Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

BENİM GENEL BAŞKAN ADAYIM!..

ilker_yucel

Milyonların “Seferberlik Buluşması”na, CHP‘liler olarak iyi ki de katıldık! Orada pek çok kişi gibi ben de harika bir karşılaştırma yaptım. Bu mitingte Kılıçdaroğlu’nun yerine geçecek bir aday buldum!..

CHP’liler olarak elimizi çabuk tutalım, Atatürk gibi böyle dahi bir çocuk, ancak 100 yılda bir geliyor…

Kimden söz ettiğimi hemen söylemiyorum. Tarif edeyim de siz tahmin edin. Bir kere Kemal Kılıçdaroğlu’ndan hiç bir eksiği yok, o kadarını söyleyeyim. Fazlası ise pek çok. Her şeyden önce o bir TESEV üyesi değil. SOROS‘çuları akıl hocası olarak el üstünde tutmuyor. Cemaatçilerden bir tek danışmanı yok. Onları Genel Merkez’e doldurup, tepemize çıkartmıyor. Partinin milyonlarını çar çur ettirmiyor… Üyelere hesap verir, yeri geldiğinde hesabını da sorar… “Hesap uzmanlığını” takma ad olarak kullanmıyor!..

Benim genel başkan adayım, eksiksiz bir Atatürkçüdür. “Tam bağımsızlık” ve “antiemperyalizmi” kendisine şiar etmiştir. Geçmişinden asla utanmıyor, aksine Cumhuriyet Tarihi’mizle övünüyor. Örneğin; İnönü dönemini hiç bir zaman kötülememiş. Mustafa Kemal’e, Atatürk demekten de hiç erinmemiş!.. O Atatürk’ü, Dersim’de “Soykırım” yapmakla suçlayanları baş tacı etmiyor!..

Benim başkan adayım, elinde bebek katili Abdullah Öcalan’ın “yol haritası” ile kapı kapı dolaşmıyor!.. “Siyasi hayatını sona erdirmek” gibi saçma fikirleri yok!.. Çünkü bu tür fikirler, CHP’nin tabanına rağmen, genel başkanın bildiğini yapacağını söylemesiyle eş anlamlıdır. Elbete hiçbir şekilde “kolektif irade”ye saygıyı içermiyor. Benim genel başkan adayım, hiç bir yerde teröristlerle mücadele yerine müzakereyi önermiyor!… Fikirleri yerli yerine oturmuştur, kendi içinde tutarlı bir liderdir!..

Benim genel başkanı adayım, sanki TSK yenilmiş de “ateşkes” ilan edilmiş gibi, Oslo’da yapılan görüşmelere meşruiyet kazandırmak için üstünü başını paralamıyor…

Benim genel başkan adayım, “Biz yargılanmasınlar demiyoruz…” diyerek, “Silivri Hukuku”nu da meşrulaştırmamış!.. Referandumda “hayır” dediği ve daha sonra da AKP’nin “kırmızıçizgisi” olarak ilan ettiği değişiklikleri, tartışmadan kabul etmiyor… O masada oturmanın, yakın geçmişte “hayır” dediği değişikliklere, gerekçesiz olarak “evet” demek anlamına geldiğini biliyor!..

Benim genel başkan adayım, emperyalizmin “tanıtım ve reklam bürosu” haline gelen, “Sosyalist Enternasyonal”e başkan yardımcısı olmaya hiç heveslenmiyor!.. Aynı şekilde emperyalizmin “işgal birliği” görevini yürüten NATO’yu kutsayıp önümüze koymuyor!.. Benim genel başkan adayım, NATO ile uzaktan yakından bir ilgisi olmayan Libya’ya, TSK’nin NATO gücü olarak gönderilmesine “evet” demiyor!..

Benim başkan adayım, 29 Ekim 2012‘te Birinci Meclis önünde, Türk halkı ile birlikte Cumhuriyet’i yeniden kurmak için bir miting düzenlenmesine öncülük ediyor. Parsayı toplamak için düzenlenmiş mitinglere iştirak etmiyor!.. Benim genel başkan adayım, mitingi dağıtmak üzere “Biber Gazı ve Tazyikli Su Bakanı”na emir veren Erdoğan’ı, teröristlere karşı ülkesini savunan Esat’a benzeterek, çamları devirmiyor!..

Benim başkan adayıma, BOP içinde kimse bir rol veremez, ona “Gençliğe Söylev” de tarif edilenlerden başka bir “görev” de teklif edemez!..

Benim genel başkan adayım, kendisine dalkavukluk ve kapıkulluğu yapanların sözlerine itibar etmiyor. Dostlarının eleştirilerden yararlanıp, onlara küsmüyor!.. Atatürk’ün koltuğunda oturduğunu hiç bir zaman da aklından çıkarmıyor. Onun gibi dik duruyor!..

Benim genel başkan adayım, gençtir ama bu yönü bir eksiklik sayılmaz. Çünkü o, Onur Öymen gibi konusunda uzmanlaşmış kişilerin, deneyimlerinden fazlasıyla yararlanıyor. Hüseyin Aygünleri, Sezgin Tanrıkullarını değil, yurtseverleri yanında tutuyor. Böylece deneyimsizlikle suçlanamıyor!.. Bu nedenle gençliği, onun hanesine artı olarak yazılıyor!..

Benim genel başkan adayım, inançlı bir Atatürkçüdür. Yorulmak nedir bilmez, üretkendir, ülkesi için ha bire çalışır durur, gençliği de arı gibi çalıştırıp, acıları bal eder!..

CHP‘nin böyle bir genel başkana ne biçim ihtiyacı var!..

Bizi de emekliliğimizde peşinden koşturacak böyle biri var!..

Dİ K K A T!…

Künyesini okuyorum:

Adı: İlker, Soyadı:Yücel

Şu andaki görevi: Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı

Görev yeri: 780 bin kilometrekarelik Türk’ün vatanı…

Şaşırmadınız değil mi?

Ben de bu teklifi getirdiğim için utanmadım, pişman da değilim!..

TGB‘nin kahraman üyelerine bir ricada bulunuyorum: Hiç değilse Cumhuriyeti yeniden inşa edene kadar, İlker Yücel’i emaneten bize verin. Eminim, CHP‘nin gençliğini de ayağa kaldıracaktır! Uyuşuk Gençlik Kollarımızın üstündeki ölü toprağını süpürüp, bir köşeye ancak o atabilir!..

Atatürkçü nasıl olunur, Kemalizm’e nasıl sahip çıkılır, yurttaşlık nasıl hak edilir, adam gibi adam nasıl olunur, bizimkilere de öğretsin!..

Sonra emanetinizi geri alırsınız…

Minnettar kalırız, teşekkür ederiz!..

Av. Cemil Can

YAŞASIN TGB’NİN KAĞNILARI,YAŞASIN CUMHURİYET!..

tgb

Abdullah Gül, sadece sağcıların Cumhurbaşkanıolduğunu ispatladı. Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken ve anayasaya bağlı kalacağına yemin eden Gül, yeminine sadık kalmadı. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları kapsamında Meclis’te grubu bulunmayan partiler arasında “ayrıma” giderek, 29 Ekim’de vereceği resepsiyona sadece Saadet Partisi, Demokrat Parti ve Büyük Birlik Partisi’ni çağırırken, DSP, İP, ÖDP ve TKP gibi sol görüşlü partileri davet etmedi!..

