Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

HALKI ALDATANLAR!..

 

CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen, “Ortada büyük bir emeğin olduğunu, 6 ayda 20 binden fazla görüş aldıklarını, özgürlükçü ve demokratik Anayasa konusunda toplumsal beklenti oluştuğunu” ifade ettikten sonra “AKP’nin tüm toplumu aldattığını” belirterek, AKP iktidarının “Başkanlık Sistemi” önerisini geri çekmesi gerektiğini” (1) söyledi… Türmen, öyle kolay kolay aldatılacak bir adam değil!.. (2)

Genel seçimlerden sonra hayli uzun sayılacak bir süreyi, CHP’ye yöneltilen eleştirilere: “Efendim, onun söylediği aslında şu anlama geliyor, onu demek istememiştir; siyasette acemilikleri var, biraz daha anlayışlı olmak gerekir; kastını aşmıştır, doğru ifade edememiştir veya dili sürçmüştür” savunmaları ile geçirdim. Y-CHP yöneticilerinin devirdiği çamları düzeltmek hiç de kolay değil!.. Biteviye aynı adamların gaflarını tamir etmekle uğraşmak insanı deli edebilir. Meğerse ne kadar da safmışım! Bu beylerin ağzından çıkan her söz, bilinçli olarak söylenmiştir. Önceden belirlenmiş bir amaca hizmet eden benzer cümleleri tekrar etmek suretiyle, bizleri de kendileri gibi düşünmeye sevk edeceklerdi. Bir tür şartlandırma yani!.. Nitekim bugüne dek yapılan fahiş siyasi hataların hiç birinden pişmanlık duyup, düzeltme yapılmamış. Burunlarının dikine, bildikleri yolda yürüyorlar. Ayrıca samimi eleştirilere de kulakları tıkalı!..

İzmir Milletvekili Rıza Türmen ile Konya Milletvekili Atilla Kart, 24.12.2012 günü yaptıkları basın açıklamasında:”Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları AKP’nin, 15 maddelik mutabakat metniyle bağdaşmayan, uzlaşma ve müzakere kavramlarını göz ardı eden dayatmacı anlayışı sebebiyle 40 günden bu yana tıkanmış durumdadır. Komisyon çalışmaları fiilen askıya alınmış durumdadır.” diyerek şikayetçi olmuşlar!..

Söyleye söyleye gına geldi. 12 Eylül 2010 Halkoylaması ile kabul edilen ve yargıyı yürütmeye bağımlı hale getireceği için “Hayır” dediğimiz değişiklikleri, Başbakan AKP‘nin “kırmızıçizgisi” olarak ilan edip, komisyon çalışmalarının dışına çıkartmıştır. Erdoğan, bu düşüncesine bir kaç kez kamuoyuna da açıklamıştır!..Bu andan itibaren CHP’nin bu masada oturması kadar büyük aymazlık olamaz!.. Nitekim o değişiklikler yürürlüğe girdikten sonra, gerçekten de yargı hükümete bağımlı hale gelmiştir!.. CHP ve MHP‘nin o zaman yürütmüş oldukları “Hayırda hayır var” kampanyasının ne kadar haklı olduğu yaşanan süreç içerisinde kanıtlanmış oldu…

O zamanki değişikliklerin yeni yapılacak anayasa çalışmalarında bir daha görüşülmeyeceği ve değiştirilmeyeceği dayatması karşısında, yapılacak olan Anayasa’ya, kafamıza silah dayatılsa dahi “Evet” denemez!.. Zira “Kuvvetler ayrılığı”nın olmadığı çağdışı bir anayasaya CHP’nin “Evet” demesi söz konusu olamaz. AKP’nin “kırmızıçizgi” olarak dayattığı maddeleri kabul ederek o masada oturmak, 12 Eylül referandumunda “Hayır” dediğimiz maddelere, gerekçesiz olarak “Evet” demekten başka bir anlama gelmez!.. Bu sözü tekrar etmekten benim de dilimde tüy bitti!..CHP tabanını, CHP yönetiminden başka hiçbir güç böyle bir oyuna getiremez ve bu değişikliklere hiç bir CHP’li “Evet” demez!..

Bu noktadan itibaren, CHP ve MHP’nin komisyondan ayrılıp, doğruca halkın arasına karışarak, AKP’nin niyetini halka anlatmaları gerekirdi. Yeni halkoylamasının yapılacağı tarihe kadar geçecek olan zaman içerisinde, belki halkı aydınlatmak ve halkoylamasında “Hayır” denmesini sağlamak söz konusu olabilirdi. Aksine, komisyonda oturarak, altın değerindeki bu kısacık zamanı israf etmişlerdir. Muhalefet asıl görevini yapma yerine, görevini savsaklamıştır. Başka bir söyleyişle, Y-CHP ile yeni MHP, yapılacak antidemokratik yeni anayasa için AKP ile suç ortaklarıdır!..

Geldiğimiz noktada, Rıza Türmen’in halkın karşısına geçip: “Biz de aldatıldık” demesinin hiçbir anlamı yoktur. Bu ifade ile halk ikinci kez aldatılmak istenmektedir. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, kimi “Allah” ile kimi de“Biz de aldatıldık” sözleri ile aldatıyor!.. Gerçekte aldatılan sadece halktır ve bunun için ortamı hazırlayanlar ise, “Masada sonuna kadar oturacağız” diyen Y-CHP ile yeni MHP ‘nin yöneticileridir. Başka bir söyleyişle bizleri aldatanlar: Kılıçdaroğlu ile Bahçeli‘nin “yurttaşları” ve SOROS’un CHP içerisindeki askerleridir!..

Zira:

Anayasa Mahkemesi’nin oybirliği ile verdiği karara göre, “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olan AKP’nin Genel Başkanı R.T. Erdoğan;

-”Millet isterse tabii ki laiklik elden gidecek”;(3)

-“Başkanlık Sistemi” için “Bize Amerikan emperyalizminin tavsiyesi”; ”Demokrasi” için ise, “Bize göre ancak bir araçtır”(4) diyen bir Başbakandır…

Erdoğan bu ve benzer sözleri ile amacının demokrasi olmadığını birkaç kez açıkça ifade etmiştir. 11. yılına girdiği iktidarında; Cumhuriyet’le hesaplaşmak için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Özellikle Cumhuriyet Devrimi ile özdeşleşen Atatürk ve İnönü’yü itibarsızlaştırmak için elinden ne gelmişse yapmıştır. ABD ve AB ile işbirliği yaparak, Cumhuriyet Rejimi’nin yegane bekçisi olan TSK’nin ulusalcı subaylarını içeri tıkmış, kozmik odalara kadar girmiştir. Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli yasası olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu‘nu ortadan o kaldırmıştır!..

Laikliği benimsemeyen, demokrasiyi araç olarak gören bir zihniyetin, aklında mutlaka başka bir rejim vardı. “Demokrasi” olmazsa olmazı laiklik olan bir rejimdir. AKP laikliği en baştan gözden çıkartmakla, demokrasiyi yerleştirmek gibi bir niyetininbulunmadığını belli etmiştir.Yine 12 Eylül 2010 tarihindeki halkoylaması ile demokrasinin bir diğer olmazsa olmazı olan “yargı bağımsızlığını” yok ederek, kuvvetler ayrılığı”nı da ortadan kaldırmıştır… Dolayısıyla AKP’nin demokrasiyi benimsemediği sır değildir!.. Ayrıca bu zihniyet, demokrasiyi amaç değil “araç” olarak kabul ettiğine göre, hedefinin “demokrasi”olmadığını anlamak için alim veya kahin olmak da gerekmez!.. AKP, getirmeye çalıştığı rejimin adını da hiç bir zaman gizlememiştir: “Başkanlık Sistemi”ne geçmek için koşulların olgunlaşmasını beklemiş, sırası geldiğinde de yeni bir anayasa için çalışmalara başlamıştır!..

Demek ki, AKP’nin ülkeyi götüreceği yer bellidir ve bunu hiç bir şekilde gizlemiş değillerdir!..

Karşıdevrimciler, açık açık, göstere göstere, hedeflerine kararlı adımlarla yürümüşler ve yürümektedirler!.. Rejimi değiştirdiklerini de yetkili ağızlardan bir kaç kez açıklamışlardır… Bunları duymazdan gelmek, söylenenleri abartılı açıklamalar olarak değerlendirmek; yaklaşmakta olan tehlikeyi küçümsemektir. Şimdi bu durumu, “aldatılmış” olmakla geçiştirmeyi kimse halka yutturamaz!..

AKP, aldatılmak istemeyen kimseyi aldatamazdı!… Her şeyden önce, bu tespitin dürüstçe yapılması gerekir…

Baştan beri AKP’nin aklında elbette ki bir rejim vardı: Adım adım ülkeye getirdikleri bu rejimin; totaliter ve baskıcı faşist bir rejim olduğu son derece açıktır. Adını “Başkanlık Sistemi” olarak koymuş olmaları, bu gerçeği değiştirmez. Bir daha söylemek gerekirse, AKP gizli saklı bir şey yapmış değildir!..

AKP kendi yolunda kararlı adımlarla giderken, Y-CHP ne yapmıştır bir de ona bakalım:

-”Laiklik tehlikede değildir”,(5)

-”Türbanı ve Kürt sorununu biz çözeriz”,(6)

-”Kılıçdaroğlu, ‘Yargıda cemaat yapılanması var’ iddialarının hatırlatılması üzerine net konuştu: ‘Yargı içinde şöyle böyle kadrolaşma vardır demeyi doğru bulmuyorum(7) dedi…

-”Darbe hukukundan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurtarmak her siyasal partinin, her siyasetçinin namus görevidir(8) diyerek,“Silivri Hukuku”nu meşru göstermiştir,

-”Yargı kararlarına saygılıyız” (9) diyerek, yine yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı yönündeki kanıyı boşa çıkartmıştır…

Silivri mahkemelerinde yargılanan milletvekilleri için ise;

-”Yargılanmasınlar demiyoruz. Bunlar için af çıksın demiyoruz” (10) diyerek, “özel görevli mahkemeleri” bağımsız ve tarafsız mahkemeler gibi göstermiş, böylece Silivri’de yapılan yargılamaları meşrulaştırarak, yaklaşmakta olan tehlikeyi gizlemiştir!..

