Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

MAZBATA ALAMAYACAK BELEDİYE BAŞKANLARI!..

Basın açıklaması_1

MAZBATA ALAMAYACAK OLAN Y-CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI!..

Bugün iki iyi, bir kötü haberim olacak size.

İyi haberlerle başlıyorum:

Van’da görülen KCK davasında, HDP’li eski Büyükşehir Belediye Başkanı Bekir Kaya ve arkadaşları, “terör örgütü PKK/KCK’ya üye olmak” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldılar. (1)

Bu tespitin başka mahkemelerce de yapılması halinde, HDP’nin Anayasa Mahkemesince kapatılacağına şüphe yoktur.

İkinci haberim:

Yerel seçimlerde HDP ile ittifak yapacağını duyuran; Kürdistan Komünist Partisi ile Kürdistan Özgürlük Partisi hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında kapatma davası açıldığıdır. (2)

Kürdistan Komünist Partisi’nin, TSK’nın Afrin’e düzenlediği Zeytin Dalı Operasyonuna da Kılıçdaroğlu gibi karşı çıktığını anımsatıyorum.

Kötü haberim ise; bazı Y-CHP belediye başkan adaylarının mazbatalarını alamadan görevden alınacakları ve yerlerine kayyumların atanacağı tehlikesidir…

***

Y-CHP’nin gösterdiği belediye başkan adaylarının bir kısmı seçimden önce, bir kısmı da seçildikten sonra; terör örgütü üyesi olmamakla birlikte, örgüt yararına herhangi bir iş veya hizmet gördükleri iddiası ile görevden alınmaları ve yerlerine kayyum atanması çok olası gözükmektedir… (3)

Bu hukuki durum karşısında, aşağıdaki soruların yanıtlarını aramamız gerekmektedir:

a.)Terör örgütü PKK‘ya yardım yaptıkları; teröristlerin cenazelerine katıldıkları, “Halk Mahkemeleri” kurarak yargılama yaptıkları, ilçelerden örgütsel içerikli raporlar istedikleri ve bu şekilde örgütün hiyerarşik yapılanmasında yer aldıkları tespit edilenler ile 15 Temmuz Darbe Girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu oldukları anlaşıldığından görevlerinden alınan belediye başkanlarına; “seçimle gelen seçimle gitmelidir” gibi masum gerekçelerle veya “basın özgürlüğü”ne sahip çıkma kılıfı arkasına sığınarak destek vermiş belediye başkanları,

b.)Y-CHP yönetimi, ilçe yönetimlerince haklarında yolsuzluk iddiaları ile dosya hazırlanan ve ayrıca görevlerinde başarılı da olmayan belediye başkanlarını,

c.)Kamu kaynaklarını yasalara aykırı olarak özel kişiler lehine kullanan ve açıkça kamu zararına sebebiyet verdiklerini kendi beyanları ile itiraf eden belediye başkanları, neden İNADINA İNADINA aday gösterilmekteler?

Yanıt: Uygun ortamı oluşturma için tabii ki…

Uygun ortamın ne menem bir şey olduğunu ise ilerleyen paragraflarda açıklayacağım.

***

ABD’nin “kara gücü” olarak kabul ettiği PKK’nın, Meclis’teki uzantısı olan HDP’li belediye başkanları hakkında açılan davalardan birkaçının daha sonuçlanması halinde; bu partinin terör örgütü ile birlikte anılmaya başlanacağı ve kapatılacağı(4) gün gibi ortadadır:

Kapatılma tehlikesi çok yakın olan HDP ile “ittifak” yapmanın veya bu partinin “olur” verdiği kişileri Y-CHP’den belediye başkan adayı göstermenin, yürürlükteki hukuk karşısında korunma olanağı var mıdır?

Yanıt veriyorum:

Elbette ki yoktur!

Denebilir ki, HDP’nin kapatılmasından sonra, kapatılma gerekçelerine göre, biraz da zorlama yorumlar yapılırsa -gerçekte yöneticileri yargılanması gerekirken- CHP bile kapatılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir…

Acaba böyle bir tehlike neden göze alınmaktadır?

Gösterilen adaylar gerçekten vazgeçilmez midir?..

***

Y-CHP’nin vitrine çıkardığı en başarılı belediye, Çankaya Belediyesidir.

Israrla ikinci kez aday gösterilen Alper Taşdelen, afişlere “Haseki Tarzı” olarak yazılan “Haseki tipi model”i (!) uygulamakla övünmektedir.

AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Özhaseki, katıldığı bir televizyon programında hükumetten yardım almadan -kaynak yaratarak- pek çok belediye hizmetini gerçekleştirdiğini, arkadaşlarının da bu durumu “Haseki tipi model” olarak isimlendirdiğini övünerek anlattı. (5)

“İmar Barışı”nın da mucidi olan Özhaseki, nasıl kaynak yarattığını ise nedense anlatmamaktadır!

Aynı şekilde, Çankaya Belediyesi Başkanı Alper Taşdelen de katıldığı bir başka televizyon programında, belediyenin bir kuruşunu harcamadan, -kaynak yaratarak- bir sürü icraat yaptığını anlatmıştır. (6)

Taşdelen de kaynağı nasıl yarattığını açıklamadı!…

***

“Kaynak yaratma” işi en önemli icraat olmasına rağmen, belediye başkanları bu icraatlarını neden kamuoyundan gizlemektedirler?

Bu sorunun yanıtını, övünülen hizmetleri, hangi müteahhitlerin yaptığı ve bölgedeki yapılaşmalardan anlamak olanaklıdır.

Şehir Planları üzerinde imar değişiklikleri yapılarak, yoğunluğu artırılan bazı arsaların müteahhitlerine (veya sahiplerine) 5 kat yerine 15 kat bina yapma izin verilmektedir.

Fazladan elde edilen 10 katın getirisinden belediyeye düşen miktar karşılığında da o övünülen hizmetler yapılmaktadır.

Kısaca “kaynak yaratma” budur…

Başka türlüsü olamaz!..

Zira belediyelerin yap-işlet-devret seçeneği olamaz, buna mevzuat müsait değil.

***

Kaynak yaratma”nın iki yönü vardır:

Birincisi belediyeye düşen payın, belediyeye ait bir hizmette kullanılmasıdır ki, bunda yasaya aykırı bir durum olduğu söylenemez.

İkincisi, belediyenin yapması gereken bir hizmeti, yoğunluk artırarak bundan yararlanacak olan özel bir şahsa rant sağlayarak yaptırmaktır ki, bu durumda kamu kaynakları, yandaşlara (veya ortaklara) peşkeş çekilmekte olup, açıkça suç işlenmektedir.

Tabii ki, gerçek durum, dürüst bir soruşturma ile anlaşılabilir…

Mehmet Özhaseki’nin “icat ettiği” ve açıkça hukuka aykırı olan bu yöntem, (şimdilik) kendi başını yakmayabilir ama Taşdelen’i cezaevine girmekten kurtaramaz!

Mehmet Özhaseki için suç olmayan bir eylem, Alper Taşdelen için neden suç teşkil etsin sorusunu, bana sormayın lütfen…

Ama illa da bu soruya benim cevap vermemi istiyorsanız, bir soru ile cevap vereyim:

Amerika adına darbe girişiminde bulunan FETÖ’nün “siyasi ayağı” neden dışarıda da diğer ayakları içeridedir?

Her iki soruya da cevabı siz verebilirsiniz artık…

***

Sondan bir önceki soru:

Durum bu kadar açık ve net iken; neden seçimlerden önce HDP’nin kapatılması için dava açılmaz da üstüne üstlük bir de 92 milyon 238 bin TL hazine yardımı yapılır? (7)

15 yılda özelleştirmelerden elde edilen gelirin toplamı 62 milyar dolar olduğu göz önünde tutulursa, terör örgütünün Meclisteki uzantısına, bu fakir halkın ne kadar parasının aktarıldığı daha iyi anlaşılacaktır. (8)

Yukarıdaki sorunun da yanıtını ben mi vereyim:

Yerel seçimlerde HDP’li belediye başkanları veya HDP’nin “destekleriz” dediği Y-CHP’li belediye başkanları kazanırsa, düğmeye basılır ve tümü görevlerinden alınarak yerlerine kayyumlar atanır.

Böylece o belediyeleri de AKP kazanmış olacağından, yapılan hazine yardımları boşa gitmiş olmaz!

Y-CHP’nin hazırladığı bu elverişli ortamda seçimleri AKP’li adayları büyük olasılıkla kazanır, bu durumda yargı süreci devam eder ve HDP kapatılarak istenen sonuç elde edilir…

Her iki halde de Y-CHP, iyice halkın gözünden düşer ve tamamen iktidar alternatifi olmaktan çıkmış olur…

Böyle bir durumla karşılaşmamak için defolu ve şaibeli olan belediye başkanları (9) yerine, süratle ayıpsız olanları gösterme olanağı vardır. 19 Şubat‘a kadar adaylar değiştirilebilir.

***

CHP içerisinde bu tehlikeleri görecek kimse yok mudur?

Vardır elbette.

Lakin etkili yerlerde değiller…

Bütün umutlar 24 senenin sonunda Ankaralıları İ. Melih Gökçek’ten kurtaran Reis’tedir.

Hakkını yememek gerekir; Dersimli de bu defa İzmir’i kayyum eliyle Reis’e teslim edecektir!

Öte yandan CHP’yi de Dersimli Kemal ve arkadaşlarından Reis’ten başkası kurtaramaz!..

Kurultay delegelerimiz “cılk” çıktı!..

***

Son soru ile bitiriyoruz:

10 Aralık Hareketi(10) ve TESEV‘ciler olarak tarif edilen Y-CHP yönetiminin planı nedir?

9 yılda kaybedilen 9 seçimin tamamında seçimlerde “hile” yapıldığını iddia ederek, bir sonraki seçime hazırlanan ve partinin başında kalmayı başaran Dersimli Kemal ve ekibi artık sona geldiler.

Beklendiği gibi:

Yine bütün sandıklarda görevli bulundurmayacaklar!

Zahmet edip de YSK’dan kesinleşmiş seçmen listelerini bile hala almadılar!

Bu seçimde yaşanacak münferit olayları -ki AKP seçmeni bu işe hem yatkın hem de deneyimlidir- abartarak, Türkiye ve Dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye üzerine çekmeye çalışacaklar.

Trump, zaten kulağını bize dönük yatmaktadır!

Macron, Merkel ve diğer liderler tetikteler.

Venezuela‘daki gibi belki de Dersimli’yi başkan olarak tanırlar!..

Bizimkilerde o yürek nerdeeeee!

Ama;

Yine de Batı’dan her türlü entrikayı beklemek gerek…

Trump’ın da işi zor tabii: Venezuela ile mi uğraşsın bizdeki bela ile mi?

 

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201809101035128209-van-kack-ana-davasi/

(2) https://odatv.com/kurdistan-partilerine-kapatma-davasi-10021919.html

(3) TCK’nın 220 maddesi 7. fıkrasının gerekçesine göre; “Örgüt üyesi olmaksızın, örgütün niteliğini bilerek örgütün yararına herhangi bir iş, görev veya hizmet yapılması örgüt üyeliği ile eşdeğer kabul edilmekte ve örgüt üyeliği ile benzer şekilde cezalandırılmaktadır”.

Nitekim, Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 09.10.2018 tarihli, 2017/3510 E. ve 2018/6087 K. sayılı kararında:

“Sanık …’ün, suç örgütü kurucusu ve üyesi olmayıp suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım eden konumunda olup, eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 220/7. maddesi yollamasıyla aynı Yasanın 220/2 maddesi kapsamında kaldığı kabul edilip, anlaşılmasına karşın, hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/6-9. maddesi gereğince uygulama yapılması…” denmek suretiyle örgüt yararına herhangi bir iş veya görev ya da hizmet yapılması, örgüt üyesi gibi cezalandırılmak için yeterli bulunmuştur.

(4) http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2008-75-405

(5) Mehmet Özhaseki-Buket Aydın (Videonun tamamını izlemek istemeyenler, yürütme çubuğunu 10.dakika 45. saniyeye kaydırsınlar.) https://www.youtube.com/watch?v=6wgDiKPqATc

 

(6) Alper Taşdelen- Lale Ozan Aslan (Videonun tamamını izlemek istemeyenler, yürütme çubuğunu 8.dakika 27. saniyeye kaydırsınlar.) https://www.youtube.com/watch?v=nqbr2RYZZlk

(7) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201810191035739028-parti-yardim-hazine-milyon-tl/

(8) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/80-yilin-birikimi-15-yilda-satildi-156925h.htm

(9) http://www.haber7.com/siyaset/haber/2824650-chp-maltepe-sokaga-dokuldu-adalet-istiyoruz

(10) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/02/chpnin-ruya-tabircileri/

 

CHP’NİN RÜYA TABİRCİLERİ!..

Akşam gazetesinin 10 Aralık Hareketi ile ilgili olarak ortaya attığı iddia şudur:

Güya 10 Aralık Hareketinin önde gelenleri: “CHP sosyal demokrat bir parti değildir, sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir ve kapatılmalıdır ” demişlerdir.

Hareketin sözcüsü CHP PM Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar bu iddiaları kesin bir dille yalanlamıştır.

Ona inanmak durumundayız…

Lakin 10 Aralık Hareketi (1) CHP’ye sızdıktan sonra, CHP’yi, Cumhuriyet değerlerini savunan parti olmaktan çıkartmışlar; fiilen ve hukuken olmasa da, ideolojik düzlemde kapısına anahtarı asmışlardır…

Bu gerçeği de görmek zorundayız…

***

Başlayayım:

Her yıl 10 Aralık, dünyada İnsan Hakları Günü olarak kutlanır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilmiştir.

CHP’yi işgal eden 10 Aralık Hareketi de adını buradan almaktadır…

Bu kadarına itirazımız yok!..

***

10 Aralık Hareketi, 2005 yılının Sonbaharında adını duyurmuştur.

27.07.2007 tarihinde yayınladıkları bildiride; açıkça CHP’nin adı verilmemekle birlikte, “sosyal demokrat olma iddiasını taşıyanların” demek suretiyle, CHP’ye “esaslı” eleştiriler yöneltilmiştir. (2)

10 Aralıkçıların, terör sorununu “Kürt sorunu” olarak nitelemeleri, CHP’yi “laiklik” ve “cumhuriyet temalarına kilitlenmekle” eleştirmeleri ve aynı zamanda ordunun siyasete müdahalesini bazen üstü kapalı bazen açık şekilde savunmakla itham etmeleri dikkatimi çekmiştir…

“Çağdaş sosyal demokrat bir parti” -ne demekse- kurmak amacıyla eyleme geçen bu hareketin akıl hocası İbrahim Kaboğlu’nun hazırladığı anayasa taslağındaki ifadelere (3) de ciddi ciddi takıldım:

Türk Halkı” veya “Türk Milleti” yerine, “Türkiye toplumu”; “Türk vatandaşlığı” yerine “Anayasal yurttaşlık” ifadelerini özellikle kullanıyor, “ulus-devletin milliyetçi saplantılarından sıyrılarak” diyerek, milliyetçiliği saplantı olarak kabul ediyor; “aşırı merkeziyetçi yapıdan uzaklaşılması” ile de, yerel yönetimlerin güçlenmesine gönderme yapıp, kapıyı “federasyona” aralıyordu…

“Türkiye de kimlikler üzerine can yakıcı bir konu olan yurttaşlık tanımı görmezden gelindi” diyerek, “kimlik siyaseti” yapacaklarının işaretini de veriyorlardı…

Bu söylemi bir yerden tanıyorum ben…

***

Daha sonraları “Kürt açılımı” ve “Yeni Anayasa” yapımı sürecinde de karşılaştığımız bu kavramlar, 10 Aralık Hareketinin ideolojisini anlatırken sıkça kullanılıyordu.