İki kişiden biri şaşkın, diğeri “Öyle kazana böyle lahana” diyor!..

Van’daki depremde yıkılan okulların yerlerine yenileri yapılırken, bu okulların çoğunun adları da değiştirildi. Erciş’te Atatürk İlköğretim Okulu‘nun yerine yaptırılan okula, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın annesi Tenzile Hanımın adı verildi. (1)Atatürk adının kaldırılması ve yerine Tayyip Erdoğan’ın annesi olmaktan başka hiç bir özelliği olmayan Tenzile Hanımın adının verilmesi iki kişiden birinde ikinci şaşkınlığı yaratmış!..

İki kişiden diğeri “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” demiş!..

Aydınlık Gazetesi’nin Pazar günü attığı:”93 YIL SONRA DA AYNI KARARLILIK” başlığı altındaki 29 Mayıs 1919 tarihli Kurtuluş Savaşı Gazetesi”nin ön yüzündeki haber, iki kişiden birinin suratına ağır bir şamar gibi indi!.. Milliyet Gazetesi logosu altında “KALK UYAN YOKSA ARDI HİCRANDIR” uyarısı iki kişiden birini tam olarak uyandıramadı ama “İstanbul hükümeti, mitingleri yasakladı. Mustafa Kemal’in : ‘Mitingler devam edecek’ şeklindeki sözleri etkili bir çağrışım yaptı! 93 yıl önce Damat Ferit, Yunan işgaline karşı mitingleri yasaklayarak, halkın haklı ve meşru tepkisini dizginlemek istemişti. Bugün aynı görevi Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli yerine getiriyor!”..

Ne garip değil mi?..

İki kişiden diğeri, “Tarih tekerrür etmez ama bu kadar da benzerlik olmaz” diyor!.. İki kişiden birinin ise başı yine önünde, “savunma” hazırlıyor!.. Hata yaptığını kabul et be adam!Ne olur sanki! Yakında hatanı düzeltme imkanı da gelecek önüne, o zaman gereğini yaparsın!.. “Zararın neresinden dönersen kardır” diyen iki kişiden diğeri, ekliyor: “En büyük hatayı yap ama en küçük hatayı savunma!..”

ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı, Suriye ve PKK gündemiyle, planlama çalışmaları kapsamında Türkiye’ye asker gönderdiklerini açıklamış. Genelkurmay Başkanlığı’mız tarafından yapılan açıklamada:Türkiye’de İncirlik‘tekiler, Malatya Kürecik’tekiler ve Amerikan Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) kapsamında görev yapanlar dışında ek olarak ABD askeri bulunmadığı belirtmiş… Bu iki açıklama ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin, PKK ile mücadele için Ankara’ya örnek olarak Bin Ladin‘i yakalarken kullandıkları yöntemini önermesi haberi ile birlikte değerlendirildiğinde; sanki ABD askerlerinin Türkiye’ye gelme sebebi PKK ile mücadele etmekmiş izlenimini veriyor. İki kişiden biri, nedense askeri operasyonlarda bile komutanın ABD’ye geçtiğine inanmak istemiyor!..

İki kişiden diğeri: Biraz daha bekleyelim gerçeği çıplak gözle göreceğiz. ABD hiç bir zaman PKK’ya karşı operasyon yapmayacağı gibi, TSK’nın Kandil’e gitmesine de izin vermeyecektir!.. Zira PKK, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için alet çantasına koyduğu bir vazgeçilmezidir. “Halep oradaysa arşın buradadır!..”(3) diyor!..

Zaten ABD’li yazar Webster Griffin Tarpley, ABD’nin aylarca Suriye’li teröristlere silah gönderdiğini, silahların da “İncirlik Üssü üzerinden” geldiğini belirtmiş…(4) Bu açıklama karşısında bizim Genelkurmay keşke susmayı tercih etseymiş!..

Dilerseniz bu hafta sözü fazla uzatmayalım. Gelin düşelim TGB’nin peşine ve Pazartesi erkenden Birinci Meclis’in önünde yerimizi alalım. Safları biraz daha sıklaştıralım… Böyle gidersek bir sefer daha kağnılarımız düşmanın kamyonlarını yenecek!..

Biz bize yakışanı yapalım!..

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe‘si ile “Bursa Nutku”nu tam ve doğru olarak anlayıp, yaşama geçiren ve her biri birer Atatürk gibi davranan TGB‘li gençleri bu vesileyle bir kez daha kutluyorum!..

Umarım bizim gençlik kolları da TGB‘lileri örnek alırlar ve en kısa süre içerisinde Türk ulusuna karşı görevlerini yapmak üzere harekete geçerler!..

YAŞASIN CUMHURİYET!..

YAŞASIN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE!..

YAŞASIN TGB’NİN KAĞNILARI!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.cnnturk.com/2012/guncel/10/16/ataturk.okulunun.ismi.tenzile.erdogan.oldu/680859.0/index.html

  2. http://www.aksam.com.tr/pkkya-karsi-bin-ladin-konsepti–144751h.html

  3. http://www.fikrabul.com/fikrabul/no/3223/halep-oradaysa-arsin-burada-.htm

  4. http://haber.sol.org.tr/dunyadan/turkiye-suriye-sinirinda-trafik-polisi-gibi-calisan-cia-ajanlari-var-haberi-61522

 

KİNDAR NESİL!

hilmioğlu

Kılıçdaroğlu, TSK’daki ulusalcı subayların tasfiye edilerek karşıdevrimin yapılması projesinde kendisini CHP genel başkanlığına getiren güçlerle (ABD-AB) anlaşmıştır. Muhtemelen kendisine AKP’nin itibar kaybederek iktidardan düşmesi halinde, desteklenerek iktidara getirileceği sözü de verilmiştir. Ne yazık ki, bu “mavi boncuğa” pek çok CHP’li de inandırılmıştır… ABD’nin desteği ile iktidara gelen bir CHP, tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist çizgisinde kalabilir mi? Elbette ki kalamaz. Bu durumdaki CHP’ye Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın CHP’si de denemez tabi!.. Ya da Kılıçdaroğlu, son derece cahil ve yeteneksiz bir adamdır da etrafındaki işbirlikçiler tarafından kullanılıyor!..

Her iki halde de Kılıçdaroğlu Atatürk’ün koltuğuna yakışmıyor!..

