyetlerine benzetirim.

Müslüman Kardeşler, uluslararası alanda İngilizce bir ağ sitesi hazırladılar ve bazı önderlerini Batı’ya göndererek, dünya kamuoyunda yanlış tanındıklarını anlattılar:

Amerikan Guardian gazetesinde ve Amerikan Yahudi gazetesi Forward‘da makaleler yayınlattılar.

Dikkatimi çekmiştir; Siyasal İslamcılar nedense hep ABD gazetelerinde yeşerip büyümüşlerdir!..

***

Mısır’daki Özgürlük ve Adalet Partisi ile Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adlarındaki “adalet” sözcüğü, aralarındaki ideolojik yakınlığa vurgu yapıyormuş gibi hep dikkatimi çekmiştir.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, askeri darbe ile düşürülen ve yargılandığı mahkemede bir duruşma sırasında kalp krizi geçirerek vefat eden Mursi’yi pek severdi:

Mursi’nin ölümü ardından yayınladığı taziye mesajında; ondan “şehidimiz” olarak söz etmiş, 81 ile ilçelerinde sala okutup, gıyabi cenaze namazı kılma talimatı vermiştir…

Sisi yönetimi ile diplomatik ilişkilerimizin düzeyi de bu konuda yeterince fikir vermektedir. (3)

Reis, Mısır’da 2013 darbesini yapan Sisi yanlılarının iki parmakla yaptıkları “zafer işareti”ne cevap olarak; Mursi yanlılarının dört parmakla yaptıkları “rabia işareti”ni uzun süre kullandıktan sonra; bu işaretin anlamının; “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan ve Tek Bayrak” olduğunu söyleyerek, yanlış anlaşılmaları ne derece önleyebilmiştir bilmiyorum!..

***

Müslüman Kardeşler Örgütünün radikal pek çok İslami örgüte fikir babalığı yaptığına da kuşku yoktur.

Bu grubu, baştan beri ABD’nin destekleyerek kullandığıhakkındaki iddialar, her geçen gün daha da güçlenmektedir:

Amerikan gazetelerinde makale yayınlatarak meşruiyet arama çabaları, FETÖ’nünkinden farklı değildir.

Her iki örgütün, “eğitim” ve “yardımseverlik” konularındaki faaliyetler ile üne kavuşma da tıpatıp aynıdır.

Ya o “İngilizce ağ sitesi” kurmalarına ne demeli!

FETÖ’nün çalışma şekli ile Müslüman Kardeşler’in çalışma şekli arasındaki benzerlik, her iki örgütün arkasında CIA’nın eli olduğu düşüncesini desteklemektedir.(4)

En azından benim kanaatim böyledir…

Paylaşayım istedim…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://www.yeniakit.com.tr/haber/ortadoguda-22-ulkenin-sinirlari-degisecek-332146.html

(2) http://www.dunya48.fr/cemil-can/20875-cemil-can-nekro-filler-ve-14-yasinda-yasama-veda-edenler?fbclid=IwAR2Z0vN3TQuQznMiq_DMmKfS_3qZSBpCrk6fQv9r144UproKc6maHS2PnQc

(3) http://www.mfa.gov.tr/turkiye-misir_siyasi-iliskileri-.tr.mfa

(4) https://www.ulusal.com.tr/m/dunya/abdden-musluman-kardesler-cikisi-h164193.html

KAPI ARALANABİLİR Mİ?

gemicikler

İSTANBUL SEÇİMİ YENİ BİR DÖNEME KAPI ARALAYABİLİR Mİ?

31 Mart’ta yapılan seçimlerin iptaline neden gösterilen; sandık kurulu başkanlarının kamu görevlilerinden seçilmemiş olması, ilçe seçim kurullarının kararıydı.

YSK, aynı ilçe seçim kurullarının 23 Haziran seçimlerinde görev yapmasına karar vererek ve de haklarında yasal işlem yapmamış olmakla; hem bu kurulları akladı hem de iptal kararını gerekçesiz hale getirdi.

Aynı zamanda 23 Haziran seçimlerini de daha yapılmadan iptal edilebilir hale getirdi!..

***

İstanbul’un 39 ilçesinde, ilçe seçim kurullarınca oluşturulan sandık kurulu başkanlarından 56′sının, yedek memur üyelerden 66′sının ise AKP üyesi olduğu ortaya çıktı. (1)

Öte yandan; İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve bağlı şirketlerin yöneticileri, AKP’nin seçim kampanyasında görevlendirildiler.

Bunlar siyaset tarihimizde “ilk”lerdir.

İBB Trafik Radyosu Koordinatörü Murat Kazanalmaz, belediye çalışanlarının düzenlediği mitingde, seçilmiş Belediye Başkanı İmamoğlu’nu eleştirdi:

“İstanbul’umuz için yıllardır kaynakları etkin ve verimli kullanarak yapılan yüzlerce hizmet ve faaliyeti bir algı operasyonu ile ‘israf‘ kavramına sıkıştırma ‘insafsızlığını’ gösterenleri kınıyoruz” dedi.(2)

Belediye çalışanları, seçilmiş başkanlarını önceki yönetimi israf etmekle eleştirdiği için miting yapıp kınadılar!