Yeni Anayasa” yapım sürecinde, Y-CHP’nin anayasa teklifinin, 10 Aralık Hareketinin anayasa önerisi ile neredeyse bire bir aynı olması ve her iki önerinin, KCK’nın anayasa önerisi ile örtüşmesi oldukça dikkatimi çekmiştir… (4)

Bu nedenlerle 10 Aralık Hareketine karşı her zaman temkinli oldum…

***

10 Aralık Hareketini ana hatları ile tanıdık; en azından ayrılıkçı Kürt hareketine sempati ile baktıklarını söyleyebiliriz.

Şimdi de bir başka gerçeği hatırlayalım:

Dünyada terör örgütlerini yetiştiren ustalar: ”Herigate Foundation” (Miras Vakfı) adlı aşırı muhafazakârların vakfı, CIA‘nın propaganda örgütü olarak bilinen “Freedom House” (Özgürlük Evi) ve yerine göre “sivil” ya da “think tank” denilen NED‘e (5) bağlı çekirdek örgütler olan IRI ile NDI‘dir…

(5 nolu dipnotu okumaya üşenenler, buradan itibaren ayrılabilirler!)

NED; Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye –son olarak da Venezuela’ya- “demokrasi” götürme bahanesi ile enerji kaynaklarını yağmalamak, nakil yolları üzerinde uydu devletçikler kurmak üzere yürüttüğü faaliyetlerinde, asıl işgal edeceği ülkelerin işbirlikçi hainleri ile birlikte çalışmaktadır.

IRI‘nın Türkiye’de en yoğun işbirliği yaptığı örgüt ise kurucuları arasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bulunduğu (6) TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı)’dir. (7)

TESEV’ın SOROS’tan (8) her yıl 2 milyon dolar yardım aldığı göz önünde tutulursa, aralarındaki ilişkinin boyutları bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır.

Görünüşte kişisel servetini “hayır işlerine” bağışlayan Macar asıllı George Soros, “Turuncu Devrimler(9) olarak tanımlanan hükümetleri devirme operasyonlarının baş mimarıdır…

***

10 Aralık Hareketini bu zincirin dışında düşünmek saflıktır.

Nitekim 10 Aralık Hareketinin önde gelenleri TESEV ile Y-CHP yönetiminde buluşmuşlardır.

Bu operasyondan sonra, CHP’yi Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu parti olarak kabul etmek daha büyük bir saflıktır.

Bugün eylem, söylem ve ittifakları ile önümüze getirilen Y-CHP’nin, Atatürkçü düşünce ve 6 Ok’la uzaktan yakından bir ilgisi kalmamıştır…

***

HDP, İstanbul, İzmir ve Adana’da büyükşehir belediye başkanlıkları için aday göstermeme kararı aldığını duyurdu.

Bu üç ile Ankara, Antalya ve Mersin de eklenebilir şeklinde açıklamaları da var.

Bu “özveri” karşılıksız mı acaba?

Ya da HDP’nin barajı aşması için CHP tarafından desteklenmiş olmasının karşılığı mıdır?

Y-CHP’nin 31 Mart 2019′da yapılacak yerel seçimlerde aday gösterdiği kişilerden, ABD projelerini destekleyici nitelikteki; eylem ve söylemlerinden örnekler vererek, yukarıdaki sorulara yanıtlar bulmaya çalışalım:

(Dipnotlar yazıdan fazla yer kaplayacağı için, geçen hafta kamuoyuna yansıyan söylemlerin bağlantılarını buraya koymuyorum. Merak edenler arama motorlarına aşağıdaki cümlelerin özneleri ile fiillerini birlikte tırnak içinde yazarak, çıplak gerçeği görebilirler.)

*İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olarak gösterilen Tunç Soyer; PKK hendek kazarken, araçlarını veren Sur Belediyesini, kardeş belediye ilan etmiş ve bu belediyeye kayyum atanmasını eleştirmiştir.

HDP Tunç Soyer’e destek veriyor.

*Kılıçdaroğlu’nun prenslerinden Gürsel Erol: “HDP’yi terör örgütü ile bağdaştıracak söylemi doğru bulmuyorum” diyor.

*FETÖ’nun savunucusu Sancaktepe Belediye Başkan Adayı Özgen Nama, CIA tarafından uydurulan ve Fetullahçılar tarafından sahneye konulan Ergenekon ve Balyoz davalarında varlığı kanıtlanmaya çalışılan hayali “Ergenekon Örgütü”nü, faili meçhul cinayetleri işlemekle itham etmiş ve peşinen TSK’nın kahraman subaylarını cinayet işlemekle suçlamış bir adamdır.

*Kadıköy Belediye Başkan Adayı Şerdil Dara Odabaş, PKK’nın terör eylemlerini “Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi” olarak nitelemiş, Lice’deki PKK eylemlerini destekleyen “twit”ler atmıştır.

* HDP, CHP Adalar Belediye Başkanı Adayı Erdem Gül için “Bizim de adayımızdır” demiştir.

*Erdem Gül, HDP Eş Başkanlarının örgüt üyeliği, örgüte yardım ve yataklık etme, örgüt propagandası yapma suçlarından yargılanıp mahkûm edildiği (10) bugünlerde: “HDP’ye büyük haksızlık ediliyor. HDP seçmeni ve HDP meşrudur, gerçektir. Bu gerçeği HDP’yi kriminalize ederek, suçlu ilan ederek, eğip bükemezsiniz” demiştir.

*Kartal’da HDP’li Ayhan Bilgen aday gösterilmiştir.

*Mersin’de Y-CHP ile HDP ortak basın toplantısı düzenleyerek ortak bildiri yayımlamışlardır.

*KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok: “AKP-MHP’ye kaybettirmeyi temel strateji olarak belirlemek ve bunun için her türlü çabanın içinde olmak doğrudur” diyerek, HDP’nin CHP adaylarını desteklemesine veya kendi adamlarının CHP’den aday gösterilmesi stratejisine onay vermiştir.

*Beyoğlu Belediye Başkanlığı için 2018 Milletvekili Seçimlerinde DİĞER kategorisi altında oy alınan toplam 3.096 oyun (11) tamamı, ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi)’nin (12) olsa bile; seçim sonuçlarına etkili olmayacağı son derece açık iken, 2014 yerel seçimlerinde Beyoğlu’nda sıfır oy alan (13) ÖDP’nin, Genel Başkanı Alper Taş’ı, CHP Belediye Başkan Adayı olarak göstermesi ayrı bir tuhaflıktır.

Yeri gelmişken, ÖDP’nin ABD’nin kara gücü olan PKK’nın kuyruğuna takılı olduğunu da hatırlatalım. (14)

*HDP’nin İzmir İl Eş Başkanı Kadir Baydur, Amerika’nın Sesi (VOA) radyosuna verdiği mülakatta: “Tunç Soyer’i destekleyeceğiz. Kararımız bu konuda net. Geçmiş pratiğini göz önüne alarak Tunç Soyer şahsında umudumuz var” demiştir.

Soyer, FETÖ’nün gazete ve TV’lerine operasyon yapılırken de güvenlik kuvvetlerini engellemeye kalkışanlar arasındaydı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer’i, HDP’nin övgüyle bahsettiği “geçmiş pratiği” nedeniyle eleştirebiliriz.

Onu, babasının (eski) Sıkıyönetim Savcısı olmasından ötürü eleştirmek haksızlıktır. Zira “Suçların ve cezaların şahsiliği” diye evrensel bir ceza hukuku ilkesi vardır ve bu çağdaş ilke bizim ceza hukukumuzda da yer almaktadır…

Atatürk ilkelerini ödünsüz savunan Vatan Partisi’ne Y-CHP’nin sürekli mesafeli davranması aslında yukarıdaki tuhaflığı bir ölçüde açıklamaktadır.

* HAS Parti’den CHP’ye transfer edilen ve halen PM Üyesi olan Zeki Kılıçarslan:

HDP ile ittifak yapmanın “milli bir görev ve milli bir politika” olduğunu söyleyerek, bu partinin önünün açılması gerektiğini savundu.

Bu son (Y-CHP/İyi P/HDP/ÖDP/FETÖ) seçim ittifakı hamlesi ile Dersimli Kemal; Cumhuriyetten, Cumhuriyet Halk Partililerden ve Atatürk ile İsmet Paşa’dan intikamını almış kabul edilebilir mi, bilemiyorum!..

Kuyruk acısına bakılırsa ihanetlerine bir süre daha devam edecek gibi…

***

2014 Yerel Seçimlerinde HDP’nin adayı olarak seçilen; daha sonra PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yaptıkları, terör örgütleri ile iltisaklı oldukları için görevden alınan belediye başkanlarının akıbeti ile şimdiki adayların akıbetinin aynı olmayacağını kim garanti edebilir?

Üstelik bu defa böyle bir sonucu yaşamak için yeni kanıtlar aramaya gerek bile olmayacaktır.

Anayasa Mahkemesi tarafından HDP’nin kapatılması ve PKK terör örgütünün Meclisteki uzantısı olduğuna dair bir tespit yapılması durumunda, adı HDP ile anılan tüm belediye başkanlarının görevlerine son verilecek ve yerlerine KAYYUMLAR atanacağına kuşku yoktur.

(Beklentim bu yöndedir!)

Y-CHP, bu sonucu görmüyor mu yoksa göze mi alıyor?

Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, Y-CHP’nin gösterdiği adaylara verilen oylar çöpe gitmeyecek mi?

Buna ilaveten, HDP’nin “onay” verdiği adaylara oy verenler, Devletin gözünde güvenilmez insan damgasını yemeyecekler mi?

Örgüt üyelerine ayrıcalık sağlayan “Seçimle gelenlerin seçimle gitmesi gerektiği” görüşünü ısrarla savunan Kılıçdaroğlu, böyle bir durumun söz konusu olması halinde, uluslararası kuruluşlara çağrı yaparak Türkiye’ye baskı yapılmasını mı isteyecektir?

Halktan umudunu iyice kesen Kılıçdaroğlu, olası bir ekonomik ve siyasi istikrarsızlık sonucunda, ABD ve AB’nin Venezuela’ya yapıldığı gibi yapmalarını mı beklemekte ve oluşacak kargaşa ortamından yararlanarak iktidara gelmeyi mi düşlemektedir?

Tabii ki, bu sorularının yanıtlarının da birileri tarafından verilmesi gerekmektedir…

***

Denebilir ki, alternatifsiz bırakıldıkları için aday gösterilen hainlere “tıpış tıpış” oy vermek zorunda kalan CHP seçmeninin, temel hak ve özgürlüklerden olan “Siyasi Hak ve Ödevleri” iyice parçalanmıştır.

CHP tabanının “Seçme ve Seçilme Hakkı” delege düzeni içerisinde elinden alınmış, geriye bir tek siyasi katılımı olmadan “gösterilen adaylara oy verme ödevi” bırakılmıştır…

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterildiği Cumhurbaşkanlığı Seçimleri bunun tipik örneğidir.

Meral Akşener direnmeseydi, önceki Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Dersimli Kemal’in çatı adayı olarak göstermeye çalıştığı Abdullah Gül’e oy verme mecburiyetinde kalacağımıza en ufak bir kuşku bulunmamaktadır…

Bütün bu eylem ve söylemleri “hayra yoran” bonzainin etkisinden kurtulamamış “rüya tabircilerine” ise gerçekleri anlatmak imkânsızdır.

Bu nedenle, Y-CHP’yi iyice dibe vurmadan, CHP’yi yüzeye çıkartmak mümkün görülmemektedir…

 Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) 10 Aralık Haraketinin önde gelenleri: Akıl hocası olarak bilinen ve CHP adına anayasa taslağı hazırlayan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu CHP Milletvekilidir, Prof. Dr. Burhan Şenatalar hareketin sözcüsü iken, daha sonra CHP Parti Meclisi Üyeliğine seçilmiştir, Oğuz Kağan Salıcı CHP Milletvekili seçildi ve Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığına getirildi, Canan Kaftancı halen İstanbul İl Başkanıdır, Süleyman Çelebi de hareketin sözcüsüydü, CHP’den 24. Dönem İstanbul Milletvekili seçilmişti…

 

(2)10 Aralık Hareketi Sözcüsü Burhan Şenatalar’ın imzasıyla yayınlanan 27.07.2007 tarihli ve ”Solda Kapsamlı bir Yenilenme Süreci Zorunlu” temalı bildiride:

“Sorun sosyal demokrat olma iddiasını taşıyanlarınifade ve örgütlenme özgürlüğü konularında,Kürt sorunu konusunda tutucu bir çizgiye kaymış olmalarıdır. Sorun toplumun siyasete en geniş ve etkin biçimde katılımını savunmak yerine bazen açık, bazen kapalı biçimde ordunun siyasete müdahalesini savunmaktır. Sorun özgürlükçü, katılımcı, eşitlikçi bir vizyon ve buna uygun politikalar geliştirmek ve ortaya koymak yerine sadece laiklik ve cumhuriyet temalarına kilitlenmektir. Sorun yoksulların, yoksunların, ezilenlerin ve emekçi sınıfların haklarını savunmak yerine büyük sermayeden icazetbeklemektir” denmektedirler.

http://www.hurriyet.com.tr/solda-10-aralik-hareketi-7045371

 

(3) https://docplayer.biz.tr/15085961-20-soruda-anayasa-degisikligi-10-aralik-hareketi.html

 

(4) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2014/12/ozerklige-dogru-tam-gaz/

 

(5) NED (National Endowment for Democrasy/Demokrasi için Ulusal Yardım): ABD Kongresinin denetim ve gözetimi altında 1983 sonlarında yasayla kuruldu. Hemen ardından NED’e bağlı çekirdek örgütler oluşturuldu: Yabancı ülke insanlarına ve partilerine ortadan ve sağdan yaklaşmak üzere ABD’nin Cumhuriyetçi Partisi tarafından IRI (International Republican Institute) adında bir örgüt, soldan yaklaşmak üzere Amerikan Demokrat Partisi tarafından NDI (National Democracy Institute) adında ikince bir örgüt oluşturuldu. İş yaşamı ve ticaret erbabı ile ilişki kurmak üzere, Amerikan Ticaret Odasınca CIPE (Center for International Private Enterprise/Uluslararası Özel Girişimciler Merkezi) adı verilen üçüncü örgüt kuruldu. Amerika’da faaliyet göstermeleri yasak olan bu örgütlere; siyasal eğitim, parti içi eğitim, seçmen yönlendirme eğitimi, anayasa yapımcılığı, yerel yönetimlerde özelleştirme, sivil toplum örgütlerinde ve genel seçimleri denetleme girişimlerinde rastlıyoruz. (GAO/NSIAD-86-185 The National Endowment for Democracy, p.23-24)

