Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

CHP’DEKİ “İŞGAL BİRLİĞİ”!..

abd-kurtl

 

Yakın geçmişteki hatalı kullanımlar ve ön yargılar bir tarafa bırakılırsa, Türk milliyetçiliği”nin Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında ve eylemlerinde ete kemiğe büründüğünü söylemekte bir yanlışlık yoktur!.. “Atatürk milliyetçiliği” olarak da bilinen Türk milliyetçiliğinin temel karakteristiği, tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist oluşudur. Bu fikir “Ya tam bağımsızlık ya ölüm” sloganı ile formüle edilmiş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında uygulamaya geçirilerek yaşama alanı bulmuştur. Anayasalarımızda da yer alan bu milliyetçilik anlayışı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında, mazlum milletlere rehberlik ederek, pek çok ülkenin bağımsızlığını kazanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Bununla birlikte “Türk milleti” kavramı bir üst kimlik olarak, “Kürt milleti” kavramından içerik olarak oldukça farklı bir anlam yüklenmiştir. Öyle ki, “Türk” sözcüğü, “Kürt” sözcüğü gibi, sadece etnik olarak işaret ettiği milleti değil, vatandaşlık bağı ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan bütün etnik grupları içerir…

Geçmişinden bu yana Kürt milliyetçiliğine bakıldığında; Şeyh Sait, Seyit Rıza, Talabani, Barzani, Ahmet Türk, Abdullah Öcalan ve son olarak da BDP eş başkanları; Gülten Kışanak ile Selahattin Demirtaş’ın kişiliklerinde anlam kazanmaya başlamıştır. Emperyalizme karşı her birinin tutumunu ayrı ayrı ele aldığımızda; sicillerinin berbat olduğu açıktır. Kürtler, hiçbir zaman emperyalizmin Ortadoğu’daki maşası olmaktan öteye bir misyon yüklenememişlerdir!.. En iddialı gibi gözüken seçilmiş siyasi temsilcilerinin, emperyalistlerin ayağına (Beyaz Saray’a) kadar gidip, BOP olarak bilinen ve Kürtlerin de üzerinde yaşadığı toprakların, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yağmalanması sonucunu ortaya çıkartacak ihanet projesi içerisinde rol istemiş olmaları, içerik olarak Türk milliyetçiliğinin çok ötesinde ve ters bir yerde konuşlandıklarını ortaya koymaktadır…

Bir de bu durumlarını övünülecek bir şeymiş gibi anlatmaları var ki, yüz kızartıcıdır. Ne yazık ki, Kürt milliyetçiliği, ne geçmişinde ne de şimdi -Türk (Atatürk) milliyetçiliği gibi- tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist olamamıştır!..

Dolayısıyla, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı ayarda ve değerde kabul etmek olanaksızdır!.. Aksine olan düşünceler en hafif tabiri ile Atatürk milliyetçiliğine karşı yapılmış açık bir haksızlıktır. Bu doğru tespiti Türk ve Kürt halklarının birbirine denk olmadığı şeklinde anlatmak, tartışmayı haksız olarak, bir ırkın diğerine üstün olduğu iddiasına getirip, asıl anlamından saptırmaktan başka bir şey değildir!..

Bir başka açıdan bakıldığında, bu yapay tartışma, yeni anayasa çalışmalarında “Türk” sözcüğünün anayasadan çıkartılıp, yerine “T.C. Vatandaşlığı” nın getirilmesi çabasının bir devamı gibi de gözükmektedir…

Bilindiği gibi, 24.01.2013 günü TBMM’nde PKK’nın talebi olan “Anadilde savunma” ile ilgili Hükümet tasarısı görüşülmüştür. CHP Grubu adına söz alan İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in, “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik‘ ve ‘bağımsızlıkçılık’ diye yutturamazsınız…” sözlerine, BDP Grubu sert tepki gösterdi. Adeta suçüstü yapılan Kürt milliyetçileri, Güler için linç kampanyası başlattılar. Y-CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun kampanyacılara katılması ise kimseyi şaşırtmadı. Güler, Kürtlerin “temsilcileri”ne ayıp yanları göstermiştir. Y-CHP’nin Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, kendisi gibi milletvekili olmaktan başka bir görevi bulunmayan Güler’in bu sözleri ile onu alkışlayan CHP Milletvekillerine tepki olarak, CHP’den istifa etti. Bu istifa, Hüseyin Aygün’ün PKK’lı kardeşleri tarafından “kaçırılması” olayındaki gibi danışıklı bir dövüşü akıllara getirmektedir…

Aygün’ün Kurtuluş Savaşı’mızı Yunanlılara karşı yapılmış “etnik temizlik” olarak göstermesi üzerine hareketlenen gerçek CHP’lileri “disiplin” altına alıp susturmak ve TESEV‘Cİ “işgal birliği”nin kaybetmek üzere olduğu kontrolü yeniden ele alabilmesine olanak sağlamak için, Salih Fırat istifa ettirilmiştir!.. Nitekim, Kılıçdaroğlu da ilk defa ağzına, sürekli ihlal ettiği parti programını almış ve disiplin kurallarını hatırlatmak zorunda kalmıştır… Açıktır ki, CHP içerisindeki SOROS‘CULAR Birgül Hocadan oldukça rahatsızdır. Çünkü o gerçek bir CHP’li ve katıksız bir Atatürkçüdür.(1) 34. Kurultay’dan önce, Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan Güler’i, Parti Meclisi listesine de bu nedenle koymamışlardı. Unutmayalım ki, bu tercih, bizzat Genel Başkan tarafından yapılmıştır…

Gelelim Salih Fırat konusuna. Salih Fırat kimdir? Alınganlığı Birgül Hocanın yüzde yüz doğru olan sözlerinden midir? İstifasının üzerinden bir gün bile geçmeden geri gelmesinin, ardından yeniden istifasını uygulamaya koymasının bir anlamı olmalıdır!..

