Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

ATEŞ BACADAN AŞIYOR!..

ateş_bacayi_sardi

Suriye, İran ve PKK’yı “Baasçı kamp” ilan eden cemaat medyası, Gaziantep Saldırısı’nın ardından “İran Antep’i ağzından kaçırdı” diyerek desteksiz atıyor!.. İran, eylemin arkasında Ankara’nın desteklediği El Kaide ve “Suriyeli muhalifler” var diyor. PKK ise, ilginçtir eylemi sahiplenmiyor!.. Daha da ilginç ve akla yatkın bir yorumu Aydınlık gazetesinden Sabahattin Önkibar Aktarıyor: “Tarih 27 Haziran 2012. ABD’nin üç önemli düşünce kuruluşu, Suriye krizi bağlamında çok önemli bir çalışmaya imza atıyor. Brookings, American Enterprise ve Savaş Çalışmaları Enstitüsü ortaklaşa simülasyon yapıyor. Savaş oyunu ya da simülasyonda Pentagon, CIA ve Dışişlerinde çalışmış uzman heyet senaryo gereği temsil ettiği ülkeler adına kararlar alıyor. Savaş oyununda Türkiye, ABD ve Suudilerin bütün zorlamalarına rağmen, Suriye’ye tek başına müdahaleden kaçınıyor. Yaşanan büyük mülteci akını dalgasına rağmen, Türkiye ordusunu Suriye’ye sokmuyor. Derken Gaziantep gibi Türkiye’nin sınır illerinde bombalar patlıyor ve masum insanlar ölüyor. İşte Türkiye, bu bombaların sebep olduğu iklim akabinde Suriye’ye giriyor.” 

Şemdinli-Derecik hattında PKK saldırıyor ve kaçmıyor artık. “Vur-kaç” stratejisi ile bugünlere gelen terör örgütü, şimdilerde “vur-kal” taktiğini izleyerek “kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya çalışıyor. Derecik köylüleri, Şemdinli-Yiğitler arasındaki bölgede, kontrolün devlette olmadığını söylüyor. 1993-1995‘de Hakkari’de Dağ ve Komando Tugayı ve Güvenlik Komutanlığı yapan HAKPAR Genel Başkanı Pamukoğlu’na göre, “Hakkari elden çıkmış!” Hakkari Valiliği, yaptığı yazılı açıklamada; Şemdinli’de 23 Temmuz’dan bu yana kesintisiz devam eden operasyonun sona erdiğini açıklamış, kaç şehit verildiğine ve kaç terörist öldürüldüğüne ilişkin bilgi vermemişti. Güvenlik güçleri mi PKK mı geri çekildi belli değil!.. Zira, Hükümet “temizledik” dedikten sonra, İçişleri Bakanı koca bir güvenlik ordusu ile Hakkari’de taşlandı. Kurtulmak için bir kafeye sığınmak zorunda kaldığına göre, PKK’nın “temizlendiği” sözleri inandırıcı değil!.. 

PKK’nın çekildiği veya temizlendiği doğru kabul edilirse, demek ki, bu defa işin içine halk girdi ve İçişleri Bakanı’nı taşladı. Bu durum birinci seçenekten çok daha kötü sayılır… “Terör örgütü ile mücadele, meclisteki uzantısı ile müzakere” gibi akıl dışı bir dış siyaseti izleyen hükümet, her iki halde de tam bir acz içerisindedir!.. 

WashingtonPost‘a röportaj veren El Kaide’nin Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren yan örgütü ElNusraCephesi‘nin komutanı, Türkiye’den yardımaldıklarınısöylemiş. Ayrıca röportajın Antakya’da yapılması, örgütün Türkiye’deki varlığının dikkat çekici bir başka kanıtı olarak değerlendiriliyor!.. Bu arada CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran da bir rapor hazırlayıp Y-CHP’nin genel başkanına sunmuş. Raporda; ÖzgürSuriyeOrdusu,ElMuhaberat ajanlarının yanı sıra Afganistan, Sudan ve Pakistan’da savaş deneyimi kazanan “ElKaide” militanlarının da Türkiye’ye sızdığı belirtiliyor. İmamlara “daharadikal” bir söylem geliştirmeleri yönünde baskı yapan El Kaide militanlarının, Alevilere de baskı yapmaya başladığı şikayeti var!.. Traktör gaspı, yemek yenen lokantalara para ödememeler vb gibi haddini aşmalar gırla gidiyor!.. Halk Güneyde ve Güneydoğu’da hükümeti arıyor!.. 

Hatay Yeşilpınar Beldesi’nin düzenlediği “barış” etkinliğine katılan CHP heyetinin Apaydın Kampı‘nda inceleme yapmasına, can güvenliği sağlanamayacağı gerekçesi ile izin verilmiyor. Kampın önünde açıklama yapan milletvekilleri hakkında, kamptan çıkan militanlar, “Bunları kıtır kıtır doğrayacaksınız” diyerek tehditler savurabiliyor!.. Batı basınında Apaydın Kampı üzerinden Suriyeli muhaliflere silah sevkiyatı yapıldığı, oradaki komutanların bir kısmının burada eğitildiği, direniş güçlerinin Türkiye’den beslendiği yazılıyor. Türkiye, mülteciler için hazırladığı bir kampta, anamuhalefet partisi milletvekillerinin can güvenliğini sağlayamıyor!.. Bunu hükümetin acizliği ile mi açıklamak kolay. Belli ki, Hükümetin kampta kamuoyunun bilmesini ve duymasını istemediği bir şeyler var!.. Şimdi Türkiye’yi yönetenlere sormak gerekir: Hakkari için söylenenlere şaşırdık, Hatay hala Türkiye sınırları içerisinde mi?.. 

***

Yeni CHP’ye adını verenlerden Fetullah Gülen hayranı Muhammet Çakmak, “Gülen grubu tehdit mi” sorusunu yanıtlıyor: “Hiç kimse bizim için potansiyel tehdit değildir. Herhangi bir yapıyı tehlike olarak görmek, hiç kimsenin haddi değildir. Türkiye’de hiç bir inanç grubu tanınmadan linç edilmemelidir. Gülen hareketi önemli insan potansiyelini Türkiye’ye kazandırmıştır ki, bu da Türkiye’nin gücüdür. Türkiye’nin bir büyük gelecek projesidir. Dolayısıyla Gülen hareketini yanlış bir yere koymanın büyük vicdansızlık olduğunu düşünüyorum.” Yanlış okumadınız, Y-CHP’nin Parti Meclisi üyesi; Türkiye’nin bir büyük gelecek projesinin CHP değil, Fetullah Gülen Hareketi olduğunu söylüyor!..  O hala genel başkanın danışmanıdır ve Kılıçdaroğlu bizden böyle adamlar için yine oy isteyecek!.. Muhammet Çakmak, Kılıçdaroğlu’nun, hatalı verilmiş bir kararı değil. O bilinçli bir tercihdir. Dolayısı ile Kılıçdaroğlu’nu doğru tanımak için sadece Hüseyin Aygün’e bakmak yanıltıcı olabilir. CHP’nin büyük bir operasyonla ele geçirildiği artık tartışma götürmez bir gerçekliktir!.. Olup bitenleri Kılıçdaroğlu’nun bilgisi dışındaki gelişmeler olarak kabul etmek ise tam bir aymazlıktır. CHP’nin başında CHP’li olmayan bir genel başkan ve onunla işbirliği içinde bazı adamlar vardır. Onlardan kurtulmadıkça, CHP’yi anti emperyalist-tam bağımsızlıkçı çizgisine çekmek olanaksızdır. 34. Kurultay’ta Kemal Kılıçdaroğlu’nu “rakipsiz” olarak Atatürk’ün koltuğuna oturtan “Brutusler” in çoğu aldatılarak Atatürkçü düşünceye ihanet etmişlerdir. Zaten kurultay delegelerinin önemli bir kısmı, CHP’yi ele geçiren BOP’nin sahipleri tarafından aday gösterilerek seçtirilmişlerdi. O bakımdan, partideki işgali kırmadan, CHP’yi antiemperyalist mücadeleye yöneltmek olanaksız hale gelmiştir!.. Hal böyle olunca, bu noktadan itibaren, AKP’nin bir şekilde iktidardan düştüğünü düşünsek bile, yerine gelecek olan Y-CHP veya Y-CHP-Y-MHP koalisyonunun, AKP’den bir farkı olmayacaktır!.. Yine emperyalist güçlerin işbirlikçileri iktidara geleceklerdir. Dolayısıyla bir taraftan AKP’nin Türk halkının menfaatlerine aykırı icraatlarını eleştirmeye yoğunlaşırken, eş zamanlı olarak milli güçlerin iktidara nasıl getirilebileceğini tartışmalıyız!.. Y-CHP’den halka fayda yok!..