 

“1980′li yılların operasyonları ile güçlenen ve 1990′dan sonra Doğu Avrupa’dan Asya’ya ve Afrika’dan Ortadoğu’ya doğru genişleyen Amerika’ya bağlı demokrasiler kurma işinin merkezinde yeni özel birimler oluşturulmaya başlandı. 1994′te tüm bilgilerin toplanarak değerlendirmek üzere kurulan IFDS (The International Forum for Democratic Studies/Demokratik İncelemeler için Uluslararası Forum) Bu örgüt aynı zamanda kendisine yakın kişi ve kurumları ilişkilemek üzere konferanslar düzenlemeyle başladı.” (Sivil Örümceğin Ağında, Mustafa Yıldırım, s.27-28)

 

(6) https://www.memurlar.net/haber/210159/kemal-kilicdaroglu-soroscu-olmakla-suclanan-tesev-in-183-nolu-kurucu-uyesi-cikti-iste-vakif-senedi.html

 

(7) http://tesev.org.tr/tr/

 

(8) https://www.opensocietyfoundations.org/explainers/open-society-foundations-and-george-soros/tr

 

(9) http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2005/11/051122_ukraine_orange.shtml

 

(10)Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak 14, DBT Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

https://www.aydinlik.com.tr/gultan-kisanak-ve-sebahat-tuncel-e-hapis-cezasi-turkiye-subat-2019-1

 

(11) https://www.sabah.com.tr/secim/24-haziran-2018-secim-sonuclari/istanbul-beyoglu-secim-sonuclari

 

(12) http://www.secim-sonuclari.com/ozgurluk-ve-dayanisma-partisi.parti

 

 

(13) https://secim.haberler.com/2014/beyoglu-secim-sonuclari/

 

(14) https://www.aydinlik.com.tr/odp-li-alper-tas-in-kurdun-devlet-ozlemini-anlamamak-abestir-sozleri-ozgurluk-meydani-ekim-2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“DEMOKRASİ GETİRMEK” MALI GÖTÜRMEKTİR!..

 petro

Amerika’nın, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu tanımama kararından sonra, bu devletin haritada yerini gösteremeyecek kadar konudan bihaber olan Amerikan hayranları, Maduro’nun ne kadar da “kötü” bir adam olduğunu anlatmak üzere kaleme sarıldılar.

Maduro’nun “kötülükleri” öne çıkartılınca, doğal olarak Venezuela halkını kurtaracak olanlar da ortaya çıkacaktır!

Peki, kim olabilir ki bu kurtarıcılar?

Kurgunun senaristi Amerika elbette!..

***

Bağımsız bir ülkeye müdahaleyi, bu şekilde “haklı zemine” oturtabileceğini düşünen Amerika’nın eski CIA Başkanı, şimdi Dışişleri Bakanı olan Mike Pompeo, “twiter” mesajını, iyice anlaşılsın diye İspanyolca yazdı:

Venezuela’ya demokrasi getireceğiz” dedi.

Daha önce de aynı “kutsal amaçla”; Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye de demokrasi getirmek için girip, milyonlarca sivil insanın ölümüne neden olmuşlardı…

Demokrasi getirmek onların işidir biliyoruz da, bizimkilere ne oluyor onu anlayamadık!..

***

Amerika’nın bu “insanca” girişimine “hak” vermeden önce, dilerseniz Venezuela’yı daha yakından tanıyalım:

Simon Bolivar öncülüğündeki bağımsızlık ateşi, taa 1813 yılında Venezuela’da yakıldı.

Bolivar, modern Güney Amerika’nın çoğunda ulusal bir simge olarak görülüyor ve 19. yüzyıl başlarındaki İspanyol bağımsızlık hareketinin büyük kahramanlarından biri olarak kabul ediliyor.

Devrime hizmet eden herkes denizleri sürdü” ünlü sözüyle, umutsuzluğu umutlaştırmış bir liderdir.

Devrimleri tamamlayamadan, Venezuela’nın İkinci Cumhurbaşkanıyken yaşama veda etti.

***

1900′lerin başlarında tekrar ABD’ye bağımlı hale gelen Venezuela’yı, uzun yıllar diktatörler yönetti.

1998′de halkın ezici çoğunluğunun desteği ile iktidar, Hugo Chavez’e geçti.

Chavez, başta petrol olmak üzere, pek çok sektörde kamulaştırmaya gitti.

Bu millileştirmeler, Chavez’i ABD’nin hedefine oturttu.

11 Nisan 2002′de ABD destekli darbe girişimi oldu, üç gün içerisinde bastırıldı…

Chavez’in ölümünden sonra, yerine bugünkü Başkan Nicolas Maduro seçildi.

Maduro, Chavez’in politikalarını sürdürdü…

***

Venezuela, ABD’nin ekonomik yaptırımlarına karşı; ulusal petrol, doğal gaz ve maden kaynakları ile desteklenen “dijital para birimi Petro”yu piyasaya sürdü; bu durum ABD’yi oldukça rahatsız etti.

Amerika derin devleti, Chavez’e kestiği faturayı, Maduro’ya ödetmeye kararlı görünüyor:

2017′de Maduro’yu ortadan kaldırmak için bir helikopter saldırısı düzenlediler.

2018′de insansız hava aracı ile başarısız suikast girişiminde bulundular.

Petrol için ne gerekiyorsa onu yapıyorlar!..

***

Söz petrole kadar gelmişken, bu konudaki bilgilerimizi de tazelememiz iyi olacak:

Tası-tarağı toplayarak Suriye’den çekilme kararı alan ABD, küresel ticaretin para birimi olan doları karşılıksız basıyor.

Doların karşılığı ABD’nin silahlı gücüdür diyenler haksız sayılmazlar!

Buna rağmen, dış borcu 18 trilyon doları bulan ABD, diğer ülkelerin doğal kaynaklarını ithalat yolu ile de adeta “gasp” ediyor!

Öyle ya, karşılığı kaba güç olan para, ödeme aracı kabul edilebilir mi?

Ediliyor işte…

ABD’nin Venezuela’ya “demokrasi getirmek” istemesi de petrolün millileştirilmesi nedeniyledir.

Bir ölçüde de olsa, millileştirme ile yağma engelleniyor!..

ABD, ham petrol üretiminde; günde 9.352 milyon varille dünya üçüncüsüdür.

Günde, 1.158 milyon varil petrol ihracı yapmasına karşın, 7.969 milyon varil ithal etmektedir.

Bu nedenle dünyanın neresinde olursa olsun, çıkar bütün petrollerde kendisini hak sahibi görmektedir!

İhtiyaca binaen…

Bütün mesele budur…

***

İlginçtir, bizdeki Maduro yönetimi ile ilgili eleştiriler öyle vurgulu anlatılıyor ki, sanırsınız bunları Venezuela halkına değil de bize yapıyorlar:

Maduro yönetimi;

-Muhalif medyayı susturmuş, yayınlarını beğenmediği televizyon kanalları kablolu kanaldan çıkartmış,

-30 milyon nüfuslu ülkede, 20 milyona gıda kolileri dağıtmış,

-Enflasyonu yüzde 1 milyona çıkarmış,

-Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapmış,

-Temel gıda maddeleri ile ilaçları tedarik edemiyormuş,

-Resmi daireleri sadece Pazartesi ve Salı günleri çalıştırıyormuş,

-Güvenliği sağlayamıyormuş, bu yüzden her 21 dakikada bir cinayet işleniyormuş…

Mecliste çoğunluğu olan muhalefet ise, Başkanı görevden düşürebilmek için her yola başvurmasına rağmen başarısız olmuştur; bu başarısızlık da ordu, polis ve yargının Maduro elinde olmasına bağlıymış, bu yüzden (darbeden) başka çare kalmamışmış…

Buyurun buradan yakın!

Bu ve benzer nedenlerle, bizimkiler ABD’ye de karşıyız ile başlayan; “ama….. fakat…. lakin…” ile devam eden cümleler kuruyorlar…

***

Diyelim ki, anlatılanlar doğrudur; Maduro yönetiminin beceriksizliği, ABD’nin darbe girişimini haklı hale getirebilir mi?

Bugün Venezuela halkını sokağa çağırıp, iç savaşa sürükleyen Trump, yarın aynı şeyi, başka ülkelere ve bize yapmaz mı?

200 yıllık bağımsız bir ülke olan Venezuela’nın, uluslararası bankalarda biriktirilen 10 milyar dolar parasını, bloke etme hakkını nereden alıyorlar?

Bağımsız bir ülkenin “yönetimini belirleme” gibi sömürgeci devlet tutumunu, normal veya meşru göstermek için bir ülkedeki yönetim zafiyetleri, gerekçe olabilir mi?

Trump’un “twiter” mesajı ile geçici Devlet Başkanı olarak tanıdığı Meclis Başkanı Juan Guadio‘yu, geleneksel olarak ABD uydusu olan Lima Grubuna üyeleri: Arjantin, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Peru ve Saint Lucia’nın tanımış olması, devletler hukuku anlamında “tanıma” yerine geçebilir mi?..

Tam bağımsızlıktan yana olan yurtseverlerin-devrimcilerin, bu olay karşısındaki duruşu son derece önemlidir.

ABD’nin yalanlarını papağan gibi tekrar etmek Türk halkına yakışmaz.

Emperyalist-sömürgecilere karşı, mazlum halklarla dayanışma içerisinde olmak ve sömürgecileri her zeminde kınamak, yapabileceğimiz ilk onurlu eylemdir…

Cemil Can

“SUKİN SİN!”

 birleşen bufalolar

Birleşen bölge ülkeleri karşısında Suriye’den geri çekilme kararı almak zorunda kalan Amerika Birleşik Devletleri, giderayak Türkiye’yi tehdit etti:

Türkiye Kürtlere dokunursa ekonomik olarak mahvederiz” dedi. (2)

Bunca olandan sonra, “Dış politikada destan yazıyoruz. ABD’nin Suriye’den çekilme kararı bunun göstergesi” diyerek övünen Reis’in, hala Amerika’da umudu mu var, yoksa “devlet aklı” öyle gerektirdiği için mi bilinmez ama Trump’ın tehdidine, “Üzdü bizi” şeklinde yanıt vermesinin (3) tüm bölge halklarını üzdüğü kesindir…

Bu gelişmenin ardından Trump’ın, 20 millik (yaklaşık 32 km) “güvenli bölge” teklifi şaşırtıcı olmasa gerekir.

Uzmanlar, “güvenli bölge”yi kabul etmenin, PPK/PYD’yi dolaylı kabul etmek sonucunu doğuracağı, dolayısıyla Fırat’ın doğusuna operasyon yapılmasının daha isabetli olacağı konusunda neredeyse hemfikirdirler…

***

İsteğini yerine getirmezsek, ABD, Türkiye’yi ekonomik olarak mahvedebilir mi?

Bu soruya yanıt vermeden önce, ekonomimizi; namlusu bize dönük, emniyeti açık, tetiğinde düşman parmağı olan öldürücü bir silaha nasıl dönüştürdük, ona bakmamız gerekiyor:

Dünya Bankası eliyle -zamanı geldiğinde- ekonomik yönden Türkiye’nin çökertilmesi hazırlıkları taa 19 Şubat 2001′de başladı.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, bir gece yarısı Başkan George Bush’u arayıp, para işlerinde yardımcı olmasını istemesi üzerine, Dünya Bankasında Kemal Derviş‘in gönderilmesi, yanına yardımcı olarak 57. Hükumette Devlet Bakanı olan Fikret Ünlü’nün kızı Oya Ünlü Kızıl’ın (4) gelmesi ve sonunda Derviş’in, Türk halkına yutturduğu “demir leblebi”lerin etkileri, bugün karşımıza öldürücü bir silah olarak çıkmıştır.

O tarihlerde “üreticiyi doğrudan destekleme” adı altında, çiftçiye dönüm başına 8-9 dolar ödenmesine karar verilmiş ve bu iş için Dünya Bankasından 600 milyon dolar alınmıştı…

Dönüm noktası burasıdır…

***

Bir yıl sonra, Şubat 2002′de, Dünya Bankası memurlarından Mr. Lyn, bu paranın çiftçilere verilip verilmediğini “denetlemek” üzere Türkiye’ye geldi!..

Tıpkı bir Düyun-u Umumiye memuru gibi, Devletin ve ilgili kurumların defterlerini gözden geçirdi; köylere kadar giderek durumu yerinde gözlemledi, hatta köylülere bir “fax” da hediye ederek, Devletten bir yakınmaları olursa Dünya Bankasına bildirmelerini söyledi… (5)

O gün başlayan uygulama, 16 yıllık AKP iktidarında da değiştirilmeden devam etti; üretim yapıp yapmadığına bakılmaksızın, tapusunu ibraz eden herkese bu “destek” verildi.

Köylü önce tembelliğe alıştırıldı!

Bu kadarla kalsa iyiydi:

Mazot, gübre, enerji, sulama, traktör vb. gibi maliyeti etkileyen unsurlarda, çiftçi desteklenmediği için, zamanla temel tarım ürünleri, bizdeki maliyetinin altında ithal edilmeye de başlandı.

Dolayısıyla çiftçinin tarlasını ekmesi “zararlı” bir iş haline gelmeye başladı.

Tarım ve hayvancılık ülkesi olan Türkiye’de, tarım ve hayvancılık bu yanlış politikalarla adım adım bitirildi…

***

Türkiye’nin önüne bu düşmanca projeleri Dünya Bankası koyuyordu.

Asıl acı olan; bu ihanet projelerini savunan ve uygulanmalarını zorunlu gösterenler arasında, Türk “uzmanlar”ın (6) da bulunmasıydı.

NED, (7) gibi uluslararası vakıflarda kotarılıp, uluslararası forum ve sempozyumlarda ambalajlanarak tuzağa düşürülen ülkelere dayatılan bu görüşleri, mevcut hükumetler uygulayarak iktidarlarını sürdürmekte ısrar ediyorlardı!

Emperyalistler, ulusal bağımsızlıkçı sendikal hareketleri zayıflatmak ve yeni tür bağımlı sendikalar kurmak ya da var olanları yönlendirmek üzere, eski anti-komünist sendikacılığın merkezini (AFL-CIO), (8) yeniden işbaşı yaptırdılar.