Kılıçdaroğlu Fetullah Gülen’e hayranlığını her fırsat bulduğunda dile getiren Muhammet Çakmak’ın danışmanlığından hangi konularda yararlanır, bunu çok merak ederim. Bir kez olsun kendisine övgü sözleri söylemiş değildir. Böyle densiz birini CHP’nin “akıl hocalığı” makamında tutmasının bir nedeni olmalıdır? Çakmak, CHP tabanına Fetullah Gülen‘i sempatik göstermekle görevlidir!.. Başka da hiç bir işe yaramaz…

CHP’nin ana ekseninden kaydırılması üzerine; hiç bir karşılık beklemeden CHP’nin iktidara gelmesi için canla başla çalışan milyonlarca partili, adeta kişilikleri ile bütünleştirdikleri partilerine, oy verip vermeme hususunda tereddüt yaşamaya başlamıştır. 10 yıldır iktidarda bulunan, halkın mutluluk ve refahı için hiç bir icraatı bulunmayan AKP iktidarı karşısında, her geçen gün erimenin nedeni, bu eksen kaymasından başka bir şeyle açıklanamaz. Y-CHP karşıdevrimi destekleyerek, kendi ayağına kurşun sıkmıştır. Şimdi 29 Ekim‘de Birinci Meclis’in önünden başlayacak olan yürüyüşteCumhuriyet’i anma törenlerine katılması bu erimeyi geriye döndüremez. TGB‘nin düzenlediği böylesine anlamlı bir etkinliğe katılmak, CHP’ye hiç mi hiç yakışmıyor. Bu mitingi Türkiye çapında anamuhalefet partisi olarak, CHP’nin düzenlemesi gerekirdi!.. İşçi Partisi’nin bayrağı arkasına CHP’yi takmak “zevahiri kurtarmak” içindir. Kurtulamaz!.. O zaman adama; “Siz ayrı bir parti misiniz, yoksa İşçi Partili misiniz?” diye sorarlar. Denebilir ki, Kılıçdaroğlu’nın, genel başkanlığa geldikten sonra yaptığı tek doğru iş TGB’nin düzenlediği bu etkinliğe katılmaktır…

Y-CHP’nin karşıdevrimi desteklediği ve direnç gösterecek dinamik güçleri “dizginlemekle” görevlendirilmiş olduğu açık seçik ortaya çıkmıştır!..

Atatürk Cumhuriyeti’nin temel taşlarını yerinden oynatan yasa ve anayasa değişikliklerinin sadece “magazin” konusu olacak yönlerini eleştiren ve işin esasına yönelik etkili bir karşı duruş yapmayan Y-CHP, bu tutumuyla aslında “görevini” yapmış ve iktidarı desteklemiştir. Belki MHP Genel başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı kadarını yapamamıştır ama sonuçta iktidara payanda olma işlevini yerine getirmiştir. Y-CHP, Cumhuriyet rejimini koruyacak olan TSK’nin “ulusalcı” subaylarına karşı kurulan komployu “Orduyu darbecilerden temizleme” zırvasıyla görmezden gelmiştir!.. Belki ordu da darbe heveslilerinden kurtulmuştur ama asıl, emperyalizm önünde bir kale gibi dikilen Atatürk’ün ordusundan kurtulmuştur!.. Sonuçta TSK emperyalizme karşı bir ordu olmaktan çıkartılmış, emperyalizmin hizmetine sunulmuştur. Bu durumun birinci derecedeki sorumlusu iktidar ise, ikinci derecedeki sorumlusu da Y-CHP yönetimidir…

Y-CHP’nin görevleri arasında “Silivri Hukuku”nu meşru göstermek olduğu için tutuklu bulunan CHP milletvekillerinin bile “suçları nedir?” sorusunu etkili bir şekilde kamuoyunun önüne getirip soramamıştır. Örneğin, Prof. Dr. M. Haberal‘ın sorgusunda sorulan ve daha sonra kitapçık haline getirilen 180 soru içerisinde, iddianamede suçlandığı “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlaması ile ilgili bir tek soru sorulmamış olmasını halka anlatmamıştır. “Biz yargılanmasınlar demiyoruz…” cümlesi ile başlayan, aldatıcı ve özel görevli mahkemeleri meşrulaştıran, ikinci dereceden eleştiriler, hep karşı tarafın işini kolaylaştırmıştır. Aynı tutumu M. Balbay‘ın davasında da görmek mümkündür.

Son olarak Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu‘nun, oğlunun ölümü nedeniyle “timsah gözyaşları” dökülmüştür. Y-CHP’nin bu konudaki söylemi, AKP’nin ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olduğu için kaldırdığı bu mahkemelerin kaldırılma gerekçesinden dahi çok geride kalmıştır. Fatih Hoca’nın cenaze nedeniyle geldiği evinden gece alınıp, Sincan F Tipi Cezaevine gönderilmesine verilen tepki de parti tabanının gazını almaya dönük ve içerikten yoksundur. Bu durumu zorunlu hale getiren yasal mevzuata karşı CHP ne yapmıştır? Hiçbir şey!!!… “Tam bir vicdansızlıktır. Bu kararı veren yargıçta vicdan var mı, insan sevgisi, evlat sevgisi var mı?..” sözleri, bir işe yaramamaktadır…

Şimdi şikayet edilen bu hukuksuzluğu ve vicdansızlığı meşrulaştıran Y-CHP yönetimi değil midir?

5 yıldır hak hukuk tanımayan özel yetkili savcılar ile özel görevli mahkemelerden “adalet” bekleyen Kılıçdaroğlu değil mi? Orduyu darbecilerden temizleyeceklermiş! Gerekçeye bakar mısınız? Emperyalistlerle el ele, emperyalizmi dünyada ilk defa yenen bir orduyu “darbeci”lerden temizleyeceklermiş!.. Bu dediğinize çocuklar bile inanmaz!.. Fatih Hoca soruyor: “3,5 yıldır suçumu soruyorum, yanıt vermiyorlar” diyor… Anamuhalefet partisi olarak bu soruyu kaç kere sordunuz? Kılıçdaroğlu CHP’nin başına hiç yakışmıyor!..

Fatih Hoca’nın oğlunun cenazesi için geldiği evinde kalmasına izin vermeyen hükümettir. Bunun lamı cimi yok. Bu ne biçim kin ve intikam duygusudur ki, sönmek bilmiyor!.. Odatv davası sanığı Doğan Yurdakul ile Ergenekon davası sanıkları Dursun Çiçek ve Mehmet Haberal cenaze için izin istediklerinde geceyi evlerinde geçirmişlerdi!.. O tarihten sonra mevzuatta(1) bir değişiklik olmadığına göre,bu çifte standardı “kindarlık”tan başka bir kelime ile açıklamak mümkün mü?..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’nu 116. maddesinin 4. fıkrası: “İkinci ve üçüncü fıkraya göre izin verilen tutuklunun, izin süresi içinde gece konaklaması gerektiği takdirde, bulunduğu yerde bulunan ceza infaz kurumunda, bulunmaması halinde ise kolluk tarafından güvenli görülen yerde kalır”

 

 

BU KIŞ ÜŞÜYEBİLİRİZ!..