***

Başbakan, Kartal-Kadıköy Metrosu’nun açılışında, “Herkes safını belli etsin... Sen PKK terör örgütünden yana mısın yoksa milletten yana mısın” diyerek kendi gibi düşünmeyenleri, PKK yandaşı olmakla suçlayacağını ilan etti. Erdoğan’ı eleştirmek bir bakıma yasaklanıyor! Başbakan, Onuncu Yıl Marşı’nda bir övünç nedeni olarak yazılan “Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan” cümlesine:”Türkiye çelik ağlarla o gün örülmedi, bugün biz örüyoruz” şeklinde bir yanıt vererek yeni bir “cevher” daha yumurtladı… Dolayısıyla Erdoğan’ın bu saçma sapan sözlerine, Aydınlık gazetesinden başka yanıt veren de çıkmadı. Bir tek Tanju Cılızoğlu: “Cumhuriyet döneminde millileştirilerek devralınan demiryolu hattının 4 bin 136 kilometre, 1923′den 1940′a kadar geçen 17 yıllık süreçte 3 bin 578 kilometre demiryolu yapılmış,1950′den sonra demiryolculuk ABD’nin siyasi iktidarlara telkinleri sonucu rafa kaldırılmış ve 1950′den günümüze bin 871 kilometre demiryolu yapılabildiğini” belirterek safını belli etmiştir!.. Bakalım bu açıklaması onu “PKK’dan yana” biri haline getirebilecek mi?.. 

1924′den 1948′e kadar inşa edilen demiryollarını öğrenmek isterseniz Mehmet Akkaya‘nın “Cumhuriyetin demir ağları” başlıkla yazısına göz atmanızı öneririm… (1) 

İster misiniz Başbakanımız yarın çıksın “Newton’un evrensel kütleçekim yasası”nı kendisinin bulduğunu iddia etsin. O zaman onu destekleyerek iktidara getiren ABD ve AB’nin tutumunun ne olacağını çok merak ediyorum!.. Bakalım onları da bu tutumları nedeniyle “PKK’dan yana” ilan edebilecek mi?.. 

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, AKP’nin iktidarda olduğu 10 yıl içerisinde, 35 milyar 249 milyon 991 bin 22 ABD Doları tutarında özelleştirme yaptıklarını, bunun 11 milyar 456 milyon 745 bin 925 ABD Dolarlık kısmının yabancılara ait olduğunu bildirmiş. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, 10 otoyol ile Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprülerini de tek parça halinde 25 yıl süreyle satışa çıkartarak icraatlarına ekleyeceğini ilan etmiş!.. Tümüne birden talip bir şirket bulunmuştur herhalde. Satılacak neyimiz varsa satılmış!.. Bakalım yollar ile köprülerden sonra sırada ne varmış!.. Demiryollarımız olabilir mi acaba?.. 

Hükümetimiz bir tek “Bu on yıllık dönemde halkın yararına ne yaptınız” sorusuna yanıt veremiyor!.. Cumhuriyet döneminin kazanımlarını satıp savan ve milli varlıklarımızı yandaşlarına peşkeş çeken bir iktidar, bu tür soruların sorulmasından doğal olarak hoşlanmaz!.. O bakımdan işe medya kuruluşlarını teslim almakla başlamış ya. Soruları da kendileri soracaklar! Teslim alamadıkları basın yayım organları için “Herkes safını belli etsin” tehdidini ileri sürüp hedefledikleri amaca ulaştılar zaten. Demiryolları ile ilgili olarak Başbakan’ın sözlerini “Google” arama motoruna yazın. Bakın önünüze kaç tane sonuç gelecek!.. “İki kişiden biri” sayesinde, ne günlerden ne günlere geldik!.. 

***

11 Ağustos günü İstanbul’a gelen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton “Esatsız bir Suriye” söylemini yinelemiş. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile yaptığı görüşmeye ilişkin olarak “Bugün, Amerika ve Türk ekipleri arasında notlarımızı paylaştık ve ortak bir operasyonel resim ortaya koymak istedik” demiş. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın düşüşünü hızlandırmaya çalışırken, diğer yandan acil müdahale gerektiren insani krize de cevap vermeye uğraştıklarını söyleyen Clinton, Türkiye’nin “sığınmacılara” ev sahipliği yapmasından dolayı teşekkür etti… 

Komşu bir ülkenin rejimini yıkmak isteyen emperyalist bir devletle işbirliği yapmak ve o ülkenin rejim karşıtı teröristlerine “sığınmacı” adı altında her türlü desteği vermenin bir bedeli olacaktır elbette!.. Bu bedeli ödeyecek olanlar hiç kuşku yok ki, her zamanki gibi gariban Türk vatandaşlarının çocuklarıdır. AKP’nin ABD desteği ile iktidara gelmesinin bedelini, akılsızlığımız yüzünden çocuklarımızın kanı ile ödüyoruz… Aklıma gelmişken söyleyeyim; bundan böyle şehit cenazelerinin törenlerinde, Cumhurbaşkanı veya Başbakan katılacak olursa, A Protokolü uygulanacakmış. Bunun anlamı; cenazelerin birinci derecedeki yakınlarından başkası törenlere katılamayacak!.. Halkın tepkisinden korkan yönetim, çareyi protokol uygulamakta bulmuş!.. Ne diyelim… 

ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını korumaya endeksli bir dış politika izleyen AKP’ye, 3 dönem ne diye destek verdik ki? Adını Büyük Ortadoğu Projesi koydukları bu yağma düzeni ile güya Ortadoğu halklarına “özgürlük” ve “demokrasi” getireceklermiş!… Ne oldu?.. “İki kişiden biri”nin sayesinde milyonlarca Müslüman öldürüldü. Öldürülecek olanlar da cabası… Böyle bir suç ortaklığına girmeye ne gerek vardı, anlamak mümkün değil!.. 

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1)http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/123-mehmet-akkaya/14660-mehmet-akkaya-cumhuriyetin-demir-alar-.html

 

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’dan açıklama!..

tansel_colasan

Tansel Çölaşan: CHP Atatürk’ün partisi olma sorumluluğunu taşıyamadı, MHP’yi saymıyorum bile. Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımlarının korunması için İşçi Partisi de aktif bir görev üstlenmiş durumda. Bölünmenin engellenebilmesi için bütün yurtseverler yan yana gelmeli

 

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Ayvalık’ta yapılan bölge eşgüdüm toplantısına katılan Genel Başkan Tansel Çölaşan, “Türkiye’nin gündemi bizim gündemimizdir. Ülke sorunları doğrudan görev alanımızı gerektiriyor” dedi. Çölaşan, şunları söyledi:

Boşluğu ADD dolduracak

“CHP’nin yarattığı boşluğu da biz dolduracağız. Halka sadece düşünsel anlamda değil, eylemsel olarak Atatürk’ün ilkelerine sahip çıkması gerektiği anlatılmalı. Ne yazık ki CHP yönetimi, Atatürk’ün partisi olma onurunu önemsemiyor. Taban ise ilkelere sahip çıkmak için bir ışık bekliyor. Bu konuda içi boşaltılmış MHP’yi saymıyorum bile. Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımlarının korunması için İşçi Partisi de aktif bir görev üstlenmiş durumda; ancak onlara karşı da halkta yanlış bir algı var. Bunu aşmaları gerekir. Bugün artık bölünmenin engellenebilmesi için bütün yurtseverler yan yana gelmeli.”

 AYDINLIK 20.08.2012

 

“İKİNCİ KÜRT AÇILIMI” VE Y-CHP’YE VERİLEN YENİ BİR GÖREV!..