Salih Fırat; Hüseyin Aygün’ün Atatürk ve İnönü’yü “katliamcı-soykırımcı”, Kurtuluş Savaşı’mızı -Sotiriyu’nun kitabından öyle bir ana fikir çıkmadığı halde- Yunanlılara karşı “etnik temizlik” olarak taktim etmesinden nedense hiç rahatsız olmamıştır. Bay Salih, herhalde Diyarbakır’da İngiliz ajanı Şeyh Sait’i anma etkinliklerini de duymamıştır ki, bu konuda da ağzından bir tek söz çıkmamıştır! Büyük olasılıkla Kılıçdaroğlu’nun memleketi Tunceli’ye dikilen Seyit Rıza heykelinden de haberdar değildir! Anlaşılan Adıyaman’ın Y-CHP Milletvekili Ortopedi Doktoru olan Salih, “Din adamı” sıfatıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı karşıtı bildiriyi kaleme aldığı için idam cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’nın adının, İskilip Devlet Hastanesi’ne verilmesini de duymamıştır!.. Paris’te öldürülen PKK‘lıların ailelerine taziyeye gidip, 40 bin yurttaşımızı öldüren terör örgütünün bayrağını arkasına alıp, fotoğraf çektiren Hüseyin Aygün’e kızdı mı onu bilmiyoruz. CHP Genel Başkanı’nın önünde “Hepimiz Seyit Rıza’yız” diye bağırtılan CHP Gençlik Kolları Genel Sekreteri’ne, “Yanılıyorsun oğlum hepimiz Seyit Rıza değil, Atatürk’üz ve onun askerleriyiz” de dememiştir! Ulusalcılara “geri zekalı, kafatasçı” diyen meslektaşı Hüseyin’e bir kere olsun sitem etmemiştir! Sezgin Tanrıkulu’nun İmralı’ya CHP heyeti gönderme teklifine de karşı çıkmamıştır! Salih Fırat, sanki Ergenekon Mahkemelerinde yapılan hukuk katliamına mı ses çıkarttı? Hayır. TSK’ya kurulan komplolara, velhasıl adım adım uygulamaya konan karşı devrime bir defa olsun tepki mi verdi?.. Ona da hayır. Tam aksine susarak bu rezilliklere destek vermiştir ve suç ortaklığı yapmıştır!..

Her ay 10 bin lirayı cebine indiren Bay Salih’in, Milletvekili seçildikten sonra yaptığı işlere bakalım:

İstanbul Milletvekilleri Özgündüz ve Dinçer’in Cemevleri’nin resmi ibadet yeri olması teklifini imzalamak, 35 köylünün öldürülmesiyle ilgili olarak Uludere’de incelemeler yapan grup içinde yer almak, Suriye’de yaşanan olayların illerin ekonomik ve sosyal yaşamına olan etkilerini belirlemek ve alınması gereken önlemleri tespit etmek için incelemeler yapan grupta bulunmak,”4+4+4” diye bilinen yasal düzenlemenin iptali ile yürütmesinin durdurulması dava dilekçesini imzalamak, Başbağlar Köyünde 5 Temmuz 1993′de PKK tarafından 33 masum vatandaşımızın katledilişinin 19. yıl dönümünde hazır bulunmak, Şemdinli’de meydana gelen olayları incelemek üzere görevlendirilen CHP heyetinde yer almak, Suriye’deki iç savaş nedeniyle başta sınır illeri olmak üzere; ticarette sıkıntı yaşayan esnaf ve işletmelerin devlete olan vergi ve prim borçlarının 2014 sonuna kadar ertelenmesi, esnaf ve işletmelerin devletten olan alacaklarının söz konusu kanuni borçlarına mahsuplaşmasına imkan veren yasa teklifini imzalamak ve “Gölge Kabine”nin “Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu”nda görevlendirilmiş olması nedeniyle, Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün, hükümetin yanlış politikalarını eleştirdiği toplantıya katılmak!..

CHP listelerinden milletvekili seçildikten sonra yaptıkları sadece ve sadece bu kadardır!..

