Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

YENİ BİR PARTİYE NE DİYORSUNUZ?

balyoz

Madem ki, adil yargılama yapıyorlardı “Özel Görevli Mahkemeler”i neden kapattılar?

Sorumun yanıtınızı biliyorum:Hukuka uygun olmadıkları ve adil yargılama yapamadıkları için…

Hukuka aykırı yargılama yapan bu mahkemelerde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesini ve en güzide 365 subayını yargılayarak hangi sonucu elde etmek istediler?..

Bu soruma da verilecek yanıtı biliyorum: Hukuka uygun olmayan ve bu nedenle kapatılan mahkemede yargılananlar; mutlaka hukuka ve adalete aykırı bir hükümle karşılaşırlar… İşte o subaylar böyle bir haksızlığa uğrasın ki, geride kalanlar iktidarın tüm isteklerini direnmeden yerine getirsinler!..

Peki ama bu kadar büyük bir haksızlığı yapmaya mecbur muydular?..

Bu sorunun yanıtı da “evet”tir. Çünkü efendileri, onları iktidara getirmenin diyetini böyle ödemelerini uygun buldu!.. Verilecek mahkumiyet kararı ile yeni bir süreç başlayacağı da kesin. Hükümetin bile “adil” olmadığına inandığı bu hüküm, sanıklar tarafından temyiz edilecek kuşkusuz. Bozulursa yargılama sıfırdan başlayacak. Büyük olasılıkla, bu defa savunma delilleri toplanacaktır! Belki de bu defa, dinlenmeyen tanıklar da dinlenecektir! Bilirkişi raporları arasındaki çelişkiler dahi giderilecektir! Bu kadar işin kaç yılımızı alacağını kimse öngöremez!.. Sonra verilen karar, temyiz için yeniden Yargıtay’a gidecek. Aynı süreç sil baştan yaşanacak!… Eğer karar onanırsa, bu defa sanıklar Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru haklarını kullanacaklar… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılacak başvurular daha sonra. Buna ömürleri yeter mi bilemem!? Dön babam dönelim!…

Bu demektir ki, komutanları adalet için feda ediyoruz!..

Vatan sağ olsun!..”

O halde, yargılama ulusal ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı oldukları için kapatılan “Özel Görevli Mahkemeler”de neden devam ettirildi?..

Hükümetin bile hukuka aykırı bulup kapattığı o mahkemelerde verilecek olan kararların da adil olmayacağı tartışmasız değil mi?..

Adil olmayan cezalar vicdanları kanatır. Bunun bir tek tamiri olabilir. Yeni Anayasaya “evet” ile birlikte “genel af”… Olur mu olur!.. Devlet, büyüktür affeder!.. Öcalan ile PKK’lılar da bu aftan yararlanırlar elbette. Sonrası hazır!… BOP Haritası’na bakınız! Bu olasılık hiç aklınıza geldi mi?..

Bütün bu soruların akla yatkın yanıtlarını bulabilmek için bazı gelişmeleri anımsatmakta yarar var:

Geçenlerde M. Ali Güller Aydınlık gazetesinde yazdı:

Fetullah Gülen 16 Ekim 2005 tarihinde ‘ulusalcı dalgayı aşacağız‘ diyerek, bir programı açıklamıştı. Aynı günlerde; ‘Türkiye’de büyük tertip ve suikastlar olacak, çok kan dökülecek‘ kehanetinde bulunmuştu. İki yıl içinde Van ve Şemdinli tertipleri, Danıştay suikastı, Atabeyler operasyonu, Rahip Sentora cinayeti, Hrant Dink cinayeti vb. yaşandı…

Tüm bu tertiplerin, cinayetlerin ve suikastların ‘ulusalcı dalganın aşılması‘ için tezgahlandığı artık kesinleşmiştir”…

Aynı günlerde Mehmet Faraç da Aydınlık gazetesindeki köşesinde şunları yazmıştı:

Söylemleri ve eylemleriyle Altı Ok’u içine sindirmekte güçlük çektiğini gösteren bu vekil geçen ay Akşam gazetesinde AKP’yi överken hayalindeki CHP’yi şöyle tarif etmişti. ‘….Atatürkçülük ve laiklik söyleminden kurtulan, herkesin sorunlarına eğilen ve kapsayan bir CHP… Ben Türkiye’de irtica tehdidi görmüyorum. 2012 yılındayız hala 10. Yıl Marşını söylüyoruz’…

Faik Tunay önceki gün de CHP’lileri Adnan Menderes‘i anma törenine davet etti:’Menderes’in milletin gönlündeki yeri başkadır. Yarın sabah müsait olanları Menderes’in mezarı başında bekliyoruz…’

Tunay’ın katılım çağrısı yaptığı anma törenini Fetullahçıların kurduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı‘nın düzenlediğini anımsatmakta yarar var!..”

CHP’lilerin çoğu, bu saçma sapan davete icabet etmedi tabi. Çağrıya tek uyan, davetin gerçek sahibi Kılıçdaroğlu ile bir kaç “suç ortağı”ydı sadece… Atatürk’ün CHP’sinin son genel başkanı, yaptığı bu ziyareti, kendi ifadesi ile “Geç kalmış bir özür bu…” şeklinde tarif etti… Kılıçdaroğlu, Menderes’in çizgisini takip edenlerden nedense özür diliyordu!.. Anımsayın, Dersim olayları nedeniyle o da Başbakan’a bir özür diletmişti. Şimdi sıra kendisindedir!.. Menderes’in asılması yüzünden, bu işte hiç bir kusuru bulunmayan CHP’liler adına özür dileyerek, gerçekte efendilerine Atatürk ve İnönü’yü itibarsızlaştırma görevini layıkıyla yerine getirmekte olduğunu gösteriyordu!.. Zamanlaması ise oldukça ilginçtir. TSK’ni Türkiye’nin çıkarlarını korumada etkisiz, ABD çıkarlarını korumak için kararlı bir “kukla ordu” haline getirme operasyonu olduğu tartışmasız olan Balyoz Davası’nın hemen öncesinde bu özürü diledi. Menderes’in idamından yola çıkarak, 1960 darbesini yapanları eleştirmek ve eleştirmeye başlamışken, sözü Balyoz Davası sanıklarına kadar getirip, onları da “darbeci” olarak göstermekti asıl amacı!.. Bu görevini tam olarak başarabilmiş değil! Yoksa, Menderes’in kabrini ziyaret ederek, merkez sağdan oyları CHP’ye aktaracak değildi! İster misiniz Y-CHP, Atatürkçü çizgiyi tamamen terk edip, “sosyal demokrat” bir kimlikle, merkez sağdaki boşluğu doldurmaya kalkışsın? Her ne olursa olun, Kılıçdaroğlu itiraf niteliğindeki bu özürü ile CHP’yi ve Atatürkçü çizgiyi benimsemiş milyonları, üstelik hiçbir katkıları ve sorumlulukları olmadığı halde, Menderes’in idamı nedeniyle töhmet altında bırakmıştır!..

Kılıçdaroğlu yakın tarihi bilmiyor sanmayın, o sadece ödevini yapıyor!..

Ya sizler Atatürk’ün CHP’sinin Kurultay Delegeleri; sizler hangi ödevi yapıyorsunuz? Ulu önderin “Gençliğe Söylev”indeki “birinci vazife”yi ne tez unuttunuz!..

Gerçekte Kılıçdaroğlu ve suç ortaklarının bozduğu bir ezber yoktur!..

Emperyalistler onlara yeni bir ödev vermişler ve onlar; “Fatih Camii bombalanacaktı” yalanıyla ambalajlanmış, TSK’ni ABD’nin Ortadoğu’daki vurucu gücü haline getirecek olan yalan bir senaryodaki ödevlerini ezberliyorlar!..

Tesadüfe bakın ki, hiç de gerekmediği halde aynı günlerde, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, CHP’nin 6 okundan biri olan ve Cumhuriyetimizin kuruluş harcı olarak kabul edilen “ulusçulukla hesaplaşmanın zamanı geldi”ğini ilan ediyordu!.. Belli ki, o da başka bir ezberi bozmakla görevlidir… Kılıçdaroğlu ile Davutoğlu’nun bozduğu ezber özünde aynıdır: Atatürk’ün ülkesinde Atatürkçülüğü bitirmek!..

Cumhuriyet karşıtları dışarıdan, bizim hainler içeriden hep birlikte bu görevi ifa ediyorlar işte!.. Bunların bir görevi de Hasdal ve Silivri’de tutsak edilen Atatürkçü komutanlar hakkında verilen hukuk dışı kararlara meşruiyet kazandırmaktır!.. CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkley, bu büyük operasyonu bir konferansta şu sözlerle ifade etmişti: “AKP lideriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik”… İşin özeti budur!.. Düzmece kanıtlarla, sahte bir Balyoz Davası tertip edilmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri kafeslenmiştir!.. Mahkeme heyetinin, 1560 maddi hata ile 23 bilirkişi raporunun görmezden gelinmesini, başka türlü açıklamak olanaksızdır!..