Kilicdaroglu-Huseyin-Aygun-un-arkasindayim

ABD’nin elçisi Ricciardone’nin açıkladığı “müzakereleri” kamuoyu gündeminde tutmak için son günlerde Şemdinli’deki terör eylemleri nedeniyle itibar kaybeden PKK’nın, Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ü “kaçırarak” başlattığı eylem her geçen gün biraz daha inandırıcılığını kaybediyor!.. Kılıçdaroğlu’nun “kaçırılma” olayından hemen sonra yaptığı “Başbakan beni aramadı” şeklindeki sitem ve Hüseyin Aygün’ün “destek” sözü verdiği PKK’lı “halk savaşçıları”nın, ayrılırken söyledikleri “Abi bu kardeşlerini burada unutma” şeklindeki sözleri işi iyiden iyiye sulandırıldı!..

Kaçırılma” olayının ilk saatlerinde Kılıçdaroğlu’nun Başbakan’a yaptığı sitem, “Lütfen beni ara” anlamına geliyor. Erdoğan bu isteğin gereğini yerine getirmiştir. Kılıçdaroğlu hiçbir şey demeseydi ve Erdoğan da geçmiş olsun mesajı vermeyi atlasaydı, belki de Y-CHP için çok daha iyi olacaktı! O zaman Erdoğan’ı halka şikayet etme hakkını elde edebilirdi. Gereksiz bir sürü ayrıntı üzerinden Başbakanla laf yarıştırmayı marifet sanan Y-CHP yönetimi, bu basit taktik hatayı acaba neden yapmıştır?.. Yoksa buradan elde edilecek siyasi yarardan korunmaya değer çok daha fazla bir yarar mı vardır? Varsa o yarar nedir?.. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin telgrafla ilettiği geçmiş olsun mesajı için de benzer şekilde burun kıvırmıştır. Onun da bir anlamı olmalı. Telefon yerine telgraf yolunun seçilmiş olması, Kılıçdaroğlu’nda alınganlık yaratmıştır. Y-CHP yönetiminin isteği AKP ve MHP’nin daha sonra açıklanacağı duyurulan “Kürt sorununa yeni çözüm” politikalarına karşı gelinmemesini sağlamak olabilir mi? Bir milletvekilinin kaçırılmış olmasının yarattığı mağduriyet altında, “yeni çözümlerin” önerilmesi, bu önerilere bir miktar “dokunulmazlık” kazandırabilir mi?..

İktidarı ve muhalefetiyle Türk toplumunun, topluca PKK’ya karşı güçlü bir tepki geliştirmesi ile PKK’ya geri adım attırılabilir mi?..

Kimilerine göre, bu toplumsal baskı zaten oluşmuş ve 48 saat sonra Hüseyin Aygün serbest bırakılmıştır. PKK, en canice eylemlerini Kürt halkına karşı yaptığı ve toplumun ezici bir çoğunluğunun teröre karşı tek yumruk olarak hareket ettiği dönemlerde bile, bu tür eylemlerinden vazgeçmemiştir ki, şimdi neden vazgeçsin? Terör örgütüne yakınlığı ile bilinen haber ajansı ANF’ye yaptıkları açıklama ile; “gözaltınaalınan”Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, gerekli (hukuki ve fiili) işlemler tamamlandıktan sonra, serbest bırakılacağını söylemişlerdir. Terör örgütünün bu açıklamada kullandığı kavramlar oldukça dikkat çekicidir. Tunceli Milletvekili yerine “Dersim Milletvekili” ifadesinin kullanılması ile Hüseyin Aygün arasında bir söylem paralelliği kurulmuştur… Başta CNN Türk olmak üzere, yandaş basının da aynı ifadeyi kullanmış olması manidardır!.. Ayrıca “gerekli hukuki ve fiili işlemler” ifadesi ile bu işlemleri yapacak olan otoritenin, T.C devletinin muhatabı olan, başka bir devlet statüsünde olduğu gösterilmek istenmiştir!.. “Kaçırılma” eyleminin Türk halkının hafızasında bırakacağı en önemli iz budur!..

Oslo görüşmelerinin ifşa olmasından sonra, hükümetin kaybettiği itibarı, kazanç haline dönüştürmek ancak bu şekilde mümkündü. Abdullah Öcalan’a “ev hapsi” seçeneğinin tartışıldığı günlerde, Kılıçdaroğlu’nun “PKK ile görüşülmesine karşı değiliz… Dört parti anlaştıktan sonra başım gözüm üstüne” şeklindeki tutumu bile hükümetin yürüttüğü müzakerelerin halk üzerinde yarattığı öfkeyi yatıştırmaya yetmemişti… Bu durum başka bir şeylerin yapılması ihtiyacını doğurmuştur. Bunu yapabilecek olan da doğal olarak bir PKK silahlı terör örgütüydü. İşte bu noktada bir milletvekilini kaçırma eylemi düşünülmüştür. Bu eylem Y-CHP veya sadece Hüseyin Aygün ile danışıklı olarak yapılmıştır diyenlere katılmıyorum. Ortam öyle hazırlanmış ki, danışıklı yapılmış olsa bile bu kadar etkili sonuçlar doğuramazdı. Nitekim, geldiğimiz noktada Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Hikmet Çetinkaya bile Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorununa çözüm olarak öne sürülen “akil adamlar” projesine karşı gelen CHP’liler için:”Şu faşist kafalar CHP’den çekip gitsin” deme noktasına gelebilmiştir… Anlaşılan CHP’de yeni bir tasfiye operasyonu gündemdir!..

Bana göre, Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılması ile başlayan tartışmaların sonunda gelinecek nokta “İkinci Kürt Açılımı”dır. CHP Parti Meclisi’ne en yüksek oyla seçilen Ankara Barosu Başkanı Av. Metin Feyzioğlu; CHP üzerinden oynanmakta olan oyunu ilk sezenlerdendir. Kamuoyuna yaptığı açıklama ise, son derece haklı ve yerindedir. PKK teröristlerinin “hak savaşçısı” gibi gösterilmesi, üstelik bu açıklamanın Atatürk heykeli yerine, Cumhuriyet düşmanı Seyit Rıza’nın heykelinin önünde yapılmış olması, Türk halkının ve CHP’lilerin hiç bir şekilde kabul edebileceği bir şey değildir. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM’ni olağanüstü toplantıya çağırması üzerine yaptığı konuşma, sanki kaçırılma olayından sonra yapılacak olan tartışmaların bir ön savunması niteliğindedir… Anlaşılan “İkinciKürt Açılımı” için rol değişikliğine ihtiyaç duyulmuş ve görev Y-CHP’ye verilmiştir…

Hüseyin Aygün’ün terör örgütünü öven ve PKK’lileri özgürlük savaşçıları gibi gösteren sözleri yeni değildir. Önemli olan bu sözlerin ne kadarının CHP’yi bağladığıdır. Genel Başkanın ve Genel Başkan Yardımcılarının, Hüseyin Aygün’ün görüşlerinin, CHP’nin görüşü olmadığını söylemesi ne kadar inandırıcıdır? Bu soruların yanıtlarını almadan iddialı sözler söylemek doğru değildir. Kılıçdaroğlu’nun bir düzeltme yapabileceği ve CHP’nin görüşlerini açıklayacağını ümit ederek, bir hafta bekleyenler arasında ben de vardım. Ne yazık ki, yapılan açıklama ile yaşamakta olduğumuz hayal kırıklığını daha da artırmıştır. Kılıçdaroğlu Hüseyin Aygün’ün “arkasındayım” diyerek, tavrını belli etmiştir!.. Bu noktadan itibaren, siyasi düşünce anlamında, Kılıçdaroğlu ile Hüseyin Aygün’ü birbirinden farklı kişiler olarak görmenin bir manası kalmamıştır. Son derece açıktır ki, Hüseyin Aygün Kılıçdaroğlu’na paratoner olma görevini üstlenmiştir. Genel Başkanın söyleyeceği fakat tepki toplayacağı için söylemekten çekindiği sözleri, Hüseyin Aygün söylemektedir. Geçmişte yaşanan “Dersim Tartışmları”nda da böyle olmuş, Kılıçdaroğlu sonunda Hüseyin Aygün ile aynı görüşte olduğunu vurgulayarak onu sahiplenmişti… Bir başka deyişle, Hüseyin Aygün Y-CHP’nin ete kemiğe bürünmüş halidir diyebiliriz!… Bu durumu hiç bir zaman da gözden kaçırmamamız gerekir…