Bunları AKP’nin koalisyon ortağı olan bir parti yapamazdı!..

Ayrıca eğitim ve öğretim birliğini ortadan kaldıran, kamuoyunun 4+4+4 olarak bildiği yasaya da göstermelik muhalefet etmiştir… “Din eğitimine karşı olan yok ki. Elbette çocuklarımız din eğitimi de alacak(11) diyerek, AKP’den daha ileri sözler söyleyip, bir anlamda yapılanları desteklemiştir!..

Bütün bu rezillikler yetmezmiş gibi, bir de Anayasa Uzlaşma Masası’nda oturarak, yapılmakta olan anayasa değişikliğine meşruiyet kazandırmıştır!..

Daha da önemlisi, bu gerçekleri halka anlatmak için elindeki kısıtlı zamanı kullanmamış, boş işlerle uğraşarak harcamıştır!..

Bu şekilde tehlikeyi gizleyerek bizi asıl aldatan; iktidar değil, muhalefet olmuştur!..

Bu noktadan itibaren Y-CHP yönetimi, CHP tabanını temsil niteliğini de kaybetmiştir! Kendi fikri olmayan, tabanının sesini dinlemeyen ve iktidar tarafından en temel konularda aldatılabilen “saf” bir ekibin, CHP’yi iktidara getirme şansı yok denecek kadar azdır. Bir şekilde iktidara gelinse bile, bu saflıkları ile iktidarda kalma şansları bulunmamaktadır!..

İşlerin bu noktaya gelinmesinde, parti yönetiminin saflığı mı yoksa iktidarla yapılan gizli bir ”işbirliği” mı etkili olmuştur? Bu en can yakıcı sorudur. Bunun mutlaka yanıtı bulunmalıdır. Ne var ki, her iki seçenek de bizim açımızdan kabul edilemez durumdadır!..

Şimdi de düşürüldüğümüz duruma bir göz atalım:

Muhalefet etme aracı olarak, arkamızda Ulusal Kanal‘dan başka televizyon, Aydınlık’tan başka gazete yok gibidir… Muhalif olan diğer birkaç gazete ise, “karşıdevrim yapılıyor”temel tespitlerde hataya düşmüş, Y-CHP ile iktidarın değiştirilebileceği propagandasını işleyerek zaman geçirmişlertir. Y-CHP ise, “Demokrasilerde şöyle olmaz, yok böyle olmaz” şeklinde özetlenen ayakları havadaki eleştiriler yapmış, bu da hiç bir işe yaramamıştır. Denebilir ki, muhalefet havanda su dövmekle, en can alıcı noktaları halkın dikkatinden kaçırtmıştır…

AKP’nin iktidara gelmesi ile devletin radyo ve televizyon kanalları, hükümetin borazanı haline geldiği açıktır. Dolayısıyla iktidar, yeni Anayasanın kabulü için TBMM’nde yeterli çoğunluğu sağlayamazsa, müttefikleri ile yoğun bir propaganda kampanyası başlatıp, yeni Anayasa’yı halkoyundan geçirebilir. Örneğin Erdoğan,“Ergenekon hala bitmedi, bakın hala “Derin Devlet” Başbakan’ın ofisine bile böcekler yerleştiriyor” diyerek, yeni bir duygu sömürüsü dalgası ile yine halkı aldatabilir!..

Bir kez daha belirtelim ki, muhalefet halkı aydınlatmak için gerekli zamanı, Anayasa Uzlaşma Komisyonu masasında oturup, AKP’nin anlattığı masalları dinleyerek geçirmiştir. Kim bilir, bu noktadan sonra, belki de halkoylamasına bile gerek kalmayacaktır. Hükümet, döneklerin desteği ile TBMM’nde de ihtiyaç duyduğu oyu alabilir! Örneğin, AKP’nin oylarına; CHP’nin CHP’li olmayan Cemaat hayranı milletvekilleri, ikinci cumhuriyetçiler, “yetmez ama evet”çiler ile Atatürk ve İnönü düşmanları eklendi mi istenen sonuç kolayca elde edilebilir. Yetmezse, bu sonucun üzerine bir de BDP Milletvekilleri ile MHP’nin döneklerinı de koydunuz mu AKP Anayasa’nın aradığı çoğunluğu fazlası bulur!..

Erdoğan yeni Anayasa konusunda partisinin gerçek niyetini açıklamıştır. Muhalefetin bunu anlamamaktaki ısrarı, kullanılmış olmayı hazmedememekten kaynaklanıyor olabilir… Ama gerçeği değiştirmez. Erdoğan, Cemil Çiçek’le görüştükten sonra muhalefete “makul süre” vererek “rest” çekti. Partiler arasında “uzlaşma sağlanamazsa ne olur” sorusu üzerine, daha önce kamuoyuna açıkladıkları, eğer burada uyum sağlayabileceğimiz parti olursa, uzlaşabilecekleri parti ya da partilerle yollarına devam edeceklerini kaydetti. Erdoğan, partisinin “C” planını da ilk kez açıklayarak uzlaşılamaması durumunda, 2006′daki taslağı tek başlarına Meclis’e getirebileceklerini söyledi.(11) Bu durumdan da açık olarak anlaşılmaktadır ki, AKP, CHP ile MHP’yi Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda konu mankeni olarak görmektedir!..

Sonuç olarak, Y-CHP temsilcilerinin söylediği gibi AKPkimseyi aldatmış değildir…

AKP’liler ne yapacaklarını ve neleri yapmayacaklarını “kırmızıçizgi” olarak zaten açıkça ilan etmişlerdi. Onlar kendi yollarında yürüyorlar…

Bizi yolumuzdan şaşırtanlar, bizi aldatanlar; başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, yeni MHP yönetimi ile Y-CHP yönetimidir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.chp.org.tr/?p=98539

(2)Rıza Mahmut Türmen, (d. 17 Haziran 1941, İstanbul), Türk diplomat.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir. Kanada’da ise yüksek lisans eğitimi almıştır. Türkiye’ye dönünce Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktorasını tamamlamış, Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulunmuştur. 1985’te Singapur’a atanarak Türkiye’nin en genç büyükelçilerinden biri olmuştur. 1995-1996 yıllarında da Bern Büyükelçisi ve 1996-1998 yılları atasında da Avrupa Konseyi daimi temsilcisi olmuştur. Türkiye’nin uluslararası hukuk alanındaki en önemli isimlerinden biri olmuş, 1998′de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına seçilmiş ve 2008′e kadar bu görevde kalmıştır. 12 Haziran 2011 Seçimleri’ndeCHP İzmir 1. bölge 2. sıra adayı olmuş ve milletvekili seçilmiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Rıza_Türmen

(3) http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2001/08/21/18523.asp

(4)http://www.odatv.com/n.php?n=baskanlik-sistemi-amerikan-emperyalizminin-bize-tavsiyesi-2512121200

(5)http://www.medyafaresi.com/haber/48555/guncel-kilicdaroglundan-ezber-bozan-cikis-laiklik-tehlikede-degil.html

(6)http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1005558&CategoryID=98

(7) http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=1235495

(8)http://www.zaman.com.tr/politika_turkiyeyi-darbe-hukukundan-kurtarmak-namus-gorevidir_1276262.html

(9) http://haber5.com/guncel/chp-yarginin-kararlarina-saygiliyiz

      http://www.turgutdibek.com/haber.asp?hid=180

(10)  http://www.chp.org.tr/?p=32762

(11)http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=240689

 

 

REJİMDEN NE HABER?

seriat_bayragi

MUHALEFET ELİYLE “ILIMLI İSLAM CUMHURİYETİ”NE DOĞRU!..

Gül’ün “Kuvvetler ayrılığı” konusunda Erdoğan’la ters düşmesi üzerine, sözlerini düzelterek “Cumhurbaşkanı ile aynı düşünüyoruz” dedi. Yalnız kalan Erdoğan, mecburen kaldığı için böyle bir düzeltme yaptı, gerçekte düşüncesi değişmiş değil!  Erdoğan, demokrasinin temel direği olan “Kuvvetler ayrılığı” ilkesini içselleştirmiş değil. Bunu kanıtı: “Galataport satışını yapıyoruz ama yargı bunu engelliyor. Benim Bakanım şube müdürünü alıyor tayin yapacak. Ve bu tayini siz 11 kez 12 kez durduruyorsunuz” sözleridir. Başbakan hukuk tanımıyor. Ne istiyorsa olacak. Dolayısıyla idarenin keyfi işlemlerinin de denetlenmesini istiyor. Verdiği örnek bunu kanıtlıyor. Mahkeme şube müdürü bir memurun atamasını hukuka aykırı bulmuşsa, buna saygı gösterilecek ve hukukun gereği yerine getirilecek.  Mahkemenin kararını boşa çıkartmak için çeşitli bahanelerle o memur12 kez tayin edilmeye çalışılmayacak. Başbakan’ın rahatsız olduğu durum budur. İdarenin keyfi işlemlerine yargının “dur” demesini kabullenemiyor. Erdoğan’ın bilinçaltındaki düşünce böyledir ve bunu itiraf etmiştir. İstediği sultan olmaktır. Dikta rejimine olan hevesini “Başkanlık Sistemi” ile tatmin edebileceğini düşündüğü için “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nu kurarak bu suça muhalefeti de ortak etmek istemiştir. Nitekim gerçek amacının “demokrasi” olmadığı 12 Eylül Halkoylaması ile kabul edilen ve yargı erkinin bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıran değişiklikleri “kırmızıçizgi” olarak ileri sürmesi ve değiştirmeye yanaşmamasıdır. Bu yalın gerçeğe rağmen muhalefet partilerinin komisyondaki sandalyelere yapışması suç ortaklığından başka hiç bir anlama gelmemektedir. Komisyon dışında kalmak suretiyle Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi”  talebine karşı muhalefeti örgütleyip, bu talebi engellemek mümkündür. Komisyonda kalarak yapılmak istenen değişikliğe meşruiyet kazandırılmış olacak ve TBMM‘ndeki görüşmelerde yeterli oy desteği bulunamazsa bu defa halkoylamasına gidilerek değişiklik gerçekleştirilecektir.  Halkoyuna başvurulduğunda, muhalefetin yeterli iletişim araçları olmadığından halkın aydınlatması neredeyse imkânsız olacaktır. Kaldı ki, bu defaki değişiklikle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın daha önce çekince konulmuş bulunan maddeleri de Anayasa maddeleri haline getirileceği için, BDP Anayasa değişikliklerine, bu arada “Başkanlık sistemi”ne de “evet” diyebilecektir. Aynı şekilde başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, Y-CHP‘nin CHP mirasını reddeden milletvekilleri de söz konusu değişikliklere evet diyerek Mecliste aranması gereken çoğunluğa ulaşamasalar bile, halkoylamasından kolaylıkla geçebileceklerdir. Görüldüğü gibi bu defa AKP, BDP ve MHP ile Y-CHP’nin bir kısım milletvekilleri bu değişiklikleri destekleyeceklerini belli etmişlerdir. Dolayısıyla olası bir halkoylamasında Erdoğan istediği Anayasal değişikliği yaparak “Başkanlık Sistemi”ne geçişi sağlayacaktır. Olası başkanımız Erdoğan, demokrat ve hukukun üstünlüğüne inanmış bir lider olmadığı için, rejim kolayca faşizme doğru yönelecektir.