Salih Fırat CHP’li değil Y-CHP’lidir!.. CHP Programını içselleştirmiş değildir. O sadece CHP’yi, Y-CHP’ye dönüştürmekle görevli elemanlardan biridir. CHP ile doku uyuşmazlığı vardır, CHP’nin TBMM Grubu’na hiç mi hiç yakışmamıştır! Bulunması gereken en doğru yer; bir travmatoloji hastanesinde alçı odasıdır. İstifa haberi ile internette yer tutan CHP’li ilk vekildir. Onun için TBMM’nde yasama faaliyetleri içinde yoktur denebilir… Bugüne kadar Hükümet üyelerine bir tek soru dahi yöneltmemiştir. Ne bir kanun teklifi hazırlamış ne de basın açıklaması yapmıştır. Dişe dokunan iki eylemi vardır: Biri 705 sicil numaralı Sezgin Tanrıkulu ve Binnaz Toprak ile Adalet Komisyonu’nu basmak,(2) diğeri ise, CHP’den istifa etmektir. Hazret, istifayı da gecikmeli ve eksik yapmıştır, milletvekilliğinden de istifa etseydi çok iyi olacaktı… Zira CHP, Atatürk’ün koltuğu ve 6 oklu tabelası ile hiç çalışma yapılmasa da yüzde 26′dan fazla oy alabilir… Onun gibilere hiçbir zaman ihtiyaç duyulmaz!..

Adıyamanlı Kürt Salih’in arkasından, “güle güle” diyerek su dökmeye hazırlanıyordum ki, bir de baktım geri dönmüş. Tutarsız adamdan başka ne beklenebilirki? Bu durum CHP ve ülkemiz için iyi olmadı tabi. Ekip arkadaşları Salih’i topluca takip edebilirler düşüncesiyle bayağı sevinmiştim. Yine de giderken kapıda sıkışıp ezilmesinler diye arkasından “Çıktığın kapıyı kapatma” diye seslenecektim. Olmadı yetiştiremedim. Bu arada yeni bir haber daha geldi; Salih Efendi istifasında kararlıymış. “Bağımsız” devam edecekmiş!.. Arkasından gideceklerin sayısı daha şimdiden 63′e dayanmıştır!..

CHP içerisindeki “işgal birliği” iki yıla yaklaşan süre içerisinde; ne CHP’li olabildi ne de bizi Yeni CHP‘li yapabildi!..

O bakımdan, onlar için bir tek yol kalmıştır: Ya CHP’li olacaklar ya da GİDECEKLER!..

Av. Cemil CAN

DİPNOTLAR:

(1)http://www.birgulaymanguler.net/

(2)http://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/komisyonda-tr705-darbesi-tamami-h17222.html

MÜSAİT BİR “DİN”İMİZ VAR!?..

koylu-kizi-resmi

Tarlasını ekemeyen çiftçilerin ortak adı:”iki kişiden biri”dir. İki kişiden biri Türkiye tarihinde ilk defa samanı ithal etmek zorunda kaldı. Son iki ayda 25 milyon doları samana yatırdı. İki kişiden biri, son yıllarda çayırlarını da biçemedi. Ambarı veresiye veren esnafın kasası gibi bomboş. Gelecek seneye ekecek tohumu bile yok. 10 yıl önce 1 lt mazotu 3,5 kg. buğdaya satın alırken, şimdi 7 kg. buğday satarak alabiliyor. Elinde 35 milyon dekar arazisi var, ekemiyor. Hükümet, 6 bin lira değerindeki süt ineğini 2 bin liraya satmayı teklif ediyor; alamıyor!.. Ekonomimiz çok iyi, çok şükür!..

Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Arınç, 12 Eylül Halkoylaması‘nın “Askerlerin dokunulmazlık zırhını kaldırmak” amacıyla yapıldığını açıkladı. Oylamadan önce AKP’nin anlattığı; “pozitif ayrımcılık”, ”ileri demokrasi” ve “özgürlük” gibi vaatlerin palavradan ibaret olduğu da bu şekilde kanıtladı…

Bu son açıklamaya göre, iki kişiden biri çok fena aldatılmış. Halkın yarısına yakını Atatürk ile kalanı Allah ile aldatılmaya devam ediliyor. Başbakan grup toplantısında önümüzdeki birkaç ay içerisinde son borç dilimi ödendikten sonra, IMF’ye borç verebileceğimizi söyledi. Anlayacağınız ekonomimiz o kadar iyi durumda!.. Öte yandan, 400 bin emeklinin aylıklarında yüzde 40′ a varan kesintiler yapılmış. Maliye Bakanı’na bakarsanız dünyada emeklilerine en yüksek aylık ödeyen ülkelerden biriymişiz!.. Kredi kartlarının birini diğeri ile ödemeye çalışan vatandaşın borcu her ay katlanarak artıyor o başka smesele! Başbakana göre, refah düzeyimiz oldukça yükselmiş!.. Bu yüzden kendisine 400 milyon dolarlık bir uçak daha almış. Oğluna 10,5 milyon dolarlık ikinci bir gemicik. Boğaz köprüleri ile oto yollar 7 yıllık geliri karşılığında yandaş firmalara satılmış. Milletin efendisi köylü bir paket makarna ile teslim alınmış!..

İşçilerin hali perişan. Hükümet kıdem tazminatlarına göz dikmiş. Memurlar tazyikli suya alıştıklarından onlar için biber gazı ithaline devam edecekmiş. İşsizlik almış başını gidiyor. Refah düzeyimiz nasıl yükseliyor anlamak mümkün değil!..