Hüseyin Aygün serbest bırakıldıktan hemen sonra, yani henüz Kılıçdaroğlu ile konuşmamışken:“Y-CHP’den bu konuda bundan sonra yeni şeyler duyacaksınız” şeklinde bir de “müjde” vermiştir… CHP’nin temel konularda nasıl bir politika izleyeceği, yetkili kurullarda tartışıldıktan sonra, kurultayın onayına sunulur ve karar altına alınarak açıklanır. Kılıçdaroğlu’nun ve Hüseyin Aygün’ün açıklamalarından bu kurala uyulmadığı ve bir kaç kişi arasında alınan kararların CHP politikası olarak sunulduğu anlaşılmaktadır. Gerçekte ise, ABD tarafından BOP kapsamında alınan ve Y-CHP’ye görev olarak dayatılan direktifler, Hüseyin Aygün gibi bir kaç milletvekili tarafından seslendirilmektedir!.. Bugünden itibaren Y-CHP’yi BOP’nin “basın ve halkla ilişkiler bürosu” gibi düşünmek çok da yanlış olmayacaktır!..

Lütfen Ricciardone’nin şu sözlerine dikkat ediniz: “Kürt sorununun ‘siyasi’ müzakereler ile çözümü en sorumlu ve ümit verici yoldur. Hem hükümet hem de muhalefet partilerinin siyasi çözüm yönündeki çabalarını destekliyoruz… Kürtlerin de kendilerini birinci sınıf vatandaş hissetmeleri için siyasi çözüme ihtiyac var… Tam müzakereler iyi gidiyor derken ya bir kaçırma gerçekleşiyor ya da eylem yapıyorlar. Bu müzekerelerde geri adıma yol açıyor.”

Şimdi söyler misiniz, Hüseyin Aygün’ün serbest bırakılmasını toplumsal baskı mı sağladı, yoksa Ricciardone’nin bu açıklamaları mı? Unutmayın ki, PKK Kuzey Irak’taki Kandil’de yuvalanmıştır ve Kuzey Irak’taki Barzani Yönetimi’ni var edip, ayakta tutan ABD’dir. ABD’ye rağmen, PKK’nın eylem yapması mümkündür fakat, ABD’nin isteğini yerine getirmemesi o kadar kolay değildir!..

PKK’lılar “Barış Mesajları” vererek, propaganda yapmak için Hüseyin Aygün’ü kaçırmışlardır… Bu konuda bir ihtilaf yoktur. Beklenen propagandaya PKK’nın milletvekili kaçırma eyleminden daha çok, kaçırılan milletvekili Hüseyin Aygün ile Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları hizmet etmiştir… Y-CHP’nin Kürt sorunu konusundaki duruşu, PKK tarafından beğenilmektedir… Bir de bu durum ortaya çıkmıştır! Bu saptamadan sonra PKK’nın propagandasını en iyi şekilde Y-CHP yapmıştır demek yanlış değildir. “Kürt açılımı” ve “Akil adamlar” projelerinin mimarlarından olan Hüseyin Aygün’ü, Y-CHP yönetimi sahiplenmiştir. Genel Başkan “Milletvekilinin arkasındayım” diyerek, duruşunu ortaya koymuştur. Arkasından Rıza Türmen, Aygün’ün “Barış mesajları” verdiğini söylemiştir. Daha sonra CHP’li olmayı içine bir türlü sindirememiş olan Binnaz Toprak, Taraf gazetesinde yazdığı bir yazı ile Hüseyin Aygün’e destek olmuştur. Sezgin Tanrıkulu ise, hemen hergün bir açıklama yaparak, Aygün’ün yanında olduğunu belirtmekte ve CHP’de bu konuda bir görüş ayrılığı olmadığına vurgu yapmaktadır…

Asıl çelişkili sözler ise Kılıçdaroğlu’ndan çıkmıştır. Bir taraftan Hüseyin Aygün’ün sözlerini “Bu bir CHP söylemi değildir” diyerek reddetmekte, diğer yandan “Ama bir yanlış da bulmuyorum” diyerek onu desteklemektedir!.. Hüseyin Aygün’e ait olan ve Kılıçdaroğlu’nun yanlış bulmadığı o sözler için söylenecek olan: “Bu bir CHP söylemidir” olması gerekmez miydi? Öyle ya, söylenenleri hem yanlış bulmayacaksınız hem de CHP’nin söylemi değildir diye reddedeceksiniz! O zaman adama: “ Asıl CHP’ye uygun olmayan genel başkan olarak sizsiniz” demezler mi?!..

Hüseyin Aygün’e göre, önümüzdeki haftalarda CHP Kürt sorununa dair, daha ayrıntılı bir plan açıklayacakmış!.. Büyük olasılıkla Hüseyin Aygün’ün kaçırılma eyleminden sonra verilmek istenen asıl mesaj da bu açıklamadan anlaşılacaktır. Gelişmelerden “İkinci Kürt Açılımı”nı Y-CHP’nin başlatacağı anlaşılmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun 7 Ağustos akşamı gazete ve televizyon temsilcilerine verdiği yemekte:”Kürt sorununun çözümü için yeni önerileri olacağını” söylemesi, kamuoyunda yeteri kadar ilgi görmemişti… Kamuoyunun dikkatini bu konu üzerine çekmek için, ihtiyaç duyulan bu kaçırma eylemini bir tek PKK gerçekleştirebilirdi… O da görevini yapmıştır. Eylemin danışıklı olduğunu söyleyenlerle aynı görüşte değilim. Zira bu eylem, Büyük Ortadoğu Projesi ile uyumludur ve PKK’ya da ABD tarafından verilen görevin kapsamındadır. PKK’nın siyası kanadı BDP’nin, yakın geçmişte Beyaz Saray’a giderek rol istemesi, bu görüşü doğrulamaktadır!..

Av. Cemil Can

 

SON GELİŞMELER IŞIĞINDA ZORUNLU AÇIKLAMA

m.feyzioğlu

1. Yasama, yürütme veya yargıdan birini temsil eden hiç kimse, şiddetin en acımasızına, baskının en koyusuna başvurmayı olağan yöntem haline getirmiş bölücü terör örgütünü “hak savaşçısı kardeşlerimiz”den oluşan, iyiniyetli bir örgüt olarak tanıtamaz. Terör örgütünün çeşitli yöntemlerle kandırdığı kişilerin topluma kazandırılması için uğraş vermek, onların
insan haklarını korumak ayrı, terör örgütüne sempatiyle yaklaşmak ayrı şeylerdir.

2. Öte yandan “demokratik özerklik”in, terör örgütünün nihai hedefi olan bağımsız devlet yolunda yalnızca kısa süreliğine mola verilecek bir duraktan ibaret olduğu unutulmamalıdır.

3. Demokratik bir hukuk devletinde terörle mücadele, insan hakları ihlal edilmeksizin yürütülür. Böyle bir devlette yöneticiler, devletin birey için var olduğunu hiçbir zaman akıllarından çıkarmazlar; terör örgütünün destek kazanmasına neden olabilecek hak ihlallerine sebebiyet vermezler.

4. Esasen etnik bölücü terörle etkin mücadele için, ülkemizin her köşesinde insan haklarının evrensel standartlara ulaşması bir zorunluluktur. Başka bir anlatımla çözüm, koşulsuz şekilde insan hakları ve demokrasidir. Ancak terör örgütü ile ordumuz ve polisimiz eş tutularak, “karşılıklı silah bırakılsın” denilerek demokrat olunmaz. Böyle bir söylem, terör örgütünün propagandasından başka bir yarar sağlamaz.