dogalgaz

Rusya, Ankara’ya indirilen Suriye uçağında uluslararası sivil havacılık kurallarına aykırı bir şey olmadığını açıkladı. El konulan 12 koli içerisinde, “taşınmasıyasak” olan malzemeler yokmuş! Karadeniz üzerinde ikaz edilen pilot, kargosundan emin olduğu için yoluna devam etmişti. Esenboğa’ya inmesi istenince de itiraz etmedi. Buna rağmen, F-16′lar eşliğinde inişe zorlanmasının bir anlamı olmalı! İlk akla gelen, hava sahamızda egemenlik hakkımızı kullanabildiğimizdir! İhbar doğru çıkmadığına göre, Rusya’ya karşı bayağı bir zor duruma düşürüldük. Belki de istenen buydu. Uludere’de 34 sivil vatandaş ile ilgili verilen ihbar için de aynı şeyleri yaşamadık mı? İnsansız uçaklarla toplanan ve değerlendirildikten sonra bize verilen istihbarat üzerine, kendi vatandaşlarımızı bombalayıp öldürmüştük!.. İstihbaratı veren CIA, ne hükümetten ne de ölenlerin ailelerinden özür diledi. Tam aksine ABD’li yetkililer, TSK’yı daha da zor durumda bırakacak açıklamalar yaptılar. Suriye ile aramızı iyice açmak için ellerinden geleni yapıyorlar! Şimdi de Rusya ile aramızı açıyorlar. Putin, programlanmış ziyaretini indirilen uçak olayı nedeniyle ertelemiş. Suriye de misilleme olarak, Türk sivil uçaklarına hava sahasını kapatmaya karar vermiş!..(1) Belki Rusya daha etkili bir misilleme yapacaktır.

Ham petrol ithalatımızın yüzde 13′ünü Rusya’dan yapıyoruz, yüzde 51′ini ise İran’dan. Petrol ve doğalgaz ithalatımızın yarıdan fazlasını bu iki ülkeden alıyoruz. Rusya ve İran, Çin ile aynı ittifakta yer almaktadır. Kara kışta doğalgaz vanalarını kıstıklarını bir düşünün!..

Hükümetten yapılan son açıklama da oldukça ilginç. Güya indirilen Suriye uçağında 17 Rus ajanı varmış. Diplomatik pasaport taşıdıkları için de sorgulanamamışlar. Ama Suriye’de muhaliflerin yanında çarpışan Çeçenleri tespit etmek üzere görevlendirildikleri anlaşılmış! Rus ajanlar, bunu itiraf etmediğine göre, onların bu amaçla Suriye’ye gittiğini bizimkiler nasıl anlamış?..

Resmi verilere göre, “Elektrik enerjisi üretiminde doğalgaza dayalı kurulu gücümüz 14.576 MW olup bu değer toplam kurulu gücümüzün 32,7′sini karşılamaktadır.”(2) Doğalgaz musluklarının kış aylarında kısılması halinde, elektrik ihtiyacımızı da karşılayabilecek durumda olmadığımızdan beklenmedik şekilde olumsuz yönde etkileneceğimiz kesin!..

Devletlerarası ilişkilerde “misilleme” var ve buna karşı hiç bir önlem alma şansımız kalmamış!.. Durup dururken insanın başını belaya sokması buna denir işte. İktidar, Amerika’ya yaranacak diye 75 milyon vatandaşı kış kıyamette buzların üzerine atıyor!..

Rusya’nın Akdeniz’deki tek askeri üssü Suriye’dedir. Bu üsse zaten her zaman askeri uçakları ile askeri malzemeler gönderebilir. Buna değil Türkiye, hiç bir ülkenin itirazı olamaz. Elinde bu olanak varken, Suriye’ye sivil uçakla askeri malzeme taşımak akıl karı mıdır? Rusya gibi diplomaside deneyimli bir devletin bu kadar basit bir iş için böylesine fahiş bir hata yapması beklenemez! İşe bu tarafından bakıldığı zaman, ihbara şüpheyle yaklaşmak gerekirdi. Anlaşılan Dışişlerimiz bu olayda da yine devre dışı bırakılmıştır. Belli ki, ABD Suriye ile geri dönülmesi çok zor olacak şekilde aramızı açmayı amaçlamıştır. Bu nedenle de yanlış bir istihbaratla başımıza bela açmıştır. Nitekim, bu olay üzerine Suriye de Türk sivil uçaklarına hava sahasını kapatmıştır.

Amerika’nın BOP’nin hayata geçirilmesi için verdiği görevi yapmak zorunda mıyız?.. Onların yerine dolu dizgin bu anlamsız savaşa doğru koşturuluyoruz!..

Malatya Kürecik’te kurulan füze savunma sistemlerinin de İran ve Rusya’ya karşı kurulduğunu hesaba katarsak, bu iki ülkeden esaslı bir misilleme beklemek çok da sürpriz olmasa gerekir. Bir taraftan petrol ve doğalgaza zam üstüne zam yapan hükümetimiz, bir de böyle bir kısıntı ile karşılaşırsa ne yapacak çok merak ederim.

Asıl zor durumda olan ise “ikikişidenbiri”dir… Aşağı tükürse sakal, yukarısı bıyığıdır!..

Oslo’da PKK’ya verilen sözlerin adım adım hayata geçtiğini görüyoruz. 13 büyükşehir kurulması özerkliğin ilk adımıdır. BDP’nin bu tasarıyı düğün dernekle karşılamasından durum bellidir. Asıl ilginç olan Kılıçdaroğlu’nun da bu projeye destek vermiş olmasıdır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın ulusal hukukumuzun üstünde olduğunu anımsatması ve düzenlemenin buna göre yapılmasını istemesi anlamlıdır. Zaten daha önce de Anayasa Komisyonu’ndaki CHP’li üyelerden yeni anayasa maddeleri yapılırken, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın ruhunu anayasaya yansıtmalarını talep etmişti. Bu şartın çekince konulan maddelerinin tümünü imzalama sözü de veren Kılıçdaroğlu’nu bu oyunda karşı tarafın adamı olarak kabul etmek lazımdır.

İktidar ve muhalefetin bu konuda birlikte hareket etmesi ile BDP Kongresinde Atatürk posteri yerine Abdullah Öcalan’ın posterinin asılmasına hiç şaşırmamak gerekir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.enerji.gov.tr/index.php?dil=tr&sf=webpages&b=dogalgaz&bn=221&hn=&nm=384&id=40694

  2. http://www.hurriyet.com.tr/planet/21693282.asp

AHMAKLAR VE HAİNLER

ss

20 Temmuz 1974 sıcak bir yaz günüydü. Türk ordusu saat 6:05′ten itibaren “Ayşe tatile çıkabilir” komutu ile Kıbrıs’a havadan indirme ve denizden çıkarma yapmaya başlamıştı. Türk paraşütçüleri Lefkoşa’nın kuzeyine, Hamitköy – Gönyeli ve Pınarbaşı bölgelerine inmişti. Aralarında çocukluk arkadaşım Aydın da vardı. Vahit Amca, bir kır kahvesini işletiyor ve transistörlü radyosundan ajansı dinliyordu. İşaret parmağını dudaklarına götürüp “susun” işareti yaptı bize. Birlikte haberleri dinlemeye başladık. Harekat başarılıydı. 18′li yaşların heyecanı ile bir nara atıp, yumruğumu tavan tahtalarına geçirmişim. Yemin ederim, savaşın nedeni hakkında hiç bir fikrim yoktu ama çağırsalar güle oynaya savaşmaya giderdim!.. Doğruyu söylemek gerekirse, o sıcak yaz günlerinde, yüzümden ılık ter yerine cehalet akıyordu!.. İtiraf ediyorum!..