Başbakan’ın istediği rejimde: Örneğin stratejik ve benzeri açılardan  yabancılara satışını ülke çıkarlarına aykırı bularak  Galata Limanının satışı engellenemeyecektir. Aynı şekilde (siyasi düşünceleri veya inancı farklı olduğu için Bakanı tarafından sevilmeyen) işinin ehli bir şube müdürü, haksız ve keyfi olarak tayin edildiğinde yargı yoluna başvurarak hakkını arayamayacaktır. Bir gecede 7 bin sağlık memurunun istekleri dışında yapılması karşısında yargı yoluna başvurup hak aranmasından iktidar rahatsızlık duymaktadır. Haksızlığa uğrayan memurlara hakkının verilmesine karar veren mahkemeleri Başbakan istemektedir. Başka bir örnek verelim: Köprülerin ve otoyolların özelleştirilmesine “Başkan”ın  isteği dışında şirketler katılamayacak ve ihale AKP’ye yakın Ülker Grubu’nun bulunduğu konsorsiyuma 8 yıllık geliri karşılığında verilecek fakat kimse bu ihalenin iptali için dava açamayacaktır!..  “Başkan”,  oğlu Bilal ile Burak arasındaki “eşitsizliği”  gidermek için 10.5 milyon Dolara ikinci bir “gemicik” satın alacak ve kimse bu kadar parayı nereden bulduğunu veya nasıl kazandığını, vergisini verip vermediğini soramayacaktır. Gerektiğinde yargı yoluna da başvurulamayacaktır!..  Aynı şekilde yabancılara 1.43 TL’ye satılan benzinin Türk vatandaşlarına neden 4.7 TL’ye satıldığını kimse soramayacaktır. Sosyal medyada dolanan fıkra gibi bir başka örnek verelim: Başbakana en az 500 puanla girilen OTDÜ‘ye, 8 TOMA, 3600 polisle ve 20 zırhlı araçla girip, gaz ve biber bombaları ile çocuklarımızı hırpalamanın hesabını, kimse hiç bir organ önünde soramayacaktır. Erdoğan’ın istediği; şehit kanıyla sulanarak vatan yapılmış bu kutsal toprakların “NATO toprağı” olarak ilan edilmesinin, topraklarımızın yabancılara satılmasının, TELEKOM gibi stratejik kurumlarımızın düşmana satılmasının hesabını hiç bir zaman kimsenin soramamasıdır… Başka bir söyleyişle, Erdoğanların istediği rejimde; Deniz Fenerleri ve halkı soyanlar hiç bir şekilde yargılanmazlar, hükümete muhalefet edenlerin ise,  zindanlara doldurulur. Yargısız infaz edilirler… 

Erdoğanın şikâyetçi olduğu durum, yukarıdaki örnekleri soran, soruşturan ve gerektiğinde yargılayarak gereğini yapan kurumların varlığıdır. Bunun adı “Kuvvetler ayrılığı”dır. Ne yazık ki, böyle keyfi bir rejimin (faşizmin) gerçekleşmesi için yapılacak olan anayasa değişikliğine, en büyük katkı, masada oturan muhalefet tarafından verilmektedir… Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, muhalefetin suç ortaklığı, bu gerçeklerin zamanında halka anlatılmaması ve anlatacak olan aydınlara zaman kaybettirmekle gerçekleşmektedir. TBMM’nde zaten bir şey yapamayacakları bellidir!.. Bu durum baş sorumluları Kılıçdaroğlu ile Bahçeli olacaktır…

Yeni rejimin her ne kadar adı “Başkanlık Sistemi” olara konulmuşsa da gerçekte Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye için öngörülen rejim “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”dir, açık bir faşizmdir!.. Anlaşılmaktadır ki, bu yeni rejim içerisinde Y-CHP ile yeni MHP “muhalefet” görevi yapmayı kabul etmişlerdir. O bakımdan geçiş süresinde muhalefet yapar gibi yapmaktadırlar. Başka bir söyleyişle, iş işten geçtikten sonra, yapılanlara muhalefet etmek; gerçek muhalefet yapacak olanların ayrı bir merkezde örgütlenmesini engellemek anlamına geliyor.

Av. Cemil Can

CHP’NİN “SEYİT RIZA” KOLLARI!..

CHP’NİN “SEYİT RIZA” KOLLARI!..

CHP’de slogan tartışması derinleşirken, bir tek Kemalizm karşıtı Mümtazer Türköne’den, Parti Meclisi Üyesi Umut Akdoğan’a destek geldi. Türköne: “Mustafa Kemal’in askeri’ olmak payesi ile ‘Aponun militanı’ olmak arasında ulusalcı tonlama arasında ne fark var?” dedi!..

Umut, Kemal Kılıçdaroğlu’nun canı ciğeri; CHP’nin Kurultaydan sonraki en yetkili organı olan Parti Meclisi’nin en genç üyesi. 34. Olağan Kurultay’ın gözdesi, partideki TESEV grubunun vazgeçilmezi! Son kurultayda Kılıçdaroğlu’ üç listesinde de adı vardı.(1) Parti kayıtlarına göre, “hukukçu”ymuş ama baroda kaydına rastlanmıyor. Mizah tutkunu olduğunu söylüyor, bir tek esprisi var o da yeni bulduğu “yurttaşlık” sloganı! Yurttaş Umut askerliğe şiddetle karşı! Yenimahalle İlçesinin 9. Olağan Kongresi’nde konuşmacıydı. O nutkunda birikimine uygun bir de vurgu yapmıştı: ”İhtiyaç olan tek unsur ‘sol’dur…” veciz sözünden sonra “Sermayenin içerisinden geliyorum (2) diyerek kendini tarif etti. Parti büyüklerinden çok da alkış aldı. Sözlerine inanırsak, sanki sermayenin CHP içindeki temsilcisi gibi! “Sermaye”nin içimizdeki bu temsilcisi; ne iş yapar, nasıl geçinir, partililere sordum bilen çıkmadı. Parti Meclisi üyeleri için harcırah ödeniyor mu onu da bilmem. Ödeniyorsa bile bu delikanlıya yeterli olduğunu sanmıyorum. Zira her tarafa o koşturuyor, her işin içinde var! Acaba parti bütçesinden verilen “danışmanlık ücretleri”; mesleğini icra edemeyen böyle verimli arkadaşların geçimini sağlamaya yeter mi?… Malum bizimkilerin gemicikleri yok! Genel Başkan danışmanların ücretlerinde iyileştirme yapmayı düşünüyordur herhalde!…

Umut’un bir “twitter” hesabı var; şu ana kadar 3569 “tweet” atmış. Hepsi de yüzeysel ve içeriksiz tabi, çürük dişin kovuğunu bile doldurmazlar!.. “Asker mevcudu korur, yurttaş ülkesini bir adım daha ileri götürür” sözü, onların en iyisi… Sloganından ötürü kendini bir tek kutlayan Tufan Türenç’tir. Onu da bilmenizi isterim!..

Bizim “dahi” çocuk, Tunceli il derneği ve vakfının toplantılarında; hep başköşeye oturtulur. Hemşerilerine göre, Tunceli’nin gurur kaynağı. Umut, Gürsel ErolEmre Doğan ve Mehmet Perçin gibi Kılıçdaroğlu’nun prenslerinden… Hepsi de Hüseyin benzeri elemanlar, gelecek için “umut” vaat ediyor!… Umut da arkadaşları gibi Dersim Spor taraftarı. (3) Dersim Spor’un sporla bir ilgisi yok!.. İşi gücü Hüseyin Aygün’ün saçma sapan fikirlerini yaymak. Atatürk’ü ve İnönü’yü itibarsızlaştırmak için çorbada onun da karınca kararınca tuzu var. Umut’u tepelere kadar tırmandıran biricik “amcası” Kemal Kılıçdaroğlu’dur, bunu bir yere not edin. Yukarıdaki fotoğrafa bakar mısınız, birbirilerine nasıl da yakışıyorlar. Sanırsınız baba-oğul. Bu karede ne kadar da mutlular, değil mi? Tüh tüh tüh tüh, 40 bin kere maşallah! Biri çıkıp; bunlardan biri CHP’nin genel başkanıdır, diğeri 25 yaşındaki parti meclisi üyesi dese, vallahi kimse inanmaz!.. O kadar da kolay mı ele verir bir fotoğraf insanı!..

Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” demek, faşizme ve emperyalizme karşı, Atatürk ve arkadaşlarının yaptığı gibi; göze göz, dişe diş savaşmayı göze almaktır. 74 milyon Türk halkına söz vermektir ve “Türk’üm” demekten utanmamaktır! Yemin tazelemektir bir bakıma. Demek ki, siz “yurttaş” olup, sürekli genel merkezde oturacaksınız öyle mi? Yakışır size ne diyeyim!.. Seçiminizi böyle yaptınız anlaşılan… Bizim o taraflarda; “Oynamayacak gelin, yerim dar der” diye bir söz var. Sizinki de o misal. “Askerlik” ve “savaş” söz konusu olunca, hep o gelin rolünü oynuyorsunuz!..

Mustafa Kemal’in askerlerini görmek istiyorsanız eğer, Köy Enstitüleri’nden mezun olup, kendi yaptıkları tahta bavullarla, Anadolu’nun dört bir yanına karıncalar gibi dağılan öğretmenlere bakın!.. (4) Sanırım sizin kafanızda asker profili olarak hala yeniçerilerin resmi var!..

Hatırlarsınız bir ara Kemal Amcanız, Bekir Coşkun’a çizmelerini giyme sözü vermişti. Baktı ki, çizme giydikten sonra; boyuna dürbün takmak  var, arkasından atı eyerleyeceksin, sonra koynuna vatan haritası yerleştireceksin, ancak ondan sonra ata “deh” diyeceksin. Zor geldi zahîr, yemedi. Hazret, bir daha da çizmeleri ağzına alamadı… Umut ise, postallarını zaten 1923’te çıkartmıştı! Sahi büyük dedesi o yıllarda ne ederdi, doğrusu çok merak ederim. Anlatsa da öğrensek bari…

O taraftan bakınca, geriye bir tek kendi durumlarına uygun bir slogan bulmak kalıyor. Çok şükür, Umut çift sarılı olarak onu da yumurtladı sonunda. Umut son demecinde, “Yurttaşlık kimliğine sahip çıkmalıyız” demiş!(5) Delikanlı CHP’lilerin, kendisi gibi kimlik sorunu olduğunu sanıyor… Aynı gün “Atatürk yaşasaydı bu sloganı onaylardı” diyerek, buluşuna bir de dokunulmazlık sağlayıp, son noktayı koymuş! Bu düşüncesinde de oldukça ısrarlı delikanlı. Konuşmalarına bakılırsa, sanki Mustafa Kemal’i ondan iyi tanıyan yok!.. Bu yüzden olacak, mal bulmuş mağribi gibi, kanaldan kanala koşarak, buluşunu anlatıyor…

Anımsarsınız, “amcası” Kemal de, ”Turbanı biz çözeriz” buluşunun mucididir. Çözdü de hazret!.. Bu veciz sözünün üzerinden bir sene geçmedi, sayesinde dizilere bile turbanı giydirdiler!.. Umut’un sloganın da aynı akıbeti paylaşacağına eminim!..

Konuyu fazla dağıttık galiba, sadede gelelim. Bugünkü konumuz Umut’un buluşunu değerlendirmekti. Umut, CHP’nin Gençlik Kolları’ndan gelmenin övünülecek bir şey olduğunu sanıyor. Sermaye olarak öne sürdüğü, daha önce Gençlik Kolları’nda değişik görevlerde bulunmuş olmasıdır. Sanki başka gençlere kapılar açıktı da onlar, bu görevleri yapmadılar. Abisi Zeki Alçın da Gençlik Kolları’ndan geliyor, sorsun bakalım ne kadar sermayesi kalmış?.. Yurtseverler Silivri’de iken o aynı gün suç ortakları ile birlikte “Dergahlarımız Geri Verilsin” sözlerinin önünde vitrin süslüyordu!.. (Bkz. Alttaki fotoğraf.)

Siz Ey Dersimli Kemal’in Prensleri;

Bilesiniz ki, CHP Gençlik Kollarının asıl üyeleri; Çanakkale Savaşı’na katılan 50 İstanbul Sultanisi öğrencisi, 100 Tıbbiyeli ve Dar-ül Funun öğrencileri ve onların takipçileridir!.. Hepsi de (SOROS’un değil), Mustafa Kemal’in askerleridir!..

Mustafa Kemal’in askeri olmayan biri emperyalizmin uşağı sayılır!.. Uşaklık bize göre değildir!..

Atatürk’ün askerleri, CHP Gençlik Kolları’na alınmayınca, kısa süre içerisinde doğal olarak Gençlik Kolları da “Seyit Rıza’nın CHP Kolları” haline dönüşmüştür! CHP’nin Tunceli il derneğine dönüştüğü gibi!..

Bunu da yazın bir tarafa, sırası geldiğinde delil olarak kullanırsınız!..

Dünyanın en kalabalık barosu olan İstanbul Barosu’nun Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal’ın, “Ülkemiz gizli işgal altındadır” diye diye, dilinde tüy bitti. Yurtsever aydınlar, gazeteciler ve subayların çoğu aynı görüşü paylaşıyorlar. Zifiri karanlık zindanlarda övündükleri tek şey var: Mustafa Kemal’in askeri olmak!..

Çağımızda emperyalistler, işgal edeceği ülkelere, artık kendi askerlerini göndermiyorlar. Kendileri ile işbirliği yapacak “yurttaş”ları bulup destekliyor ve iktidara getiriyorlar. Sonra yine o ülkenin kendi askerlerine, ülkelerini işgal ettiriyorlar!..

Bu taraftan bakınca, ahval ve şerait 1919’dan önceki Anadolu’dan çok daha kötü görünüyor. Başta ABD olmak üzere, düşmanlarımız Lozan’ı tanımıyor. Duvarlara Sevr Haritasını asmışlar. Büyük Ortadoğu Projesi’ni gösteren haritaları da aynı amaçla çizilmiştir. Özetle söylemek gerekirse; İkinci Kurtuluş Savaşı yapılmadan, kurtuluşumuz ufukta gözükmüyor. Hiç kuşku yok ki, İkinci Kurtuluş Savaşı’nı yürütecek olanlar, Mustafa Kemal’in Askerleri’nden başkaları olamaz!.. Dedeleri askerlikten kaçanlar, korkaklar ve kendi kabuğunun içerisinde, zavallı bir midye gibi yaşayanların, bu savaşta yeri yoktur ve olamaz da… Öyleler, elbette kendileri için mazeret tadında, yeni sloganlar üretecekler!.. Acımasız bir savaşı; “barış” gibi gösterip,  sade “yurttaşlık” numaraları ile yine sıvışacaklar!.. Ne var ki, Türk halkının direnme gücünü kırmayı amaçlayan bu söylemlerin mucitleri ile onları arkalarından itenlere; er geç bu yaptıklarının hesabı sorulacaktır!..

 

Bre gafiller! ..

Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde 30 yıldır süren savaştan da mı haberdar değilsiniz? 40 binden fazla yurttaşımızın öldüğü o olaylar, barış içerisinde mi yaşanmıştır? Ya Güney sınırlarımıza dikilen “patriotlar” neyin nesidir? Malatya-Kürecik’teki füze kalkanı şehit kanlarıyla sulanmış o güzelim topraklara ne için yerleştirilmiştir? Duymadınız mı, bu kutsal topraklar için “NATO toprağı” deniliyor artık?…

Bütün bu çıplak gerçeklere rağmen, her şeyi güllük gülistanlık gösterip, sade bir “yurttaş” kimliğine bürünmek, Allah aşkına söyleyin kimin işine yarar?.. Siz kimin tarafındasınız?..

Anlaşıldığına göre Y-CHP yönetimi, Türk halkı gibi savaş şartlarında değil, sırça köşklerinde “Lale Devri”ni yaşamaktadır… Aydınlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları konuşacak, haksızlıklara karşı gelecekler ve gerektiğinde bedel ödeyecekler. Siz ceylan derisinden yapılma koltuklarınıza gömülüp, onlardan “bedel ödemelerini” isteyeceksiniz ama sizin kılınız bile kıpırdamayacak. Var mı öyle 3 köfte 5 kuruşa? Muhalefet olarak, bu eylemleri örgütlemek, yapmak ve yapacak olanlara önderlik yapmak göreviniz değil mi? Neden talip oldunuz Mustafa Kemal’in koltuğuna? Yoksa yüreğiniz yetmiyor mu öne geçmeye? Bu kavgada başımızda durup, sadece “slogan” mı üreteceksiniz?..

Merak etmeyin, Türk halkı içerisinde bulunduğu durumdan kurtuluşu gösterecek doğru yolu da bulacaktır. Bize slogan lazım değil. “Dağ Başını Duman Almış” marşı ile doğru bildiğimiz yolda yürümeyi biliriz!…

Sahi bir yere gitmeden önce, bir de şu soruya bir cevap verseydiniz: Hangi özellikleriniz nedeniyle CHP’nin Kurultay’ında başımıza seçildiniz? İster misiniz, şimdi size oy veren bu ellerimi kırayım!..

Yanıtlarınızı gençlerle paylaşacağım, ona göre, bundan böyle düşünerek konuşun!..

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1)http://www.bursaport.com/haber/politika/ulusal-politika/chpde-herkesin-bir-listesi-var-24955.html

(2)http://www.youtube.com/watch?v=mP9UPC_uFKk

(3) http://www.facebook.com/dersimspor1

(4)http://www.egitimsenkars.org/news_index.php?category_code=1246568182&news_code=1334752618&year=2012&month=04

(5)http://www.chp.org.tr/?p=97693

 

MEHMETÇİK TGB’LİDİR

tgb

KİM NE DERSE DESİN MEHMETÇİK TGB’LİDİR, TGB DE MEHMETÇİKTİR!.. 