NED’e bağlı dört çekirdek örgüte (9); siyasal eğitim, parti içi eğitim, seçmen yönlendirme eğitimi, anayasa yapımcılığı, yerel yönetimlerde özelleştirme, NGO (Hükumet dışı örgütler-sivil toplum kuruluşları-kitle örgütleri) örgütlenmelerinde (10) ve genel seçimleri denetleme girişimlerinde rastlıyoruz. (11)

Bu tür faaliyetlerin bayraktarlığını hangi siyasi parti ve kuruluşların yaptığını artık çok iyi biliyoruz.

Emperyalistler ülkeleri çökertme çarkını bu şekilde kurduktan sonra, kendilerine göbekten bağımlı ve aynı zamanda da aşırı siyasi ihtiras sahibi olan siyasetçileri, iktidara gelmeleri için destekliyor, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Bu şekilde iktidara gelenler, zamanı geldikçe çeşitli anayasal ve yasal suçları işlemeleri için adeta teşvik ediliyorlar.

İktidardan düşmeleri halinde başlarının iyice belaya gireceği kesin olan tuzağa düşmüş siyasiler, iktidarda kalabilmek için her türlü tavizi vermeye mecbur bırakılıyorlar…

***

Üretim bitirildiği için sürekli borçlanarak ekonomiyi çevirmek zorunda olan yöneticiler; zaman içerisinde Türkiye’nin dış borcunu 457 milyar dolara kadar yükselttiler. (12)

Borçları ödemek şöyle dursun, faizlerini ödeyebilmek için varımızı yoğumuzu satmak zorunda kaldık!

Bu hesapsız özelleştirmeler sonunda, işi Tank Palet Fabrikasının devredilmesine kadar getirdik…(13)

Kurbanlık sığırdan ve samandan vazgeçtik; gümrük vergisi yüzde 49,5 olan kuru soğanı bile sıfır gümrükle ithal etmek zorunda kaldık… (14)

Sıfır gümrükle; buğday, arpa, mısır, pirinç, kuru baklagiller ve domates ithali için TMO’ya yetki verilmesi, ekonomimizin durumunu göstermektedir.

Bir zamanlar domates ihraç ederek fabrikalar kuran Türkiye, şimdi fabrikalarını satarak domates ithal ediyor…

***

Askeri olarak Suriye’de yenilen ABD, bu koşullar altındaki Türkiye’yi, şimdi “ekonomi silahı” ile tehdit ediyor.

Suriye’nin kuzeyinde uydu bir Kürt devletini bu şekilde kurabileceklerini umuyorlar…

Tarlalarımız ekili olsaydı, çiftçinin ambarında tahılı dolu, ahırında hayvanları bulunsaydı; (15) Cumhuriyet tarihi boyunca tüm kazanımlarımızı borçlarımızın faizlerini ödeyebilmek için yok pahasına satıp savmasaydık, Trump ekonomimizi mahvetmekle bizi tehdit edebilir miydi?

Elbette ki hayır…

1974 yılında 1 kg buğdayla 1 lt mazot alınırken, 2019 yılında ancak 6 kg buğdayla 1 lt mazot alınabilmektedir…(16)

Bu yakıcı tespit, düzlüğe çıkışımızın yolunu da göstermektedir.

Reis, ABD’nin 32 km.lik “güvenli bölge” dayatmasına, “Eyyyy Amerika!” diye ağzını açtıktan sonra, Boris Yeltsin’in ifadesi ile “Sukin sin” ya da aynı anlama gelecek şekilde “Sen kimsin?” diyerek gürlemez miydi?..

O günleri görmek dileğiyle…

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) O…pu çocuğu.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sukin-sin-39114238

 

(2) https://tr.sputniknews.com/abd/201901141037073638-trump-turkiye-kurtler-ekonomi/

 

(3) https://tr.euronews.com/2019/01/15/erdogan-trump-n-mesajlar-beni-uzdu

 

(4) Oya Ünlü Kızıl, TED ve ODTÜ’den sonra, Erdal İnönü’nün yazdığı referans mektubuyla ve Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile ABD’de Georgetown Üniversitesi’ne gitmiş fakat zorunlu hizmet için geri dönmemiştir. Kemal Derviş tarafından Dünya Bankası’na alınmış, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümünde 3 yıl Portföy Yöneticiliği yapmıştır. Derviş’in değişmez takım üyelerindendir.

http://www.hurriyet.com.tr/muharrem-sarikaya-dervisin-sag-kolu-ingiltere-yolcusu-39234700

 

(5) Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s.33)

 

(6) Doğu Ergil, Ergün Özbudun, Filiz Esen, Ayşe Yırcalı, Zeyno Baran vb. gibiler…

 

(7) NED, National Endowment for Democracy-Ulusal Demokrasi Fonu, 1983 sonrasında ABD Kongresinin onayıyla kurulmuştur.

 

(8) AFL-CIO, American Federation of Labor and Congress Industrial Org.

 

(9) NED’e bağlı çekirdek örgütler de oluşturuldu: Yabancı ülke insanlarına ve partilerine ORTADAN ve SAĞDAN yaklaşmak üzere ABD’nin Cumhuriyet Partisi tarafından IRI (International Republicon Institue-Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü) adında bir örgüt, SOLDAN yaklaşmak üzere Amerikan Demokrat Parti tarafından NDI (National Demorcacy Institue-Ulusal Demokrasi Enstitüsü) adında ikinci bir örgüt kuruldu. İŞ YAŞAMI ve TİCARET ERBABI ile ilişki kurmak üzere de Amerikan Ticaret Odası’nca CIPE (Center for International Private Enterprise-Uluslararası Özel Girişimciler Merkezi) adı verilen üçüncü bir örgüt kuruldu.

(GAO/NSID-86-185 The National Edwonment ford Democracy, p.23-24)

 

(10) NGO, Non Govermental Organzation-Hükümet Dışı Kuruluşlar.

 

(11) Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s.27

 

(12) https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201809281035421960-turkiye-dis-borc/

 

(13) https://www.ulusal.com.tr/gundem/tank-palet-fabrikasi-ozellestirme-kapsamina-alindi-h219575.html

 

(14) https://hayvancilikakademisi.com/guncel/sifir-gumrukle-kuru-sogan-ithal-edilecek

 

(15) Ekili alanlarımızın miktarı son 15 yılda 265 milyon dekardan 233 milyon dekara geriledi; buğday ekim alanlarında 22 milyon, arpa ekim alanlarında 13,5 milyon dekar azalma oldu. Son 16 yılda 53,5 milyon ton buğday ithal ettik, karşılığında 13,8 milyar dolar ödedik. Gübre fiyatları yüzde 300 zamlandı. Mazot fiyatı 6 lirayı geçerek neredeyse benzinle eşitlendi. Ülkemizde kayıtlı 2,1 milyon çiftçi var; yüzde 95′i borçlu. Borç miktarı 100 milyar doların üzerindedir.

https://www.aydinlik.com.tr/turk-tariminin-olum-fermani-ciftciye-ithalat-sopasi-toplum-ocak-2019

 

(16) https://www.tarimdanhaber.com/haber/tahillar-ve-baklagiller/bugday-alim-fiyati-aciklandi//

 

SOL JARGONLU(1)AKP TROLLERİ!..

trol

Sözcü’den Başak Kaya yazdı:

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu önceki akşam Ankara’da bir grup gazeteciye yerel seçim sürecini değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, CHP’li seçmene yönelik ‘seçimleri boykot’ çağrılarının, AKP trolleri (2) tarafından yapıldığını” savundu ve “sandığa gidilmemesi yönünde “sol jargon” kullanarak çalışma yapılıyor “dedi…

Yargıda “Sarayın talimatlarını yargı kararına dönüştüren çete” oluştuğunu ileri süren Kılıçdaroğlu, “31 Mart’ta sandık başında daha fazla gözlemci olacak” dedi… (3)

YSK’dan sonra, Yargıyı da “çetenin” ele geçirdiğini savunan (4) Dersimli Kemal’in “gözlemcileri”, bu “çeteleri” nasıl ikna edip de mazbatalarını alacaklar?

Öncelikle bu hususun açıklanması gerekmez mi?..

***

Eğer Dersimli’ye inanacak olursak, CHP’li adaylar seçimi kazanacaklar amamazbatalarını “çete”nin elinden alamayacaklardır.

Dersimli’nin “gözlemcileri”, seçimi kazanan adaylara mazbatalarını verebilirler mi?

Ana muhalefet partisinin liderliğini yapan adamın, kafası bu kadar işliyor işte…

Böyle bir adamla, ne seçim kazanılabilir ne de kazanan belediye başkanlarını mazbatalarını alabilirler…

Dersimli, seçimlerin “boykot” edilmesi gerektiğini savunanların, yanlış bir strateji izlediklerini kanıtlayacak yerde, onları peşinen “ sol jargon kullanan AKP trolleri” olmakla itham etmesi, onun acizliğini ve siyasi yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Zira aralarında benim de bulunduğum “boykot” taraftarları, Baykal’a kurulan kaset komplosunun yan ürünü olan Kemal Kılıçdaroğlu’nu; solcu olmamakla, CHP’nin 6 Ok’unu yeniden yorumlamaya kalkışarak değiştirmeye ve inkâra kalkışmış olmakla, ideolojisizliği savunmakla, Atatürk ilkelerine bağlı olmamakla, Cumhuriyetin niteliklerini benimsememekle, Seyir Rıza ve Şeyh Sait gibi şeriat yanlılarına iade-i itibar vermeye çalışmakla, Dersim İsyanının bastırılmasını katliam gibi göstermekle, PKK’nın Meclisteki uzantısı HDP’yi meşru bir parti gibi göstermeye çalışmakla, FETÖ’ye kol kanat germekle ve ABD yanlısı olmakla eleştirmektedirler…

Dersimli Kemal’in bu eleştirileri, yanıt vererek çürütme yerine, eleştirenleri “solcu olmamakla” veya “ AKP trolü olmakla” itham etmesi kendisini ele vermektedir.

Ne geçmişinde ne bugünkü söz ve davranışlarında; “sol değerleri” benimsediği hususunda en küçük bir emare olmayan Kılıçdaroğlu’nun, kendisini eleştiren ve gerçekte CHP’nin iskeletini oluşturan aydınlara, dışlayıcı söylemlerle iftira atması, onun iktidar olma gibi bir hedefinin olmadığını gösterir.

Dersimli’nin bütün derdinin, ana muhalefet olmanın yarattığı –kısıtlı- olanakları, etrafındaki asalaklara paylaştırmak olduğu son derece açıktır.

Bu kadarı için ülkenin ateşe verilmesine göz yumacak kadar da vurdum duymazdır.

***

Y-CHP’nin lideri, 31 Ağustos 2018 tarihli açıklamalarında da “CHP’li küskünler doğrudan AK Parti’ye oy versin” şeklindeki iğrenç sözleri ile de gündeme gelmişti.

Bu açıklamaya AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan, Kılıçdaroğlu’na “Bitanesin(5) şeklinde verdiği karşılık, kimin AKP’nin hizmetinde olduğunu göstermek bakımından çarpıcıdır…

16 yıldır AKP’yi iktidarda tutan, 9 defa yenilip, 10’uncu seçimlere girecek kadar bencil ve siyasi ihtiraslarının esiri olan Dersimli Kemal, “AKP’nin trolü” olmuyor da bu gerçekleri haykıranlar mı oluyor?…

Bugüne kadar partiye bir tek kişi kazandırmamış bu “lider”, kendisini eleştiren herkese kapıyı göstermiştir…

***

Batı’nın desteği ile iktidara gelen AKP bile Türkiye’nin geleceğinin Avrasya’da olduğunu anlayıp, bunu gereğini yaptığı halde; emperyalizme karşı “bağımsızlık” savaşı verip, sömürge ve yarı sömürge uluslara yol gösteren önderlerimizin kurduğu partinin başındaki adam, emperyalizme bağlılık yemini edercesine gösterdikleri sadakat, dedelerimizin şehitliklerdeki kemiklerini sızlatmaktadır.

Bu konudaki en sıcak örnek; Suriye’de ABD ve Koalisyon Güçleri (NATO üyeleri) ile namlu namluya geldiğimiz ve Türkiye’nin düşman devlet mevkiine koyularak arka arkaya askeri tatbikatların yapıldığı bir dönemde, Y-CHP’nin düşman tarafında olmak için çırpınıp durmasıdır.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, katıldığı bir televizyon programında, Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400 Hava Savunma Sistemleri yerine, Amerikan Patriot Füze Sistemi’nin alınmasını” savunması (6) CHP için utanç vericidir…

***

Boykot” fikri ilk aşamada, delege sistemi ile değiştirilemeyen ve artık değiştirilmesi de imkânsız hale gelen Y-CHP yönetiminden kurtulmanın meşru tek yoludur.

İkinci aşama; boykot sonucu ciddi bir başarısızlık gösteren ve tabanını kontrol edemeyen duruma düşen Y- CHP yönetiminin, istifa etmek zorunda kalması veya sille tokat parti binalarından dışarı atılarak, aşağıda nitelikleri(7) belirtilen gerçek CHP’lilerin parti yönetimini ele geçirmeleridir.

Üçüncü aşama; AKP yönetiminden bıkmış kesimlere güven vererek, geniş halk kitlelerini aktif siyasetin içerisine çekmektir.

Tam hukuksuzluk hali” içinde bulunması nedeniyle, geçersiz olan ve yenilenmesi gereken Başkanlık Sistemine geçtiğimiz Anayasa Referandumu sonunda, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” tertip ederek, halkın enerjisini boşa harcayan mevcut Y-CHP yönetiminin, asla yapamayacağı önderliği ancak bu yeni yapı yapabilir duruma gelecektir…

Hatta meşruiyeti tartışmalı olan ve rejimin değiştirilmesi sonucunu doğuran o referandum, yeniden gündeme alınıp tartışılabilecektir.

Atı alan Üsküdar’ı geçti” söylemi karşısında, teslim bayrağı çekenlerin muhalefeti temsil noktasında bulunmadıkları ve her şeyin bitmediği, tam aksine siyasi mücadelenin yeni başladığı, dosta düşmana gösterilecektir.

Siyasi hedef olarak kitlelerin önüne “Parlamenter Rejim” konularak, halkın gerçek talepleri doğrultusunda kitle eylemleri doğru bir önderlikle tertip edilebilecektir.

Muhalefete güven; ABD’nin müdahalesinin açık olduğu 15 Temmuz Darbe Girişimine, “Kontrollü Darbe”, “Öngörülen ve sonuçlarından yararlanılan darbe” gibi ipe sapa gelmez sulandırma söylemler ve “Asıl darbe 20 Temmuz’da OHAL ilanı ile yapıldı” şeklindeki akıldışı ve darbecileri koruyan gevezeliklerle sıfıra indirmiştir.

Bu nedenlerle boykot son şanstır.