Şimdi aynı heyecanı yeğenlerimde ve etrafımdaki gençlerde görüyorum. Hiçbir şekilde nedenlerini sorgulamadan, savaşa gidip ölebilirler! İçişleri Bakanına göre “şehitlik” nasip işi ya, bizimkiler bu konuda kendilerini şanslı görüyorlar!.. Tavan tahtasına o yumruğu attıktan sonra, köprülerin altından çok sular aktı. 38 yılda edindiğim deneyimleri ve “analiz etme” yeteneğimi nasıl kazandığımı, yeni nesillere aktarmak istiyorum. Gençler belki de bana korkak diyecekler. Desinler anasını satayım, umurumda değil. Vaktiyle ben de önümdekilere öyle demiştim. Şimdi çok kararlıyım, son nefesime kadar bildiğim doğruları anlatmaya devam edeceğim…

Sevgili Gençler;
Sevgili Yeğenlerim:

Size verebileceğim en son derste; somutlaştırarak anlatacağım bilgileri kulağınıza küpe edinin. Bu bilgilerle çözemeyeceğiniz hiç bir sosyal problem kalmayacak. Buna yemin edebilirim!.. Telif hakkı falan, aklınıza bile getirmeyin, istemem!..

DÜNYAMIZDAKİ KIT KAYNAKLAR

Dünyanın en önemli enerji kaynağının petrol olduğunu biliyorsunuz herhalde. Doğalgaz ve petrolün elektrik enerjisini üretmek için çok gerekli bir yakıt olduğunu hatırlatmama gerek yok. Bildiğiniz gibi petrol, milyonlarca yılda oluşmuş ama onlarca yıl içerisinde tüketiliyor. Petrol ve doğalgaz kaynakları dünyamızda sınırlı olarak bulunuyor. Bir fikre göre, bu rezervler en fazla 50 yıl daha dayanabilirmiş. Yeniden petrol oluşumu, milyonlarca yıl süreceğine göre, bize bir faydası yok. Alternatif enerji kaynakları ise henüz bulunabilmiş değil. Bu nedenle süper devletler, kendi kıtalarının altındaki petrolü, alternatif enerji kaynağı bulunana dek kendileri için rezerv olarak tutuyor. Farkında mısınız bilmiyorum, dev petrol şirketleri kendi ülkelerinde değil, hep gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde petrol arıyorlar!..

Galaksimiz içinde başka dünya yok. Petrol ve doğalgaz gibi sınırlı maddelere ekonomide “kıt kaynaklar” deniyor!..

NİMETLER ADİL OLARAK BÖLÜŞÜLMÜYOR

Şimdi gelelim hayati öneme sahip olan bu kıt kaynakların bölüşümüne. Allah’ın dünyasında biz Allah’ın biricik kulları arasında, bu kaynakları adil ve eşit bir şekilde bölüşebiliyor muyuz? Cevabınızı biliyorum: Hep bir ağızdan “Hayır” diyorsunuz. Peki nedenini hiç düşündünüz mü?..

Bu bahse, burada şimdilik bir nokta koyalım ve size başka bir hususu anımsatayım:
SAVAŞLAR EKONOMİK NEDENLERLE ÇIKIYOR

İnsanlık tarihi boyunca çıkan savaşlarda; savaşan askerler ile onları savaştıran kralların, savaş sebepleri aynı mıydı? Savaşan askerler, genellikle tanrısal bir ödevin gereğini yerine getirmek için savaştıklarına inanırlar. Zaten krallar da yarı tanrı sayılırlardı. O nedenle onların emirlerinin dinsel bir yanı da vardı. Ölen askerler, kralların veya tanrıların onuru için savaşıp ölüyorlardı. Bu yaptıklarının karşılığını ise, ikinci yaşamlarında alacaklarına inanırlardı. Çok tanrılı dinlerde de ikinci yaşama inanılır. Aksi halde, ne diye ölenin en değerli eşyalarını yanında gömsünler. Değil mi? Şimdiki askerlerin durumu da pek farklı sayılmaz. “Şehitlik” payesini almak anlaşılan öyle kolay olmuyor! İçişleri Bakanımızın deyimi ile nasıp işi imiş. Nedense “şahadet” zenginlere pek nasip olmuyor!?..

Ya savaşa karar verenler; onlar neden savaş çıkmasını istiyorlar? Bu soruya verilecek olan yanıt, askerlerin neden savaştığı sorusuna verilen yanıt ile aynı değildir. Savaş kararını alanlar, savaş sebebi olarak; yer küremizdeki kıt kaynakları yağmalamak, stratejik öneme sahip toprakları ele geçirmek, ticaret yollarını kontrol etmek gibi hususları göz önünde tutarlar. Bu gibi savaş nedenlerinin yerini, çağımızda enerji kaynakları ile onların geçiş yollarını kontrol altında tutmak almıştır… Yani bizim Mehmetçikler “şahadet” şerbetini içerken, onları savaşa sürükleyenlere dünyanın en önemli nimetlerini bırakmış olacaklardır!.. Bu gerçek, insanlık tarihi boyunca hiç değişmemiştir! Tarihte etnik veya dinsel nedenlerle savaşların çıktığı şeklindeki söylem, palavradan ibarettir!.. Bu değerler, sadece savaşacak olan askerleri motive etmek için kullanılmıştır. Ölümden sonra bir yaşam olmadığına inanan askerleri, kralların onuru için savaştırmak ve ölüme göndermek öyle kolay mı? O bakımdan, ölümden sonraki yaşam, hem çok tanrılı dinlerde hem de tek tanrılı dinlerde vardır!.. Aksi halde haçlı seferlerindeki askerleri kimse ölüme gönderemezdi!..

Buraya da bir nokta koyalım ve son bir tespit daha yapalım:

CEHENNEM’İ BU DÜNYADA YAŞAYABİLİRİZ

Bu temel bilgilerden sonra, şimdi de bir gün petrolün tükendiğini düşünün. Petrol ürünleri ile çalışan; otomobiller, uçaklar, trenler, gemiler, fabrikalar, elektrik santralleri, makineler ve bunların kullanıldığı bilumum sanayi kollarının kapılarına aynı gün kilit vurulur. En basitinden, evinizdeki buzdolabındaki yiyecekler bile bozulur. Elektrikleriniz kesildiğinde, yaşamınızın ne hale geldiğini bir düşünün. Aynı anda işinizden de olursunuz. Yer küre üzerinde yaşayan insanların büyük çoğunluğu için dünyada Cehennem yaşanmaya başlar!.. 2012 yılının ilk 8 ayında, toplam ihracatımız 90 milyar dolar iken, tek başına enerji ithalatımız, ihracatımızın yüzde 44′üne yaklaşmıştır. Yani tırmanıp 39.3 milyar dolara dayandı. Bir anda bu ithalatın sıfırlandığını düşünün!.. Yandık ki ne yandık!..