Y-CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile Yeni MHP (Y-MHP) Genel Başkanı Bahçeli’nin, karardan sonraki açıklamalarını, timsahın gözyaşlarına benzettim!.. Karara tepki verirken kullandıkları “sert sözler” tabanlarının gerisine düşmemek içindir. Halbu ki, iş bu aşamaya gelene kadar temel tezleri: “Ordunun darbecilerden temizlenmesi” idi… Bu sözleri ile “Silivri hukuku”nu meşrulaştıran onlardı elbette. Bu anlamda muhalefet, iktidarın suç ortağıdır!.. Efendilerinin emirlerini bu ekip birlikte yerine getirmiştir. Bunu anlamak için asgari hukuk bilgisine bile ihtiyaç yoktur!.. Örneğin, “Oslo görüşmeleri”ni, “görüşmelerin halktan gizli yapılması” gibi önemsiz bir noktadan eleştirmek, PKK’ya göz kırpmak ve iyi ulusalcı CHP tabanını kaybetmemek içindi!..

Bin yıllık bir devlet geleneğine sahip Türkiye Cumhuriyeti’nin, emperyalizmin maşası olduğu tartışmasız olan katil bir terör örgütü ile görüşmesi, normal sayılabilir mi? Adullah Öcalan’ın önerileri, Kılıçdaroğlu’nun elindedir ve “Kürt Sorununa Çözüm” olarak her yerde öne sürülmektedirler. Kılıf her zamanki gibi duygusaldır:Analar daha fazla ağlamasın!.. En hassas ve hayati bir konuda hükümetin önüne geçmek muhalefetin üzerine vazife midir? Kılıçdaroğlu ile Bahçeli, Apo’nun önerdiği “Bölünme Anayasası”nı görüşmüyorlar mı? Her ikisi de Türk halkına hiç bir yararı olmayan “yeni anayasa” için inatla o masada oturmuyorlar mı?.. 4+4+4 olarak adlandırılan ve özünde eğitim ve öğretim birliğini bozan yasaya karşı, yaptıkları muhalefet ise, tamamen göstermelikti. Kılıçdaroğlu, karşıdevrimin en temel yasasının, sadece ihalelerle ilgili bölümüne karşı çıkmadı mı?..

Y-CHP ve Y-MHP, emperyalizmin dayatmaları karşısında -belki de bilemediğimiz yeni bir şantajla- teslim olmuşlar ve kendilerine verilen rolleri kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu nedenle eylemleri ile temsil ettikleri tabanın çok uzağına düşmüşlerdir!..

Bu noktadan itibaren her iki partinin gerçek sahiplerinin eline geçmesi çok zordur. Siyasi Partiler rejiminde “parti içi demokrasinin” olmamasından yararlanarak etraflarında bir güvenlik duvarı oluşturmuşlardır. Büyük olasılıkla, merkezde yeni bir parti kurma arayışları da bu nedenlerle başlamıştır. Son anketlerde halkın %60‘ı yeni parti kurulması yönünde görüş bildiriyorsa buna karşı kimse direnemez artık. Y-CHP ile Y-MHP yönetimlerini Balyoz Davası ile ilgili verilen karar aleyhine konuşturan da bu panikleridir. Baştan beri destekledikleri, bu çağdışı yargılamaların sonunda, zaten başka şekilde karar verilemezdki… Üstelik bu hain tezgahın içinde millet iradesini temsil eden, seçilmiş milletvekilleri de vardı!.. Bu durum, davaların “haklı zeminde” yürütüldüğünün ve er geç adaletin tecelli edeceğinin bir kanıtı olarak sunulmuştu. “Silivri hukuku”na meşruiyet de bu şekilde kazandırılmıştır… Bu nedenle her iki parti ağır suçludur!.. İki muhalefet partisi, dolaylı yoldan karşıdevrimcilere destek vererek, bu hazin sonu birlikte hazırladılar. Ne yazık ki, muhalefet en hayati konularda iktidara payanda olma görevini de üstlenmiştir. “Biz yargılanmasınlar demiyoruz…” ibaresi ile kurdukları bütün cümleler, bu günlere gelinmesini kolaylaştırmıştır!.. Bu nedenle şimdi ki tepkilerine aldanmamak gerekir!.. Onlar daha baştan halkı aldatma görevini üstlerine almışlardı!..

Yaşanan bu gelişmelere rağmen, her geçen gün biraz daha ağırlaşan koşullarda dahi “kurtuluş” için önümüz açıktır. Sadece öncelik sırası değişmiştir. Bugünden itibaren, birinci sıradaki kurtulmamız gereken AKP değil artık!? İlk kurtulmamız gerekenler, ele geçirilmiş işbirlikçi muhalefet partileri; Y-CHP ile Y-MHP‘dir. Onlardan kurtulmadıkça AKP’den kurtulmamız da olanaksızdır…

MHP’nin merkez müdürü Devlet Bahçeli ile BOP’nin CHP’deki memuru Kemal Kılıçdaroğlu’ndan çok acil olarak kurtulmamız gerekiyor!.. Zira her ikisi de ham meyve gibidir; dış görünüşleri çarpıcı fakat içleri her zaman olduğu gibi acıdır!..

İkinci sıradaki işimize gelince;

Bu işimiz hiç de zor değil! Yakında sandık konacak önümüze. AKP’ye ve onun suç ortaklarının “Bölünme Anayasa”sına “HAYIR” diyeceğiz!..

Gelelim “Evet” mührünü nereye basacağımıza?..

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu sorunun yanıtını şimdiden bilemiyorum!.. Gelişmeleri biraz daha izleyelim dilerseniz.. Bunun böyle gitmeyeceği kesin. Bakarsınız yeni gün ile birlikte, Atatürk’ün partisi kendini toparlayabilir. Belli mi olur, “Delege Brutus” duruma el koyabilir aniden… Kim bilir, belki de Atatürkçü yeni bir parti kurulur, biz de orada yerimizi alırız!..

Av. Cemil Can

 

CHP yönetimi yine yalpalıyor!

BARIŞ YARKADAŞ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, durup dururken ve de hiç gereği yokken, Adnan Menderes’in kabrini ziyaret etti. Etmekle kalmadı; ziyaret sonrası yaptığı konuşmada, Menderes’e hiç de hak etmediği payeler verdi! 

Merkez sağa hayranlığı aşikar olan Kılıçdaroğlu, muhaliflerine baskı yapmakta sınır tanımayan ve hiçbir zaman demokrat olamayanMenderes’in kabrine giderek, CHP’yi de zor duruma düşürdü. Menderes’in ailesi, kabir ziyaretinin ardından yaptığı “Geç kalmış bir özür bu” açıklamasıyla, CHP’nin eyleminin nasıl algılandığını ortaya koymuş oldu. Kılıçdaroğlu, o ziyareti yaparak kapanmış bir yarayı yeniden kanattı. Üstelik, ”Menderes’in idamında CHP’nin rolü vardır” demagojisini de yeniden dolaşıma soktu.

Şimdi söyler misiniz; bu ziyaret CHP’ye hangi siyasal yararı sağladı?

CHP Genel Başkanı şovdan başka hiçbir anlamı olmayan bu tür gösterilere neden girişir anlamak mümkün değil! 

Evet, biliyorum… Kılıçdaroğlu, kendisine açılan krediyi hoyratçakullandı ve kısa zamanda tüketti. Şimdi yeniden toparlanmaya ve”iktidar alternatifi” olmaya çalışıyor. Bu yüzden, kimi zaman merkez sağa, kimi zaman liberallere, kimi zaman ise din simsarlarına göz kırpıyor. Ama bunu yaparken; varlık sebebi olan tabanını kırıp döküyor, incitiyor… CHP’yi yıllardan bu yana fedakarca sahiplenen milyonlarca yurttaşın hassasiyetlerini önemsemiyor. 

Kılıçdaroğlu bu hoyrat tavrıyla, Menderes’in tüm siyasal günahlarınıda CHP adına temizliyor. Tarihsel ve siyasal bilinçten yoksun oldukları anlaşılan CHP kurmaylarının ise bu ziyaretle birlikte Menderes’i“demokrasi şehidi” ve “demokrasi kahramanı” sandıkları da ortaya çıkıyor. 

Bir parti açısından yakın tarihini bilmemek ve daha dün yaşananları unutmak ne hazindir!

Tahkikat Komisyonları kurarak CHP’yi kapattırmaya çalışan da Menderes’tir; döneminde 814 gazeteciyi tutuklatan da!

İnönü’nün aracını Uşak‘a sokturmayıp taşlatan da Menderes’tir, dönemin Genel Sekreteri Kasım Gülek’i Trabzon’da partililerle el sıkıştığı için cezalandırtan da!

Örtülü ödeneği babasının kasası gibi kullanıp sevgililerinin harcamalarını yaptıran da Menderes’tir; çocuklarının okul masraflarını aynı bütçeden ödeten de!

“İnönü’nün leşi bu Meclis’te kalacak” diyenler de Menderes’in vekilleridir, “Halk Evleri faşist yuvasıdır, kapatılmalıdır” diyenler de!