Zira, başarısız olduğu halde koltuğuna yapışan Dersimli’yi kısmi bir başarı göstermesi -kendi deyimiyle oylarda anlamlı bir azalma olmaması- halinde, yerinden sallamak olanaksız hale gelecektir…

***

Şu sorunun yanıtı içerisinde bulunduğumuz durumu açıklamaktadır:

AKP 20 Temmuz’da gerçekten “darbe” yaptıysa, ana muhalefet olan CHP neden bunun gereğini yapmamıştır?

Darbelere karşı yapılması gereken; AKP’nin 15 Temmuz gecesi yaptığı gibi, demokrasiden yana olan güçleri, darbecilere karşı koymaları için sokağa çağırmak ve onlara önderlik yapmak değil midir?

Tabii ki, bu çağrıyı yapabilmek için; önce yurtsever, sonra da mangal gibi yüreğe sahip olmak gerekir.

Bir de söylediğine inanmak tabii ki…

Yufka yürekliler ile çetin yollar aşılmaz” böyle durumlarda söylenmiştir!

Ve nihayet, darbelere karşı koyamayanlar ve siyasette başarısız olanlar, halktan özür dileyerek istifa ederler.

Hem darbe yapıldığını söyleyip gereğini yapmayacaksınız; hem de “darbecilerin” hukukuna boyun eğerek, halkı teslim olmaya mecbur bırakacaksınız!..

Sonra da bu korkak; ilkesiz, işbirlikçi tutumu eleştirenlere, “AKP Trolleri” yaftasını yapıştıracaksınız…

Karakter meselesi bir yana, koltuk o kadar tatlı mı acaba?..

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Jargon, fikri, mesleki vb. ortaklık gösteren kişilerin kullandığı ortak ağız olarak tanımlanır

(2)Özellikle sosyal medya üzerinden bir başka kişiyi ya da grubu kasti olarak kandırma yönelimi olanlara “trol” deniyor. (Siber zorbalık yapan bu kişilerde, kişilik bozukluğu olduğu tartışmasızdır.)

https://onedio.com/haber/bilim-insanlarinin-son-arastirmalarina-gore-troll-ler-ayni-zamanda-psikopat-ve-sadist-bireyler-775628

(3) 13 Ocak tarihli Sözcü gazetesi

(4) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201802161032285915-ysk-kilicdaroglu-suc-duyurusu/

(5)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1069192/AKP_li_Turan_dan_Kilicdaroglu_na__Bitanesin.html

(6)https://medyascope.tv/2019/01/05/unal-cevikoz-s-400-ve-patriot-sistemlerinin-uyumsuzlugu-turkiyenin-ulusal-guvenligini-zedeleyici-ve-zaafiyet-yaratici-bir-gelismedir/

(7)

CHP’Lİ OLMANIN ASGARİ ŞARTLARI:

CHP’nin amacı, ilkeleri, tüzüğü ve programına göre, Kılıçdaroğlu yönetimini yeniden gözden geçirme zamanı gelmiştir de geçiyor bile:

CHP Tüzüğünün 3. maddesinin son fıkrasında partinin amacı: ”Emperyalizmin, sömürünün ve sömürgeciliğe yönelik her türlü uygulamanın önlenmesi için mücadele etmek ve tüm insanlığın esenliğine ve özgürlüğüne katkıda bulunmak” olarak açıklanmıştır.

2. maddede: ”CHP programındaki anlamlarıyla (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik) ilkelerine bağlıdır.” denmektedir…

Parti programında; güncel siyasi tartışmalar, en küçük bir kafa karışıklığına meydan vermeyecek şekilde açık ve net olarak yazılmış ve kurultay onayından geçerek basılı kitapçık haline getirilmiştir.

Bu ilkelerden en önemli olan bir kaç tanesi şunlardır:

CHP’nin Parti Programına göre; ideolojimizin temel dayanakları şu şekilde ortaya konulmuştur:

Partimizin ideolojisini besleyen, üç ana kaynak: Atatürk’ün modernleşme devrimi ve altı ok ilkeleri, sosyal demokrasinin evrensel kuralları, Anadolu ve Trakya’nın tarihsel ve felsefi birikimidir.

(…)

Çağdaş Türkiye için değişim programı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin onurlu geçmişiyle aydınlık geleceğinin çağdaş sentezidir. CHP, bu ideolojik birikim, değer ve duyarlılıklar temelinde; ulusal kurtuluş mücadelesinin tam bağımsızlık ruhunun temsilcisidir.

(…)

Laik, demokratik cumhuriyetin kararlı savunucusudur…” (a)

Kürt sorunu” ile ilgili olarak da CHP’nin belirli ve tutarlı görüşleri vardır.

Etnik farklılıkları ülkemizin bir zenginliği olarak kabul eden CHP, “Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır… CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuştur.

(…)

Üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur.

Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz.

(…)

CHP’nin entegrasyon (bütünleşme) anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünü ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür.

(…)

CHP, her etnik kökenden yurttaşımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi anadilini özgürce kullanabilmelerine, özel dershaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilme ve öğretebilmelerine;

(…) olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.”(b)

Dinin siyasallaştırılmamasını, siyasetin dinselleştirilmemesinin güvencesi” olarak kabul eden CHP’nin, “laiklik ilkesi” hakkındaki görüşü de son derece anlaşılır şekildedir:

CHP, “Devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılmasının, birbirini etkilememesi” olarak tanımladığı laikliği, hiç bir şekilde ödün veremeyeceği temel ilke olarak kabul etmiştir.

(…)

CHP, dini unsurların siyasi simge olarak kullanılmasını demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan ve anayasamızın değiştirilemez hükümleri ile çelişen bir davranış olarak görür. (c)

Demek ki, CHP “üniter devlet” ve “ulus devleti” savunur, laiklik ilkesinden de hiç bir şekilde ödün veremez… Aksine olan bütün söylemler parti programına aykırılık teşkil etmektedir.

(…)

Cumhuriyet Halk Partisi siyaseti ve siyasetle ilgilenmeyi, “Kamusal Görev ve Toplumsal Özveri alanı olarak kabul eder. (d)

CHP’nin Programında “özerklik” konusunda da net bir duruş sergilenmiştir:

Küreselleşme adına çok sayıda yerel iktidar odağı oluşturmayı dayatan, merkezi devlete rakip olarak cemaat, tarikat ve çok uluslu şirketler eksenini geliştirmeye yönelik idari federalizm benzeri yapılanmayı öngörerek, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini ve özellikle üniter yapıyı tehdit eden her türlü idari düzenleme girişimleri gündemden çıkartılacaktır.” (e)

CHP yerel yönetimleri, yerel iktidar odakları olarak değil, yerel demokrasi odakları olarak görür.

(…)

Yerel nitelikli hizmetlerin yetki ve sorumluluğu, üniter devletin gerekleri dikkate alınarak, ihtiyaç duyulan yerlerde kaynak ve araçlar da sağlanarak merkezi yönetim tarafından yerel yönetimlere devredilecektir.” (f)

Yeri gelmişken belirtelim ki, CHP’nin Terör ve PKK konusunda parti programında belirlenmiş ve kurultay tarafından da benimsenerek onaylanmış bulunan görüşleri ile Y-CHP yönetiminin kurultay onayından geçmeyen (ve dolayısıyla hukuken geçerli olmayan) şimdiki görüşleri birbirine tamamen terstir!

Cumhuriyet Halk Partisi Programı’nda, Kuzey Irak’ta üstlenen PKK mensupları, “özgürlük savaşçıları” olarak değil, terör örgütü üyeleri olarak tanımlanmıştır. CHP Programı, terörle “müzakere” yapılmasına hiç bir şekilde izin vermez.

Chp Programında terörle mücadele esas alınmıştır.

Aksine olan söylemlerin tamamı programa aykırılık teşkil eder…

CHP Programı’na göre;

Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir.

(…)

Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknoloji ile donatılacaktır.”(g)

Geçmişte bağımsızlığını ve haklarını korumak için savaşçı yeteneğini gerektiğinde kanıtlamış olan ülkemiz bir saldırıya uğramadıkça barış içinde yaşamak ister. Silahlı kuvvetlerimiz ulusun bağımsızlığını ve güvenliğini korurken dünya barışına da katkıda bulunmaya her zaman özen göstermiştir.

(…)

Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün yurtta barış, dünyada barış anlayışına dün olduğu gibi bugün de sahip çıkmaktadır.(h)

(CHP Programı; a-s.23-24, b-s.46-48, c-s.50, d-s.71 5-s.82, e-s.86, f-s.113-115, g-s.119)

Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP Genel Merkez yöneticilerinin izlediği politikalar, halen yürürlükte olan bu esaslara uyuyor mu?

CHP Tüzüğü’nün 5. maddesinin 3. fıkrasına göre; “Partililer; özel yaşamlarında, görevlerinde, işlerinde ve üyesi bulundukları kuruluşlarda, partinin ilkelerine ve doğrultusuna uygun davranırlar ve çalışırlar.”

Aynı şekilde Tüzüğün 5. maddenin 5. fıkrasına göre “Parti yöneticileri de bu ilkeleri uygulamakla yükümlü ve sorumludurlar.

Başta Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, bazı genel merkez yöneticilerimiz, yukarıda özetlediğim parti programına, söylem ve eylemleri ile aykırı davrandıklarını, üzülerek izlemekteyiz.

Böyle bir durum karşısında, sessiz kalmak parti programına, ilkelerimize, onurlu tarihimize, önderlerimize ve inançlarımıza ihanet etmek olur ki, böyle bir durum içinde bulunmak insanın kendisine karşı yapabileceği en büyük saygısızlıktır!

Görevi ne olursa olsun, hiç bir partilinin “parti suçu” işleme imtiyazı yoktur ve olamaz!

Bu çerçevede, üyelik görevini gereği gibi yerine getirmek; parti suçu işleyenleri eleştirmekle başlar…

Parti Tüzüğümüzün Parti Üyelerinin Görevlerini belirleyen 7/A maddesinin (d) bendinde:

Partinin ilkelerini, programını, kurultay bildirgelerini ve kararlarını, seçim bildirgelerini, partinin genel ve yerel politikaları ile hizmetlerini her olanaktan yararlanarak yurttaşlara duyurmakla görevlidirler” demek suretiyle, üyelerin birincil görevinin parti ilkeleri ve programını yurttaşlara duyurmak olduğu ortaya konmuştur.

Parti içi demokrasi” ancak üyelerin, üyelik görevlerini eksiksiz olarak yerine getirebilmeleri ile yaşam bulabilir…

Üyelik görevlerini eksiksiz şekilde yerine getiren üyeler, çağdaş demokrat partilerde “bedel ödetme” tehdidi ile susturulmaya çalışılmaz.!

Bu şekildeki ilkel uygulamalar ancak faşist partilerde görülmüştür…

Ve nihayet, boykotu savunanlar, Anayasamızın 26. maddesinde ifadesini bulan “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” kapsamında, anayasal bir özgürlüklerini kullanmaktadırlar.

Bu özgürlüğe göre; ”Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Öte yandan Anayasamızın 67. maddesine göre;

Vatandaşlar… Bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma” hakkına sahip olup, bu hükümler çerçevesinde siyasi faaliyetlerim tamamı yürürlükteki yasaların güvencesi altında bulunmaktadır…

HALA “MÜTTEFİKİMİZ” ABD’NİN “MODEL ORTAĞI” MIYIZ?

özgür-hulusi

Eski CIA Başkanı Mike Pompeo, Dışişleri Bakanı sıfatıyla, ABD’nin “misyonunu” açıkladı:

“ABD, Türklerin Suriye’de Kürtleri katletmemesi konusunu güvence altına almaya çalışıyor” (1) dedi…

Daha ne desin?

Adam açık açık Türkler, Suriye’de Kürtleri katlediyor diyor.

TSK’nın teröristlere karşı mücadele verdiğini asla ağızlarına almıyorlar.

Zaten ABD, PKK/PYD/YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmediğini defalarca açıklamıştı.

İlaveten, bunlar bizim kara gücümüz, ortaklarımızdır da demişlerdir.

Demek ki, ABD ile her cephede karşı karşıyayız…

O halde, 3 Ocak 2019 günü Doğu Akdeniz’deki uluslararası sularda ABD savaş gemileri ile ortak eğitim tatbikatı (2) neden yaptık?

Ortak tatbikatın üzerinden henüz iki gün geçti ki, bu defa da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “Kürtleri korumaya yönelik anlaşma yapılmadan Suriye’den asker çekmeyeceklerini” açıkladı…(3)

Buyurun buradan yakın!

Bu açıklama ile Türkiye doğrudan tehdit edilmektedir!

Umudunu ABD vatandaşı olmaya bağlayanlara itina ile duyurulur…

YEREL SEÇİMLER “ADİL VE ŞEFFAF” OLARAK YAPILABİLİR Mİ?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

Anayasa referandumunda mühürsüz oyları geçerli sayan Yüksek Seçim Kurulu Üyeleri için,

“Yüksek Seçim Kurulunun içine çöreklenmiş bir grup çete mensubu”, (4)

Yargı organları için de:

“Mahkemeler bağımsız ve tarafsız değildir. Millet mahkemelerden umudunu kesmiş, siyaset yargıya hakim olmuştur. Hâkimler hukuka değil iktidarın beklentilerine göre karar vermektedir” (5) diyerek, ana muhalefet adına bir tespit yapmıştır.

Grup Başkanı Özgür Özel ise, Halk TV’de yaptığı programda: Yargıya başvurmaktan, yargıda hesaplaşmaktan ve yargıçlara güvendiğinden defalarca söz etmiştir. (6)

MSB Hulusi Akar tarafından hakkında tazimat davası açılan Özel, bu konuşması ile Kılıçdaroğlu’nu yalancı durumuna düşürüyor.

Birinden birinin yalancı olduğu kesindir.

İkisine de yakışır…

***

Dere geçilirken at değiştirilmez” gibi hukuk dışı bir gerekçe ile YSK üyelerinin görev süresinin bir yıl uzatılması, öyle bir iki basmakalıp cümle ile geçiştirilecek gibi değildir. (7)

Geçen yerel seçimlerde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş’ın seçimleri kazandığı halde, hile ile (8 ) seçim sonuçlarının değiştirilmesi -ve bu nedenle mazbatasını alamaması- şeklindeki iddialar göz önünde tutulursa, “Dereyi geçerken at değiştirilmez” sözü, daha bir anlamlı hale gelmektedir.

YSK üyelerinin görev süresinin uzatılması ile aynı zamanda onları seçecek olan Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçme ve seçilme haklarının elinden alınmış olduğunu görmezden gelemeyiz.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun son açıklamaları, (9) yerel seçimlerin sonunda yaşanacak olası yenilginin hazırlığı değilse, üstü örtülü seçimleri boykot etme çağrısı gibidir.

YSK’nın bütün muhalefet partileri için getirdiği seçim yasaklarından, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, Cumhurbaşkanı olduğu gerekçesi ile muaf tutması, (10) seçimlerin eşit, adil ve şeffaf yapılmayacağını göstermektedir.