Doğrusu beş buçuk yıl beklemeye değdi! Beklendiği gibi sonunda Silivri’den adil bir karar çıktı! Yurtseverler, 13 Aralık 2012 günü Silivri zindanının duvarlarına kadar dayandı. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını biraz daha atsalardı,  kampusun duvarları hükümetin eline gelebilirdi. Gençliğin önderi, ak saçlı gençlerin komutanı İlker Yücel her zamanki gibi sağduyulu davrandı. Çıkan arbedede yere düşen bir Mehmetçiği kaldırıp,  yeniden görev yerinde,  karşımıza dikti.  Ne yaptığını soran arkadaşına:”Mehmetçik vatan görevini yaptığına inanıyor, biz de aynı şeyi yapmıyor muyuz? O da bizim kardeşimizdir, terhis olduğu gün bizimledir” demişti!.. İlker komutan, o gün çiğnesin diye ayaklarının önüne atılan Yunan bayrağını, yerden kaldırtan Mustafa Kemal gibiydi!.. Türk halkının gözünde büyüdükçe büyüyordu…  13 Aralık günü, Mehmetçik TGB‘li olmuştu, TGB zaten  Mehmetçiklerle doluydu. İlker Başkan, bekçi kulübesinin üstünde; Kocatepe’de durur gibi kararlı ve cesaretli duruyordu. Anneleri yaşındaki kadınlara cop sallayan bir kaç densize; “Sakın ha!” diyerek parmağını sallaması, gözümün önünden hiç gitmiyor!..           

TGB üniformalı gençlerden biri; ”Amca!” diyerek söze başladı: “Tepeden tırnağa tecrübe ile donanmış bu amcalar ve teyzeler engel olmazsa eğer; 8 dakika içerisinde, duruşma salonuna  girebilir ve son kararı Türk Milleti Adına BERAAT olarak açıklayabiliriz” dedi!.. İşte 13 Aralık 2012′nin önemi buradan geliyor. Türk gençliği artık birbirinden kopuk değil, geçmişin birikimi ve deneyimi ile harmanlanmıştır. O nedenle hata da yapmıyorlar. TGB’nin başarısı bence bu alçak gönüllüğünde ve efendiliklerinde  yatıyor!.. 

Benden de kocaman bir de aferin size çocuklar!.. Bu yaşta yine gözümüzü ıslattınız. Zaferiniz kutlu, gazanız mübarek olsun! And olsun ki, sizler önümüzde yürüdükçe, daha ne Silivrilere koşacağız!.. 

Gördüğünüz gibi 3200 yılda okunacak dava evrakı yetmemiş özel mahkemeye. Özel yetkili savcılar, yetkileri bittiği halde, yeni bir iddianame hazırlayıp, 13 Aralık gününe yetiştirdiler.  Ne ilginç değil mi? Yetkileri kaldırılan “özel yetkili savcılık”ların yerini, TBMM’nde kurulan “Darbeleri Araştırma Komisyonu” almış! Mahkeme, şimdi de bu komisyonun bir kaç hafta önce hazırladığı raporları istemektedir. Böyle bir tutum, Ortaçağ engizisyonunda bile görülmemiştir. Bu durum açıktan kanuna karşı hiledir. Soruşturma yetkisi kalmamış savcılıkların (olmayan) işi, TBMM’nde kurulan komisyonlara yaptırılmaktadır. Aslında mahkeme de özel yetkili savcılıkla aynı duruma düşmüştür. Onun da görevi, yasa çıktığı gün bitmiştir. Sadece elindeki davalara bakacaktı. Bu mahkemeler, birleştirme yoluyla dahi gelse, yeni davalara bakamazlar. Birleştirme kararı da  kanuna karşı yapılmış açık bir hiledir!.. 

Savcılığın esas hakkındaki mütalaayı okuyacağı gün, mahkeme ne yapmıştır? 

Bu sorunun yanıtı esaslı bir başka kanıttır. Baktılar ki, Türk halkı davayı sahiplenmiştir, Atatürk’ün askerleri, devrimciler karınca sürüsü gibi Silivri’ye doğru akmaya başlamıştır, onlar da tembel taşeronlar gibi  iş programlarını değiştirdiler!.. Tutumunu dışarıdaki olaylara göre belirleyen bir mahkemeye “bağımsız ve tarafsız” mahkeme denebilir mi?  Mahkeme o gün verdiği birleştirme kararı ile 3200 yıla, sadece bir kaç yıl daha eklemiştir!.. 5 terebayt boyutlarındaki dava hacmi,   250 milyon sayfayı aşmaktadır. Sadece 21 iddianamenin sayfa sayısı 17 bindir.   Aslında Silivri’deki bu 17 bin sayfa iddianame ile Türk milletinin iradesi tutsak edilmiştir… Evet aynen böyle olmuştur. İçeride tutuklu iken, milletvekili adayı gösterilip seçilen milletvekillerimiz vardır. Onları seçen, bu milletin özgür iradesidir. Ve kim ne derse desin, bu irade onların tutukluluğuna rağmen oluşmuştur. Milletin bu açık iradesine rağmen, milletvekillerini tahliye etmemek, millet iradesine doğrudan karşı gelmek ve o iradeyi tutsak etmektir. Doğal olarak millet, 13 Aralık günü  bu hukuksuzluğa isyan etmiştir!.. 

Yukarıdaki çarpıcı verilere rağmen, “Davanın sonunu beklemek lazım”, “Hukuk çözer”, “Yargıya saygılıyız”, “Bu işin bir de Yargıtay’ı var”, “Biz yargılanmasınlar demiyoruz ki..” gibi sözleri söyleyenler; asrın bu en büyük tertibi içinde rol üstlenmişlerdir!.. Daha fazlasını söylemeye dilim varmıyor!.. 

Böylesine iddialı sözler söylemeden önce, ortada “yargının çözebileceği” bir davanın olmadığını ortaya koymamız gerekir!..  

Bir kere bizdeki “özel görevli mahkemeler”e mahkeme denemez. Demek ki, ortada çağdaş anlamıyla bir “mahkeme” den söz edemeyiz. Bu düşüncemin birinci kanıtı şudur: Eğer Silivri’dekiler mahkeme  sayılsaydı, iktidar tarafından kaldırılmazlardı. İkinci kanıt: Hukuken kaldırılan veya kaldırılması zorunlu görülen bu “mahkeme”lerin,  son kararı vermesine olanak tanınmazdı. Çünkü verecekleri hüküm, daha baştan meşruiyetini kaybetmiştir.  Alın size bir kanıt daha: Bildiğiniz gibi, bir önceki ara karara göre, esas hakkında mütalaasını vermesi için dosya iddia makamına tevdi edilmişti. O gün beklenen; iddia makamının, esas hakkındaki mütalaasını okumasıydı… Türk milleti adına karar vermeye yetkili olan bir mahkeme,  halk kapıya dayandı diye, geri adım atmaz! Bağımsız ve tarafsız mahkemeler, hiç bir  baskıya boyun eğmeden, yargılamaya devam ederler. Salt bu tutarsızlık bile, mahkemenin “Türk Milleti adına” karar verme yetkisi bulunmadığını kabul etmesi anlamına gelir!.. 

Öte yandan;  mahkeme dediğin “bağımsız” ve “tarafsız” ise mahkeme sayılır. Bu nedenle,  insanım diyen biri, Silivri’deki  “Özel görevli Mahkemeler”  için bu iki sıfatı kullanamaz!..  Daha da önemlisi; “bağımsız ve tarafsız” mahkemelerde, “masumiyet karinesi” esas alınır: Suçlu olduğu kanıtlanana kadar, herkes masum sayılır. Kaçma ve delilleri karartma ihtimali olmayan sanıklar tutuklu yargılanmazlar. Yurt dışında iken, hakkında soruşturma başlatıldığını öğrenip, mahkemeye gelenler ise,  “kaçma ihtimali” vardır gerekçesi ile tutuklanmazlar! Türk halkının zekasıyla bu şekilde alay etmek kimsenin hakkı değildir! “Silivri hukuku” ile en temel hukuk ilkeleri sürekli ihlal edilmiştir. Tutuklamalar infaza dönüştürülmüştür. Bu mahkemelerde, bugün itibariyle söylersek; beraat eden bir sanıkla, 5 buçuk yıl hapis cezasına mahkum olan arasında, hiçbir fark kalmamıştır. Suçlu bulunan da masum olan da aynı cezaya çarptırılmış ve cezaları peşinen infaz edilmiştir!.. “Silivri Hukuku”nun hukuk, “özel görevli mahkeme”lerin mahkeme olmadığını kanıtlamak için bu örnekleri çok daha çoğaltabilirim!.. 

Hiç bitmeyecekmiş gibi giderek genişletilen bu dava, şimdi ne oldu da hızla bitirilmek istenmektedir? 

Bu soruya yanıt vermeden önce, dışarıda hemen yanı başımızda  neler olduğunu bilmemiz gerekiyor. Şu ana kadar, Esat rejiminin yanında yerini alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD, Suriye Ulusal Koalisyonu’na (SUKO) katılma kararı almıştır. Bu kadar kısa süre içerisinde, emperyalizmin paralı askeri haline geleceği beklenmeyen PYD’nin, bu ani dönüşü, Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulayıcılarına ek görevler yüklemiştir. Görünüşe bakılırsa, Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminden sonra, Suriye’de de benzer bir oluşumun tanınacağı anlaşılmaktadır. Hiç kuşku yok ki, ondan sonra, sıra Türkiye’ye gelecektir. Patriotlar zaten bu nedenle sınırlarımıza yerleştirilmektedir. Günü geldiğinde hem bize, hem de İran’a karşı kullanılacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın. Türkiye’de dağınık halde ve her bölgede yaşayan Kürtleri kontrol edebilmek öyle kolay bir iş değildir. Bunun için BDP yeterli görülmemiştir. Diğer kontrollü Kürt gruplarının ise, bu işi başarabilmesi beklenmiyor. Bu nedenlerle, KCK’nın açlık eyleminde, son sınavını vererek, Kürtlerin tartışmasız lideri olduğunu kanıtlayan Öcalan’ın, bir an önce özgürlüğüne kavuşturulması gerekiyor. Kürtleri, ancak o toparlayıp geçmişte olduğu gibi sopayla hizaya sokabilir. Zaten yıllardır kendisine bir ada tahsis edilerek, beslenmesinin nedeni de budur. O da şimdi görevini yapıp, efendilerine can borcunu ödeyecek! Lakin, bunun için genel af çıkartılması da lazım! Genel af çıkartılması için, önce kamunun adalet duygusunun iyice kanatılması gerekir.  Ancak o zaman hükümet, bu kanayan yarayı “genel af” ile tımar edebilir!..  Herkes kabul etmektedir ki, kamunun adalet duygusu “Silivri Hukuku” ile ağır bir şekilde yaralamıştır. Özellikle de bu dönemde, TSK‘nin PKK ile savaşan komuta kademesine yapılanlar, unutulacak gibi değildir!.. Bütün hukuk kurallarını çiğneyerek, yurtsever komutanları, milletvekillerini ve aydınları onlarca yıl hapis cezasına çarptırmakla, istenilen o uygun ortam zaten hazırlanmıştır. Üstelik sanıklara savunma hakkı verilmeden en ağır cezalar verilmiştir ve verilecektir!.. 