5. Bu bağlamda terörle mücadele edilebilmesi ve Kürt sorununun demokrasi ve insan hakları temelinde ortak akıl yoluyla çözülebilmesi için; tasfiye halindeki özel görevli mahkemelerde çeşitli adlarla yürümekte olan ve kamuoyunda artık yargısal birer süreç olarak değil, egemen gücün baskıcı dayatmaları olarak görülen davalardaki gerekçesiz tutukluluklara son verilmesi, özgür düşünce ortamının ve basın özgürlüğünün sağlanması, terörle mücadele yürüten güvenlik gücü mensuplarının teröristlerin gizli tanıklıklarıyla tutuklandıkları algısının kırılması, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörü destekleyen devletler nezdindeki caydırıcılığını ortadan kaldıracak boyuta ulaşmış “tutuklu subay” sorununa adil yargılanma hakkı ilkeleri çerçevesinde biran önce son verilmesi zorunludur.

Kaygıyla izlediğim son gelişmeler ışığında, kamuoyuyla paylaşırım. En derin saygılarımla.

Metin FEYZİOĞLU

TERÖR ÜZERİNE

uluonder

Ülkemizde son günlerde hemen hemen her gün bir terör olayı yaşanmaktadır. Öldürme, yaralama, insan kaçırma, yol kesme, bombalama ve yakma gibi olayların gerçekleşmesi, olağan bir durum olarak algılanmaya başlanmıştır. 23 Temmuz 2012 tarihinden beri Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde PKK terör örgütüyle çatışmalar sürmektedir. PKK terör örgütü dış ilişkiler sözcüsü Ahmet Deniz çatışmalar hakkında şunları söylemişti: “Birkaç gün içinde ilçelerde kaymakamlık, askeri birimler, emniyet birimleri ve kamu kuruluşlarını ele geçirip bazı ilçelerde yönetime el koyacağız!”

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında şehit sayısı sadece 10’du ve terör durma noktasına gelmişti. AKP’nin on yıllık iktidarında ise şehit sayısı 1170’dir ve terör hızla artmaktadır. Bu sürekli artan korkunç şehit sayısı, iktidarın uyguladığı yanlış politikaların sonucudur. Yıllardır yanlış yönetilen ülkemiz, tarihinde ilk kez terör karşısında sıkıntılı bir duruma düşürülmüştür. Ne olduğu belli olmayan “Amerikan Projesi” açılım, Habur’da kurulan çadır mahkemesi, PKK terör örgütü ile görüşme ve “sıfır sorun” denilen yanlış dış politikalar sonucunda terör tırmandırılmıştır. 

Terör o kadar tırmandırılmıştır ki, Şemdinli ile etrafındaki geniş arazide neler olup bittiğini bilmiyoruz ve bu bölgeye Ekim ayına kadar giriş yasaklanmıştır. Terör o kadar azdırılmıştır ki, PKK terör örgütü bir milletvekilini kaçırmıştır. Kaçırılan milletvekili savunduğu fikirlerle terör örgütüne yakın biridir, bu yönüyle olayın ardında farklı boyutların olma olasılığı çok yüksektir. TBMM’nin manevi şahsiyetine yönelik bu girişim sonucunda, terör örgütüyle barış dilinde konuşmak isteyenlerin, Oslo’da görüşme yapanların, PKK terör örgütünün başı için “dört parti uzlaşırsa, ev hapsi uygulanabilir; uzlaşılan her konunun başımızın üstünde yeri var” diyenlerin söyleyecek sözlerinin olmaması gerekir. 

Başbakan’ın; “terörle mücadelede alınan mesafe fevkalade olumlu” söyleminde, olumlu olan bir şey gözükmemektedir. Milli Savunma Bakanı’nın; “terörle mücadele çok iyi gidiyor” söyleminde ise, iyi gidenin ne olduğu belli değildir. Her gün bir terör olayının meydana geldiği, şehit ve yaralının olduğu bir ülkede, terörle mücadelenin olumu olduğunu, iyi gittiğini söylemek, aymazlıktır. 

AKP iktidarı on yılda 7.730 cami yapıldığını gururla söylemektedir. Ancak terörle mücadele edilen bölgelerdeki yaklaşık 400 sınır karakolunun camlarının kurşun geçirmeyen, duvarlarının havan ve roket saldırılarına dayanıklı olarak yapılması işine gereken önem verilmemiştir. Sınır karakollarının hedef alındığı saldırılar üzerine beş yıl önce başlatılan karakol yenileme projesinde ilerleme sağlanamamıştır. Terör saldırılarına dayanıklı sınır karakollarının yaklaşık üçte biri inşaat halinde, yarısı da ihale aşamasındadır. Geçen yıllardan bugüne dek yapılan 94 karakol baskınında 332 şehit verildiği düşünüldüğünde, Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ), Samsun’da sele teslim olan konutlar yerine, ivedilikle sınır bölgelerinde terör saldırılarına dayanıklı kalekol yapması gerekmektedir. Bu terörle mücadele için ön koşuldur. 

5 Ağustos 2012 tarihinde Hakkari’deki Geçimli Jandarma Karakolu’na yapılan baskında 8 şehit, 20 yaralı verdik. Bu baskın üzerine yandaş medya şu yorumu yaptı: “Mehmetçiği, Suriye’nin verdiği silahlarla vurdular.” Emperyalizmin maşası olarak, Suriye’de hükümet darbesi yapmak isteyenlerin, bunu tüm dünyaya ilan edenlerin, bu yüzden Rusya, Çin ve İran ile karşı karşıya gelenlerin medyasının, bu sızlanmayı yapması komiktir, gülünçtür ve saçmadır. 

Bu baskında beline şarapnel gelerek gazi olan onbaşıyı, Ankara’dan Bursa’daki evine otobüsle gönderen Jandarma Genel Komutanlığı için yazacak bir sözcük bulmak olanaksızdır. Libya, Mısır, Tunus, Yemen, Somali gibi ülkelerden yaralı muhalifleri özel uçaklarla Türkiye’ye getirtenlerin, bu durum karşısında utanmaları gerekir. 

Terörle mücadele eden ya da etmiş olan generalleri, subayları sahte belgelerle hapise yollayanların, artan terör olaylarındaki sorumluluğu büyüktür. Hapiste bulunan 40 generalin emekli edilmesi üzerine New York Times Gazetesi; “Hükümet orduyu evcilleştirmenin son adımını attı.” yorumunu yapmıştır. BDP Hakkari milletvekili  Adil Kurt, ölen bir PKK terör örgütü üyesinin evine yaptığı ziyarette devlete meydan okuyarak, şunları söyledi; “Türkiye’de bir iç savaşın ayak sesleri bu coğrafyadan duyulmaya başlandı. Ey başbakan 28 yıldır Kürdistan dağlarında süren bu savaş, eğer aklını başına almazsan Kürdistan sokaklarına, Türkiye’nin metropollerine taşınmak üzeredir. Bunu bir tek tanımı vardır, bu bir iç savaştır.” 

Büyük işgal projesinin eş başkanı olmakla övünenler, deliğe süpürülmekten korkanlar, yurtseverlere karşı zulüm yaparken, PKK terör örgütüne ve yandaşlarına ses çıkaramamaktadırlar. Emperyalizm ile yerli işbirlikçileri, ülkemizi bölmek ve yeni Sevr haritasını dayatmak için tüm güçleriyle çalışmaktadır. Ancak yurtsever ve Atatürk’çü güçler, dün olduğu gibi, bugün de emperyalizme geçit vermeyeceklerdir. Terörden beslenenlerin, emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin bu topraklardan Mustafa Kemal Atatürk’ün geçtiğini anımsamalarının zamanı gelmiştir. 

Suay Karaman

OLİMPİYATLAR, GURUR KAYNAKLARIMIZ VE YANLIŞ YOLLAR!..