Emperyalist devletler, Ortadoğu’daki son enerji kaynaklarını yağmalamak için yarışıyorlar. Bölge halklarını parçalayıp birbirine kırdırmak ve sonunda bekçi yapmak için, yine bölge insanını kullanıyorlar. Allah ile aldatanların önde gideni Pensilvanya’da CIA ile içli dışlı imiş. Amerika’nın kucağında oturup, terörist başının “el ve eteğinin öpüleceği” fetvasını veriyor!..

Coniler, İncirlik üssündeki camiyi kırıp dökmüşler; Kuran’ı Kerimi yırtıp, mimberi parçalamışlar. Hükümet olayı gizlemek için bayağı çaba sarf etmiş. Cuma çıkışlarında “türban” için üstünü başını parçalayanlar arazi oldular yine. Peygamberimizin karikatürünü çizenler için “şahadet yemini “ yapanlar, şimdi istihkak hazırlamakla meşgul. İnançlarını yaşamak uğruna kendilerini üniversite kapılarına zincirleyen kızlarımız, 4 çeker jipleriyle alışveriş merkezlerinde!..

Yandaş medya, 80 yılda milletin dişinden tırnağından artırarak yarattığı ekonomik varlıkları aralarında paylaşan yandaşların rahatını bozacak, huzurunu kaçıracak bu haberleri, haberden bile saymıyor. İktidar yalakaları huzur için bir miktar toprak da kaybedilebilir diyorlar. Anlayacağınız gemiciği kurtaran kaptanlar için Türkiye güllük gülistanlık bir ülke. Ne var ki, Allah ile aldatılan iki kişiden biri, saman ithali için 25 milyon dolar ödemiş. Bu da bir ilktir elbette. İki kişiden biri, 12 Eylül 2010 da besmele çekilerek verilen oylar ile TSK’nın yurtsever en gözde subayları içeri tıktırmıştı!? Ancak ne halt ettiğini anlayan iki kişiden biri, şimdilerde kafayı yemiş; suç ortaklarına “Hayırlı Cumalar “ diyebilmek için Perşembe gecelerini beklemeye başlamış!..

Irak’ta öldürülen 1,5 milyon Müslüman kardeşine, Libya’da eklenen 100 binlerden sonra; Mısır Tunus Cezayir ve Fas’ta ölenleri, toplama işleminde ihmal edilebilecek rakamlar gibi gösteriyorlar. Yine de uykuları kaçıyor. Bir cana kıyanın bütün insanlığı öldürdüğü, önermesine bağlı olarak yetiştirilen bu muhafazakar dindarlar, nasıl olduysa şimdi de Suriye’deki ölümlere vize veriyor! “Ilımlı İslam” olarak dayatılan sapma bir din, acaba neden en çok bizde taraftar buluyor!..

Av. Cemil Can

SUSUN ARTIK YETER…

öcalan

ABDULLAH ÖCALAN’I DİNLEYECEĞİZ!..

AKP hükümeti tarafından Kürtlerin tartışılmaz lideri ve bir halk kahramanı yapılmaya çalışılan; aralarında kundaktaki bebeklerin de bulunduğu 40 binden fazla yurttaşımızın katili “Sayın”  Abdullah Öcalan diyor ki:

“PERİNÇEK, BİZE ABD’NİN VE AVRUPA’NIN PEŞİNE GİTMEYİN. BU YOLDAN BİR YERE VARAMAZSINIZ. PKK’YI DAĞITIN, TÜRKİYE’NİN BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE YER ALIN TELKİNLERİNDE BULUNDU.”

(Öcalan’ın ifadeleri ve Hürriyet, 18 Mart 1999)

Hey!..Öcalan’ı baş tacı eden akıl fukaraları!..

Hele sizler;” Öcalan’a inanmıyoruz, onu dinlemeyiz” diyemezsiniz…

Bir de siz elinde Öcalan’ın YOL HARİTASI ile kapı kapı dolaşan kapı kulları!..

Siz de Öcalan’a inanmak zorundasınız…

Geriye kalıyorsunuz sizler.  ”İki kişiden biri”  olarak tarif edilen oy depoları. Sizin durumunuz biraz daha farklı, siz dilediğinize inanıp inanmamakta serbestsiniz. Çünkü siz aldatılmak için ayrılmışsınız ve seçimlere bir hafta kala, bütün inandıklarınızın tersine inandırılabilirsiniz…  O çok güvendiğiniz ve kendinizden biri olduğu için 3 dönemdir oylarınızı verip, iktidara getirdiğiniz R.T.Erdoğan bile Apo’ya güveniyorsa, siz de güvenmek zorundasınız. Aksi halde inandırılırsınız!..

Bu sorular “iki kişiden biri” için. İki kişinin diğeri onları okumadan son paragrafa atlayabilir…

SORU 1: Madem PKK’nın akıl hocası Doğu Perinçek’ti, bu “barış süreci“nde neden içeride tutulmaktadır?..

SORU 2: PKK’nın liderine af çıkartmak için Anayasa değişikliği yapmayı bile göze alan hükümete bağlı özel görevli mahkemeler, neden “PKK’nın akıl hocası” Perinçek’e, savunmasında söylediği sözlerden (sert eleştiriler) ötürü 24 yıl hapis cezası verdiler?