Toprakları altında bir süre daha yetecek kadar rezervi olanlar için sorun yoktur elbette. Belki de gelecek nesillerine alternatif enerji kaynağını bulup bırakabilecekler. Diğer insanların açlıktan veya var olan nimetleri paylaşamadıkları için çıkan savaşlardan ölümleri, umurlarında bile değildir. Hatta birbirlerini bir an evvel öldürsünler de dünya nüfusu azalsın diye, onlara bedava silah bile verebilirler!..

Türkiye’nin 2011′deki ham petrol ithalatının 18.1 milyon ton olduğunu, bu miktarın; yüzde 51′inin İran’dan, yüzde 17′sinin Irak’tan, yüzde 13′ünün Rusya’dan, yüzde 11′inin Suudi Arabistan’dan, yüzde 1,5′inin Suriye’den, binde 6′sının İtalya’dan ve binde 4′ünün Azerbaycan’dan gerçekleştiğini duydunuz mu? Peki bu ülkelerle olan ilişkilerimiz akıllıca ve dostça mı yürüyor? Petrol bitmeden de bize Cehennem’i yaşatabilirler!..

Buraya kadar yapılan tespitlere hiç birinizin itirazınız yoktur sanıyorum…

Yaşamakta olduğumuz çağda, çıkartılan savaşların tümü bu anlatılanlarla uyumludur!..

KULLANILMAK KARDEŞİN KARDEŞİ ÖLDÜRMESİ İLE BAŞLAR

Sonuçta söylemek istediğim şudur: Tarih boyunca güçlü olan devletler, zayıfların doğadan gelen payları ile doğuştan gelen haklarına el koymak için, akla gelmedik entrikalara başvuruyorlar. Bilim dilinde buna “dış siyaset” diyorlar. Günümüzdeki savaşlar geçmiş yüzyıllardaki gibi tekrar etmiyor elbette. Strateji ve taktiklerde ufak tefek farklılıklar var. Ülkeleri doğrudan işgal etmek daha az görülüyor. Buna gerek de kalmamış zaten. Ülkeleri kendi askerlerine işgal ettiriyorlar! Çünkü, Mehmetler varken, Coniler petrol için ölmek istemiyorlar. Biliyorlar ki, yöneticileri onların yerine ölecek insanları bir şekilde bulabilirler. Buluyorlar da. İyi yönetici olma kriteri buna göre değişmiş artık. Bu konuda tipik örnek: “Arap Baharı”nda yaşananlardır. Ölenler de öldürenler de gerçekte birbirinin kardeşi sayılır. Hepsi de Müslüman olarak tanınırlar. Irak’ta Afganistan’da, Libya’da yaşananlar da pek farklı değil… Sömürgeci devletlerin askeri olmaya ne de hevesliyiz! Efendilerimiz, sadece “şehit” olma sebebimizi değiştirmişler. Bundan böyle “kralların onuru” yerine, “vatan” uğruna öleceğiz… Üstelik bizim vatanımıza karşı somut ve yaklaşan bir tehdit yok iken…

ÜLKEMİZİN BÖLÜNME PLANINDA ROL ALIYORUZ

Belli ki, ABD ve AB, Rusya’nın Suriye’deki radar üssünü ve hava savunma sistemlerini yok etmeden, Ön Asya’ya doğru ilerleyemiyor. O bakımdan asker bir milletin, karadan Suriye’ye saldırması gerekiyor. Asker millet kimmiş acaba? Ancak bir “asker millet” Esat rejimini düşürebilir. Sömürgecilerin yolları da öyle açılabilir. Allah aşkına bu kirli savaşta ölenler “vatan için” mi ölmüş olacaklar? Aynı planın bir başka parçası; Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgesi’nin ülkemizden koparılıp, emperyalist ülkelere bağımlı, bekçi devletler oluşturulması için ayrılmış olması değil mi? Bu planın uygulanmasında en önemli iki unsur; hiç kuşku yok ki, Barzani’nin peşmergeleri ile PKK terör örgütünün militanlarıdır. Zaten PKK, Barzani’nin kontrolündeki topraklarda konuşlanmıştır. PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapmamıza ABD neden izin vermiyor? Biliyorsunuz bu özlü sözü, Genelkurmay Başkanımız söylemiştir! Barzani yıllar önce değil bir Kürt’ü, bir kediyi bile T.C.’ye vermeyeceğini söylememiş miydi?..

Başka bir şekilde anlatayım dilerseniz; PKK, militanları ABD’nin elindeki bir kalaşnikov ise, Barzani’nin peşmergeleri uçak savar silahı gibidir… İşte biz geçen pazar günü o “büyük kongrede” bu adam için “Türkiye seninle gurur duyuyor” demişiz!.. Elindeki silahı bırakmadan, koca Türkiye Cumhuriyeti’ni, Oslo’da yarım kalan görüşmelere davet eden PKK ile bir an için hükümetimizin anlaştığını düşünelim. Askerlerimizi öldürmeyeceklerini garanti mi edecekler? O halde neden silah ellerinde? Gerçekten anaların göz yaşları duracak mı?.. Kürtlerin istediği bu kadar mıydı sadece?.. Kürtler özetle; “Doğu’yu bize verin, Batı’da kardeşçe yaşayalım” demiyorlar mı? Batı’da kardeşçe yaşayabileceğimize göre, Doğu’da buna engel olan nedir? Demek ki, işin içinde başka işler var!.. Bu sorunun doğru yanıtını, en kalın kafalı biri bile “petrol” ile ilgili anlattıklarımdan çıkartabilir!.. Bir de kullanılmayı alışkanlık haline getirenlerimiz olmasaydı!..

Büyük Ortadoğu Projesine göre, Kuzey Irak’ta kurulan “Kürdistan”, Güneydoğu’muza doğru genişleyecekmiş!.. Diyarbakır yıldız şehir olacakmış! Anlaşılan ABD’ye Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak için bir tek İsrail yetmiyor. Bu defa petrol ve doğalgaz kaynakları ile geçiş yollarını bekleyen, ikinci bir bekçi devlete (İsrail’e) ihtiyaçları var. Kürtler, gönüllü olarak bu işe talip… Biliyorsunuz Beyaz Saray’a kadar gidip, bu büyük proje içinde rol istemişlerdi! Bugün için sömürgecilerin önünde tek engel kalmış; o da arkasına Şangay İşbirliği Örgütü’nü (Rusya, Çin, İran, Kazakistan, Kırgızistan vb) alan Suriye’dir elbette. Suriye’deki rejimi düşürüp, orada yeni bir AKP iktidarı kurmadan, bu projeyi yürütmek zor görünüyor! Hatta imkansızdır da denebilir. Tuhaflığa bakın ki, bu kirli savaşta bir oğlu ölen baba: “Bir oğlum daha var, o da “vatan” uğruna feda olsun” diyebiliyor…

Çocuklarımız bu vatan için mi ölüyorlar acaba?..