Sonrası isyandır elbette. Hemen arkasından genel af ile durum kurtarılacaktır!..  Yalnız burada bir incelik daha vardır: “AKP bebek katilini af etti” demesinler diye, yasa önce Öcalan’ın yararlanamayacağı şekilde çıkartılacaktır. Sonrası kolay, Anayasa Mahkemesi’ne bir başvuru ile yasa  iptal edilip, genelleştirilecektir!.. 

Yüksek mahkeme kararıdır bu, kim ne diyebilir ki?! 

Çok kısa süre sonra Abdullah dışarıdadır ve gittiği yerlerde “halk kahramanı” muamelesi görecektir!.. 

Bu senaryonun devamını da görür gibiyim ama onu burada anlatmayacağım!.. 

Av. Cemil Can

 

 

 

 


“AŞURE” PARTİSİ!..

aşure-ankara-il

CUMHURİYET (AŞURE) PARTİSİ ve BİR TÜRKİYE KLASİĞİ!..

Birkaç gün önce bir dostum, Y-CHP’ye karşı çok acımasız ve sert eleştiriler yaptığım için sitemini iletti. Yakın arkadaşlarım arasında bu tür eleştirilerin AKP’ye yarayacağını söyleyenler bile var!..

O halde onlar için bir kez daha söylüyorum: Kendinizi bir savaşta düşünün çocuklar. Öyleyiz de zaten. Başınızdaki komutan, verdiği komutlarla düşmanın zafer kazanmasını yani bizim sonumuzu hazırlıyorsa ne yapabiliriz? Komutanın emirlerini yerine getirmek; ülkemize, halkımıza ve inançlarımıza ihanet etmek olmaz mı? Kılıçdaroğlu, son günlerde bana düşmanla gizli bir işbirliği yapan komutan gibi görünüyor! Savaşma gücümüzü kırıp, bizi topyekün düşmanın askeri haline getirmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Hal böyle olunca, ben öyle bir komutanın emirlerini yerine getiremem! Ya kendime yeni bir komutan ararım, ya da emir ve komutayı üzerime alırım!.. Benim Atatürk’ün Gençliğe Söylevi ile Bursa Nutku’ndan öğrendiğim böyledir!..

Karşıdevrimi durdurabilecek veya tersine çevirebilecek en önemli siyasal güç olan CHP, tam tersini yapıyorsa; bize düşen birinci ödev: Bu gerçekleri yüksek sesle haykırıp, tabanı uyandırmak olmalıdır. CHP’yi işgal ederek, ele geçirenlerden partimizi geri almadıkça, muhalefetin başarıya ulaşıp, iktidar olması imkansızdır!..

Yandaş köşe yazarlarından Engin Ardıç, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İzmir seyahatinde söylediği: CHPyi iktidar yapmak gibi bir hedefimiz yok(1) sözlerini ağzına pelesenk yapmış. Bir diğer yandaş yazar Ahmet Kekeç ise, aklınca bu sözlerin “iktidar hırsım yok” anlamında kullanıldığını söyleyerek, Kemal Bey’in ağzından kaçtığı belli olan bu sözleri, gündemde tutarak CHP’yi vurmak istemişti!.. Yemedik tabi… Benim gibi düşünen çoğunluk pek ilgilenmedi bu sözlerle!..

Ne var ki, Cumhurbaşkanlığı için CHP’nin bir adayları olmadığını belirten Kılıçdaroğlu, “Hem Gül hem Erdoğan aday olursa, kime destek verirsiniz? Gül’e destek verir misiniz?” sorusuna “Bakarız, niçin olmasın” yanıtını vererek, (2) en fahiş siyasi hatayı yapmıştır. Böylece yukarıdaki sözlerinin “ağzından kaçmamış” olduğu, bilinç altında saklanmış düşüncesi olduğunu kanıtlamıştır. Erdoğan ve Gül AKP’nin adaylarıdır be adam! Son genel seçim sonuçlarına göre, AKP’nin oy oranı yüzde 49 değil miydi? CHP oyların yüzde 26′sını almıştı. Erdoğan ve Gül’ün ikisi de aday olursa, CHP’nin göstereceği adayın şansı oldukça yükselecektir. Hatta bir tek böyle bir durumda, CHP’nin Cumhurbaşkanlığını kazanma şansı vardır. Kemal Bey daha baştan CHP’nin adayı olmadığını ilan ederek, olası aday adaylarının da cesaretini kırmış ve Cumhurbaşkanlığını altın tepsi içerisinde AKP’ye sunmuştur!..

Bu kadarına da “pes” !..

Yakışıyor mu sana Kemal Bey?.. Ne demek CHP’nin adayı yoktur… Doğruyu söylemek gerekirse CHP’nin bir lideri ve genel başkanı yoktur!.. Söyleyeceksen bu gerçeği söyle. Bir şey yapacaksan, bu gerçeğe göre gereğini yap!.. İstifa et, çekil git başımızdan!.. CHP tabelası ile seçime girse bile, bu durumdan daha kötü olamaz!..

Gerçekten de Kılıçdaroğlu’nun, CHP’yi iktidar yapmak gibi bir hedefi yokmuş!. Engin Ardıç’la Kekeç’e boşuna yere sövmüşüz!..

Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün düzenlediği “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü” panelinin açılış konuşmasını yapan Beşir Atalay, devrimleri yeni CHP sayesinde yaptıklarını itiraf etmiştir…

“22. dönem AKP ve CHP grup olarak, bağımsızlar vardı bir miktar; ikisi de Parlamento’ya yeni girmişti. Bir önceki dönem CHP de Parlamento’da yoktu, AKP de ve yepyeni bir parlamento. O atmosferi biz iyi değerlendirdik. Şöyle bakıyorum, en verimli dönem oldu o dönem, o hızlı reformlar daha kolay gerçekleştirildi.”(3) diyerek Y-CHP’nin karşı devrimdeki rolünü açıkladı!..

Bundan böyle mızrağı çuvala sığdırmanız oldukça zorlaştı Kemal Bey!.. Haydi onurlu bir şekilde istifa edip, kurtulun bu işkenceden!..

Y-CHP’nin AB‘ne karşı tutumunun olumlu olduğu, AB’ye girmek için can attığı biliniyor. Denebilirki, Kılıçdaroğlu AKP’nin AB sürecini yavaşlatmasından şikayetçidir. Kılıçdaroğlu değil miydi Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun CHP’li üyelerine, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın ruhunu yeni anayasaya yansıtma talimatını veren? Genel af konusunu ilk dillendiren de ne yazık ki yine bizimkiydi. Hazret, bu aralar anadilde savunma anadilde eğitim” konusunda bile, PKK’dan önde gidiyor. Kemal Bey için tek sorun, “halkın hazır olmamasıdır” sadece. “Anaların gözyaşı dinecekse, herkesle görüşülebilir” diyerek, İmralı’ya selam duran da odur!..

Kıçıdaroğlu’nun içine girmek için balıklama daldığı AB Parlamentosu’nda 9. Uluslararası Kürt Konferansı yapılmış. Alınan kararlar ibretlik fakat Kılıçdaroğlu ile paralel: AB, Öcalan’ın İmralı’dan çıkartılmasını istiyor. Ancak o zaman eşit koşullar altında görüşmeler yürütülebilirmiş. Anlayacağınız, PKK ile Türkiye Cumhuriyeti AB’ye göre “eşit” kabul ediliyor. Belli ki, AB de Kılıçdaroğlu gibi Oslo’da başlatılan görüşmelerin kesintisiz olarak sürdürülmesinden yana. O toplantı sonunda, PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkartılması için bütün devletlere bir de çağrı yapılmış! Yerinden yönetimlerin güçlendirilmesi de unutulmamış tabi. Başka bir deyişle; Kılıçdaroğlu’nun daha önce çekince konulan maddelerin tümünü imzalayacağız dediği ve ruhunun yeni anayasaya yansıtılması görevini komisyon üyelerine verdiği “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” da yerel yönetimlerin güçlendirilmesini öngörüyordu. Yani bizimki bu konuda da AB’den önde gidiyor!.. Ayrıca AB’nin PKK ile yapılacak olan görüşmelere resmi olarak destek vermesi de karara bağlanmış!..

Bu durum karşısında, Y-CHP’nin tutumu ne olacak sorusunu sormak bile gereksizdir. Y-CHP, tutumunu değişik zamanlarda “Biz ancak memnuniyet duyarız” şeklinde açıklamıştır!.. İktidara bu kadar destek verdikten sonra, Y-CHP için koalisyonun gizli ortağıdır demek pek de yanlış sayılmaz!..

Kemal Bey, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e oy vermemiz gerektiğine da karar vermiştir!.. O istedikten sonra vereceğiz her halde!?.. Parti disiplini öyle diyor! Şu geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Seyit Rıza eşkıyasının hayranı, feodal kafalı bir çapsız adam, 63 arkadaşı ile birlikte Atatürk’ün partisini ele geçiriyor ve emperyalizmin hizmetine sokuyor! Yetmezmiş gibi bir de Atatürkçülere diyor ki: Adayımız yok Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarından birine oy vereceksiniz!..

Peki, bu olup bitenler karşısında o koca CHP’nin örgütü ne yapıyor?..