Türkiye’yi ABD emperyalizminin boyunduruğuna sokan da Menderes’tir,dış borç sarmalına sokan da!

Belli ki; CHP kurmayları bu tarihsel bilgilerden yoksunlar! Onlar; sağın 60 yıldan bu yana her türlü ahlaksızlığını, hırsızlığını, pis işlerini örtmek için kullandıkları “Demokrasi Şehidi Menderes” yalanından çok etkilenmişler. Bu yüzden, 27 Mayıs Devrimi sonrası yaşanan idamı sanki CHP gerçekleştirmiş gibi davranıyor ve adeta özür diliyorlar!

Beyler, hanımlar kendinize gelin… CHP’yi yönetme iddianız varsa; bu tür saçma sapan ve hiçbir getirisi olmayan şovlardan vazgeçin. 27 Mayıs; evet biçimsel olarak askeri bir darbedir… Ancak bu darbeyi 12 Eylül ve 12 Mart’tan ayıran yanı, ihtilalciliğidir. 27 Mayıs Anayasası, Türkiye’nin en demokratik anayasasıdır. Türkiye, DP faşizminden ve halka yapılan zulümden; ne yazık ki; sandık yoluyla değil de bir askeri darbeyle kurtulmuştur. DP’nin 1961 yılındaki seçimleri yapmayacağı ortaya çıkınca, askerler yönetime el koymuştur. 

Bu darbeye Menderes’in anti – demokratik uygulamaları veCumhuriyet’le sinsice hesaplaşma girişimleri yol açmıştır. Menderes, yaşadığı psikolojik sorunların da etkisiyle her geçen gün hırçınlaşmış, muhaliflerine karşı düşmanca davranmıştır. Dönemin CHP Genel Başkanı İnönü, Menderes’i defalarca uyarmasına rağmen, Demokrat Parti’yi demokrasinin meşru sınırlarına çekememiştir. 

Menderes ve şurekası o denli şımarmıştır ki; Tahkikat Komisyonlarıadı verilen ve iktidara milletvekillerini yargılama yetkisi veren faşist oluşuma karşı çıkan üniversite öğrencisi Turan Emeksiz‘i gözünü kırpmadan öldürtmüştür. (28 Nisan 1960)

Mezarına çiçek bıraktığınız, özür dilediğiniz Menderes işte budur!

Menderes’i asan da CHP değildir, özür dilemesi gereken de! 
İsmet İnönü, Adnan Menderes ve arkadaşlarının asılmaması içinelinden gelen her türlü çabayı göstermiştir. İdamı önlemek için defalarca mektup yazmış, kamuoyu oluşturmuştur. Son gün bileYassıada’yı aramış ancak hiç kimseyle görüşememiştir. Buna en başta Menderes’in oğlu Aydın Menderes şahittir. 

Siz o gün; o mezara giderek tarihsel gerçeklerin ters yüz edilmesinesebep oldunuz. Arkası / önü olmayan sözde politik ataklarınızla, sağın 60 yıllık kirli mazisini temize çekme hatasına düştünüz. 

Bunu yapmaya hakkınız yoktu!

Yanlışlarınız bununla sınırlı değil ki!

Dışarıdan bakıldığında, ne yaptığını bilmeyen ve ne yapacağını şaşırmış bir görüntü veriyorsunuz. 

Ya kafanız karmakarışık; ya da siyasal tercihlerinizi ortaya koyma cesaretini şimdi buluyorsunuz.

Bilin ki; CHP yönetimi olarak, size oy veren milyonlarca insanı kırdınız. Menderes’in CHP’lilere yıllarca yaptığı zulmü bir çırpıda silip attınız. Demokrasi mücadelesi veren Turan Emeksiz‘in anısına saygısızlık ettiniz. 

Böyle oy alınmaz! 

”Oy” kitlelere güven verilerek alınır; dilenerek değil…

Neden oy alamadığınız ve oylarınızı neden yükseltemediğiniz şu son bir haftada ortaya koyduğunuz performanstan belli değil mi?

Birgün önce PKK – AKP görüşmelerinin belgelerini yayımlıyor,“Mahkemeye gideceğiz” diyor, ertesi gün ”Tabii ki görüşebilirler”diye açıklama yapıyorsunuz. 

Doğrusu, “Gerçek CHP” hangisi, artık ben bile takip etmekte zorlanıyorum…

Yalpaladığınızın ve halka güven veremediğinizin farkında mısınız?

Bakın; sizi daha önce de uyardım: 

AKP ile PKK’nın Oslo’da görüştükleri ortaya çıktığında, Genel Başkan Kılıçdaroğlu, “Görüşebilirler ama bize de bilgi vermeleri gerekir”demişti. 

O zaman hem bu köşede hem de katıldığım TV programlarında şunu söyledim: 

“AKP ile PKK görüşemez. Dünyanın hiçbir yerinde terör örgütleri ile hükümetler masaya oturamaz. Masaya ancak ve ancak terör örgütünün demokratik alandaki temsilcileri ile tarafsız sivil toplum örgütleri oturur. Görüşmeleri bunlar yürütür. Bunun olabilmesi için de terör örgütü müzakereye otururken silahlı eylemlerine son verir.”

Bu uyarımı dikkate almadınız ve bildiğinizi okudunuz. “Görüşsünler ama keşke bize de haber verselerdi” gibi apolitik bir çizgide durdunuz. 

Bugün ise Sosyalist Enternasyonal‘da imza atıp atmadığınız hala belli olmayan bir bildiri yüzünden, iktidar tarafından “PKK’nın savunucusu”olarak suçlandığınız için savunmaya geçtiniz. Ve bu yüzden, “Oslo belgeleri”ni açıkladınız. 

Düne kadar ”meşru” olduğunu iddia ettiğiniz görüşmeleri şimdi kamuoyuna açıklayarak AKP’yi sıkıştırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Oslo belgeleri açığa çıktığında yukarıda ifade ettiğim tavrı almış olsaydınız, AKP bugün yüzde 40′ların altına inmiş olurdu. CHP’nin Habur sürecindeki tavrı bunun en somut kanıtıdır. Habur rezaletine tavır alan CHP yönetimi, AKP’yi yüzde 30′lara çekmeyi başarmıştı.

CHP işte bu yüzden inandırıcı olamıyor ve AKP’nin erimesini hızlandıramıyor. Parti yönetimi Menderes şovuna girişerek merkez sağdan oy alacağını sanıyor. Üstelik bunu o denli acemice yapıyor ki; mezar ziyaretine Sezgin Tanrıkulu ile Gürsel Tekin gidiyor. Madem böyle bir şov yapacaksınız; bari merkez sağdan getirip milletvekili yaptığınız isimleri götürseydiniz o ziyarete.. 

Ne yazık ki; bunu bile düşünmüyorsunuz…

Çünkü; planlı / programlı değilsiniz, günü kurtarmaya çalışıyorsunuz…

Plansız / programsızlığınız ve iktidarı yönetmeye hazır olmadığınız ortaya koyduğunuz performanstan da görülüyor. 

Önümüzde yerel seçimler var: 

AKP iktidarı, bu yerel seçimlerle birlikte Türkiye’nin makasını tamamen değiştirmeyi ve gerici zihniyetini toplumun her alanına empoze etmeyi tasarlıyor. 

CHP ise ne yapacağını bilemez bir halde; bir o yana bir bu yana savruluyor. 27 Mayıs Devrimi sonrası yapılan Türkiye’nin en demokratik anayasasını savunmaktan bile aciz bir parti görünümü veriyor. “Aman bize darbeci demesinler” psikolojisiyle, reddi mirasa girişiyor…

Türkiye’nin her yerinde şehitler verilirken ve AKP iktidarı suç üstü yakalanmışken, ne dediği, ne istediği bir türlü anlaşılamıyor.Kısacası; CHP halka hala güven veremiyor. 

Umarım bu yazıdan sonra; Kılıçdaroğlu kendi eliyle oluşturduğuMYK‘sından da fikir sorma zahmetine katlanır. Menderes’in ziyareti gibistratejik bir konuyu hiç kimseye danışmadan hayata geçirmek, CHP’deki politikasızlığın en somut kanıtı…

MYK toplantılarında saatlerce ”Hangi genel başkan yardımcısının görevi nerede başlar, nerede biter?” sunumu yaptırmak yerine, politika konuşmak daha faydalı olur sanırım… Belki o zaman CHP yönetimi bu yalpalayan halinden kurtulur ve halka güven vermeyi başarır…

HURŞİT GÜNEŞ TURUNCU ÇETENİN SÖZCÜSÜ MÜ?

SOROS VE TESEV
Mustafa Yıldırım

HURŞİT GÜNEŞ TURUNCU ÇETENİN SÖZCÜSÜ MÜ?

 

Naci Kaptan imzalı bir ileti aldım. Yalnız bana değil, çok sayıda kişiye gönderildiği anlaşılıyor.