Olimpiyatlar_ve_bizim_kizlar

İsrail’de ultra Ortodoks erkekler, “cinsel tahriğe” karşı verdikleri mücadele için yeni bir silaha kavuşmuşlar. İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre; aşırı dindar Yahudi erkeklerin taktıkları çevreyi bulanık gösteren gözlükleri sayesinde, güzel kadınları görmekten kurtulacaklarmış!.. Aynı günlü Türk gazetelerinin birinci sayfalarını ise, Londra Olimpiyatları’nda 1500 metre finalinde altın madalyayı alan Aslı Çakır Alptekin ile gümüş madalyayı kazanan Gamze Bulut’un fotoğrafları süslemişti… Altın kızlar, tekvandoda gümüş madalyayı kazanan Nur Tatar’la birlikte kameraların önüne çıktılar. Gururumuz olan bu 3 genç kız, bir birine sarılarak Londra sokaklarında poz verdiler. Aşırı dindar Yahudiler ile “tahrik” konusunda aynı hassasiyete sahip Müslüman dindarlar, “tahrik” olmamak için doğal olarak bu fotoğrafı göremediler!.. Yine aynı nedenle Cemaat’in “Zaman” ayarlı gazeteleri, kızlarımızın madalya alan bacaklarını sansürleyip, sadece başı açık fotoğrafları yayınlanmışlar. İşte burası AKP’nin 11 yıldır iktidarda olduğu Türkiye Cumhuriyeti’dir ve getirildiğimiz noktadır…

***

Uzun aradan sonra CHP’nin kaset komplosuna kurban giden eski Genel Başkanı Deniz Baykal, ekranlara çıktı gazetecilerin sorularını yanıtladı. Birikimli ve deneyimli bir politikacı olan Baykal, “Kendimi yeni CHP’li hissetmiyorum” dedikten sonra, “CHP yeni anayasa aldatmacasına baştan girmemeliydi” diyerek, Y-CHP’nin izlemekte olduğu çizgiyi onaylamadığını açıklamış oldu. Daha sonra bölgede yaşanmakta olan hayati öneme sahip olaylara değinerek, tespitlerini paylaştı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’ndan duymak istediğimiz: “Biz Van’daki depremin yaralarını sarmaya çalışırken, Suriye’de olaylar ortaya çıkmamışken birden bire kamp yerleri hazırlandı… Hükümet çok kritik bir karar aldı. Bir tanesi füzelerle ilgili savunma kalkanı, füze kalkanı… Oslo görüşmelerinde ’sizi rahatsız eden jandarma komutanının ismini verin’ dendi…Suriye’ye müdahale, İran’a doğrudan müdahale anlamına geliyor. Suriye’ye müdahale büyük Ortadoğu savaşıdır… PKK terörden fazlasını ifade ediyor… ABD Türkiye’yi uçak gemisi gibi kullanmak istedi… ABD, PKK’ya karşı harekete geçmemize izin vermiyor…Türkiye’de bir yörünge düzeltmesine ihtiyaç var…” şeklindeki sözleri ile Türkiye’nin gündemini özetledi… AKP’nin ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak üzere kurulmuş olduğu ve iktidara getirildikten sonra, Türkiye’nin büyük bir proje içerisinde basit bir piyon durumuna düşürüldüğünü de örnekleri ile ortaya koydu. Uzun süredir susan Baykal’dan bu sözleri duymak, Y-CHP hakkında söylenenlerin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu göstermesi bakımından son derece isabetli oldu!..

***

Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Emine Erdoğan, Myanmar’ınArakan bölgesinde zor koşullarda yaşayan Müslümanları ziyaret etmiş ve Müslümanlardan toplanan yardımları, Myanmar’ın Müslüman halkına dağıttılar.Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Emine Erdoğan, Myanmar’ın Arakan bölgesinde zor koşullarda yaşayan Müslümanları ziyaret etmişler ve Türkiyeli Müslümanlardan toplanan yardımları, bu ülkenin Müslüman halkına dağıtmışlardır. Heyet daha sonra Budistlerin yaşadığı bir başka kampı ziyaret ederek kalan yardım malzemelerini de Budistlere dağıtmış. Yardımların toplandığı Müslüman Türkler, zaten fakir ve yardıma muhtaçtılar. Dişlerinden ve tırnaklarından artırdıkları malzemelerin, bir kısmının da Budistlere dağıtılmasına razı olduklarını hiç sanmam!.. Zaten “yardım” adı altında, Türkiye’de yapılan yolsuzlukların hesabı hiç bir zaman sorulmamıştır. Ülkemizde dünyanın en büyük yolsuzluğu yapan Deniz Feneri’nin sorumlularını yargılayacak bir mahkeme henüz bulunamamıştır. Türk halkı ise, bu olaylardan ders çıkartamayıp istismar edilmeye devam edilmektedir…

Bu arada CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’ndan, Başbakan’a bir örtülü ödenek sorusu gelmiş. Geçen yılın ilk altı ayında 296 milyon TL’ye ulaşan örtülü ödenek, bu yılın ilk altı ayında 431 milyon TL’ye çıkmış… Tanrıkulu önergesinde: “Suriye’de muhalif olarak adlandırılan gruplara örtülü ödenek üzerinden yardım yapıldığı iddiaları doğru mudur?” diye sormuştur… Myanmar’a yapılan yardımları bir ölçüde anlamak mümkündür ama, Libyalı ve Suriyeli “muhaliflere” örtülü ödenekten yapılmış yardımlara bu milletin razı olduğunu hiç sanmam!..

***

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İstanbul’a gelerek Davutoğlu ve Erdoğan’la görüştü. Yapılan açıklamadan; temel olarak Suriye muhalefetine yardım, insane krize yönelik çözümler, demokratik bir geçiş sürecinin sağlanması ele alınırken “güvenlikli bölge” olasılığı ve PKK konularının görüşüldüğü anlaşılmaktadır… Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın düşüşünü hızlandırmaya çalışırken diğer yandan acil müdahale gerektiren insane krize de cevap vermeye uğraştıklarını söyleyen Clinton, Türkiye’ye sığınmacılara ev sahipliği yapmasından dolayı teşekkür etti… “Sığınmacı” diye tariff edilen kişiler, Suriye’de rejimi yıkmak isteyen ve bunu yapabilmek için teröre başvuran silahlı gruplardır. Tümünün arkasında ABD’nin olduğu tartışmasızdır. ABD teröristleri destekleyerek, başka bir ülkenin meşru hükümetini yıkmayı kendine hak görebiliyor! Ve böyle bir olayın içinde Türkiye de rol alabiliyor!..

Öte yandan benzer bir hareketi PKK eliyle Türkiye’ye karşı uygulamaya koyan da ABD’dir. Kendi ellerimizle topraklarımızın bir kısmı üzerinde, ayrı bir devlet kurulması için düşmanla işbirliği yapıyoruz. Irak’ın Kuzeyinde yuvalanan PKK’ya karşı, operasyon yapmamıza “dost ve müttefikimiz” acaba neden izin vermiyor? Şimdi de benzer bir durum, Suriye’nin Kuzeyinde oluşuyor. Suriye’nin Kuzeyinde etkin olmaya çalışan PKK’nın Suriye kolu PYD’ye karşı da sınır ötesi operasyon yapmamıza karşı çıkılıyor!.. Bu nasıl dostluk, bu ne biçim müttefiklik anlamak mümkün değil!.. Diyelim ki, hükümeti iktidara getiren ABD olduğu için elini kolunu bağlamıştır. Peki, Kılıçdaroğlu ile Bahçeli neden susuyor? Muhalefette olabilmek için de ABD’nin desteğini almak şart mı? İktidarın ABD’ye diyet borcu olabilir, muhalefetin de mi borcu var?.. Sadece Türk halkına borçlu olacak bir iktidar yaratmak zorundayız. Bunun tek yolu, bağımsız ve diyet borcu bulunmayan bir muhalefeti örgütlemekten geçiyor. O nedenle, muhalefeti eleştirmek, iktidarı eleştirmekten çok daha önemlidir…

***

Şemdinli’de iki haftadan çok süren çatışmaların sona erdiği ve “çok sayıda” teröristin etkisiz hale getirildiği açıklanmış. İlk defa öldürülen PKK’lıların sayısı verilmiyor!.. Bu arada Tunceli Milletvekili Hüseyin Akgün’ün PKK tarafından kaçırıldığı haberi ülke gündeme bomba gibi düşmüştür. Foça ’da askeri araca bombalı saldırı düzenleyenler henüz bulunamamış tabi. Foça’ya yakın bir yerde, tarlada ölü bulunan 3 çiftçiyi kimlerin neden öldürdüğü de bilinmiyor!.. Terör hedef gözetmeksizin saldırıyor yine. Devlet Şemdinli’de ağır yara almıştır. Terörün ulaştığı boyutu göstermek bakımından bu son olay son derece önemlidir. “Teröristle mücadele, temsilcisi ile müzakere”nin doğru bir siyaset olmadığı böylece kanıtlanmıştır!..