SORU 3: PKK ile diz dize oturup, yanak yanağa konuştukları apaçık ortaya çıkanları görmeyip, ısrarla ve inatla Atatürkçü düşünceyi savunan Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük gibi aydınları, PKK’nın “destekçisi” veya “akıl hocası” olarak görmekte direnen ve bu şekilde göstermeye çalışanlarda birazcık olsun insanlık onuru kaldı mı?..

SORU 4: Eski AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan‘ın ekibinde yer alan ORHAN AYKUT‘un, birkaç gündür Aydınlık gazetesinde yayınlanan itiraflarını okununuz mu?

Okumak size pek de yakışıyor!.. Bu sözler “iki kişiden biri” için…

Aykut diyor ki:

“İstihbarattan bana bir kimlik verdiler, istediğim yere giriş çıkış yapabiliyordum… Üzerinde ‘Her türlü silahı taşıyabilir, arama yapılamaz‘ yazıyordu. Benim fotoğrafım vardı. Benim adıma düzenlendi. Gerçek kimlik. Her yere girip çıkıyordum. Polisevi’nde, Orduevi’nde kalıyordum… Görevi bölümünde ‘terör uzmanı’ yazıyordu. KADROLU DEĞİLDİM ama her yere girip çıkıyordum. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’ndaki kayıtlarda ismim mutlaka olmalı… Arabamda TBMM giriş kartı da o kimlik de vardı. İstihbarat bana uzun namlulu bir silah verdi...Dedim ‘Bana silah verin‘ O da ‘Beğen buradan‘ dedi ve çıkardı keleşi verdi. Temiz sıfır daha. Bir de benim silahım vardı, tabancam. Ruhsatsız.

Sizin yaşadığınız yerlerde Orhan Aykut gibi yaşayan kimseyi tanıyor musunuz?

Eğer varsa, o kişiler şimdi acaba nerededirler? Ne iş yaptıklarını biliyor musunuz?

DERİN DEVLET”in ne anlama geldiğini şimdi anladınız mı?

Bakın Demirel vaktiyle bu konuda ne demiş?

 ”Derin devlet, devletin kendisidir. Askerdir, derin devlet. Cumhuriyet’i kuran askerler, devletin yıkılmasından daima korku duyar. Halk bazen sağlanan hakları suiistimal eder, yürüyüş hakkı verildiğinde gidip cam çerçeveyi indirerek, polisle çatışır. Derin devlete ülkenin muhtaç olması, ülkenin yönetilememesinden kaynaklanır. Derin devlet şu anda devrede değil. Derin devlet, kanaatlerine göre, devleti yıkılma sınırına getirmediğiniz sürece hareket halinde değildir. Onlar ayrı bir devlet değil, ama devlete el koydukları zaman derin devlet olurlar.”

Askeri darbe ile 6 defa devrilip, 7 defa gelen Demirel bile “Derin Devlet” konusunda yanılmıştır. Aksi düşünülemezdi zaten. Bu konudaki tespiti doğru yapabilseydi, 7 defa silah zoru ile iktidardan uzaklaştırılmazdı…

Bir de düşünün ki, devletimizin üst düzey memurlarında:

Derin Devlet” yabancı bir devletin kontrolüne girmiş ve “Eskiden kız türbanıyla üniversiteye giderse okuldan atılıyordu. Biz bunlardan İNTİKAM almak zorundayız. Türkiye’yi değiştireceğiz. Biz Amerika’nın gücünü arkamıza aldık. Bunu yapacağız. Bir taşla üç kuş vuracağız. Bir, ulusalcıları ve Atatürkçüleri diskalifiye edeceğiz. İki, Kürt’ü “Kürdüm” diye korkmaktan çıkaracağız ve Abdullah Öcalan’ı serbest bırakacağız. Terör olayını bitiririz. Bunu yapmak için birkaç kişiyi içeri atacağız” düşüncesi hakimdir!..

O ülkede devlete güvenebilir misiniz?..

Hukuk güvenliğinden söz edebilir misiniz?..

SORU 5: Biri çıkıp, yukarıda 4. soru altındaki alıntılarda özetlenen işlerin neredeyse tümünün GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİNİ  söylese inanır mısınız?..

Bu soruya yanıtınız “inanıyorum” şeklindeyse, kusura bakmayın ama bu defa da “Ülkenin bu hale getirilmesinde sizin payınız nedir?” sorusunu sormak isterim…

Bu soruya vereceğiniz yanıt: “Evet benim de bir miktar payım vardır. Lakin  AKP beni de aldattı, keşke elim kırılsaydı da o oyları vermeseydim” şeklindeyse, bu günahınızın nasıl af edileceğini hiç düşündünüz mü?..

Bazılarınızın “Düşündük ve bir de çözüm bulduk” dediklerini duyar gibiyim.”Bu hükümeti  demokratik yollardan iktidardan uzaklaştırılması için yarından tezi yok üzerimize düşeni yapacağız, AKP’ye bir daha oy vermemekle işe başlayacağız şeklindeki düşüncelerine katılıyorum!..

Sonrası gelir merak etmeyin…

Yalnız değilsiniz ki bu gök kubbenin altında. Yurtseverler, er geç  doğru yolu gösterecekler bize…

Biraz daha bekleyelim mi ne dersiniz?…

Av. Cemil Can

BALYOZ!..