Öte yandan, seçimlere bir yıl kala seçimlerle ilgili mevzuatta yapılacak düzenlemelerin, ilk seçimlerde geçerli olmayacağı şeklindeki Anayasa kuralı (m.67) da ihlal edilmiş bulunmaktadır.

Bir başka hukuksuzluk da Meclis Başkanının istifa etmeden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olmasıdır.

Anayasamızın 94. ve Siyasi Partiler Kanununun 24. maddelerine göre, Meclis Başkan ve Başkanvekillerinin Meclis içinde ve dışındaki siyasi parti faaliyetlerinde bulunmalarını yasaklamıştır.

Bu amir hükme rağmen, Binali Yıldırım’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığının açıklanması ve siyasi parti faaliyetlerine başlaması açık bir anayasa ihlalidir. (11)

Bu kadar açık hukuksuz karşısında, Y-CHP’nin seçimlere katılması ne anlama gelmektedir?

Y-CHP, rejim değişikliğini içine sindirdikten sonra, bundan böyle, ülke yönetimini ve yerel yönetimleri -halihazırdaki belediyelerin kendilerine verilmesi karşılığında- AKP’ye bıraktığını kabul etmiştir tezi çok da abartılı olmayacaktır!..

Hukuk mücadelesi ile hukuka aykırılıkları gidereceğine inanmayan Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının, sandıklara hakim olması ve bu şekilde sonuç alması, zaten imkansız gözükmektedir..

Yerel seçimlerle iktidara gelen AKP’nin, yine yerel seçimlerle iktidardan düşürüleceği palavralarına ise, artık kimse inanmamaktadır…

ÖZGÜR ÖZEL’İN “ÖZELLİKLERİ” 6 OK’LA ÖRTÜŞÜYOR MU?..

Son günlerde dikkatimi çeken hususlardan biri de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu olan arkadaşlarını ziyaret etmediği için kahve ağzı ile eleştirmesidir.

Bu konuyu biraz irdeleyelim:

Ergenekon ve Balyoz tertip davalarının sanıkları Hasdal’da tutuklu iken, Org. Hulusi Akar Genelkurmay II. Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunuyordu.

O tarihlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu davaların savcısı olduğunu söylüyordu. (12 )

Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise, “Ordudaki darbeciler temizlensin”, (13) diyerek şüphelileri peşinen “darbeci” olmakla itham ediyor, yargısız infaz yapmakla yetinmeyip, “CHP darbecilerle yan yana gözükmesin(14) diyerek de komutanların ziyaret edilmemesi için örtülü talimat veriyordu…

Akar’ın hemşerisi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, zaten “Bir savcı bulun, dedillendirin(15 ) diyerek düğmeye basan adamdı…

Bu koşullar altında, Kara Kuvvetleri Komutanı, “darbe ve Fatih Camiini bombalama planları yapmakla” suçlanan cezaevindeki arkadaşlarını ziyarete gidecekti, öyle mi?

Biraz sıkardı!..

Ana muhalefet başkanın ziyaret etmediği/edemediği komutanları, nihayetinde bir devlet memuru olan Hulusi Akar’ın ziyaret etmemesini/edememesini, bugün gündeme getirmek ne işe yarayacaktır?

!..

O halde, Özgür Özel, koca bir CHP kitlesi adına, Hulusi Akar’ı bu tutumu nedeniyle suçlayamaz.

Yukarıdaki sorunun yanıtını vermeden önce, tutuklamaların başladığı ilk yıllarda, “Ben de bu davanın avukatıyım(16) diyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın duruşunun neden terkedildiğini açıklamaları gerekmez mi?

Hafızamızın unutkanlıkla malul olduğunu bildikleri için, işlerine geleni hatırlatıyorlar, gelmeyeni unutmaya bırakıyorlar…

Gelelim sorumuzun yanıtına:

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.

Hesap vermesi gerekenler, hesap soruyorlar…

Özgür Özel’in, demagoji ve boş gevezelikten öteye bir değeri olmayan haksız eleştirileri, haklı ve yerinde olan diğer eleştirilerini gölgede bırakıyor, inandırıcılığını yitiriyor…

Buna ne hakkı vardır?..

***

Kaldı ki, 15 Temmuz Darbe Girişiminin arkasında, CIA/FETÖ’nün olduğu ayan beyan ortaya çıktıktan sonra bile, bu adi tertipleri yapan FETÖ, Y-CHP tarafından koruma altına alınmış olmakla eleştiri haklarını yitirmiştir:

Kılıçdaroğlu, Zaman gazetesi, Sızıntı dergisi, Samanyolu, Bugün, Kanaltürk ve örgüte ait diğer televizyonlara karşı yapılan operasyonları engellemek için, CHP milletvekillerini olay mahalline gönderip, kumpasçılara kol-kanat germiştir.

Kumpas davalarını haklı göstermek için, algı oluşturmakla görevli Nazlı Ilıcak, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşleri, “basın özgürlüğü” kılıfı altında savunmaya devam etmiş, hatta Adana mitinginde isimlerini tek tek okutup, “burada” şeklinde CHP’lileri bağırtmıştır!..

Bu kadarla kalmayan Dersimli Kemal, 2014 yerel seçimlerinde de Fetullah Gülen’e övgüler yağdıran Mustafa Sarıgül’ü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday göstermişti.

Dersimli, başdanışmanını bile Fetullahçılardan seçmiştir. (17)

Dibi bu kadar kara olan Y-CHP’nin, Hulusi Akar’ı FETÖ kumpası sonucu tutuklanan arkadaşlarını/komutanları ziyaret etmemekle karalaması, tam bir edepsizlik hali ve utanmazlığın dik alasıdır…

Ak koyun kara koyun geçit başında belli olacak elbette, o günler yakındır.

Lakin, yine atı alan Üsküdar’ı geçmiş olmasa bari.

Geçmiş olsun bakalım!..

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) http://www.basnews.com/index.php/tr/news/491573

 

(2) https://www.yeniakit.com.tr/haber/turkiye-ve-abd-savas-gemileri-akdenize-indi-580157.html

 

(3) https://www.ulusal.com.tr/dunya/bolton-dan-turkiye-yi-hedef-alan-aciklamalar-h220393.html

 

(4)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/927985/Muhursuz_oylari_gecerli_sayan_YSK_den_Kilicdaroglu_hakkinda_suc_duyurusu.html

 

(5)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/813739/Kemal_Kilicdaroglu__Adalet_Kurultayi_Sonuc_Bildirisi_ni_okudu__Adalet_ve_huzur_hareketi_doguyor.html

 

(6) https://www.youtube.com/watch?v=hIePqXJulFE

 

(7) https://playhdpk.com/watch/x6zgggd

 

(8) https://odatv.com/adim-adim-secim-ankarada-yasanan-secim-kumpasi-3103141200.html

 

(9) http://www.revizyongazetesi.com/yeni/2019/01/06/kaftancioglu-secim-sonuclarini-degistirebilecek-oranda-hayali-secmen-kaydi-yapildigi-goruluyor/?fbclid=IwAR08ZBIQPKPVPhn95Bi2tnwdib-63Mjo4J9l1VNGeSjVTCPe5aRuBjVBSQY

 

(10) https://www.dw.com/tr/ysk-d%C3%BCzenlemesi-se%C3%A7imler-%C5%9Feffaf-olamayacak/a-46938969

 

(11) https://www.aydinlik.com.tr/perincek-anayasa-ya-gore-binali-yildirim-aday-olamaz-politika-ocak-2019

 

(12) https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/ergenekon-icin-kim-ne-demisti-1195230/

 

(13) http://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/rota-yazilari/dogu-perincek-erdogan-kilicdaroglu-ve-bahceli-nin-ortak-politikasi-22960

 

(14) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2018/12/buyuk-kumpasta-sona-gelindi/

 

(15) https://www.aydinlik.com.tr/boluculuk-bildirgesi-mi-soner-polat-kose-yazilari-mayis-2018

 

(16) https://www.cnnturk.com/2008/turkiye/07/04/davanin.savcisi.erdogan.ise.avukati.benim/477359.0/index.html

 

(17) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201712261031564873-kilicdaroglu-basdanisman-fatih-gursul-hapis-cezasi/

 

 

 

 

PKK/PYD/YPG’YE “AF”!..

 1034358351

20 bin TIR silahı PKK/PYD’ye veren, 60 bin kişilik ordu kurup eğitimlerini hemen hemen tamamlayan Trump’ın, Suriye’den çekilme kararını çok önemsiyorum.

ABD’nin sözünü tutan bir devlet olmadığını yakın geçmişten çok iyi biliyordum.

Defalarca söz verdiği halde, kara gücü PKK/PYD’yi Fırat’ın doğusuna çekmedi.

IŞİD ile mücadele bittiğinde YPG’ye verdiği silahları toplayacağını taahhüt etmişti.

Bu taahhüdünü de tutmayacağını söyleyenler haksız değil.

Daha yeni Reuters’e konuşan ve isimleri gizli tutulan üç Amerikalı yetkili, silahların geri alınmaması için Pentagon’a tavsiyede bulunduklarını açıkladılar…

ABD’nin, Suriye sınırına yakın Malikkiye ilçesindeki silah deposunu boşaltıp, Irak’a taşımasını da ihtiyatla karşılamak gerekir.

Zira YPG’ye verilen silahlar, bu depodan dağıtılıyordu…

***

Bu gelişmeler karşısında Suriye’den çıkma kararını “taktik” bir hamle olarak değerlendirmek, çok da yanlış olmayacaktır.

Nitekim çekilen ABD kuvvetleri, Amerika’ya değil, Irak’taki üslerine döndüler.

Irak hükümeti onları davet mi etti?

Hayır…

Trump hükümeti ile ABD derin devleti (Pentagon) arasında görüş ayrılığı var belli de, hangi tarafın ağır basacağını kestirmek zordur.

Bu nedenle çekilme kararına temkinli yaklaşmak, izlenmesi gereken en doğru yoldur…

Zira:

Can Yücel’in tarifi ile söyleyelim; “Kime sarılacağı belli olmaz adetten kesilmiş kibar o..punun”. (1)

***

Her ne sebeple olursa olsun, ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, savaşıp da yenilgi almasıyla eş değerde bir itibar kaybıdır.

ABD’yi, dünyanın “süper gücü” ve yenilmez devleti kabul edip, peşinen teslim bayrağını çekenler ve bu “güce” teslim olmakla ABD vatandaşlığının peşinde gezenler, olumlu bir mesaj alabilirler diye umuyorum.

Ve yine umulur ki, gelişmeler Amerikan uşaklarının akıllarını başlarına devşirsin…

Önemlidir; her seferinde Amerikancıların yüreğine su serpecek hikâyeler uyduranlar, bu defa suskun kaldılar.

Bu bile kayda değer bir kazanımdır.

Karşı cephede bozgun başladı!..

***

Geçen Cuma, Moskova’da toplanan ikili zirvede alınan kararlar, Ortadoğu halkları kadar mazlum dünya halkları için de hayati önemdedir.

TSK’nın Batı emperyalizmini, ikinci kez, üstelik silah göstererek geri adım attırması, onların da umutlarını yeşertecek, cesaretlerini artıracaktır.

Bunca yaşananlardan sonra, Suriye’nin Mümbiç’e bayrağını dikmesini, kimse sıradan bir olay gibi göremez/gösteremez.

Suriye rejiminin ayakta kalması, aynı zamanda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün garantisidir…

***

Daha önce Soçi’de imzalanan belge üzerine, TSK’nın meşrulaşan İdlib’deki varlığı, Suriye hükümetiyle mutabakat sağlanarak elde edilmiştir ve hayati önemdedir.

Bu demektir ki, Suriye ile barışmanın da zamanı yaklaşmıştır.

ABD’nin Akdeniz koridoru TSK’nın İdlip’e inmesiyle kesilmiştir.

Bu da Türkiye’nin Suriye toprak bütünlüğüne olan en önemli katkısıdır…

***

Barzani’nin “bağımsız devlet kurma” hayali ve bu hayali gerçekleştirmek için yaptığı referanduma itibar edilmemiş, işgal ettiği bölgelerden çekilmek zorunda kalmıştır.

TSK’nın Kuzey Irak’ta yürüttüğü operasyonlar ile Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonunun, Türkiye’deki ayrılıkçıların hayallerini suya düşürdüğü kuşkusuzdur.

Bugünlerde teröristlerin Suriye devletine teslim olmaları, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bölge ülkelerinin dik duruşu ile sağlanmıştır.

Bir tek bizdeki Amerikancıların dumura uğrayan kafası değişmemiştir.

Bu kadar açık gelişmelere rağmen, “Üçüncü Dünya Savaşı” niteliğindeki bu savaşı, Türkiye’deki yerel seçimlere bağlayabilecek kadar gerçeklerden kopmuşlar; adeta rüyada gezer gibiler…

***

ABD’nin Suriye’den çekilmesinden sonra, teröristlerin etkisiz hale getirileceğine kuşku yoktur.

Ondan sonra, Türkiye’deki Suriyelilerin memleketlerine dönme koşulları oluşacaktır.

O zaman Türk halkının üzerinden önemli bir yük de kalkacaktır.

Salt bu nedenle bile, 81 milyonun topyekün Devletimizin arkasında olmamız gerekmez mi?..

Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönmesi, zafer kadar değerlidir…

***

ABD’li gazeteci Louis Edgar Browne’nin The Star, Chicago Daily News ve Evening Star gazetelerine:

“İngilizler, Osmanlı’ya karşı ayaklanan Kürtlere 20 bin silah verdi” haberini geçmişti.

Kürtler, o silahlarla Mustafa Kemal’in yanında yer alıp İngilizlere karşı savaşmıştı.

Şimdi de durum aynı gibi:

Bu defa ABD, PKK/PYD’ye 20 bin TIR silah verdi.

Eğer Kürtler, bu silahları ABD’ye çevirir ve emperyalizme karşı savaşa bölge ülkelerinin saflarında katılırsa, belki af edilmeleri gündeme gelebilir!

Aksi halde, hain damgası ile damgalanıp, çocuklarına bu mirası bırakacaklar…

Cemil Can

 

 

DİPNOT: (1)

 

MENAPOZ

 

Yardımı kesildi ya Amerikan Dostluğunun 
Gençler, kendinize mukayyet olun! 
Kime saldıracağı belli olmaz haaa
Adetten kesilmiş kibar o...punun. 

Can YÜCEL

 

 

İSTANBUL ALTIN TEPSİ İÇİNDE…

İmamoglu

 


CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’a ilişkin vaatlerini dinledim.


İmamoğlu:


İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini” ve “İstanbul’un kendi anayasası” olması gerektiğini özellikle vurguladı.


Bu projenin, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı (AYYÖŞ) hayata geçirebilmek için hazırlık aşaması olduğu bellidir.


Dersimli Kemal de 2011’den önce Hakkari Mitinginde:


CHP iktidarında Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın çekince konulan tüm maddelerini imzalayacağız” diye açık açık söz vermişti ve bu sözünü 18. Olağanüstü Kurultay’da da tekrarlamıştı.