DİPNOT:

(1) Bangladeş ,Çin, Hindistan, Laos, ve Tayland arasında yer alan ülke. 1919′dan 1937′ye kadar Myanmar, “Birmanya” adı altında Hindistan’ın bir eyaleti olarak İngiliz yönetiminde kalmıştı.

 

Ayılar, Filler ve Domino Taşları

erolmanisali

Türkiye kendi uygulamalarındaki zikzaklar ve Batılı büyük güçlerin Ortadoğu politikaları arasında sıkışmış durumda.

Ankara’nın seçenekleri ve manevra alanı daralmış bulunuyor. Önce ABD’nin Suriye politikasını ve Ankara’nın yaklaşımlarını sıralayalım…

ABD’nin Suriye politikası

1) Esad’ın ve Şii ağırlıklı yönetimin ortadan kaldırılması…

2) Yerine, Sünni (ve Müslüman Kardeşler) ağırlıklı bir yönetimin getirilmesi…

3) Bu geçiş döneminde Suriye Kürtlerinin, Kuzey Irak’ta olduğu gibi bağımsız bir yönetim kurmaları…

4) Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürt yönetimleri arasında bütünleşmenin sağlanarak, büyük Kürdistan konusunda en önemli iki ayağın, Akdeniz’e bağlanarak gerçekleştirilmesi…

5) Bölünme ve rejim değişiklikleri ile Suriye üzerinde, İran’ın etkisinin ortadan kaldırılması…

6) Kuzey Irak ve Kuzey Suriye Kürt yönetimleri arasında bütünleşme sağlanarak “Arap Ortadoğusu’nda İran’ın tamamen yalnızlaştırılması”…

7) Ankara’nın, “ABD’nin Suriye politikasında en büyük rolü oynayacak şekilde öne çıkarılması” ve Türkiye’deki Sünni İslami ağırlığın bölgedeki rolünün artırılması. Bu yolla İran’ın Şii etkinliğinin geriletilmesi.

Ankara’nın Suriye politikası

AKP hükümetinin yeni Suriye politikasında, ABD’nin politikası ile örtüşen birçok husus bulunmaktadır. Ancak bazı konularda tamamen karşıt durumlar söz konusudur.

Ankara’nın yeni Suriye politikasının ana başlıklarını görelim:

1) Şii ağırlıklı yönetimin (Esad’ın) bertaraf edilerek Sünni (ve Müslüman Kardeşler) ağırlıklı bir yönetimin getirilmesi…

2) Bu konuda fiili her türlü girişimin gerçekleştirilerek sonuca gidilmesi…

3) Irak’ta (Bağdat’ta) yapıldığı gibi, Şii unsurlara karşı Sünni unsurların desteklenmesi. Dolayısıyla, İran’ın bölgesel etkinliğine karşı ABD politikalarıyla örtüşme söz konusudur.

Ancak Kuzey Suriye’de de Kuzey Irak’ta olduğu gibi bağımsız bir Kürt yönetiminin ortaya çıkması halinde, ‘domino teorisi’nde olduğu gibi bunun Türkiye’ye sıçramasını engellemek imkânsız hale gelecektir.

Hele bu süreç bölgeyi ellerinde tutan büyük devletler tarafından destekleniyorsa. Ankara hükümetinin zorluğu (ve çelişkisi) buradadır.

Ancak perşembenin gelişi çarşambadan zaten belli idi. Ben işin bu noktaya geleceğini son 10 yılda yaza yaza, söyleye söyleye dilimde tüy bitti. Şimdi Suriye’de yumurta kapıya geldi; Ankara’nın uygulamaları ile büyüklerin politikaları bazı konularda keskin bir biçimde ayrışmaya başladı.

Ankara (ve Türkiye) için esas sorun asıl şimdi; domino taşları art arda devrilmeye başladı. Türkiye de bunların yolu üzerinde bulunuyor.

Ayı ya da fil, hiç fark etmiyor; yatağa girdiğiniz zaman arada ezilmeye mahkûmsunuz, öyle ya da böyle.

6 Ağustos 2012 – Cumhuriyet

“SOBELENDİNİZ”!..

hilmi-ozkok

Ergenekon davaları ile ilgili en az konuşan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’tü. Tutuklamalar başladığında darbe söylentileri ile ilgili kendisine sorulan sorulara: “Kasaptaki ete soğan doğramam, var da diyemem, yok da diyemem” şeklindeki cevaplar vererek kuşkuyu artırıyordu. Onun bu yanıtından sonra Ergenekon savcıları adeta coştu. Dalga üzerine dalga yaparak yurtseverleri içeri doldurdular. Tanıklık yaparken söylediklerini ilk günlerde söyleseydi, haksız tutuklamalar böylesine başını alıp gidemezdi. Kuşkusuz bu durumun oluşmasında Kılıçdaroğlu’nun da katkısı oldukça büyüktür. AKP’nin karşıdevrimini meşrulaştıran en önemli açıklamalar, ne yazık ki, Y-CHP’nin genel başkanından gelmiştir. 12 Eylül darbecileri Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya hakkında açılmış olan davaya verdikleri katılma dilekçesi bu konudaki en belirgin örnektir. CHP adına dilekçeyi veren Grup Başkanvekili E. Ülker Tarhan, milletvekili seçilmeden önce, YARSAV başkanlığı yapmış, Ö.Faruk Eminağaoğlu’nu aratmayan, çıkışları ile göz dolduran iyi bir hukukçudur. Şimdilerde ise sanki yasadışı bir iş yapıyorlarmış gibi MİT’in kendisini ve bazı CHP miletvekillerini izlediği kuşkusuna kapılmıştır!..

CHP yönetimi, 12 Eylül Referandumu’nda “yetmez ama evet” diyenlerle aynı davada yan yana oturmakla hatalı bir iş yapmıştır. Anayasa’nın 12 Eylül’de değiştirilen 26 maddesi ile sanki demokrasinin önü açılmış gibi bir algı doğmasına neden oluşturmuştur. “Yargı bağımsızlığı” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkelerini tamamen ortadan kaldıran o anayasa değişikliklerini, hükümet bugün karşımıza “kırmızıçizgisi” olarak getirmektedir.Masada oturmakta inat eden Y-CHP referandumda “hayır” dediği değişikliklere Masada “evet” demek konumuna itilmiştir. Özel görevli mahkemeleri,”ordu darbecilerden temizlensin” sözleri ile meşrulaştıran da yine Y-CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu olmuştur!.. Çağdaş hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu mahkemelere karşı yapılan eleştirileri ise, CHP tabanındaki duyarlı kesimlerin gazını almak amacıylaydı!.. Bunlar unutulacak ve affedilecek hatalar değildir!..

Son derece yerinde olan ve tutuklu milletvekilleri bırakılana kadar yemin etmeme şeklinde örgütlenen eylemi kıran da yine Y-CHP yönetimidir. Milletvekilliklerinin düşürüleceği blöfü karşısında, kolayca teslim olunmuştur. Sanki mecliste olmakla bir şey yapabilirlermiş gibi, milletvekilliklerini Cumhuriyet’e karşı girişilen karşıdevrimin önlenmesinden çok daha önemli görmüşlerdir!.. Meclise girmeleri, iktidarın yaptıklarını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır… Zaten bu kararsız ve güven vermeyen tutumları yüzünden değil mi, iktidar oylarını artırırken, günden güne eriyip bitme noktasına gelmeleri!..