Bu da bir “ilk”tir…

***

İsraf etmek, TDK’nun sözlüğünde: Gereksiz yere harcamak, savurganlık etmek, tutumsuzluk etmek şeklinde tanımlanmıştır.

Kısa zaman içerisinde kamuoyuna aktarılan bilgilere göz atarak, belediye çalışanlarının başkanlarını kınamakta ne kadar haklı olduğuna göz atalım.

En çarpıcı örnek Samsun’dan:

Yeni seçilen CHP’li başkan, Samsun’un Atakum İlçe Belediyesi’nin kasasında gözüken 7 milyon 201 bin 812 TL’yi bütün araştırmalarına rağmen bulamadığı için dava açmaya hazırlandığını açıkladı. (3)

Atakum Belediyesi’nde 50 günde, 1.628.625 TL tutarlı 37,5 ton lop et yenilmiş. (4)

Fazla mı?

Son yerel seçimle büyükşehir belediyeleri el değiştirirken, CHP’li başkanlara dudak uçuklatacak borçlar kaldı:

İstanbul Belediyesi’nin 22, Ankara’nın 4,5, Antalya’nın 2.1 milyar borcu var.(5)

Hangi icraatlar için bu harcamalar yapıldı, bu işler daha ucuza yapılabilir miydi?

Bu soruların araştırılması adeta yasaklandı.

AKP’li belediyelerin icraatlarını anlattıklarını duyanınız var mı?

Bu kadar parayı nerelerde kullandılar, neden anlatmıyorlar acaba?..

***

Alın size bir başka örnek daha:

CHP Genel Başkan Yardımcısı Akif Hamza Çebi, bedelli askerlikten toplanan paraların akıbetini araştırmış:

Toplanan 3,6 milyar lira ile kamu kurumlarına lüks makam araçları kiralandığını tespit etmiş. (6)

Yakıştı mı?

Buyurun buradan yakın:

İBB, yandaş dernek ve vakıflara 847 milyon TL yardım yaptı.

Bu bilgilerin yer aldığı STK-Okul-Yurt 2018’ adlı faaliyet raporu, Belediye Meclisine bile sunulmamıştır. (7)

Yardım yapılan vakıf ve dernekler arasında önemli bir bölümü Erdoğan’a yakın olanlarmış.

Haberin yayınlanmasından sonra, haftalar geçmesine rağmen, hala yalanlanamamıştır…

***

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, ikisi müfettiş ve üçü uzman sıfatıyla olmak üzere beş kişiyi, İBB’nin veri tabanının kopyalanması için yetkilendirdi. (8)

Belediye Başkanı belediyesindeki bilgileri incelemesin mi?

Paniğe kapılan AKP’li Belediye Meclis üyeleri, derhal soluğu idare mahkemesinde aldılar.

Devletin kozmik odası açılıp; silahlarımız, sivil savaş birliklerimiz ve gayrinizami harp planlarımız Fetullahçı savcılara teslim edilirken;“Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diye göbek atanlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin veri tabanı denetim altına alınmaya çalışılınca, bunu önlemek için adeta seferberlik ilan ettiler.

Korkuları neydi acaba?

Bir başka tuhaflık da “bağımsız” yargının tutumundadır:

İstanbul 4. İdare Mahkemesi, veri tabanı kayıtlarının elektronik ortamda kopyalanması işleminin yürütülmesinin durdurulmasına karar verdi. (9)

Bu kararla birlikte, seçilmiş belediye başkanının belediye hakkında bilgileri öğrenmesi, dolayısıyla halkla paylaşması da engellenmiş oldu.

Aferin diyelim mi?..

***

Anlaşılan ne pahasına olursa olsun; İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni AKP’li olmayan birine vermek istemiyorlar!

Bu yüzden olsa gerek seçmen avına çıkılmıştır:

Köprü ve oto yollardan kaçak geçenlere verilen para cezalarına af getiriliyor.

Kaçak geçenler, Devletin parasını çalanlar değiller mi?

Eeeee!..

AKP, hırsızlara af çıkartarak, onların desteğini almaya bile ihtiyaç duyuyor demek ki.

Cezasını ödemiş olanlara da paraları geri ödenecekmiş.

Bak sen şu işe!

Bu kararla, geçişlerde ücretini ödeyen dürüst vatandaş adeta cezalandırılıyor. (10)

Ne adil yönetim ama!..

***

Bir yıl, 18 Mayıs 2018’de, başlayan uzmanların, meslek örgütlerinin eleştirdiği imar affı da kamu malına el uzatanlara, vergi kaçıranların oyunu satın almak için verilmiş rüşvet niteliğindedir.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, imar affı kapsamında 10 milyon başvurunun yapıldığını ve 19 milyar TL toplandığını söyledi.

Paraların nerelerde kullanıldığı belli…(11)

***

İsraf yok” diyerek, miting yapan belediye memurlarına konu ile ilgili hatırlatmalarda bulunmaya devam edelim:

Yenişafak gazetesi, İmamoğlu’nun mal varlığını yazdı.