 

İleti “CHP Milletvekili Hurşit Güneş Ne Yapmak İstiyor?” başlığıyla Y-CHP Genel Başkanı’na gönderilen bir mektup. Yer darlığı nedeniyle bazı bölümlerini kısaltarak aldım. Söz Naci Kaptan’ın:

 

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, CHP yönetimi ve Milletvekillerine

 

Sizlere uzunca zamandır yazıyoruz. Partinin gerçek tabanına kulaklarınızı tıkıyorsunuz!

 

Sayın Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye “Yeni” sıfatını yapıştırmasıyla, CHP’nin kökünden koparıldı, melezleştirildi.

 

Parti’ye dışarıdan bir gecede ithal edilenler, parti ilkelerine uymak yerine, partiyi geldikleri kaynağın isteklerine göre tepetaklak ettiler. ( Kılıçdaroğlu başta olmak üzere.)

 

- Bölücü Kürtçülüğe, siyasetçiliği elden bırakmayan din kisveli cemaat ve tarikatlara, Atatürk devrimleri karşıtlığına, federasyonculuğa yol açan “özerk yönetim” (aslında bağımsız devletçiliktir) modeline secde edilmektedir.

 

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu,

 

Soros cephesinden (Quantum Yahudi Bankerler Şirketi sözcüsü Soros) kişilere selam çakıyorsunuz.

 

CIA bulaşığı sivil toplumculara el vermişlere, emperyalizmin yeni yetmesi “Küreselci liberalleri” baş tacı etmektesiniz.

 

Sırf milletvekilliği ve genel başkanlık fiyakası uğruna partiyi ve bağımsız devletimizi çürütmektesiniz! (Dersim intikamcılığı ve eyaletçiliği de cabası!)

 

2007’de Emniyet Genel Müdürlüğü dönemin İçişleri Bakanını bilgilendirirken “ulusalcıları” toplumsal tehdit olarak sınıflandırılmış ve terör grupları arasında saymıştı. (ABD’liler de son 30 yıldır böyle öğretmişti.)

 

Sayın Kılıçdaroğlu, siz ne derseniz deyiniz bize göre “Ulusalcı” olmak, ülkenin bağımsızlığına-bütünlüğüne-özgürlüğüne, ulus devlete, laik Cumhuriyete, Atatürk’ün aydınlanma devrimlerine sahip çıkmaktır.

 

Kesinlikle sömürüye ve ekonomik işgale, her türden emperyalist saldırıya direnmektir.

 

Göstermelik değil, özde yurtseverliktir!

 

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu,

 

Milletvekiliniz Hurşit Güneş diyor ki:

 

Silivri’ye gitmediğimiz gün bu parti düzelecek… Listeyi delip giren savcı İlhan Cihaner’in tutumuna da çok şaşırdım. Ben onu solcu biliyordum, meğer o ulusalcıymış!”

 

Saldırgan Amerikan yönetiminden cesaret ödülü alan, “Öcalan’la görüşülmesi değerlidir” diyen vekillerinizle birlikte ulusal orduya saldıranların yedeğine girdiğiniz artık tartışmasızdır!

 

Ne mutlu sizlere Sayın Kılıçdaroğlu!

 

AKP Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile aynı yoldasınız!

 

Davutoğlu 17 Eylül 2012’de Hürriyet’te buyurmuştu ki:

Öncelikle temel tespit yapmak lazım. 19. yy ideolojisi olan ulusçuluk, Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bir araya getirip ulus devletleri doğurdu. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni (yapay) karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi!” (Alman ve Amerikan tezidir.)

 

Sayın Kılıçdaroğlu,

 

Uğraşa uğraşa eriştiğiniz yücelik, işte budur! Y-CHP’niz ulusalcılık düşmanlığında AKP ile birleşmiştir.”

 

Naci Kaptan, mektubunu “Kaygılarımla” diyerek bitirirken bir de partiden istifa mektubu eklemiş.

 

Y-CHP’nin yapma muhalefetçiliğinin, göstermelik sokak ağzıyla günü geçirmesinin nedeni de Kaptan’ın belirttiği görünürde ayrılıktır! Zoraki Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun kelebek gibi oradan oraya uçup durması da bundandır.

 

Sözü kıvırıp durmanın sırası değil!

 

Derdimiz bağımsızlığın eski ocağı CHP’nin yıkılması değildir. Altan kardeşlerin, Dervişlerin, Boynerlerin YDH (Yeni Demokrasi Hareketi) artığı, ortağın çocuklarının CHP’den temizlenmesi ve yeniden bağımsızlık-özgürlük bayrağını yükseltmesidir!

 

Bu arada IMF Başkanı Stanley Fischer’in yakın arkadaşı Hurşit Efendi, “turuncu çetenin” gizli gündemini de bu denli kiriyle ortaya döküverdi.

 

Belki TESEV’ci Hurşit Efendi sayesinde TBMM divanında yer alan CHP temsilcileri de suskunluklarını yıkarlar da yüreklere umut ve güç verirler!

 

17 Eylül 2012

 


DİNDAR SİZSİNİZ!..

dindar_nesil

Başbakan’ın “Dindar nesil yetiştireceğiz” açıklaması ile devirdiği çamı ayağa kaldırmak için Diyanet İşleri Başkanı da devreye girdi. Başkan Mehmet Gözen;”Dindarlık en başta içtenlik ve samimiyettir. Görsel ve gösterişçi dindarlık gerçek dindarlık değildir” diyerek, din bezirganlığı yapan dincilere aldanmamaları hususunda halkı uyarmak zorunda kaldı!..

Devleti yönetirken hangi inançtan olursa olsun (isterse inançsız olsun) herkese eşit mesafede duracağı sözünü vererek iktidar olanların, iktidarlarını sürdürebilmek için bir süre sonra “din ticaretine” başlamaları ve kendi kötü icraatlarına dinsel öğeler eklemeye kalkışmaları, eleştirilerden korktukları içindir.

Dinci iktidarlar genellikle,  icraatlarını eleştirenleri din hizmetlerine karşı gelmekle suçlayarak kendileri için “dokunulmaz” ayrı bir alan oluşturmaya çalışırlar. Örneğin cami restorasyonlarındaki yolsuzlukları eleştirenleri, kolaylıkla “camilerin yapılmasına karşı gelen kişiler” olarak suçlayabilirler!..  Böylece muhalefete bırakılan eleştiri alan iyice küçültülmüş olur. Ana muhalefet partisi CHP’nin 60 yıldır bir türlü kurtulamadığı hain tuzak budur!.. Bu nedenle de hiç gerekmediği halde yıllardır  “İmam Hatip Liselerini biz açtık” diyerek, “din karşıtı” olmadıklarını anlatmaya çalışırlar!..

Laik ülkelerin Ortaçağda bıraktığı bu tartışmalar, anlaşılan bizde bir süre daha devam edecek!.. Hiç kuşku yok ki, laiklik ilkesine bağlı olan antiemperyalist görüşe sahip gençliğin karşısına, “dindar” bir gençlik örgütleyip çıkartanlar da antiemperyalist mücadeleyi, dine karşı bir mücadele imiş gibi gösterip, zayıf düşürmek amacıyla hareket etmektedirler…

Dindar nesil” yetiştirmek övünülecek bir şey midir? Dindarlığın karşıtı, “dinsizlik” veya “laiklik” olarak kabul edilebilir mi? Bu soruların yanıtını “dinsizlik” olarak verirseniz, yaptığınız iş doğrudan bölücülüğe hizmettir. Zira tarih baba bize öğretti ki, laiklik ilkesinden (ve demokrasiden) uzaklaşan bütün yönetimler, sonunda totaliter-teokratik bir düzene geçmek zorunda kalmışlardır…

70’li yılların“dindar” gençliği, 3 dönemdir hükümet olup, devleti yönetmektedir. Şimdi de ellerinde bulundurdukları devlet olanaklarını kullanarak, gelecek nesillerin kendileri gibi “dindar” yetişmesini istemektedirler!.. Söylemek istediğim, önümüzde bir “dindar” nesil örneği bulunuyor!.. Ona bakarak “dindar nesil”in nasıl olduğunu daha kolay anlayabiliriz…

Cumhuriyet döneminde yaşadığımız bütün darbelerden her zaman kazançlı çıkan, darbecilerle kol kola giren “dindar gençlik” olmuştur!..

İktidar olmak uğruna, emperyalizmle açıktan işbirliği yaparak, son yüz yılın en büyük emperyalist projesi olan BOP’nin içinde yer alanlarda  her zamanki gibi yine “dindar gençlik” içerisinden çıkmıştır!..

Bugün gibi hatırlıyoruz; 12 Eylül faşist yönetiminin, yoktan yere idama mahkûm ettiği gençlerin, asılmaması için başlatılan kampanyaya, o günlerde imza vermeyenler de “dindar gençliğin” önde gelenleriydi!..

Ortadoğu’daki enerji kaynaklarının yağmalanması projesi kapsamında, Irak’ı işgal eden ve sonunda 1,5 milyon Müslüman’ı öldüren emperyalistlere, 1 Mart Tezkeresi ile yol açmak isteyenleri de “dindar nesil” olarak tanıdık!.. Elinden “Kaddafi İnsan Hakları Ödülünü” aldıktan birkaç ay sonra, kendi silahlı kuvvetlerini emperyalistlerin emrine vererek, 100 binlerce Müslüman Libyalının katledilmesine iştirak edenle“dindar” değiller miydi?..