 

MAHKEME BALYOZU KENDİNE İNDİRMİŞTİR!.. 

Delillerin tartışılması aşaması atlandıktan sonra, verilecek olan kararın mahkumiyet olacağı belliydi. Çağdaş ceza yargılamalarında, sanıklara aleyhlerinde olan kanıtlar mutlaka gösterilir. Ancak bu şekilde savunma yapılıp adil karar verilebilir.  Sanıklar aleyhlerine olan kanıtların gerçek  ve güvenilir olup olmadıklarını kontrol etme hakkına sahiptir. Ancak bu şekilde lehlerine olan kanıtları getirtip, aleyhlerine olanları çürütebilirler. Mahkemece iddia makamına sağlanan olanakların tümünün savunma makamına da sağlanması şarttır… “Silahların eşitliği” denen ilke ancak o zaman yaşam alanı bulabilir. Sanıklar aleyhine olan bazı kanıtların, karar aşamasına kadar saklanması söz konusu olursa, bu noktadan itibaren, verilen kararın adil olmadığı değil, kararı veren merciin  mahkeme olup olmadığı tartışılır!..

Görünüşe bakılırsa, 1435 sayfalık gerekçeli karar, sanıklar ile avukatlarına verilmeden önce, Nagehan Alçı ile Nazlı Ilıcak’a verilmiş. Hukukçu olmayan bu iki “gazeteci”, alelacele yandaş kanallara koşarak, kararı savunmaya çalışmışlardır. “Ergenekon Mahkemesi” kamuoyu oluşturmak için bu iki yandaş gazeteci ile kararını savunmak ihtiyacı duymuştur. Heyet, gerekçeli kararında; 1 numaralı sanık Çetin Doğan’ın ameliyat olması nedeniyle “darbe”nin yapılamadığını, başka bir söyleyişle “icra hareketlerinin” tamamlanamadığını da kabul etmektedir… Yakın geçmişte gerçekleşmiş bir kaç darbeyi yaşayan Türk halkı, dış destek ve yönlendirmeler bir tarafa bırakılırsa, darbelerin emir-komuta zinciri içerisinde yapıldığını bilmektedir. Dolayısıyla bu zincire dahil askerlerin biri değil, çoğu hasta olsa dahi, uygulamaya konulmasına karar verilmiş bulunan darbeyi kimsenin engellemeye gücü yetmez!.. Hele yargılama devam ederken, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman Paşaların darbeyi engelledikleri söylentilerine ise kimse inanmaz. Nitekim bu fikre, inandırıcı olmadığı ve yeterince taraftar bulamadığı için mahkeme de itibar etmemiştir… Bunun yerine, Çetin Doğan Paşa’nın hastalığına sarılan mahkeme, kendini  daha da zor duruma düşürmüştür!..

“Ergenekon Mahkemesi”ni, üstelik de  oybirliği ile  vicdani kanıya ulaştıran kanıtların, suç teşkil eden belgeler olmaması ise, tam bir hukuk komedisidir. Aynı CD içerisinde suç teşkil etmeyen ve dolayısıyla kanıt değeri de bulunmayan belgelerin, suç unsuru olarak kabul edilen fakat bu defa da  asılları olmayan belgelerle birlikte bulunmasından yola çıkarak, onların da gerçek olduğunu kabul etmek; en hafif tabiri ile Türk halkının zekasıyla alay etmektir!.. Genelkurmay’ın hiç bir zaman asılları bizdedir demediği o belgeler için, kararın gerekçesinde asıllarının Genelkurmay’da olduğu anlamına gelecek cümleler kurmak, kamuoyunu darbe yalanlarına inandırmak amacıyla yapılmış olup, mahkemeye asla yakışmamıştır. Böyle bir mantık, bir kaç suçlunun seyahat ettiği otobüsteki yolcuların tamamını suçlu olarak kabul etmek kadar akıl dışıdır!..