Kılıçdaroğlu, amacının yerel yönetimleri merkezi idareye bağımlı olmaktan kurtarıp, karar ve icra organı haline getirmek istediğini hiçbir zaman gizlemedi.


(Görevden alınan HDP’li belediyelerin terör örgütü PKK’ya nasıl lojistik destek verdikleri ve adeta örgütün legal birimi gibi çalıştıkları hafızalarımızda canlılığını koruyor.)


***


Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın imzalanmasını en çok isteyen PKK’dır.


Bu şekilde, merkezi idareye bağımlı olmadan yönetecekleri belediyelerle; PKK’ya finans, lojistik destek ve istihdam olanaklarını kolaylıkla ve sürekli olarak sağlayabileceklerini planlamaktadırlar.


Bağımsız Kürt Devleti” kurmanın olmazsa olmazı olan ”Eyalet Sistemi”ni hazırlık safhası da güçlendirilmiş mahalli idarelerdir.


Önceleri AKP’nin de Programında olan bu ABD planını, “Açılım Süreci”nden sonra ne yazık ki Y-CHP sahiplenmiştir…


***


31 Mart Yerel Seçimlerinden önce, Türkiye’nin 16 milyon nüfuslu en büyük kenti İstanbul’un belediye başkan adayına Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı daha yumuşak ve masum gibi gözüken cümlelerle ifade etmesinin amacı ne olabilir?


İlk bakışta, Kürtlere göz kırparak oylarını almak gibi görülse de Y-CHP’nin üstlendiği misyon itibariyle, kamuoyunun, “Hendek Savaşları”ndan sonra, unutmakta olduğu bu konuyu, bu fırsattan yararlanarak tekrar gündeme getirmek ve “ulusalcı” CHP tabanını alıştırmak olduğu çok açıktır.


İkinci derecedeki amaç ise Kürt oylarının CHP’de toplanmasını sağlamaktır…


Bu sonuç olsa da olur olmasa da; zira Sorosçuların yönettiği Y-CHP’nin, iktidara gelme gibi siyasi hedefi hiçbir zaman olmamıştır.


Onları bütün derdi, ulusal birliği zayıflatmak ve Cumhuriyetin niteliklerini laçkalaştırarak PKK’nın siyasi kolu HDP’ye alan açmaktır…


PKK’ya kol kanat germekle, gizli ittifak yapmakla iktidar olunamayacağı 8 defa test edilmiştir.


***


Nitekim Reis, bu konuyu gündemine almış ve CHP’yi PKK’nın yanında göstererek karşı propagandaya başlamıştır bile.


Bu yarıştan kimin kazançlı çıkacağını ise, 31 Mart akşamı göreceğiz zaten.


Kişisel öngörüme göre, Y-CHP’nin küresel güçler tarafından verilen ödevi (AYYÖŞ) yerine getirme uğruna, bir kez daha İstanbul’u AKP’ye altın tepsi içerisinde sunmaktadır.


Yanılmış olmayı ise çok isterim elbette…


Cemil Can

KORKU MU SÜRÜ PSİKOLOJİSİ Mİ?..

Meshur suru psikolojisi_1

Karadeniz’in dağ köylerinde kış geceleri uzundur; ev sohbetleri meşhur.

İlkokul öğrencisiydim; gözlerim kapanmasın diye kendimi çok zorluyordum, başarılı olamıyordum.

Çoğu kez uyuya kalıyordum ama aklımda kalan hikayeler acayip ilgimi çekiyordu.

O gece Dedem konuşuyordu, sanki film izliyordum; sahneler hala gözümün önündedir:

-Dört kafadar çalışmak için gittiğimiz Kırım’da, orta büyüklükteki bir fırında iş bulmuştuk. Bana verilen hamur yoğurma işini hiç beğenmedim; nihayetinde Mehmet Ağa’nın tek oğluydum, bedeni olarak çalışmaya pek alışık değildim. Doğrusu söylemek gerekirse, hamur işinden de pek anlamıyordum. “Pencül” (1) ile memlekete dönmeye karar verdik. Boğazı (sanırım Kerç boğazını anlatıyordu) yürüme geçecektik, deniz donmuştu. Tükürüklerimiz havada donup misket gibi buzların üzerinde yuvarlanıyordu. Yanı başımızdaki çoban, sürüsünü karşıya geçirmeye çalışıyordu. Buz zayıf bir yerinden kırılmaz mı, koyunlardan biri, o delikten denize düştü. Arkasından gelen koyunlar birer birer bu delikten aşağıya atlamaya başladılar. Çoban ha bire değneğini sallayarak onlara engel olmaya çalışıyordu, ama nafile. Değneği sola doğru salladığında sağ tarafından oluşan boşluktan bir koyun deliğe atlıyor, sağa doğru salladığında sol tarafından. Koca sürü, ben deyim 500, siz 200 kabul edin, 15-20 dakika içerisinde telef oldu…

-Siz nasıl karşıya geçtiniz?

-Buz üzerindeki ağırlığı azaltmak için birbirimizden biraz uzaklaştık, çok dikkatliydik tabii. Bizim de elimde değnekler vardı, buzu körler gibi yoklayarak yol alıyorduk. Çıkan tok sese göre, buzun kalın olduğunu varsayıp, oradan yürüyorduk. Korkuyorduk ama karşıya geçmeyi de başardık…

-!

***

Çok ilgimi çeken bu hikayenin uydurulmadığına, yıllar sonra komşumuzun koyunlarının tarla duvarından atlarken, tıpa tıp aynı hareketi yapmış olmalarını gördüğümde inandım.

Sonralardan birkaç kez daha benzer koyun davranışlarını gözlemlediğim olmuştur…

Ancak bugün, bu davranışın bilimsel adını öğrendim:

Sürü psikolojisi” imiş!..

***

Halk içerisinde negatif çağrışımlı -hakaret- olarak kullanılan “Sürü psikolojisi” tanısı, kısaca; “kendin olamamak”, “başkasına boyun eğmek” ve “çoğunluğa uymak” olarak tanımlanıyor.

Bir yaşıma daha girdim, iyi mi!

Meşhur Amerikalı Psikolog Solomon Asch, “boyun eğme” ya da “gruba uymayı” hem iyi hem de kötü yönleri olan bir davranış olarak ele alıyor. Sadece çoğunluk yapıyor diye insanların doğru bulmadıkları şeyleri yapmasını; gruptan “dışlanmamak” ve toplumsal baskılara karşı duramamanın bir sonucu olarak değerlendiriyor. (2)

National Geografik dergisinin video kayıtlarını yayınladığı bir başka deney, (3) sürü psikolojisinin insan davranışlarında ne kadar belirleyici olduğunu göstermeye yetiyor.

Aynı amaçla yapılan “Asansör Deneyi” (4) ise komikliğin de ötesine geçmiş…

Güler misin ağlar mısın, sana kalmış!

Bu deneylerin video kayıtlarını izlemeden bu yazının devamını okumanıza izin vermiyorum.

Bu satırdan itibaren bir kısmınıza güle güle…

***

Arkadaşlarımla zaman zaman tartışırız:

Türk toplumu, dinlerken -demokrasi ve laiklik gibi- bilimsel ve çağdaş fikirleri başını sallayarak tasdik etmesine rağmen, sandık başına gittiğinde neden bu değerleri ortadan kaldıracak şekilde hareket ediyor, kendi yaşamını ve gelecek nesilleri zora sokacak siyasetçilere neden destek veriyor acaba?

Doğru yanıt:

Korku” ve “Sürü psikolojisi”dir…

Sürü” sözcüğü geçiyor diye, alınganlığa gerek yok, davranışın bilimsel adı böyledir.

Bazı delilere “ruh hastası” deniyor ya, onun gibi bir şey işte…

***

Küçük de olsa bir “bedel” ödeyeceğine inanan insanlar, kendi doğrularına aykırı davranışlarda bulunabilirler mi?

Ne yazık ki, yanıt olumludur; bulunuyorlar…

Az da olsa bir “yarar” elde edeceğine inanan insanlar, ait olmadığı bir grubun üyesi gibi davranabilirler mi?

Bu sorunun da yanıtı olumludur; davranabilirler…

Yakın çevremizde yapacağımız basit gözlemlerle, bu tespitlerin doğru olduğunu sınayabiliriz.

İnsanları kendi olmaktan çıkartan bu rezillik kaderimiz olabilir mi?

Elbette ki değildir.

Doğru bir siyasal önderlikle, toplumu bu bataklıkta debelenmekten kurtarmak mümkündür…

Nerede o günler, nerede o liderlik!..

***

Az sonra anlatacağım örnek, çoğumuzun ne kadar ağır bir bunalım içerisinde olduğunu göstermeye yetiyor:

Birkaç gün önce, Sosyal Medyada (WhatsApp) oluşturduğum; 256′sar kişilik (Toplam 512 ) iki grupta -ki bunların tümü telefonumda kayıtlıdır- kişilerden; 23′ü, grubu hangi amaçla kurduğumu ve grup kurallarının neler olduğunu bekleme sabrını bile gösteremeden gruptun ayrılmışlardır.

Kolayı seçme alışkanlığımızı gözden geçirmek zamanıdır!

127′si ise grup kurallarını açıklamamdan sonra ayrıldılar!

Onların ki, biraz daha farklı; belki de geç kalmışlardır. Olamaz mı yani?

(Mesleklerinin gereği olarak ayrılmak zorunda olanlar ile telefonla arayıp, gerekçesini bildirerek ayrılanlar, bu tartışmanın dışındadır, zaten onları da ayrılmış saymıyorum.)

Ayrılan bu arkadaşlarıma, her hafta en az bir -siyasi/hukuki içerikli- değerlendirme yazısı zaten gönderiyordum.

Bugüne kadar ne bir eleştirilerine muhatap oldum, ne de kendileri ile paylaşımda bulunmamam konusunda istediklerine tanık oldum…

***

O halde değişen neydi?

Bir sorun vardır mutlaka, acaba bu sorun nasıl oluştu? Onu hepimiz için araştırmaya başladım.

İnsanların birbiri ardından gruptan ayrılmalarını tetikleyen neden, gerçekten “korku” mudur, yoksa “sürü psikolojisi” mi, ya da her ikisi mi?

Bu sorunun doğru yanıtı alabilmek için bir “uzmanlardan” yardım almaya ihtiyacı içine girdim.

Diyaloğu dikkatlice izleyin lütfen:

-Telefon rehberinde olmakla, kurduğunuz bir grubun üyesi olmak arasında ne fark var, sizce değişen nedir?

-Tek fark var: Grupta, üyeler diğer üyelerinin kim olduğunu görebiliyor ama telefon rehberimde kimlerin kayıtlı olduğunu, diğerleri göremez…

-Değişen tek bu husus mudur?

-Evet, sadece budur…

İki soruya doğru yanıtlar vererek, aradığım yanıtı aslında ben de buldum:

Kişileri rahatsız eden, diğer kişiler tarafından biliniyor olmaktı!..

!

***

-“Korkmak” insanca bir duygudur kabul ediyorum, başkaları tarafından “şüpheli” bir yere ait olmak şeklindeki yargı, korkma nedeni olabilir. Peki, gerek telefon rehberinin ve gerekse “WhatsApp” grubunun oluşturulmasında dahli olmayanları, alel acele ayrılmaya iten dürtü ne olabilir?

-En doğru cevabı alabilmek için onlara sorman gerekir. Kişisel fikrime göre, grup yöneticisinin bilinen kimliğine göre bu sorunun yanıtı değişir. Örneğin; hem iktidara hem de muhalefete ağır eleştiriler yönelten muhalif biri ise, her an başı belaya girebilir gibi değerlendirilir. Öyle birinin oluşturduğu haberleşme grubu, gün gelir “örgüt” gibi değerlendirilebilir korkusu kendiliğinden oluşur. Böyle bir “riski” herkes göze alamaz. Bu noktada duyulan korku, aşırı abartılı olmakla birlikte, insanca kabul edilmelidir. Fikrimce, demokratik olmayan ve hukukun üstünlüğüne saygı duyulmayan ülkelerde, insanların “potansiyel tehlike” olarak gördükleri kişi ve durumlardan uzaklaşmak için kendilerine göre bazı tedbirler alırlar ki, bunda bir yanlışlık yoktur. Büyük olasılıkla, ayrılmalar bu nedenledir. Çok samimi olduğunuz arkadaşlarınızla bire bir görüştüğünüzde, size doğruyu söyleyeceklerine eminim…

-Görüşüp soracağım…

-İkinci olasılık psikolojiktir; ayrılmaların sebebi eğer bu ise, bunu kolay kolay öğrenemezsiniz! Zira kimse “sürü psikolojisi” nedeniyle öyle hareket ettiğini kabul etmeyecektir. Bu nedenle ayrılanlar, ya birinci sebebi ileri sürecekler ya da akla gelmeyecek saçma sapan başka bir sebep göstereceklerdir. Verilecek yanıtlar karşısında gülmekten kırılabilirsiniz…

-Onu da deneyeceğim…

***

Aslında bir sorun daha vardır:

-Grup dışında iken rahatsız etmeyen paylaşımlar, grup içerisinde neden rahatsızlık yaratıyorlar?

-Tam olarak şunu mu demek istediniz: “WhatsApp”ta kayıtlı bir arkadaşına gönderdiğin, söz gelimi bir makale onu rahatsız etmiyor; bu yüzden sizi eleştirmiyor veya paylaşımınızı silmiyor ama onu bir gruba dahil ettiğinizde gruptan çıkıveriyor, öyle mi?

-Evet tam olarak öyle.

-Buna uygun bir özdeyişimiz vardır: Anadolu’da böyle davranışlar için Hem İsa’ya hem Musa’ya yaranma çabası derler.

-Şark Kurnazlığı yani.

-Onun gibi bir şey…

***

Son bir soru daha, çok uzadı farkındayım:

-Arkadaşlarım gruba kendi istekleri ile girmediklerine, ve -olası- paylaşımların hiçbirinden sorumlu olmayacaklarına göre, neden korkuyorlar acaba?

-Bu soruya yukarıda biraz üstü kapalı yanıt vermiştim. İleride bir gün, grubun “örgüt”, kendilerinin de “örgüt üyesi” gibi değerlendirilme olasılığını düşünmüş ve bu olasılığa karşı kendilerince böyle bir “önlem” almış olabilirler. Grubun içerisinde kimlerin olduğunu grup üyeleri bilebildiği için, ileride kendi aleyhlerine bir durum olursa, diğer üyelerin “tanıklığı”nı ortadan kaldırarak, kurtulmanın alt yapısını hazırlamaya çalışmışlardır! Gizli bir şey olabilir düşüncesi, onları böyle bir tedbir almaya yöneltebilir. Yani bu durumu peşinen aleyhlerinde olan bir delili ortadan kaldırma çabası olarak değerlendirebilirsin. Hukuken hiçbir sorumluluk doğurmayacak olan, başkası tarafından bir gruba üye yapılma durumunu bertaraf etme dürtüsünü, bir tür “savunma refleksi” olarak da kabul edebiliriz…

-Biraz havanda su dövmeye benziyor gibi. Peki, bu kadar şüphecilik sizce normal midir?