Anımsayınız; daha birkaç ay öncesine kadar, Suriye ile bakanlar kurulunu birlikte toplayanlar, iki ülke arasında bir sorun olmadığı için de sınırdaki mayınların toplatılmasına karar almışlardı. Olup bitenler hafızalarımızda canlı duruyor.  Hiçbir şekilde “” işimiz olmadığı halde, sırf Amerika istedi diye, Suriye’ye savaş ilan etmeye hazırlanan bu hükümetin üyeleri  gençliklerinde“dindar” değil miydiler?..

Dilerseniz başka türlü söyleyelim:

Wikileaks belgelerinden anlaşıldığına göre, “İsviçre’de 8 ayrı hesapta 8 yüz milyon doları var” diyerek, dava arkadaşı Erdoğan’ı, ABD’ye ihbar eden ispiyoncu önderler, “dindar”da;

Zaman, Sabah, Vakit, Akit ve Taraf gibi “tarafsız”(!) gazeteler,  “dindar” gençliğin elinde değiller mi?.. Televizyonların tamamına yakınının da durumu aynıdır maalesef! “Masumiyet ilkesini” çiğneyip, insanların özel yaşamını ortalığa dökerek, adaleti yolundan saptıran, yandaş medyanın mensupları “dindar” değil mi?..

Emperyalizmi dünyada ilk kez dize getiren ve Osmanlı’nın küllerinden bir devlet kuran Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Gençliğe Söylev”ini, “ayet değildir” diyerek, kaldırmak isteyenler “dindar” da;

Zarar etmediği halde Telekom’u İsrailliye satıp, 74 milyonu Yahudi’ye söğüşletenler, “dindar” değil mi?..

Geçmişte birkaç kez engellendiği halde, orman arazilerini yandaşlarına peşkeş çekmek için ısrarla yasalar çıkaranlar “dindar”da;

Başbakan’a dokunmayı ibadet sayan, onun için şükür namazı kılan, “Tayyib’i üzmek, Allah’ı üzmektir” diye şiirler yazanlar “dindar” değil mi?..

Kendileri gibi düşünmeyenleri, “domuz bağı”ile bağlayıp, canlı canlı toprağa gömen Hizbullahçılar,“dindar” da;

Amerika istedi diye, hutbelerden bazı ayetleri kaldıranlar “dindar” değil miydi?..

Medeniyetler ittifakı”, “Dinler arası diyalog” ve “Ilımlı İslam” gibi yıkıcı projeler içerisinde yer alanlar,  “dindar”da;

Sivas’ta ozanları yakanlar, “dindar” değil miydi?..

Velhasıl sözü daha fazla uzatmayalım. El fenerinin yerine, “Deniz Feneri”ni kullanarak, inançlı insanları dolandıranlar da “dindar”dı!..

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz!..

Uzatıp da gerçek dindarların canını sıkmayalım!..

Başbakan iyi ki “tinerci nesil” yerine “dindar nesil” yetiştirmek istediğini söylemiş… Bu vesile ile “tinerci çocukların” sorunları birazcık dile getirilmiş ve başlatılan tartışmalar nedeniyle, “laiklik ilkesi”nin önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır…

Demek kendileri yetmezmiş gibi bir de gelecek nesilleri “dindar” yetiştirecekler!.. Bizim dünyamızı karartmak tatmin etmedi beyleri…

Sonuç bellidir: Laik bir ülkede, “dindarlık” ve “dinsizlik” gibi kavramlar asla tartışma konusu yapılmazlar!.. Dini değerlere dayanarak iktidar olmak, Ortaçağ’da kalmış bir yöntemdir!..

Din” yukarıda sıraladıklarımızı yapmak için izin veriyorsa ve “dindarlık” bunları yapmaksa eğer, biz “dindar” değiliz ve “Ilımlı İslam” dininize de asla girmeyeceğiz!..

Bilesiniz. Hazır olanak var elinizde, dilerseniz “mahkum numarası” yerine; “Bu adam dindar değildir!” sözlerini, gömleklerimizin sırtına yazın!..

Umurumuzda bile değil!..

Artık dünya alem bilsin ki, “dindar” olan sizlersiniz, biz değil!..

Av. Cemil Can

 

ULUSALCILIKLA HESAPLAŞMA BAŞLIYOR!.

onur_oymen2

ONUR ÖYMEN

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bugünkü Hürriyet gazetesine verdiği demeçte, ulusçuluğun bir 19. Yüzyıl ideolojisi olduğunu, Türkiye’de ulusçuluğun tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni karşıtlıklar ve kimlikleri ortaya çıkarttığını, bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldiğini söylemiş. Yeni Osmanlıcılık anlayışının da kendi rüyası olduğunu belirtmiş.


Bu sözler, çok açık biçimde, Atatürk devrimlerinin özünü oluşturan “ulus devlet” anlayışını ve Atatürk milliyetçiliğini inkâr anlamına gelen ve onunla mücadeleyi hedefleyen ifadelerdir. Bu sözler aynı zamanda Atatürk’ün tarihten sildiği Osmanlıcılık anlayışının yeniden yaratılması özlemidir ve Atatürk devrimlerine karşı bir duruş anlamına gelmektedir. Atatürk suni karşıtlıklar yaratmak şöyle dursun, yıkılan Osmanlı imparatorluğunun yerine bütün dinleri, mezhepleri, etnik kökenleri kapsayan bütünleştirici bir ulus devlet kurmuştur.


Anayasamızın giriş bölümü şöyle başl
amaktadır: 

 

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda…” 
Yani Atatürk milliyetçiliği Anayasamızın temel taşıdır. Atatürk milliyetçiliğinin 19. Yüzyıla, hatta 20. Yüzyılın ilk yarısına damgasını vuran ırkçı ve yayılmacı milliyetçilikle ilgisi yoktur. Atatürk o anlamdaki milliyetçiliği daima reddetmiştir. Onun milliyetçiliğini tanımlayan sözleri şunlardır:
“Gerçi bize milliyetçi derler. Ama biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız Bizim ulusçuluğumuz, bencilce ve mağrurca bir ulusçuluk değildir”
Atatürk şunları da söylemiştir:
“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissî, fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır.”
Birinci görevi Türk ulusunun çıkarlarını, itibarını ve haysiyetini korumak olan Dışişleri Bakanının mülakatında söylediği bu sözler bence son derecede yersiz ve isabetsiz olmuştur. Atatürk devrimlerine içtenlikle sahip çıkan Türk ulusunun bu sözlere karşı tepkisini gecikmeden ve kararlılıkla dile getirmek görevi, herkesten önce Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisine düşmektedir.

Ordumuzu Müslüman Kardeşler Ordusu Yapmak!

 

bulent_esinoglu

Bülent ESİNOĞLU

Müslüman Kardeşler Ordusunu bilmeyen varsa, bir cümle ile söyleyeyim. Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da Libya’da Haçlı adına, adı geçen ülkelerde Amerika ile birlikte savaşan ordudur.

Ordu içindeki Kemalist ve laik yöneticilerin büyük ölçüde temizlenmesinden sonra, Amerika’nın ordumuz için olan diğer planları da ortaya çıkmaya başladı.

Orduya İmam Hatip Liseli çıkışlıların da, alınmasından anlaşılan şudur; Amerika’nın tüm uğraşlarına rağmen, Türk ordusunun hala dirençli olduğu ve ileri de yeniden başına bela olacağını düşünmektedir.

Zaten, Türk Ordusunun teknoloji üretmesini, ya da Amerika dışındaki başka kaynaklardan, teknoloji almasını engelleyen ABD, şimdi de, ordu içindeki insan unsurunu çürütecek bir plan içindedir.

İmamların orduya alınması demek, yani imamdan subay yapmak, orduyu Müslüman Kardeşler ordusuna dönüştürmektir.

Dua ederek, strateji ve teknoloji üretilemeyeceğine göre, dünya işleri ile ilişkisini kesmiş, bir ordu istemektedirler.

Ergenekon Tertipleri, profesyonelleşme, şimdi de, imamların orduya dâhil edilmesi; ordudaki insan unsurunu ve yaratıcı insanı yok edecektir.

Meclise verilen ve Ekim ayında, Mecliste görüşülecek olan teklifte iki husus var.

Birincisi İmam Hatip Lisesi çıkışlıların Harp Okullarına alınması, ikincisi ve daha önemlisi; Harp Okullu çıkışlılar orduya 15 yıl hizmet ile yükümlüdür.15 yıldan önce ayrılanlar tazminat öderler.

Teklifte bu tazminat kaldırılmaktadır.

Bunun da anlamı şudur: Orduda beceri ve meslek kazananların ordu dışına çıkmasını kolaylaştırmak. Yerine İHL mezunlarını almak.

Amaç budur. Bunu iktidara gelmeden önce de, çok söylemişlerdi.

Meclise gelen bu teklifle, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun bu günkü açıklamalarını birleştirirsek; daha büyük bir açmazın içinde olduğumuzu anlarız.