DOĞRU ANALİZ YAPABİLİRİZ

Şimdi size doğru analiz yapma formülünü veriyorum ve bitiriyorum: Öncelikle dünyadaki “kıt kaynakları” hiç aklınızdan çıkartmayın! Onların hiç bir zaman adil olarak bölüşülmediğini de sakın unutmayın. Sömürgeci devletler, sömürdükçe daha çok güçlenirler. Güçlendikçe daha fazla sömürürler. Bu bir tarihi gerçekliktir. Sanırım, buna da bir itirazınız olamaz…

Emperyalistler, “düşünce kuruluşları” ve dünya çapındaki “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” getirme amacıyla kurulmuş gibi gösterilen; dernek, vakıf ve diğer kuruluşları ile kendilerine yeteri kadar işbirlikçi bulabiliyorlar. Örneğin; bizdeki Açık Toplum Vakfı ve TESEV o kuruluşlardan sadece iki tanesidir. Güçlünün yanında yer alma durumunu da göz önünde tuttuğunuzda, pek çok kişinin kendiliğinden emperyalistlere müracaat etme nedenini anlarsınız. Ne yazık ki, işbirliği yapanların çoğu bu iş için gönüllüdürler!.. En kurnazlarının iktidar olmasına yardımcı olunduğunda, emperyalizmin çıkarlarını ülkelerinin çıkarlarından daha üstün tutarlar. Böyle taahhütlerde bulundukları defalarca kanıtlanmıştır!.. Çoğu o ülkelerin vatandaşı olmak için can atıyorlar. Çifte vatandaşlık adeta sigortalarıdır!..

Örnek istersiniz, dilediğiniz kadar verebilirim!..

AHMAKLAR ÖNDE GİDERLER

Geldiğimiz noktada, savaş tamtamları çalanlar ile emperyalist ülkelere müracaat edip rol isteyenler, birbirlerinden çok farklı değillerdir!.. Birinci gruba girenler cahil ve ahmak olup, “asker” olmaya oldukça elverişlidirler. İkinci grupta yer alanlar ise doğrudan haindirler!..

Libya ve Irak’ta petrolün yağmasına engel olmaya kalkışan Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenleri biliyorsunuz. Bu katiller, CIA’nın uydurduğu “Ellerinde kimyasal silahlar var; komşuları için tehdit oluşturuyorlar” yalanı ile dünya kamuoyunu aldattılar. Ve bu iki ülkeye doğrudan saldırıp, kendilerine sorun çıkartan yöneticileri, üstelik de kendi halklarına “onursuz” bir şekilde öldürttüler. Emperyalistler, bu kirli savaşlarda ellerindeki eskimiş silahların tümünü kullanıp paraya çevirdiler! Savaş tazminatı olarak, onlarca yıllığına işgal ettikleri ülkelerin petrol gelirlerine el koydular!..

Bu noktada bizim gibi “müttefiklerin” adını “model ortak” değiştirip, suçlarına ortak ettiler. Haksız yere katledilen milyonlarca Müslümanın kanı bizim de ellerimize bulaşmıştır. Şimdi ise, bu soysuz yanımızı gösterenlere fena halde kızıyoruz!.. Ne yazık ki, Türk halkının yarısı aldatılıp, bir şekilde bu oyunun içine sürüklenmiştir. Sanki bizde çok varmış gibi, şimdi de Suriye’ye “demokrasi” ve “özgürlük” götürmeyi üstümüze vazife edinmişiz!.. Vicdanımızı bu sözlerle rahatlatamayız!.. Aynaya bakıp gerçek yüzümüzü görmeliyiz!..

Yaşananlardan ders çıkarmadığımıza mı yanalım? Her zaman kraldan fazla kralcıyız…

Dünyada ve Türkiye’de ne olup bittiğini PETROL VE DOĞALGAZ’a göre analiz etmeyi becerebilirsek eğer, “SURİYE İLE SAVAŞA HAYIR!” diyeceğiz!.. Akçakale’ye düşen bombayı da Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokmaya mecbur eden Yavuz ve Midilli gemilerinin Rus limanlarına attığı bombalara benzeteceğiz!..

Av. Cemil Can

“PAŞALAR DİLEDİĞİ KADAR KONUŞSUN”

balyoz-davasi

Balyoz Davası”nda karar açıklandı ama gerekçe hala yazılamadı. Kararı verenler ile gerekçeyi yazacak olanlar farklı olunca böyle sorunlar yaşanabiliyor. Gerekçe yürürlükteki hukuka uygun olacak. Bu nedenle, karar vermekten çok daha zordur… Özel Görevli Mahkemeler , TSK’nin 365 seçkin subayını, seçilmiş meşru hükümeti devirmek için “darbe yapmaya teşebbüs etmek”ten suçlu bulmuş !.. Hazırlıkların yapıldığı varsayılan 2003 yılında, eski Ceza Kanunumuz yürürlükteydi. 417′nci maddeye göre, bu suça teşebbüs etmenin cezası müebbet hapistir. Suç işlenirse, yargılama makamı suçu işleyenlerin koyduğu kurallara göre hareket edeceğinden, cezası yoktur demek yanlış değil. Garipliğe bakın ki, işlenirse suç olmayan eylemin, teşebbüs aşamasında kalması müebbet hapislik bir suçtur. Böyle bir tuhaflık ise bir tek bizde vardır!..

Mahkemenin kabulüne göre, sanıklar Erdoğan Hükümeti’ni düşürmek için ellerinden geleni yapmışlar, lakin ellerinde olmayan başka sebeplerle darbeyi yapamamışlar! Bu nedenle de 15 ile 20 yıl arasında değişen cezalara çarptırılmışlardır. Bu durumda ise, yasanın 61/2‘nci maddesi yerine 61/1‘nci maddesinin uygulanması ise ayrıca gerekçelendirmeye muhtaç kalmıştır… 

Bu yazıda yargılama sırasında yapılan hukuk ihlallerine değinecek değilim. “Dijital kanıtlar” denen CD’lerin sahteliği defalarca kanıtlanmış da ne olmuş? Sanıkların savunmalarının kısıtlanması ile lehlerine olan delillerin toplanmamış olmasına da bir şey demiyorum!? Çünkü bu yargılama bir karşıdevrim mahkemesinde yapılmıştır. Mahkeme kendi hukukunu yaratmıştır. Üzerinde durmak istediğim husus başkadır. Vicdanı kanının oluşmasında önemli rol oynayan zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman Paşa’nın, karardan sonraki konuşmaları dikkatimi çekti. Basından izleyebildiğim kadarıyla, bu davanın sanıkları ve sanık yakınları da bu iki paşanın yerli yersiz konuşmalarına çok içerlemişler. CNN Türk televizyonunda Enver Aysever’in Aykırı Sorular programına konuk olan Emekli Orgeneral Atilla Kıyat; “Özkök ve Yalman, mahkemeye gelip konuşmayan bu iki komutanımız lütfen beni bağışlasınlar ve bundan sonra ebediyen sussunlar” demiştir!.. 

Bence bu iki komutan daha fazla konuşsunlar!.. 