-Elbette ki değil, “aşırı şüphecilik(5)paranoyaya kapıyı açar(6)

***

-Anlaşılıyor ki, toplumu gerilim politikaları ile bir yerden bir yere savuran, yıllarca tehdit ve baskı ile yönetenlerin, ortaya çıkarttıkları sağlık sorunları da vardır ve çözümleri ortada kalmıştır.

-Ne yazık ki, güven veremeyen muhalefet, bu rahatsızlıkları hafifletecek yerde, daha da kronikleşmelerine neden olmaktadır. Antidepresan kullanımının, 9 yılda yüzde 160 artarak rekor düzeye ulaşması (7) ruh sağlığımızın durumunu ayan beyan göstermektedir. Dünyada ve çevremizde ne olup bittiğini öğrenip rahatsız olacak yerde, kapısını ve pencerelerini sıkı sıkı kapatıp, kendi dünyasında yaşayan insanların sayısını öğrenebilsek, küçük dilimizi yutacağımızdan eminim!

-Desenize, dış müdahalelerden korkma kaygısı, insanları sorunlara çözüm üretememe veya başkalarının ürettiği çözümleri mantık süzgecinden geçirmeden peşinen reddetme noktasına getiriyor.

-Ağasının yönlendirmesine göre oyunu kullanan marabaların, özgün bir fikri olmadığını sanmayınız; çaresizlik ve açlık insanı ne hallere sokar, bunu oralardaki sandık sonuçlarından kolayca görebilirsiniz…

-İtirafta bulunabilir miyim üstadım: Başkanı olduğum sandıktan, bizim partiye bir tek oy bile çıkmamıştı. Ben aynı zamanda o sandıktaki parti temsilcisiydim. Sayım yaparken, geçersiz oy kabul etmemiştik ama benim oyum nasıl olduysa buharlaşmıştı… Durumu parti müfettişine böyle açıklamıştım!

(Böyle bir şey olamaz elbette; “buharlaşma” hikayesi benim uydurduğum kocaman bir yalandı. Yalın gerçek ise şöyledir: O seçimde genel başkanıma kızdığım için sandığa boş zarf atmıştım!)

Sonuç:

Bu memleket bizimdir ve her birimizin payı bir diğerimizle aynıdır; o halde memleket meselelerine birlikte çözümler üreteceğiz, birlikte mücadele edip, bu karanlıktan birlikte kurtulacağız…

Bunun için birbirimizi dinlemek zorundayız. Başka yolumuz kalmamıştır…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Dedemin arkadaşının adını çoğu kimse bilmezdi, lakabı ile çağrılırdı.

(2) http://www.psikolojitestleri.com/259-89-blog-makale-cogunluga-uyma-meshur-suru-psikolojisi.aspx

(3) https://www.youtube.com/watch?v=WRAeops58b8

(4) https://www.youtube.com/watch?v=5Z1cnU1nQb0

(5) Kuşkuculuk, septisizm, skeptisizm veya şüphecilik, her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını, mutlak’a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi görüştür.

http://felsefet.home.uludag.edu.tr/kaygi/dergieski01/08.pdf

(6) Paranoya, aşırı endişe veya korkuyla karakterize edilen, sıkça mantıksız kuruntularla bilinen bir rahatsızlıktır.

Paranoya, bireyin herhangi bir olay karşısında olayın oluşumundan farklı olarak gelişebileceğini kendi içerisinde canlandırma yolu ile öne sürdüğü ve sınırsız sayıda çeşitlendirebileceği hayal ürünlerinin tümüdür.

http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvUGFyYW5veWE

(7) https://www.cnnturk.com/saglik/turkiyede-antidepresan-kullanimi-artti?page=1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SÖZCÜ SAVUNMAYI BIRAKIP GÖREVİNİ YAPMALIDIR…

Mariya Zaharova_1

 

Sözcü yazarlarına karşı açılan davanın, “FETÖ davalarını sulandırmak” veya “FETÖ’yü aklamak” amacıyla yapıldığını savunmak, akla ziyan bir tespittir.

Zira Sözcü’nün FETÖ ile irtibatını /iltisakını kanıtlara bağlamak imkânsız bir iştir.

Hal böyle olunca, bu davanın açılmasındaki amacı başka yerlerde aramak gerekir:

Amaç; Sözcü yazarlarını mahkûm etmek olmayacağına göre, AKP iktidarının her zaman yaptığı gibi “gündemi değiştirmek” olduğu son derece açıktır.

İktidar gündemi değiştirmekte başarılı mı?

Evet…

***

Güncel olarak tartışılması gereken konular:

-Enflasyonun yüzde 20′lerin üzerinde dolaşması, buna rağmen emeklilerin aylıklarına enflasyonun çok altında artış yapılmak istenmesi,

-Asgari ücretin “açlık sınırı”nın altında kalacağının anlaşılması,

-2019 Bütçesi görüşülürken, iktidarın 2018 Bütçesini nerelere ve nasıl harcandığının hesabının vermemesi,

-TBMM adına denetim yapmakla görevli Sayıştay raporlarının gözden kaçırılması, iktidar aleyhine rapor hazırlayan kamu görevlilerinin görevlerinden alınması,

-Özelleştirilmelerden elde edilen paraların hesabının sorulmaması,

-Otoyollar ve köprüleri yapan müteahhitlere sağlanan devlet garantili rantların, bu yol ve köprüleri kullanmayan vatandaşlardan toplanmasındaki adaletsizlik,

-Diyanet İşleri Başkanlığının imamlara gönderdiği -en az on gence ulaşarak- “gençlik kolları” kurulması ve bu örgütlenmenin ne amaçla yapıldığının tartışılmasıdır.

Türkiye’nin sınırlı sayıdaki muhalif yazarı, birinci sıradaki bu işleri bırakıp, Sözcü’ye açılan davanın siyasi olduğunu anlatmaya; haklarında dava açılan yazarlar ise kamuoyu önünde FETÖCÜ olmadıklarını ispatlamaya çalışıyorlar…

İddia makamı kanıtlarını sunamıyor ama iftiraya uğrayanlar savunmalarını yapıyorlar…

Böyle çabalar sonucunda, bu dava geri çekilemeyeceğine veya kamuoyu ikna edilerek beraat kararı alınamayacağına göre; muhalefete kurulan bu tuzağa düşmemek en doğru strateji olsa gerekir.

Muhalifler; kişisel savunmalarını yapmak yerine, muhalefet görevini yerine getirmelidirler…

***

Kabul etmek gerekir ki, siyasi irade, asıl tartışılması ve eleştirilmesi gereken hususları geri plana atmayı başarmıştır.

Muhalefet çizgisinde duranların bu oyuna düşmemesi gerekirdi.

Muhalefet, asıl görevi olan halkı aydınlatmaya devam etmeliydi.

Eğer bir ülkede muhalefetin ne yapması gerektiğini iktidar belirliyorsa, o ülkede muhalefetin varlığından söz edilemez.

Sözcü, savunma yapmayı bırakıp, halkın sözcüsü olma misyonunu yerine getirmelidir…

MUHALEFETİ DE KENDİ SEÇMENİ UYARMALIDIR…

Siyasi iktidarın muhalefetin ne yapacağını belirlemesinin yarattığı kafa karışıklığından yararlanan ana muhalefet partisinin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu (KK) da bu fırsattan yararlanarak, kendi özel gündeminin gereğini yapıyor:

KK’nın, KKTC ziyaretinden sonra yaptığı açıklama ile Y-CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün yaptığı açıklama örtüşüyor.

İkisi de Türkiye’nin Mısır ve İsrail’le işbirliği yapmasını öneriyorlar!

Y-CHP, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz sorununun temelini, “Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile bozulan ilişkilerine” bağlıyor, doğal olarak çözümü de bu tespite bağlı olarak gösteriyor.

Kılıçdaroğlu, ABD-İsrail ilişkilerinin düzeltilmesi gerektiğini ve Batı Asya ülkeleri ile kurulan ilişkilerin doğru olmadığını savunuyor.

İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Akdeniz’de kurmak istedikleri enerji denkleminin (stratejik işbirliğinin) Türkiye’ye karşı olduğu son derece açık iken, Kılıçdaroğlu’nun “bu cephede yer alalım” önerisini anlamak mümkün değildir:

“Müzakereler hemen başlasın, devam etsin, biz de destekleyelim” demek (1) karşı (düşman) tarafın yanında yer alalım anlamındadır…

***

KK, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya destek veriyor.

Bu desteğin ne anlama geldiğini Akıncı’nın ne yapmak istediğinden öğrenelim:

Akıncı ne istiyordu?

Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçmesini, Türk askerlerinin adadan çekilmesini ve bir miktar da toprak tavizi verilmesini.

Kısaca Rumların bile kabul etmediği Annan Planı‘nın hayata geçirilmesini istiyor.

Bunun karşılığında, Kıbrıs’ın AB’ye verilmesini, KKTC vatandaşlarının da ikinci sınıf Kıbrıs vatandaşı olmasını çözüm gibi görüyor.

Dersimli Kemal, Mavi Vatan’ın güvenliği, Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinin tehlikeye atılması ve Türk Donanmasına Akdeniz’de bir deniz üssü işlevi gören adanın, fiilen ve hukuken elden çıkmasında sakınca görmüyor.

Yani, Kılıçdaroğlu ile Akıncı aynı cephededirler.

İkisi de “ver kurtul” tezini savunmaktalar..

Türkiye’nin PKK/PYD/YPG’ye üçüncü harekâtı yapacağı bir sırada, Kıbrıs konusunun, üstelik de ana muhalefet partisi tarafından gündeme taşınması, oldukça anlamlıdır…

SAVAŞI KÜÇÜMSEMEK BEŞİNCİ KOL FAALİYETİDİR…

ABD’nin gözetim, yardım ve koruması altında terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’nin silahlı yapılanması olan YPG’nin, düzenli ordu şeklinde örgütlenme çalışmalarının hızlandırılması ve diğer askeri koşulların elverişliliği gözetilerek, TSK’nın PKK’ya karşı üçüncü büyük harekâtını başlatması, yurtsever komutanlar tarafından zorunlu görülüyorsa, başımız gözümüz üstündedir.

Tam da birlik ve beraberlik içerisinde hareket edilmesi gereken bu dönemde, Kıbrıs gibi diğer tartışmalı konuların gündeme taşınması ile bu harekâtın “yerel seçimleri kazanmak” amacıyla yapıldığının savunulmasını, beşinci kol faaliyetleri olarak değerlendirmek gerekir.

TSK’nın yurt dışında operasyon yaptığı bir sırada, hayat pahalılığını protesto için, “tilki tv”nin Atlantik ötesinden gelen talimatlara uyarak halkı sokağa çağırması da kabul edilemez.

Muhalefetin bu tür çağrılara değer vermesi siyasi intihar olur.

Türk halkının, böylesine kritik dönemlerde, bu tür örgütsüz densizliklere itibar etmeyeceği de bir başka gerçekliktir.

Operasyon kararından önce yukarıda saydığımız nedenleri protesto etmek amacıyla halkı bir siyasi disiplin çerçevesinde muhalefet sokağa çağırsaydı, haklı ve yerinde olan bu çağrıya biz de uyardık.

Savaş kararından sonra yapılacak olan çağrı, PKK’yı kurtarmak içindir, buna asla destek verilemez!

Yurtsever duruşun böyle olması gerekir.

Buna rağmen Reis’in bu zafiyeti, fırsatı ganimet gibi değerlendirmesini kabul etmek de mümkün değildir.

Hele de Fransa’daki “Sarı Yelekliler”in eylemleri ile Gezi Olayları’nı benzetmek ve buradan çıkış yaparak; yurttaşların Anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını kısıtlamaya kalkışmak ve gereksiz yere gözdağı vermek, Cumhurbaşkanına hiç yakışmamıştır…

***

TSK’nın sınır ötesi operasyonunu salt terörle mücadele olarak değerlendirmek hatalıdır.

Zira işin içerisinde bölge ülkeleri Rusya, İran, Irak, Suriye ve Türkiye ile birlikte ABD, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ve koalisyon güçleri de vardır.

Bu bir savaştır.

Ve savaş bu iki cephe arasındadır.

Atlantik güçleri ile Avrasya güçlerinin karşı karşıya olduğunu görememek siyasi körlüktür.

Rusya Dış İşleri Sözcüsü Mariya Zaharova‘nın:

“Türk meslektaşlarımızla terör karşıtı operasyonlar düzenlenmesi de dâhil olmak üzere Suriye ile ilgili her konuda temas halindeyiz” sözleri (2) bu savaş gerçeğini vurgulamaktadır.

Aynı şekilde, Pentagon sözcülerinden Binbaşı Sean Robertson‘un:

“Koordinasyonsuz askeri operasyonlar ortak menfaatlerin altını oyacaktır” sözlerinden sonra;

“ Suriye’nin Kuzeydoğusunda, özellikle de ABD askerlerinin bulunduğu veya yakınlarında olduğu bölgelere yönelik herhangi bir tarafça atılacak tek taraflı bir adım büyük bir kaygıdır ve bu tür adımları kabul edilemez addederiz” (3) demesi de savaşın (gerçek) taraflarını açıkça ortaya koymaktadır…

***

Bu gelişmeler karşısında PKK’nın yayın organı ANF‘de yayınlanan ve PKK üst yöneticilerinden birinin kaleme aldığı anlaşılan analizde:

“Türk devletinin ne yapmak istediği anlaşılıyor ama ABD’nin ne yapmak istediği ciddi şüphe uyandırıyor” denmekle, (4) PKK/PYD’nin ABD’ye kara gücü olarak hizmet verdiği ve fakat her an satılma tehlikesi ile karşı karşıya oldukları gerçeğinin altı çizilmektedir.

Trump’ın PKK yöneticilerinin başına ödül koymasından sonra başlayan panik, bazı YPG militanlarının Suriye güçlerine teslim olmasına kadar gitmekle, işlerin ciddiyeti ortaya konmaktadır.

Yaşamakta olduğumuz bu sıcak savaşı küçümsemek, “siyasi rant” elde etme amaçlı olduğu söylentisini yaymak hiç tartışmaya mahal vermeyecek şekilde beşinci kol faaliyetidir…

Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

 

(1)https://www.aydinlik.com.tr/denklem-turkiye-ye-karsi-kuruldu-turkiye-aralik-2018

 

(2) https://tr.sputniknews.com/columnists/201812131036615451-firatin-dogusu-operasyonu-astanayi-guclendirecek-ceyhun-bozkurt/

 

(3) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/koordinasyonsuz-askeri-operasyonlar-ortak-menfaatlerin-altini-oyacaktir/1337119

 

(4) https://www.aydinlik.com.tr/pkk-da-telas-abd-bizi-satiyor-turkiye-aralik-2018