Davutoğlu “ Ulusalcılar ile savaşmanın zamanı geldi” dedi.

Kim kiminle savaşacak?

Dinciler ile milliyetçiler savaşacaktır.

Eminim ki, böyle bir savaşta, MHP de, dincilerin yanında yer alır. Böylece milliyetçiler ile gerçek ve son savaşını yapmış olur.

Bir ordu ne kadar bilimsel ve milli olursa, o ölçüde güçlü olur.

Haçlının yanında savaşacak dinci orduların, ne kendi milletine, ne kendi dinlerine, ne de insanlığa bir faydası olur.

Türk halkının, bu sürece bir yerde dur diyeceğine yürekten inanıyorum.

17.9.2012

AKIL TUTULMASINDAN KURTULALIM!..

sahin_angelina

Sabotaj iddialarına karşı, hükümetten tatmin edici bir yanıt beklerken, Başbakan Afyon’daki cephaneliğin patlamasını ”meraklı” bir askerin el bombasının pimini çekmesine bağladı! Olayda sağ kalan yok nasılsa, kimseye soramayız. O askerin, merakından mı yoksa “kasten” mi pimi çektiğini hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Başbakandan öğrenmiş olduk ki, o patlama bir kaza değilmiş!.. O zaman binbaşıyı neden tutuklamışlar? Yanıt: Burası Türkiye’dir!.. Hükümete yönelebilecek her tepkiye verilecek bir kurbanımız bulunur!.. Bu sefer de şans binbaşıya çıkmış!..

Şimdi de yeni bir iddia kafaları karıştırıyor! Askerler gecenin o vaktinde cephanelikte ne arıyordu? “Sayım” yanıtı pek inandırıcı bulunmamış. Gündüzler çuvala mı konulmuş da gece sayılıyormuş? Söylentiye göre, bombalar Suriye’deki rejim karşıtlarına verilmek üzere, tasnif ediliyormuş. İşe bakın, patlama da tam bu sırada meydana gelmiş. Sabotaj iddiası akla daha yakın! İngiliz Times gazetesinin haberine göre, Suriye’deki muhaliflere silah taşıyan Libya bandıralı bir geminin Türkiye’de olduğu, kargosunun ise, “Müslüman Kardeşler” örgütü ile ilişkili olan IHH İnsani Yardım Vakfı tarafından teslim alındığı savunuldu… Hatırlayalım: 31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu delmek için 6 gemiyle insani yardım malzemesi götürmeye kalkışan ve uluslararası sularda İsrail’in Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesi ile karşılaşan ve sonunda 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan eylemi de organize eden IHH İnsani Yardım Vakfı’ydı… Yerleşik diplomasi ve deneyimli diplomatlardan yararlanmayı beceremeyen, ABD‘ye endeksli dış politika izlemeyi marifet belleyen AKP hükümeti, dış politikamızı da özelleştirerek dinci vakıflara teslim etti… Ne diyelim?!..

İslamiyeti kanser, Müslümanları öldürülecek böcekler olarak tanıtan “Müslümanların Masumiyeti” adlı ABD yapımı film, gösterime girdikten 2 ay sonra, Müslüman coğrafyasını ayağa kaldırdı. “Arap Baharı”nı karşılamak için meydanları dolduran o yığınlar, şimdi de ABD karşıtı eylemleri ile dünyanın gündemine oturdular. Obama’nın ricası üzerine R.T. Erdoğan sakinleştirici bir konuşma yaptı. Pek bir işe yaradığını sanmam. Fetullah Gülen ise Pensilvanya’dan gönderdiği mesajla eylemcileri lanetledi. Buna rağmen, istenilen sonuç alınamadı. Eylemler hala devam ediyor. Kimilerine göre, “Arap Baharı” geri mi dönüyor ne!.. Görünüşe bakılırsa, Erdoğan Şam’daki Emevi Camiinde şurekası ile birlikte söz verdiği o namazı kılamayacak!..

Batının “Dinler arası diyalog” ve “Ilımlı İslam” projelerinde samimi olmadığı, başlattıkları “Haçlı Seferleri”, İslam karşıtı bu son film ve peygamberimizin karikatürleri ile bir kez daha ortaya çıktı… Peygamberimizin karikatürlerini protesto edenler için tepkisiz kalan hükümetim, filmi protesto edenler için araya girerek, göbekten Amerika’ya bağlı olduğunu kanıtladı!..

Y-CHP‘den Gülseren Onanç, Sezgin Tanrıkulu, Rıza Türmen ve Burhan Şenatalar “liberal sol aydın” olarak tanımlanan; Mithat Sancar, Osman Kavala, Fuat Keyman ve Cengiz Çandar gibi isimlerle bir araya gelerek “Kürt Sorunu”na çözüm aramışlar!.. Başta parti sözcüsü Haluk Koç olmak üzere, pek çok CHP’li bu durumu kınadılar. Kılıçdaroğlu “görüşmeden haberim var” diyerek, yine görüşmecilere kol kanat germiş!.. Belli ki, kurultaylarda ve yetkili kurullarda görüşülmeyen ve karar altına alınmayan önemli konularda, emrivakiler yaparak, görüşlerini CHP‘nin görüşü gibi dayatan bu çekirdek grup, kaset operasyonu sonunda y önetime getirilmiş olmanın diyetini ödüyor!.. Yüzde 50‘ye yakın halk desteğine sahip olan iktidarın başaramadığı “Kürt Açılımı”nda aktif görev üstlenmek, ana muhalefet partisinin üstüne vazife midir? Partiyi bitirme pahasına böyle bir işe girişmek, diyet borcunu ödemekten başka nasıl açıklanabilir?.. CHP gibi köklü bir partinin; cumhuriyet karşıtı, ikinci cumhuriyetçi gibi isimlerle anılan döneklere, “Akil Adamlar” olarak müracaat etmesi, hangi aklın karıdır. Bu durum parti yönetiminin akıl seviyesi ile acizliğini göstermiyor mu?..

AİHM’nin kararlarına rağmen, “türbanı biz çözeriz” diyerek ortalığa düşen ve bu şekilde iktidarın elini rahatlatan Kılıçdaroğlu, nihayet bu tutumunun meyvelerini toplamaya başladı!.. İlk kurban Ege Üniversitesi eski öğretim üyesi Prof. Rennan Pekünlü oldu. Hoca, türbanlı öğrencileri tespit edip, derslere almadığı için hakkında açılan davada 2 yıl 5 ay hapis cezasına mahkum edildi. Problemlere teslim olmanın adını “çözüm” koymak yetmiyor!.. Kılıçdaroğlu’nun çözümü böyledir işte. “İkinci Kürt Açılımı”nda beklenen de hiç kuşkunuz olmasın aynen türban çözümündeki gibi fiyasko olacak. Silahlı terör örgütüne istediği tavizler verildi mi, bir süreliğine sorun buz dolabına konabilir… Terör örgütü, tek sermayesi ve varlık nedeni olan silahlarını yeniden konuşturacak tabi. O zaman da “Üçüncü Kürt Açılımı” gündeme getirilecek! Böylece “Özgür Kürdistan” kurulana dek, iktidar ve muhalefet işbirliği ile açılımlar devam ettirilecek!.. Hem de “Kürt Sorunu” konusunda partinin yetkili organları tarafından alınmış yeni bir karar olmadığı halde, yapılacak bu görüşmeler. Ne de olsa, okyanus ötesinden verilen görev ifa ediliyor!.. Delegeye soran kim! Delegenin bir kısmı ise, hala ABD‘nin bu akıl dışı isteklerinin yerine getirilerek, iktidar olunabileceğini sanıyor!.. Sanki bu iş birliğini, en iyi Y-CHP‘nin yapabileceği hususunda AKP ile aralarında tatlı bir yarış var!.. Atatürk’ün antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı CHP‘si, ne hallere geldi!..

Eski ABD Hazine Bakan Yardımcısı Paul Craig Roberts‘in şu sözlerini kulaklarımıza küpe yapalım. Hazret bir konuşmasında: “Şaşırtıcı olan, Washington’ın bir milyon Müslüman öldürerek, üç İslam ülkesini yıkarak, yedi İslam ülkesinde askeri operasyonlar yaparak ve sekizincisi İran’a saldırı hazırlığı yaparak sahnelediği müthiş kışkırtıcılığa rağmen, Amerika’ya karşı herhangi bir saldırı olmamasıdır” diyor. Başka nasıl söylenir bilmem!..

Türkiye’deki iktidarın ABD ve AB destekli olduğunu öğrenmeyen kalmadı. Roberts’in sözünü ettiği Müslüman ülkelerin Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Müslüman ülkeler olduğu açıktır. Büyük Ortadoğu Projesi’nde; bu ülkelerdeki rejimleri yıkma ve sınırları değiştirerek ABD‘ye bağımlı, enerji kaynakları ile geçiş koridorlarında nöbetçi olmaya talip, yeni kukla devletler yaratmak olduğu gizlenmiyor!.. Erdoğan böyle bir projenin eş başkanı olmakla övünüyor. Bir paket makarna veya bulgura oyunu kiraya veren “iki kişiden biri” ise, böyle bir projenin hayata geçmesi için katkısını sunuyor!..