CHP Örgütü Kızılay’da ve Cumhuriyet’in ilan edildiği Ulus Meydanı’nda “Aşure Partisi” düzenliyor!.. Kuvayi milliyecilerin Cumhuriyet Halk Partisi, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında “Cumhuriyet (Aşure) Partisi”ne dönüştürülmüştür!.. “Laiklik tehlikededir diyemem(4) diyen de aynı kafalar değil miydi? “Yargı’da cemaat yapılanması var” iddialarının hatırlatılması üzerine: “Yargı içinde şöyle böyle kadrolaşma vardır demeyi doğru bulmuyorum(5) diyen de aynı adamdı unutmayın!..

Ordu darbecilerden ayıklansın” teranesi ile “Silivri Hukuku”nu yaratanların başında da Kılıçdaroğlu geliyor!.. Şimdi örgütü 13 Aralık’ta Silivri’ye çağırıyormuş! Sevsinler senin eylemini. İyi güzel de beş sene gecikmiş bir karar değil mi?.. Zaten muhalefet ettiği bütün işlerde, izlediği yöntem hep aynı olmuştu: İş işten geçtikten sonra muhalefet etmek. Kılıçdaroğlu kesinlikle samimi bir adam değildir!.. Atatürkçü düşünceyi benimseyenler yollara çıktı bile. Ne haber! Bu eyleme de katılmazsaydı, gelecek seçimde nal toplayacaktı!.. Bu kadarını biliyor. Yoksa Silivri’ye karşı değildir!..

Emin olun, 29 Ekim’de Y-CHP’yi Ulus’a getiren korku ne idiyse, şimdi Silivri’ye yönlendiren de aynıdır!..

Laiklik ilkesi”ni ideolojisinin merkezine oturtan ve hilafet-saltanat rejimini yıkarak, Cumhuriyet’i kuran bir parti, karşı devrimde neden rol üstlenebilir? Böylesine önemli olayların yaşandığı günlerde “aşure günü” gibi dinsel ağırlıklı adetleri, gündemine nasıl alabilir, anlamak mümkün değildir!..

Cemevleri kapatılmış mıdır? Hükümet, Alevi Bektaşi Derneklerinin “Aşure Günü” tertip etmelerinin önünde bir zorluk mu çıkartmıştır? Laikliğe kesinlikle aykırı olan”Aşure Günü”nü, CHP hangi düşünce ile organize etmiştir!.. Bir de utanmadan, sıkılmadan yerel radyolardan ilanlar vermişler!.. Beyler! CHP siyasi bir parti midir, yoksa Alevilerin tekkesi veya dergahı mı?..

Bu soruya birinin çıkıp adam gibi yanıt vermesi gerekiyor. Peşinen şu kadarını söyleyebilirim ki, “Aşure Günü” siyasi nitelikli ve CHP’nin sahiplenmesi gereken bir olay değildir!..(6)

CHP’nin her yıl kutlayarak, yaşatması gereken pek çok çağdaş ve aydınlığa dönük, övünülecek özel günleri var iken,(7) iktidarın daha da gerici uygulamalar yapmasına meşruiyet ortamı yaratacak, böylesine ilkesiz ve tutarsız tutum ve davranışların içerisinde olması, Beşir Atalay’ın “10 yılda AKP ve CHP ile birlikte sessiz devrim yaptık” sözlerine doğruluk kazandırmıştır!..

İş yine başa düştü, 13 Aralık’ta Silivri’deyiz!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR ve OKUMA PARÇASI:

(1)http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2012/11/07/hayir-hayir-katilsinlar-katilsinlar

(2)http://www.haberturk.com/gundem/haber/801438-kilicdaroglu-o-soruyu-cevapladi 

(3)http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/atalay-10-yilda-akp-ve-chp-ile-birlikte-sessiz-devrim-yaptik-h7295.html 

(4)http://www.youtube.com/watch?v=gnB2D-ijJ3Q 

(5)http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/01/25/kilicdaroglu.yeni.mi.fark.ettiniz/646356.0/

(6) Okuma Parçası:

aşure2

-AŞURE GÜNÜ-

Arapça 10 anlamına gelen “aşara” kelimesinden türetilmiştir. Saygın hadis kitaplarının hemen hepsinde geçen aşağıdaki olaylar, Hicri takvime göre, “Aşure Günü” olarak bilinen, Muharrem Ayının 10. gününde yaşanmış kabul edilir…

Musevilik inancında; “Büyük Kefaret Günü”; Adem‘in işlediği günahtan sonra tövbesinin kabul edildiği Muharrem Ayının 10′ncu günüdür. İdris‘in diri olarak göğe yükseldiği, Nuh‘un gemisinin tufandan kurtulduğu, İbrahim‘in ateşte yanmadığı, Yakup‘un oğlu Yusuf‘a kavuştuğu, Eyüp‘ün hastalıklarının iyileştiği, Musa‘nın Kızıldeniz’den geçip İsrailoğulları’nı Firavun’dan kurtardığı, Yunus‘un balığın karnından çıktığı, İsa‘nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltildiği günler de hep Muharrem’in 10 gününde yaşanmış kabul edilir… Musevilerin bu günü oruçla geçirdikleri, Hz. Muhammed’in ise, bu günde oruç tutmayı tavsiye ettiği bilinir…

Hatırlatmak isterim ki:Yukarıdaki paragrafta geçen özel isimlerin tümü peygamberlerimizdir!..

Aleviler, Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin’in, Kerbala’daki acısı başta olmak üzere, 12 imamların acılarını anmak ve anlamak için “Muharrem Matemi” tutarlar!.. Matemin amacı: Bu türlü acıların bir daha yaşanmaması için gerekli olan insanlık değerlerini ve Alevi öğretisini özümsetmektir. “Muharrem Matemi” aşure geleneği ile son bulur… 12 gün orucun ardından “Aşure Günü” yapılır. Canlara 12 değişik malzemeden yapılan aşure tatlısı ikram edilir…

Dinsel yönü ağır basan bu geleneğin, CHP gibi laikliği benimsemiş bir partide yaşatılması doğru değildir!.. Sırası gelmişken, diğer dini bayramların kutlamalarının da parti merkezinden yapılmasının aynı derecede yanlış olduğuna işaret etmek isterim. Alevi dernekleri, Cemevleri dururken, oralarda yapılması gereken dini tören veya ibadetlerin, CHP örgütlerinde yapılması, partiye bir mezhebin egemen olduğu şeklinde anlaşılır ve bu durumdan hiç bir şekilde siyasi yarar elde edemez!.. Böyle bir durumun yaşatılması, çoğunluk durumundaki Sünnilerin, CHP’ye oy vermemesi sonucuna kadar gidebilir. Y-CHP’nin parti yönetimine egemen olması ile başlayan bu gericilik, bir tek AKP’nin elinin güçlenmesine ve dizginlerinin tamamen boşalmasına yaramaktadır!..

CHP’nin, bundan böyle “dini siyasete alet ediyorlar” diyerek AKP’den şikayetçi olması da ciddiye alınmaz. Eline fırsat geçer geçmez, laiklik ilkesine bağlı bir partiyi, Alevi mezhebinin tekkesi haline getirenlerin, Sünnilerin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaları”na da söyleyecek sözleri kalmaz!..

Cumhuriyet tarihi boyunca, din ticaretine ve yobazlığa karşı fren görevi yapan Aleviler, ne yazık ki, bu son hamle ile gaz pedalı işlevi görmeye başladılar. Aleviliği “sapkınlık” olarak tanımlayan Sünnilerin, devlet aygıtına tam olarak hakim olduktan sonra, Alevilere yaşam alanı bırakmayacakları kesindir!.. Osmanlı döneminde “rafizi, zındık ve sapık” oldukları düşünülerek öldürülen Alevilerin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da “ibadetleri ibadetten sayılmamış”, dedeleri “üfürükçü” seviyesinde aşağılanmıştır. Tekkelerin kapatılmasından sonra Atatürkçü düşünce ile tanışan Aleviler, uzun süre siyasetin ilerici kanatlarında yer almışlardı. Örgütlü olmalarına rağmen Çorumları, Kahramanmaraşları ve Madımakları da yaşamak zorunda kalmışlardır. Yakın geçmişte yaşanan bu üzücü olaylar, Alevilerin kendilerini en rahat ifade edebilecekleri ve inançlarını özgürce yaşayabilecekleri tek rejimin; laik demokratik cumhuriyet olduğunu bir kez daha ortaya çıkartmıştır. Şimdi yaptıkları gibi, Alevilik inancını siyasete bulaştırmaları, demokrasinin olmazsa olmazı olan “laiklik ilkesini” dinamitlemekten başka bir anlama gelemez!..

Alevilik sonuç itibariyle, İslam devletlerindeki iktidar savaşlarının ortaya çıkarttığı mezhep temelli bir muhalefet harekettir. Ortaya çıkışında siyasi sebepler bulunsa da o sebeplerin hiç biri CHP’ye yol gösterici olamaz. CHP’nin rehberi, kurucusu olan Ulu Önder’imizin defalarca vurguladığı gibi; dinsel doğmalar değil, çağdaşlıktır, ilim ve fendir...

Unutmayınız ki, Hz. Muhammed’in amcası Abbas Bin Abdülmüttalip’in soyundan gelen Abbasiler, Emevi yönetimine karşı ayaklanıp, 750 yılında halifeliği ve iktidarı ele geçirmişlerdir. Emevi hanedanın kurucusu olan Muaviye ise, Mekke şehrinin hakimi ve İslamın en büyük düşmanlarından, o dönemde oldukça varlıklı olan Ebu Süfyan’ın oğludur. Mekke’li Kureyş kabilesine bağlı Ümeyye (Emevi) ailesindendir. O da Hz. Muhammed ile aynı kabileden olup, yakın akrabasıdır

Tarih bilgilerimize göre, “Kerbela Savaşı” Irak’ın Kerbela şehrinde 680 tarihinde Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin ve 72 yoldaşı ile birlikte Emevi Halifesi I. Yezid‘e bağlı ordu arasında geçmiştir. Şii ve Alevi inanışının belkemiğini oluşturan en önemli olay budur. İmam Hüseyin’in ölümü her sene “Aşure Günü”nde anılır ve o gün Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem’in 10. günü olarak kabul edilir!..