Konuşsunlar da darbeyi nasıl önlediklerini birinci elden öğrenelim. Öyle ya, “darbeci” generallerin ellerinde olmayan ve darbe yapılmasını engelleyen hareketleri onlar yapmışlar. Bırakalım anlatsınlar da onların ne olduğunu biz de bilelim… Neler yapmışlar da darbeyi engellemişler acaba, çok merak ediyorum!.. “Ergenekon Davası”nda 3 Ağustos 2012 günü tanık olarak dinlenen Hilmi Paşa’ya, sanık avukatları “Genelkurmay Başkanlığı görevinizde bir darbe girişimine tanıklık etteniz mi, böyle bir duyum aldınız mı?” sorusunu yöneltmişlerdi. Paşa gayet açık şekilde bu soruya “hayır” yanıtını vermişti. Darbe girişimine değil tanıklık etmek , böyle bir duyum bile almadığını söyleyen Özkök, darbeyi nasıl engellemiş olabilir? Başka şekilde söylersek; Özkök Paşa, sanıkların elinde olmayan bir fiil ile suçun işlenmesini hiç bir şekilde önlemiş olamaz!.. Daha sonraki açıklamalarında ise, bütün sanıklar için “Silah arkadaşlarımın hepsi tertemizdir” ifadesini kullanmıştı. 

Davanın bütün kurgusu bu iki paşanın darbeyi önledikleri varsayımına dayandığına göre, konuşmalarında fayda var. Susacaklar da ne olacak? Gerekçeyi yazacak hakimler, “Adil yargılama yapılmadı diyemem” diyen Hilmi Paşa’nın “Ergenekon Terör Örgütü” için “Kasaptaki ete soğan doğrayamam, var da diyemem yok da diyemem” şeklindeki sözlerinden nasıl yararlanacaklar göreceğiz!.. Paşa “Ergenekon Davası”ndaki tanıklığı ile gerçekte “Balyoz Davası”nı çökertmişti. Sanırım bu yüzden olsa gerekir, “Balyoz Davası”nda tanıklık yapmasından özenle kaçındılar. Aksi halde Paşa’nın bir çuval inciri berbat etmesi işten bile değildi!.. Özel Görevli Mahkeme’de bol miktarda “tankları” ve “topları” bulunan zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın da dinlenmesi gerekirdi. Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’ya konuşan Yalman’ın, “Darbeyi kim önledi” sorusuna verdiği, “Bilmem, Türk Ordusu tek kişi değildir. Tek Genelkurmay Başkanı da değildir. Ucuz kahramanlık kimseye yakışmaz. Türk Ordusu demek Kara Kuvvetleri Komutanlığı demektir. Hilmi Paşa’nın kaç tane tankı tüfeği vardı?” şeklindeki yanıt da başka bir gerçeği ortaya çıkartmış. Bu anlatıma göre, Kara Kuvvetleri envanterindeki silahları Genelkurmay Başkanı kendi emir ve komutası altında sayamıyor gibi. Bu duruma askeri disiplin içinde ne derler bilemiyorum ama garipsediğimi söylemeliyim. Öte yandan, Yalman Paşa’ya ikinci kez sorulan “Darbeyi siz mi önlediniz” sorusuna verdiği “Ben öyle demiyorum, iddianame öyle diyor” şeklindeki yanıtını ise, çok daha ilginç buldum. Bu nedenle mahkemede konuşmayan bu iki paşanın sürekli konuşmalarının yararına inanıyorum. Çünkü görünüşe göre, suçun işlenmesinde sanıkların elinde olmayan nedenleri yaratanlar onlardır!. O bakımdan onlara “Artık susun konuşmayın” deme yerine, “Dilediğiniz kadar konuşun” demek daha doğrudur. 

*** 

6 Haziran tarihli WikiLeaks belgesinde;ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson‘un gönderdiği “Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiki olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir” şeklindeki bölümü okuyan Kılıçdaroğlu, “Kendi ülkesini, kendi ülkesinin çıkarlarını korumayan adama hain denir” diyerek, Erdoğan’ı hainlikle suçlaması üzerine, hakkında 100 bin liralık manevi tazminat davası açılmış. Oslo görüşmelerindeki tavrı ve Yeni Anayasa ile ilgili işbirlikçi tutumu yüzünden, parti içinde saygınlığı iyice azalan Kılıçdaroğlu’na karşı açılan bu dava Erdoğan’ın attığı can simidi gibidir!.. Ayrıca ABD de Kılıçdaroğlu’nun yapay muhalefetinden memnundur. O bakımdan kolay kolay ondan vazgeçmesi düşünülemez. Bunu bildiği içindir ki, şımarıklığa devam ediyor. Kılıçdaroğlu, 2013‘te yapılacak yerel seçimlerde “ön seçim yapmayacağını” açıklaması ile göreve gelirken söylediği güzel sözlerin tümünü yalanlamıştır… “Parti içi demokrasiyi getireceği” vaadi ile CHP’lileri aldatan Kılıçdaroğlu’nun gerçek yüzü nihayet ortaya çıkmaya başlamıştır. Ön seçim yapılmamasını parti üye yapısının “sağlıksız” ve “kötü” olduğuna bağlayan Kılıçdaroğlu’na “CHP seçmeninin durumu nasıldır?” sorusunu kimse soramıyor!..

Metropoll’ün anket sonuçlarına göre, halka Gül ya da Erdoğan’dan hangisini istedikleri sorusu sorulmuş. Bu soruya CHP’liler arasında verilen yanıt şöyleymiş: yüzde 47,9 Gül, yüzde 4,6 Erdoğan ve yüzde 2 Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu, bu sonuçlara göre CHP seçmenine ne diyecek çok merak ediyorum. Bu insanlardan hangi yüzle yeniden oy istiyecek? İnsanda biraz utanma olur!..

BOP’un memuru Kemal Bey’in sözcüsü Hüseyin Aygün, şimdi de yeni bir cevher yumurtlamış: CHP kampının ikinci gününde “Ulusalcı, kafatasçılarla yürünmez” demiş. Kılıçdaroğlu ise CHP’de söylem birliği yok eleştirilerine “Her uzatılan mikrofona konuşursanız söylem birliği olmaz” diyerek daha da saçmalayıp Hüyesin Aygün’ü dahi yaya bırakmış!..Sanki konuşulmasa partide “söylem birliği” olduğu sonucuna ulaşılacaktı!..

Erdoğan’ı “hainlik”le suçlayan Kılıçdaroğlu, Oslo görüşmelerine destek vererek yurtsever olduğunu mu kanıtlıyor? Bu görüşmelerin sonunda varılacak olan yer; “özerklik” veya “federasyon” değil mi? Her ikisi de “Bağımsız Kürdistan”ın kurulması için bir aşamadır sadece. Devletsiz Uluslar ve Avrupa Ulusal Azınlıklar Derneği (Eurominority) ile Paris Kürt Enstitüsü’nün hazırladığı haritada Türkiye ikiye bölünmüş gösteriliyor. Oslo görüşmelerinin Türkiye’yi götüreceği yer bölünmüş bir Türkiye’dir. Bu süreci destekleyen Kılıçdaroğlu yurtsever oluyor da Erdoğan’ı hainlikle suçlayabiliyor!.. Hayret!..

Av. Cemil Can