Bir diğer utanılacak durum ise:Sanıklar tarafından saygın bilim adamları ve kuruluşlara yaptırılan bilirkişi incelemeleri ile sahte olduğu saptanan CD’lerin, daha sonra “güncellenmiş” oldukları şeklindeki, bilimsel gerçeklerle uyuşmayan masalın gerekçede yer almış olmasıdır. Mahkeme ilk defa, gazeteci Mehmet Baransu’ya söylettirilen bu yalana sarılarak, daha da zor duruma düşmüştür. 2003 yılında kullanılan “Word” programında bulunmayan “calibri” karakterini,  daha sonra yapıldığı kabul edilen güncellemeden sonraki yeniden kayıt ile açıklamak; bilimsel gerçeklerle örtüşmez. Çünkü son kayıt tarihinin 2003 olduğu tartışmasızdır. (1) Bir an için bu tezin doğru olduğunu düşünelim. Kabul edelim ki, 2003 tarihli “Word” programındaki “times new roman” yazı karakteri, 2007 tarihli “Word” programında açılmakla “calibri” karakterine dönüşmüştür.  Peki, 2003′te olmayan sokak adlarını, gemileri, rütbeleri, görevleri,  kurulmamış şirketleri vb hususları, (2) da program mı dönüştürmüştür?  Aynı şekilde 2006′da kurulan TGB‘nin, 2003′de hazırlanmış bir belgede nasıl yer aldığı da gerekçeli kararda açıklanmalıydı. Son derece açıktır ki, 2007 yılında bu sahte planı hazırlayanlar, bilgisayarın takvimini 2003 olarak değiştirmişlerdir… 5 Nisan 2012 tarihli duruşmada dinlenen Bilirkişi Tevfik Koray Peksayar’ın “TÜBITAK Raporu’nda tek seferde yazıldığı belirtilen CD’ler hiçbir şekilde güncellenemez” şeklindeki ifadesi de henüz çürütülmüş değildir. Mahkeme bu rapora neden itibar etmediğini gerekçeli kararında açıklamak zorundadır… “Güncelleme” fikrine değer veren mahkeme, “darbe planı” üzerinde birilerinin bazı oynamalar (eklemeler ve çıkarmalar) yaptığını da kabul etmektedir. Ne kadar ekleme ve çıkartma yapılmıştır? Bunu kim ya da kimler yapmıştır? Bu soruların cevabı bulunmadan ve sanıklarla ilişkisi kurulmadan, toptancı bir anlayışla, bütün sanıkların suçlu olduğunu kabul etmek, önceden verilmiş bir karara gerekçe yazmaktan başka bir anlama gelemez!.. Ayrıca her bir sanığın hangi eylemleri ile isnat edilen suça katıldığının ortaya konulması gerekirdi. Aksi halde, hareketle sonuç arasında illiyet bağı kurulamaz ve sanıklar cezalandırılamaz…

Başka bir açıdan bakılırsa, Mahkemenin “güncelleme” kabulüne göre,  bütün sanıkların beraatine karar vermesi gerekirdi… Zira güncellemenin yapıldığı kabul edilen tarihte, artık ortada yeni bir “darbe planı” olduğunu kabul etmek gerekir.  Ayrıca “darbe” yapmayı planladıkları kabul edilen askerlerin, emekliye ayrılmakla, söz konususuçu işlemek için elverişli vasıta kabul edilen emir-komuta zinciri içerisindeki konumları (silahları) ellerinden alınmıştır. Darbelerin emir-komuta zinciri içerisinde yapıldığı hususu göz önünde tutulduğunda,  emekliye ayrılmış subayların “darbe” suçunu işleyebilmek için zorunlu olan elverişli vasıtadan yoksun oldukları açıktır. Elverişli vasıta olmaksızın, söz konusu suça teşebbüs edilebileceği düşüncesi ise hiçbir şekilde kabul edilemez!..

Diğer yandan, Mahkeme Çetin Doğan’ın bir konuşmasını “ikrar” gibi değerlendirip, darbe yapılacağının kanıtı olarak kabul etmiştir. Çağdaş ceza yargılamalarında “ikrar”  delili, sanığın suçlu kabul edilmesi için tek başına yeterli değildir. Örneğin bir sanığın “Cinayeti ben işledim” demesi, onun katil olarak kabul edilmesi sonucunu doğurmaz. O kişinin ikrar ettiği cinayeti işlediğini, başka kanıtlarla da kanıtlamak gerekir. Aksi olsaydı, örneğin babanın işlediği suçu, daha az ceza alacağı için yaşça küçük oğlunun üstlenmesi olaylarında olduğu gibi, gerçek suçlular cezalandırılmaktan kurtulabilirlerdi. Bu nedenle Çetin Doğan’ın ağzından sehven çıkan o sözlere itibar edilerek,  sanıkların “darbe” yapacağını kabul etmenin hukuki bir değeri yoktur!..

Her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı kanıtlar olmadıkça sanıklar cezalandırılamaz! Ne yazık ki, yüzyılların deneyimi sonunda oluşmuş temel hukuk prensipleri “Silivri Hukuku” ile ayaklar altına alınmıştır. Bu ilkelere uyulmadan yapılan yargılamalar sonunda verilen kararlar, hukuk güvenliğini yok ettiği gibi, devletin temeli olan “adalet” duygusunun da zedelenmesine yol açmaktadır…

Denebilir ki, “Ergenekon Mahkemesi”  bu son kararı ile balyozu temel hukuk ilkelerine indirip, görevini tamamlamıştır!.. Hukuk tarihimiz içerisinde kara bir leke olarak yer alacak olan bu kararı; Nagehan Alçı, Nazlı Ilıcak ve Mehmet Baransu gibi kiralık kalemler bile savunamıyor.   “Mahkeme”nin  düştüğü acıklı durumu varın siz düşünün!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://balyozdavasivegercekler.com/

(2) http://www.youtube.com/watch?v=8Y4fzd4hK_c&feature=youtu.be0

(3) http://www.youtube.com/watch?v=cRND2nhR6mg

 

 

Google Drive: create, share, and keep all your stuff in one place. Logo for Google Drive

BİR “KREDİ” DAHA!..