“İki kişiden biri”nin 10 yıllık AKP iktidarı boyunca durumunda bir iyileşme yok. Olacağa da benzemiyor!.. Bunu düşündüğü bile yok!.. Türkiye “sıcak para” için faiz cenneti. Yabancı sermaye halkımızı bu yöntemle iliklerine kadar sömürüyor. Satılmadık bir şeyimiz kalmadı. Yine de elde avuçta bir şey yok. Borçlarımız her geçen gün katlanarak artıyor. Üretim yok. İşsizlik her geçen gün daha da büyüyor. İstihdamı artıracak bir tek önlem alınmıyor. Gelecek nesillerin bile dünyasını kararttık. Doğmayan bebeleri yaşamları boyunca ödeyemeyecekleri kadar borca batırdık. Her gün, bir öncekinden daha kötüye gidiyor. Vatana hizmet için gönderilen çocuklarımız al bayrağa sarılarak geri geliyor. Anadolu’nun yüreği dağlanıyor!.. Yollar mayın tarlasına dönmüş. Araçları mayına basan 6 asker ile 8 polis daha yeni şehit düşmüş!.. Hükümet kendi halkının güvenliğini bırakmış, Suriye’nin rejimini değiştirmekle zaman geçiriyor!.. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada ve bölgemizde çıkan savaşlarda taraf olmayarak saygın bir ülke konumuna yükselen Türkiye, son 10 yılda emperyalizme bağımlı politikaları izlemekle iki paralık edilmiş!..

Bütün bu olup bitenlerden hep birlikte sorumluyuz!.. Çünkü bu iktidara destek olan sizsiniz, bu yüzden sorumluluğunuz büyüktür. Biz ise, sizi yattığınız güzellik uykusundan uyandıramadığımız için sorumluyuz. Şimdi bu kötü gidişe “dur” demek birlikte görevimizdir. Belki o zaman suçumuzu biraz hafifletebiliriz… Paul Roberts’in yukarıdaki sözlerini bir kez daha okuyun isterseniz. Akıl tutulması içindeyiz değil mi? Emperyalizm beyinlerimizi işgal etmiş. Kendi halkımızın ve ülkemizin yararlarını göremiyoruz bir türlü. Önümüze konulan küçük bir pencereden bakıyoruz sadece. Oradan görünen bütün dünya değil ki!.. Önce kendimizi kurtarmalıyız bu esaretten. Bağımsız ve özgür düşünemeyen bir beyin bize ait değildir!.. Özgür olmayan insan, uşaklık yapmak için önüne dikildiği kapıdan bir yere uzaklaşamaz!.. Karakteri “özgürlük” ve “bağımsızlık” olan bir liderin yolundan gitmeliyiz!.. O lider bizimdir. Bunun için önümüzde ne engel var?..

Av. Cemil Can

 

BİRİNCİ VAZİFEYE ÇAĞRI DERNEĞİ

 

CHP VE CUMHURİYETİN AMANSIZ DÜŞMANLARI KILIÇDAROĞLU’NUNUN DANIŞMANLIĞINI YAPMAK ÜZERE 08.09.2012 GÜNÜ CHP İSTANBUL İL BAŞKANLIĞINDA TOPLANDILAR.

İki yıl önce CHP kapatılmalıdır diyen, fakat Kılıçdaroğlunun desteği ile İstanbul İl başkanı seçilen O. Kaan Salıcı’nın başkanlığında, Kılıçdaroğlunun gönderdiği davetiyelerle çağrılıp bir araya gelen “danışmanlar” 08.09.2012 günü CHP İstanbul İl Başkanlığında çalışmaya başladılar. Kürt sorunu konusunda fikirlerini belirtecek olan bu komisyon çalışmalarının sonunda K.oğluna bir rapor sunacak ve K.oğlu bu rapordan yararlandığı görüşlerle hareket ederek Türkiye’nin “Kürt Sorununu” çözacak.

Komisyona K.oğlu tarafından “kıymetli” görüşlerine başvurmak üzere çağrılan kişiler şunlar:

1- O.KAAN SALICI. CHP İst. İl Başk. İl başkanı seçilmeden önce CHP kapatılmalıdır demişti. Küreselleşmeci, İkinci Cumhuriyetci, 10 Aralık Hareketinin üyesi.

2- CENGİZ ÇANDAR. Bildiğimiz gazeteci. Sanırım tanıdınız.

3- MİTHAT SANCAR. Taraf gazetesi yazarı. “Eldeki bütün askerî imkânlar kullanıldıktan sonra, PKK’nin beli kırılamasa ne olacak? PKK, bu politikalara, şehirlerde ve kırsal alanda büyük çaplı eylemlerle cevap verirse ne yapılacak? Şimdi işte tam da bu noktadayız. 29.8.2012 Taraf” diyen yazar. Küreselleşmeci, Amerikancı görüşleri ile tanınır.

4- ORAL ÇALIŞLAR. Tanımayan var mı? Hiç bir yazısında Atatürk’e dil uzatmadan rahat edemez.

5- SEZGİN TANRIKULU. TR 105 nolu CIA Ajanı olduğu Wikileaks belgelerinde anlaşıldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı. Küreselleşmeci Amerika Başk. Clinton’un ziyaret ettiği tek özel vatandaşımız.

BURHAN ŞENATALAR. CHP parti meclisi üyesi. İkinci cumhuriyetçi, Amerikancı 10 Aralık hareketi üyesi. Küreselleşmeci gayretleri ile Amerikalılar ztarafından çok seviliyor. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesine, bağımsızlıkçı anlayışına, ulusal devlete çok karşı.

6- FUAT KEYMAN. Amerikan hayranı. Ariana Esma ve William Nazif adında bir kızı bir oğlu vardır. Fuat Keyman, Koç Üniversitesi öğretim üyesi, Küreselleşme ve Demokratikleşme Araştırma Merkezi (GLODEM) direktörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) kurucu yönetim kurulu üyesi. Bunların Amerika’nın ülkemizde kurduğu ayrıştırmayı örgütleyen sivil toplum kuruluşları olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?

7- RIZA TÜRMEN.CHP MYK üyesi. Genel başkan yardımcısı. Hüseyin Aygün için doğru söyledi demişti.

8- GÜLSEREN ONANÇ, CHP Parti meclisi üyesi. KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı. Yeni Anayasa çalışmalarını destekliyor.

9- ALAADDİN YÜKSEL CHP İzmir Milletvekili. Kılıçdaroğlunun ekibinden.

10- OSMAN KAVALA. Küreselleşmeci. K.oğlu ile birlikte TESEV kurucusu. Amerikancı.

11- TURGUT TARHANLI. Türkiyedeki Amerikan üniversitesi olarak söylenen Bilgi Üniversitesinin Huk. Fak. Dekanı. ABD’nin çok çalışkan ve bağlı taraftarı. “AB sürecinde Yurttaşlık tartışmaları” isimli araştırması TESEV tarafından yayınlandı.

12-BEKİR AĞIRDIR. KONDA Araştırma Şirketi Genel. Müdürü. Siyasi olarak K.oğlunnun ekibinden.

13- ALTAN ÖYMEN. Orada ne işi var bilinmez. Oraya niye çağırdılar o da bilinmiyor.

Görüldüğü gibi şimdiye kadar yeminli Cumhuriyet düşmanları, Amerikan emperyalizminin sadık savunucuları, yazılarında, sözlerinde CHP’ye ve bağımsızlık yanlılarına bizlere söylenmedik söz bırakmayanlar, bizim oylarımızla seçilen ve Atatürk’ün partisinin başına gelen Kemal Kılıçdaroğlu tarafından partinin siyasetini belirlemek üzere davet ediliyorlar.

Bunların çalışmasından ne çıkacak? Şimdiye kadar ne söyledilerse o çıkacak.

Bunlar şimdiye kadar ülkenin bölünmesini sevunmadılar mı?

Bunlar açıktan açığa Amerikan emperyalizminin savunmasını yapmadılar mı?

Bunlar şimdiye kadar Kurtuluş Savaşı kahramanlarına ve onun önderi Atatürk’e
saldırmadılar mı?

Peki öyleyse Atatürk’ün partisinin başındaki K.oğlu Atatürk’ün makamında oturarak o masadan Atatürk’e küfür eden bu kişileri nasıl partinin siyasetini belirlemek üzere davet ediyor?

K.oğlu şimdiye kadar yaptığı hareketleri biraz gizlemek gereği duyuyordu. Artık buna da gerek duymuyor. CHP düşmanlarını açıkça partiye çağırıyor ve Atatürkçüleri adam yerine koymadığını gösteriyor. Bundan da hiç çekinmiyor.

Bu güven nereden geliyor. Gerçekten Kemalistler artık partide hiç esamesi bile okunmayan kişiler haline mi geldiler?

K.oğlunun bu tavrı aynı zamanda Atatürkçülere de bir meydan okumadır.