Cumhuriyet Devrimi’nin en temel yasası Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi. (Öğretim Birliği Yasası) Karşıdevrimin ise, bu yasayı ortadan kaldıran, kamuoyunun 4+4+4 olarak bildiği yasadır. Y-CHP’nin bu yasaya karşı bir itirazının olmaması ise, karşıdevrimin meşrulaştırılması yönünde verilmiş en önemli katkıdır. Ana muhalefetten gelen bu anlamlı destek, Tandoğan’da yapılmış grup toplantısı ile Türk halkının dikkatine sunulmuştur. Kılıçdaroğlu’nun o günkü konuşması (1) gerçekten ibret vericidir. “Biz din eğitimi verilmesin demiyoruz, daha fazla verilsin istiyoruz” şeklindeki sözleri ile yasanın özüne karşı olmadığını göstermiştir. Onun karşı çıktığı husus; bu yasa kapsamında yapılması planlanan 20 milyon dolarlık ihalenin Kamu İhale Kurumu denetimi dışında tutulmuş olmasıydı. Sanki, diğer ihalelerde yolsuzluk yapılmıyormuş ve devletin diğer denetleme kurumları hakkıyla görevlerini yapıyormuş gibi sözler ederek, AKP hükümetlerini bir de aklamıştır!.. Ne hazindir ki, Y-CHP yönetimi, Cumhuriyet Devrimi’nin temel yasasının ortadan kaldırılmasını, sessiz kalarak desteklemiştir!..

Orduyu darbecilerden temizliyoruz” yalanına en büyük destek, yine Kılıçdaroğlu’ndan gelmiştir. Gerçekte ordudan tasfiye edilenler, en başarılı ve parlak subaylarımızdı. Orduyu ABD ve NATO’nun ermine vermeye karşı çıkacak olan bu yurtsever subaylar, sahte ve uyduruk belgelerle suçlanarak, itibarsızlaştırılmış; sonunda ordudan uzaklaştırılmışlardır. Son YAŞ toplantısında 40’ı tutuklu 56 general ve amiral emekliye sevkedilmiştir!.. T.C’nin savcıları, şerefli ordu mensupları ve TÜBİTAK görevlileri hakkında, “Askeri casusluk, fuhuşa teşvik” gibi en aşağılık iddialarla dava açmışlardır. Yıllarca tutuklu bununan bu subayların hiç birinin terfileri yapılmamış ve yıllarca esir kapmlarında tutularak, TSK ile ilişkileri kesilmiştir!.. Özel görevli mahkeme, 2 Ağustos 2012 günü yapılan duruşmada, tüm sanıkların bu suçlamalardan beraatine karar vermiştir!.. Subayların tutuklandıkları gün başlayan ve aylarca süren aşağılayıcı kampanyanın etkileri ise, pek çok kişinin kafasından hala silinmemiştir… TSK’ni teknolojik sahteciliklerle teslim alma planını uygulamaya koyan emperyal güçler ise, amaçlarına ulaşmışlardır…

Akdeniz ve Karadeniz’in önemli bir caydırıcı gücü olan deniz kuvvetlerimizin bu özelliği, Ergenekon ve Balyoz davaları nedeniyle büyük ölçüde yitirilmiştir. BOP içinde piyon görevi verilen Türkiye’nin getirildiği nokta içler acısıdır… Şemdinli kırsalında çembere alınan 200 kişilik terörist grubu İran tarafından gelerek kurtarmak isteyen 500 kişilik başka bir terörist grup ile başlayan çatışmalar, iki haftadır sürmekter ve teröristler geri çekilmemektedir. Hükümet kanadından yapılan açıklamaya göre, bu çatışmalarda 2’si korucu olmak üzere 8 güvenlik görevlimizi kaybetmişiz. Barzani’nin Suriye’ye gönderdiği peşmergeler ise, sınırlardaki karakollar ile resmi binalardan bayraklarımızı indirip kendi bayraklarını asmaktadırlar. Dışişleri Bakanımız, Barzani’nin ayağına kadar gidip yardım talebinde bulunmuştur. Bu şekilde, hiç bir ülkenin tanımadığı Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini tanımış olduk. Diğer taraftan, Türkiye’nin acz içerisinde olduğunu dosta düşmana ilan etmiş bulunduk…

Denebilir ki, emperyal güçler, Ortadoğu’da Türkiye’nin inisiyatif kullanılabileceği hiç bir alan bırakmamıştır. Teröristlerin yuvalandığı Kandil’e operasyon yapmaktan aciz hale getirilmişiz. TSK, teröristlerin saldırıları karşısında savunma konumunda bırakılmıştır… Hiç kuşku yok ki, ülkemizi bu hale getiren AKP hükümetinin basiretsiz politikalarıdır. Gerçekte ulusal niteliği olmayan, özünde emperyalistlerin çıkarlarını korumaya dönek politikalar halka “ulusal mesele” olarak yutturulmaktadır. Bu şekilde muhalefetin desteği alınarak, topyekün emperyalizmin hizmetine sürüklenmekteyiz. Y-CHP yönetiminin Libya’nın bombalanması kararında hükümeti desteklemesi ve düşürülen keşif uçağı nedeniyle, Suriye’ye esaslı bir karşılık verilmesini istemesi, bir tür savaş çığırtkanlığıydı. Gelecekte bir gün Yüce Divan kurulacak olursa, şu andaki yasalarımıza göre bile, Y-CHP yönetimi ile MHP de AKP yöneticilerinin yanında, suç ortağı ve suça azmettirenler olarak yargılanabilirler!.. Y-CHP yönetimi etkili bir muhalefet görevini gereği gibi yapmadığı gibi, karşıdevrime direnecek olan güç odaklarını da yanıltıp, direnmekden alıkoymuştur. Bu yüzden bir de tarih önünde yargılanacaktır! Dünyanın hiç bir yerinde görünmeyen bir şekilde muhalefetin durduğu yerde erimesinin bir nedeni de bu değil midir?..

Türkiye üzerinden Suriye’ye ısı güdümlü füze gönderilmesi üzerine, 21. Yüzyıl Enstitüsü Başkanı Prof. Ümit Özdağ: “Suriye ordusu da Türkiye’ye misilleme yaparak bu silahların benzerlerini PKK’ya verir” diyerek yerinde bir uyarıda bulunmuştur. Tam da bu sırada, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Patrick Ventrell:”Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda durumu daha fazla askerileştirmenin ilerleyecek yol olduğunu düşünmüyoruz” demesi, PKK’ya karşı yapılacak olan olası bir operasyonun frenine basmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Suriyeli muhaliflere destek verme konusunda Türkiye ile aynı safta olduklarını belirten Ventrell, belliki, Türkiye’nin Kürtlere karşı başlatacağı olası bir operasyonun kontrolden çıkıp, BOP’a zarar vereceğinden endişe etmektedir… Türkiye’nin direksiyonu kimin elindedir, bu otomobilin frenine kim basar belli değildir!..

Gündemin her zaman iki adım gerisinden gelen Y-CHP’nin Genel Başkanı, Ergenekon Davası için: ”Özkök’ün ifadesiyle dava çökmüştür” demiştir. Bu söz bile, Y-CHP’nin Türkiye gerçeklerinin çok uzağında olduğunu göstermeye yetmektedir. Oysa bu davaların ilk çöküşü, iddianamelerin okunduğu gün yaşanmıştır. İkinci çöküş, sanıkların sorgularında görülmüştü. Sanıklar savunmalarını yaptıklarında, davalar üçüncü kez çökmüştü. Sanıkların ve vekillerinin yaptırmış oldukları harici bilirkişi incelemeleri ile, iddianamelerdeki sahtecilikler saptanmış ve yeniden inceleme yapılması istenmişti. Mahkeme heyeti bu talepleri duymazdan gelmekle davaların dördüncü kez çöktüğünü kabul etmiştir. Ve nihayet, avukatların duruşmalardan çekilmesi üzerine, İstanbul Barosu ile başlayan tartışmalar Ergenekon davalarını altıncı kez çöktürmüştür. Kılıçdaroğlu’na göre, eski Genel Kurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün tanıklığı ile bu davalar çökmüştür. Sevsinler sizi… Var mı öyle bir kişinin sözü ile başlayıp, aynı kişinin tanıklığı ile biten bir dava örneği? Öyle davalara siz hala dava mı diyorsunuz? Bu davalar çökecekti elbette. Tıpkı sizlerin ABD önünde diz çöktüğünüz gibi. Öyle de olmuştur gelişmeler. Ama asıl çöken, Y-CHP’nin işbirlikçi yönetiminin maskeli yüzü ve bu dava nedeniyle gizlemeye çalıştığı BOP içindeki rolü olmuştur!..

Sobelendiniz!.. Daha da gizlenemezsiniz artık!..

Av. Cemil Can