Manşetten verilen haberde İmamoğlu için “Emlak Kralı” denildi.(12)

Yenişafak’a da aferin güzel bir haber yapmış!

Demek ki, İmamoğlu’nun başarılı bir iş adamı olduğunu kabul ediyorlar.

Çoğu Beylikdüzü Belediye Başkanlığına seçilmeden edinilen taşınmazlar aile şirketleri üzerine kayıtlıymış.

Ne kadar iyi…

Demek ki, İmamoğlu olmadan da bu şirket işlerini yürütebiliyormuş…

***

Yenişafak’ta yayınlanan haberde, İmamoğlu’nun servetini hukuka aykırı yollarla edindiğine dair en ufak bir ima dahi yoktur.

Buradan şu sonucu çıkartabiliriz:

Demek ki, seçilmiş İBB İmamoğlu’nun dünya malına da ihtiyacı yoktur.

Dolayısıyla ikinci kez seçilmesi halinde, kamu kaynaklarına el uzatma olasılığı bulunmuyor.

Kişisel yararı yerine, “kamu yararı”nı önde tutan idareciler, genellikle hali vakti yerinde olanlar arasından çıkarlar.

Aç adamların gözü çoğu zaman “beyt-ül mal”dadır.

Haramdan uzak duran yöneticilerin yaptığı ihaleler şeffaftır, aldıkları kararlar aleni olur…

Bugünlerde AKP’nin müfettişler ordusu, İmamoğlu’nun daha önce başkanlığını yaptığı Beylikdüzü Belediyesinde harıl harıl çalışmaktadır.

Anlaşılan kamuoyuna yansıtılacak yolsuz bir işleme henüz rastlayamadılar…

Rastlasalar, nasıl haberler yapılacağını tahmin edersiniz…

***

İmamoğlu’nun durumu kısaca böyledir.

Gelelim rakibi Binali Yıldırım’a:

Halkı aydınlatma görevi, şimdi de otobüscü Topal Dursun’un muavin oğlu Binali Yıldırım’dadır.

Kamu hizmetlerine girmeden önceki mal varlığı ile bugünkü malvarlığı arasındaki farkın, hangi meşru ticari faaliyetler ile oluştuğu açıklanmalıdır.

Özellikle de kumarhanelerde görüntüleri kaydedilen (13) oğlu Erkan’ın, gemiciklerini (14) nasıl kazandığını ben şahsen çok merak ediyorum.

Kamuoyunun da aynı merak içerisinde olduğuna eminim.

Binali espri yapacak yerde bu sorulara cevap versin de halkı aydınlatsın bakalım…

***

Moderatör İsmail Küçükkaya’nın, 16 Haziran akşamı karşı karşıya gelecek olan İmamoğlu ile Yıldırım’a bu yönde sorular yöneltip yöneltmeyeceğini bilmiyoruz tabii ki.

İsraf” konusunun tartışılmaması için memurları sokağa döken AKP iktidarı, İstanbul Belediyesi’nin başına getirmeyi planladığı kişinin mal varlığının tartışılmasını önleyebilecek mi göreceğiz.

İstanbul seçmeni, sadece adayların malvarlıklarını nasıl kazandıklarına dair sorunun yanıtını öğrenebilse, kararını o anda verebilir…

Mecburuz:

Saat 21.00 itibariyle televizyonlara kilitleniyoruz…

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/31-mart-bu-yuzden-iptal-edilmisti-ama-sandik-kurulu-baskanlari-akp-uyesi-cikti-5120013/

 

(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1435950/iBB_calisanlari_siyasete_alet_edildi.html

 

(3) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/kayitlarda-var-kasada-yok-7-2-milyon-nerede-5121987/

 

(4) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1438619/Secim_oncesi_37.5_ton_lop_et_yemisler.html

 

(5) https://www.sozcu.com.tr/2019/ekonomi/akpnin-borc-mirasi-4288717/

 

(6) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/bedelli-parasi-ile-luks-arac-saltanati-5130114/

 

(7)https://www.aydinlik.com.tr/ibb-o-vakiflara-847-milyon-lira-vermis-ekonomi-nisan-2019

 

(8) https://halktv.com.tr/yerel-secim-2019/ismail-saymazdan-kozmik-odali-ibb-yorumu-dehsete-kapil-391222h

 

(9) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/son-dakika-ibb-kayitlarinin-kopyalanmasi-islemine-yurutmeyi-durdurma-karari-4491409/

 

(10)https://www.star.com.tr/guncel/kopru-cezalarina-af-cikacak-mi-son-dakika-kopru-hgs-cezalari-af-son-durum-aciklamasi-haber-1419672/

 

(11) https://www.birgun.net/haber-detay/imar-affiyla-yagma-ve-talan-ozendirildi-yeni-facialara-davet.html

 

(12) https://www.yenisafak.com/secim/emlak-krali-3494917

 

(13) https://www.birgun.net/haber-detay/binali-yildirim-oglunun-kumarhane-goruntuleri-hakkinda-konustu-110288.html

 

(14) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/536411/17_sirketi__28_gemisi_ve_2_superyati…_Binali_Yildirim_kimdir_.html