MİLLETVEKİLLERİ NEREDE?

Bizler tabanda birer partiliyiz. Sesimiz ancak bu kadar çıkabiliyor. Ya bu partinin 135 milletvekili neden buna seslerini çıkarmıyorlar? Bu durum kendilerine hakaret değil midir. Bu 135 kişi içinden partinin siyasetini belirleyecek kadar insan yok mudur? BUNLAR ADAM DEĞİLLER Mİ? BU KADAR REZİLLİĞE SESİNİ ÇIKARAMAYAN BİR MİLLETVEKİLİNİN ÜLKEYE NE HAYRI GELİR? Eğer sesinizi çıkarmayarak tavır koymuyorsanız “size yazıklar olsun” demezler mi?

Fakat taban bunları görüyor. Bunun hesabını size mutlaka soracaktır. Bundan emin olabilirsiniz SAYIN MİLLETVEKİLLERİ!..

http://www.ilk-kursun.com/haber/118770

ONUR ÖYMEN DİYOR Kİ:

2005 yılında bir Danimarka gazetesinde Hazreti Muhammed’e hakaret niteliği taşıyan bir karikatürün yayınlanmasından sonra birçok İslam ülkesinde şiddetli protesto eylemleri yapıldı, ölenler ve yaralananlar oldu. Türkiye ve başka ülkeler Danimarka’ya tepki gösterdiler. Bu defa Amerika’da bir filmin İslamiyet’e hakaret niteliği taşıdığı gerekçesiyle büyük protestolar oldu. Libya’da ABD Büyükelçisi ve bazı Elçilik çalışanları öldürüldü. Mısır’da Tunus’ta, Yemen’de ve başka İslam ülkelerinde şiddetli protestolar yaygınlaşarak devam ediyor.

Meselenin özünde bazı ülkelerdeki yasaların dine hakareti bir suç saymaması ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde görmesi yatıyor.

Örneğin ABD yasalarına göre dine hakaret suç sayılmamaktadır. İngiltere’de 2008 yılına kadar sadece Hıristiyanlığa hakaret suç teşkil ediyordu, o tarihten sonra o da kaldırıldı.

Buna karşılık Türk Ceza Yasasının 216. maddesinde

“Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır, denilmektedir.” Yani Türkiye bütün dinlere hakareti bir suç saymaktadır.

Danimarka, Finlandiya, Norveç, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İsrail, İtalya, Hollanda, Norveç ve İspanya gibi ülkelerde de dine hakaret suç sayılıyor. Yalnız Danimarka 1938 yılından Norveç de 1930′lu yılların başından beri ceza kanunun bu maddesini uygulamamış.

İslam ülkelerinin yasalarında çoğunlukla İslamiyete hakaret ağır bir suç sayılıyor.

Avrupa Konseyi Parlemanterler Meclisiinin aldığı bir kararda ise dine hakaretin suç sayılmaması gerektiği görüşü savunuluyor.

Türkiye’de bazı çevrelerin referans olarak değer verdiği Venedik Komisyonu da dine hakaret diye bir suç yaratılmasına karşı çıkmış. Bu konuyu düşünce özgürlüğü çerçevesinde görüyor.

Birleşmiş Milletlerde de İslam ülkelerinin girişimlerine rağmen bu konuda bağlayıcı bir karar alınamamış.

Bence dine hakaretin düşünce özgürlüğü çerçevesinde görülerek cezasız bırakılması yanlış. Danimarka gibi bazı ülkelerin ceza yasalarında bu konuda mevcut olan hükümlerin uygulanmaması da doğru değil.

Orta Doğu ülkelerinde son günlerde yaşanan vahim olaylar durumun ciddiyetini bir kere daha gösterdi. Başta Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi olmak üzere bu konunun uluslararası kuruluşlarda yeniden değerlendirilmesi ve dinler arasında çatışmalar yaratacak durumların önlenmesi için gerekli hukuki düzenlemelerin yapılması bence yararlı olur.

Medeniyetlerin Uzlaşması gibi büyük hayaller peşinde koşan ve Ortadoğu’ya nizam vermeye çalışan Türkiye’nin aslında aktif rol oynayabileceği alanlardan biri budur.

Onur Öymen

DUYARSIZLIK

ilk_kursun

Suay Karaman     

12 Eylül 1980 öncesinde yaşanan anarşi ve terör birçok insanımızın hayatını yitirmesine, yaralanmasına yol açmıştı. Başlangıçta ölüm olaylarına büyük tepki verilir, gazetelerde manşet olurdu. Ancak daha sonra toplum bu olaylara alıştırıldı ve ölüm ile yaralanmalar gazeteler de bile küçük haberlerle geçiştirilmeye başlandı. 

Olaylarda birden fazla insan ölünce yine gazeteler manşetten veriyorlardı. Bu şekilde anarşi ve terör olaylarına alıştırılan toplum, zamanla duyarsızlığa itildi. Terör sonucu bir ya da iki insanın ölmesini ne basın, ne de toplum önemsememeye başladı. Ateş sadece düştüğü yeri yakıyordu. 

Günümüzde emperyalist devletlerin desteği sonucu PKK terör örgütü, ülkemizin bütünlüğüne yönelik terör saldırılarında bulunmaktadır. Hemen hemen her gün bir saldırının yaşandığı ülkemiz, yangın yerine dönüştürülmüştür. Siyasi iktidarın yaptığı anlamsız açılımlar, muhalefet partilerinin yaptığı silik çıkışlar toplumda umutsuzluk yaratmıştır. Ülkemiz emperyalist oyunlar sayesinde kıpırdayamaz, tepki veremez bir duruma getirilmiştir. Başta siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, sendikalar olmak üzere birçok kuruluş bu emperyalist oyunlardan üzerlerine düşen payları almışlardır. 

Çeşitli medya kuruluşları da emperyalist oyunlardan büyük paylar alarak, siyasi iktidarın her isteğini yerine getirmektedir. Başbakanın ‘şehit haberlerini vermeyin, şehit haberlerini vermek terörün propagandasını yapmakla eş anlamlı’ buyruğuna karşı ses çıkarılamamış ve buyruk dinlenmiştir. Ülkemizde terör, yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk almış başını giderken, laik ve demokratik cumhuriyet rejimimizi yıkmak için yapılan eylemler artarken, her şeyin güllük gülistanlık olarak sunulması istenmekte ve bu istek bazı medya kuruluşları tarafından da yerine getirilmektedir. 

İktidar partisinden birçok kişi terörün önleneceği, başarı kazanılacağı gibi hiç kimsenin inanmadığı anlamsız sözler söylemektedir. Muhalefet partileri de yuvarlak sözlerle görevlerini yaptıklarını sanmaktadırlar. Sürekli gelen şehit haberleri ile kaç ocağa ateş düştüğünü, kaç ana, baba, kardeş, arkadaşın ağladığını, kaç çocuğun yetim kaldığını ve kaç gelinin içinin eridiğini anlayamayanlar, insanlıktan payını alamamış emperyalizmin piyonudurlar.

Terör, toplumu teröristlerle müzakere etmeye ikna için tırmandırılmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde terör müzakere edilerek önlenmez, mücadele edilerek önlenir. Bunu kavramadan yapılacak her şey sadece günü kurtarmak ve zaman kazanmak içindir. Siyasi partilerin terörle mücadele konusundaki tutumlarını net olarak dile getirmeleri ve silah zoruyla siyasi çözümü dayatmaya çalışan PKK terör örgütüyle hiçbir koşulda müzakereyi kabul etmediklerini açıklamaları gerekmektedir. 

Emperyalist devletlerin büyük işgal projelerinin eş başkanı olmakla övünenler, sahiplerinin isteği üzerine Suriye’yi yemek istemektedirler. Ancak Beytüşşebap, Şemdinli, Gaziantep, Afyon’da verilen şehitler, emperyalizmin asıl hedefinin Türkiye olduğunu göstermektedir. Şehit vermekten daha da acı bir durum, şehit vermeye alıştırılmış bir toplum olmaktır. 

Şehit vermeye alıştırılan toplum, olaylara ilgisiz kalır ve sessizliğini korur. Şehit ailelerinin acılarını yüreklerinde hissetmeyenler, zamanla duygularını yitirir ve duyarsızlığa bürünür. İşte bundan sonra terör amacına ulaşarak, ülkeyi bölmeye, parçalamaya doğru hızla yol almaya başlar. 

İçi yanan insanlarımız sosyal paylaşım sitelerinden öfkelerini bildirmektedirler. Ancak bu öfkenin artık alanlara inmesinin zamanı gelmiştir. ‘İleri demokrasi’ aldatmacasıyla kandırılan toplumda, insanlarımız alanlara inememektedir ve kitlesel protesto gösterilerine katılamamaktadırlar. Korku salınan toplum için ozanımız Aşık İhsani, bir şiirinde şunları söyler: 

“Meydanlara doluş bizim,

El ele bir oluş bizim,

Dayanış, kurtuluş bizim,

Bizim dostlar, hepsi bizim.” 

İlk Kurşun Gazetesi, 10 Eylül 2012.