Kısaca bu şekilde özetlenecek olan Aleviliği, Cumhuriyet Halk Partisi‘nin içerisine eklemlemeyeçalışmak; Türk halkına yakın tarihimizi unutturmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Oysa bizim bir kurtuluş tarihimiz ve kuruluş felsefemiz vardır. AKP iktidarı, Atatürk İlkeleri ve Cumhuriyet tarihini müfredat dışına çıkartırken, CHP’nin bir adım öne geçmesi acı ve ibret vericidir! Cumhuriyet tarihimiz yerine Arap tarihini geçirmeye çalışmak; gaflet ve dalalet değilse, açıktan ihanettir!..

Av. Cemil Can

(7) http://tr.wikipedia.org/wiki/Atat%C3%BCrk’%C3%BCn_Devrimleri

 

 

 

Y-CHP’DE PARTİ SUÇU!..

gülseren_onanç1

Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ile Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanvekili Binnaz Toprak, Komisyonun CHP’li üyelerinin “Anadilde savunma” konusunda MYK’da belirlenmiş olan parti görüşüne uygun olarak sundukları muhalefet şerhine itiraz ettiler. Üstelik üyesi olmadıkları bir komisyonda bu görüşlerini dile getirdiler. Komisyon başkanının bu milletvekillerine neden söz verdiği ise ayrı bir bilinmezlik. Bu işin bir yanı. Asıl önemli olan, düşünceleriyle doğrudan genel başkanı temsil eden bu iki milletvekilinin, uymak zorunda oldukları MYK kararını tanımamış olmalarıdır. Onların bu korsan hareketinden Kılıçdaroğlu’nun haberdar olmadığını ve böyle bir konuşma yapılmasına onay vermediğini düşünemeyiz.. Eğer öyleyse Kemal Bey’in, liderliğinden sonra genel başkanlığı sorgulanmaya başlanır!..

Diğer yandan, bir başka Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç, CHP’nin “devrimcilik” ilkesinin işletilemediğini ve bu yüzden de CHP’nin kendisine uygun bir parti olmadığını söylemiş.(1) Bu hanımefendi, PKK’nın temel talepleri arasında bulunan “özerklik” konusunu da savunuyor. (2) Aynı şekilde “Anadilde eğitim”i çocuk sorunu olarak görüyor!.. “Kürt sorunu” konusunda kendileri gibi düşünmeyenlerden ise şikayetçi. Bu yüzden partide “fikir birliği” olmadığını söylüyor!.. Bu da bir genel başkan yardımcısı. İş bölümü içerisinde kendisine bırakılan alanda, genel başkanı temsil ediyor. Görüşlerinin Kılıçdaroğlu’ndan farklı olduğu söylenemez!..

Bunlar gibi daha onlarca örnek sayabilirim!..

CHP bağımsız bir parti mi yoksa taleplerini TBMM’nde dile getirmekle görevli PKK’nın bir uzantısı mı belli değil!?..

CHP’nin halen yürürlükte olan bir programı var. Parti Tüzüğüne göre, yürürlükteki programla uyuşmayan söylemler yaptırıma bağlanmıştır. Hem de en ağır bir şekilde…

CHP Partı Programına göre; ideolojimizin temel dayanakları şu şekilde ortaya konulmuştur: “Partimizin ideolojisini besleyen, üç ana kaynak: Atatürk’ün modernleşme devrimi ve altı ok ilkeleri, sosyal demokrasinin evrensel kuralları, Anadolu ve Trakya’nın tarihsel ve felsefi birikimidir. (…) Çağdaş Türkiye için değişim programı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin onurlu geçmişiyle aydınlık geleceğinin çağdaş sentezidir. CHP, bu ideolojik birikim, değer ve duyarlılıklar temelinde; ulusal kurtuluş mücadelesinin tam bağımsızlık ruhunun temsilcisidir.(…) Laik, demokratik cumhuriyetin kararlı savunucusudur…” (1)

Görüldüğü gibi CHP üyeleri onurlu geçmişleriyle övünürler!.. Geçmişlerine küfretmezler!..

Kürt sorunu” ile ilgili olarak da CHP’nin belirli ve tutarlı görüşleri vardır. Etnik farklılıkları ülkemizin bir zenginliği olarak kabul eden CHP, “Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır… CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuştur. (…) Üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur. Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz.(…) CHP’nin entegrasyon anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünü ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür. (…)

CHP, Her etnik kökenden yurttaşımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi anadilini özgürce kullanabilmelerine, özel dershaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilmeleri ve öğretebilmelerine; (…) olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar”(2)

“Dinin siyasallaştırılmamasını, siyasetin dinselleştirilmemesinin güvencesi” olarak kabul eden CHP’nin, “laiklik ilkesi” hakkındaki görüşü de son derece anlaşılır haldedir. CHP, “Devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılmasının, birbirini etkilememesi” olarak tanımladığı laikliği, hiç bir şekilde ödün veremeyeceği temel ilke olarak kabul etmiştir. (…) CHP, dini unsurların siyasi simge olarak kullanılmasını demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan ve anayasamızın değiştirilemez hükümleri ile çelişen bir davranış olarak görür. (3)

Demek ki, CHP “üniter devlet” ve “ulus devleti” savunur, laiklik ilkesinden de hiç bir şekilde ödün veremez… Aksine bütün söylemler parti programına aykırılık teşkil etmektedir…

CHP’nin Programında “özerklik” konusunda da net bir duruş sergilenmiştir:

“Küreselleşme adına çok sayıda yerel iktidar odağı oluşturmayı dayatan, merkezi devlete rakip olarak cemaat, tarikat ve çok uluslu şirketler eksenini geliştirmeye yönelik idari federalizm benzeri yapılanmayı öngörerek, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini ve özellikle üniter yapıyı tehdit eden her türlü idari düzenleme girişimleri gündemden çıkartılacaktır.” (4)

“CHP yerel yönetimleri, yerel iktidar odakları olarak değil, yerel demokrasi odakları olarak görür. (…) Yerel nitelikli hizmetlerin yetki ve sorumluluğu, üniter devletin gerekleri dikkate alınarak, ihtiyaç duyulan yerlerde kaynak ve araçlar da sağlanarak merkezi yönetim tarafından yerel yönetimlere devredilecektir.” (5)

CHP’nin Terör ve PKK konusunda parti programında belirlenmiş ve kurultay tarafından da benimsenerek onaylanmış bulunan görüşleri ile Y-CHP yönetiminin görüşleri birbirine tamamen terstir!..

Cumhuriyet Halk Partisi Programı’nda Kuzey Irak’ta üstlenen PKK mensupları, “özgürlük savaşçıları” olarak değil, terör örgütü üyeleri olarak tanımlanmıştır… CHP Programı, terörle “müzakere” yapılmasına hiç bir şekilde izin vermez. Terörle mücadele esas alınmıştır…

“Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir.(…) Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknoloji ile donatılacaktır.”(6)

NATO kuvvetlerinin İzmir üzerinden Libya’ya saldırmasına destek veren Y-CHP’nin tutumu, CHP Programı’na tamamen aykırı düşmüştür:

“Geçmişte bağımsızlığını ve haklarını korumak için savaşçı yeteneğini gerektiğinde kanıtlamış olan ülkemiz bir saldırıya uğramadıkça barış içinde yaşamak ister. Silahlı kuvvetlerimiz ulusun bağımsızlığını ve güvenliğini korurken dünya barışına da katkıda bulunmaya her zaman özen göstermiştir.(…) Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün yurtta barış, dünyada barış anlayışına dün olduğu gibi bugün de sahip çıkmaktadır.(7)

Şimdi de Cumhuriyet Halk Partisi Tüzüğü’nün parti suçları ile ilgili 70. maddesine göz atalım.

70.Maddenin (A) bendinin;

(a) fıkrası:

Programa ve Tüzük kurallarına, kurultay ve yetkili organ kararlarına aykırı davranmak,”

(b) fıkrası:

Partide aldıkları görev ve sorumlulukla ve üyelikle bağdaşmayan tutum ve davranışlarda bulunmak,”

(d) fıkrası:

Parti doğrultusuna ve temel ilkelere aykırı siyasal çalışmalara ve eylemlere katkıda bulunmak,”

(f) fıkrası:

Kurultay, kongre, grup ve meclis işlemlerinin, seçim çalışmalarının yasa, tüzük ve yönetmelik kurallarına uygun olmasını engellemek, bozmak, bozdurmak amacı ile yetkili organlara ve kişilere karşı Tüzüğe uygun itirazlar dışında her türlü engelleyici davranışta bulunmak” şeklindeki eylemler, kesin çıkarma cezası gerektiren parti suçları olarak hüküm altına almıştır…

Milletvekili adayı oldukları gün CHP’ye üye olan 63 milletvekilinin, özellikle de başta Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, yetki ve sorumluluk makamlarında bulunanların söylemleri, tutum ve davranışları dikkate alındığında, hiç birinin CHP’de üye olarak kalamayacakları son derece açıktır. Ve sanırım bu nedenledir ki, Kemal Kılıçdaroğlu, uzunluğunu bahane ederek parti programını değiştirmek istemektedir. Böylece hiç bir zaman CHP’li olamayan arkadaşları ile birlikte, işledikleri suçları suç olmaktan çıkartmayı düşünmektedirler…

Genel başkanın hesap vereceği tek organ Kurultay olduğundan, onu hesaba çekmek için o günü beklemek gerekirse de diğerlerinin tümü hakkında gecikmeksizin Parti Meclisi’nin gerekli işlemleri başlatması gerekir. Harekete geçmek için “ihbar” bekleniyorsa, bu yazımı ihbar kabul edebilirler. Aksi halde, “Deniz Feneri” soruşturmasında olduğu gibi, disiplin soruşturması başlatma mevkiinde bulunanlar, parti suçu işleyenler tarafından soruşturulmaya başlayacak!..

Benden söylemesi!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://t24.com.tr/haber/chpli-onanc-chp-devrimci-degil/217007

  2. http://www.facebook.com/GulserenOnanc

  3. CHP Programı s.23-24

  4. Age s.46-48

  5. Age s.50

  6. Age s.82

  7. Age s.86

  8. Age s.113-115

  9. Age s.119