Y-CHP‘nin PKK’ya tanıdığı ilk resmi kredi; “ana dilde eğitimin” en ateşli savunucularından, “Habur Açılımı”nda PKK’lı militanları savunan, eski Diyarbakır Barosu Başkanı, CIA’nın yan kuruluşu Stratford‘un 705 numaralı bilgi kaynağı Sezgin Tanrıkulu‘nu, Atatürk’ün partisi CHP’nin, Kurultay’dan sonraki en yetkili organı olan, 80 kişilik Parti Meclisi’ne seçmekle açılmıştı!.. (1

İkinci kredi; CHP’nin “Kürt Sorunu”nun çözümüne ilişkin önerilerinin odak noktasına, Apo’nun “Yol Haritasını” (2) oturtmakla açılmıştır. Anımsayınız o tarihlerde Kılıçdaroğlu, bu yolda “Siyasi hayatımı feda etmeye hazırım” demişti… (3) Şimdi anlaşılıyor ki, bir kaset operasyonu sonunda CHP’nin başına getirilen SOROS‘un bu has adamından, nihai olarak beklenen görev; bugünlerde yaptığı açıklamalardır!.. Görevini gereği gibi yerine getiremezse, siyasi hayatının sonlanacağını zaten göze almıştır, gerisi şansına kalmış!..

PKK’ya üçüncü kredi; biricik avukatları Sezgin Tanrıkulu’nun, Y-CHP’nin İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı ile TBMM’nde kurulmuş olan İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanvekilliği görevlerine, CHP kontenjanından atanmakla açılmıştı… CHP’de bu görevleri yapabilecek olan daha yetkin kaç tane milletvekilleri vardır, bunu da siz hesaplayın. Belli ki Kılıçdaroğlu, bugünleri düşünerek bu seçimini yapmıştır… Nitekim, ülkeyi kurtaran ve Cumhuriyeti kuran bir parti olan CHP, şimdi ülkenin parçalanmasında ve Cumhuriyetin yıkılmasında görev almıştır. Bu görev süresince de CHP’nin “tek ağızdan” konuşmasını (4) sağlayacak kişi olarak, görev ve yetki Sezgin Tanrıkulu’na verilmiştir!..

Kılıçdaroğlu, Hükümet’e kredi veredursun, Erdoğan onu ciddiye bile aldığı yok!.. Büyük olasılıkla hükümetin bu yeni açılımı, yaklaşan seçimlerde oy potansiyelini artırmak içindir. Eskiden olduğu gibi yine PKK ile anlaşmaya varılmıştır. Süreci bu şekilde yöneten Erdoğan’ın kurduğu tuzağa Kılıçdaroğlu balıklama atlamıştır. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun siyasi “vizyonu” yok, CHP’ye yakışan bir genel başkan değildir!.. Bu olasılık doğru çıkarsa, siyasi rakibinin başarılı olması için üstünü başını parçalayan bir siyaset adamını dünya siyaset tarihi ilk defa yazacaktır!.. Akıllarınca hep beraber kazanacaklar. Peki, o zaman kim kaybedecektir?..

Tek ağızdan” konuşma kararı, aslında milletvekillerine ve partililere getirilen konuşma yasağıdır ki, Parti Meclisi’nde değil, gizli odalarda alındığı bellidir. Kılıçdaroğlu, Parti Meclisini toplamadan önce, AKP-PKK ortaklığına desteğini ve içerikten yoksun dört koşulunu (5) peşinen açıklamıştır… Parti Meclisi toplaması, tamamen bir formaliteden ibarettir. Parti Meclisi üyesi Ercan Karakaş’ın, 1989 tarihli ve Parti Programı’nda da belirtildiği gibi “terörle mücadeleyi” esas alan “Kürt Raporu”nun yenilenmesi isteği hiç dinlenmedi bile… Başka bir ifade ile CHP’nin Kurultay’dan sonraki en yetkili organı olan Parti Meclisi, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından “bypass” edilmiştir!.. Görüldüğü gibi, en yetkili organın (Kurultay) kararı alınmadan, bir emrivaki ile “terörle mücadele” yerine “terörle müzakere” esası dayatılmıştır. Bu noktadan itibaren CHP’nin PKK’ya teslim edildiğini söylemekte de bir yanlışlık olmasa gerek!..

Y-CHP’nin SOROS‘cu yönetimi, “görev” söz konusu olunca, ne hukuk tanıyor ne de CHP’lilerin iradesini takıyor!.. “Korku imparatorluğunu yıkmak” ve “Parti içi demokrasiyi işletme” sözlerini vererek, CHP’lilerin desteğini alan Bay Kemal, yerini sağlamlaştırdıktan sonra “karşı tarafın” politikalarını hayata geçirmek için kollarını sıvamıştır… Bu görevini yerine getirmek için uygun bir ekip kurmuş ve her türlü eleştiriye kulaklarını tıkayıp, yoluna devam etmektedir. Başka bir anlatımla, Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulayıcı bir birimi haline getirmiştir!..

Bu iddialı sözlerimin arkasını dolduramazsam eğer müfteri ilan edileceğimi biliyorum. Bunun için bu yazımın ekinde iki belge sunuyorum. Ayrıca dipnotlar arasına bağlantılarını koydum. Bunlardan biri CHP’nin Parti Programı(6) diğeri Apo’nun “Yol Haritası”dır…(2) Okuyucuya kolaylık olması bakımından, CHP Parti Programı’nın konu ile ilgili sayfalarını da dipnotların altına ekledim. Böylece “Kürt Sorunu” ve “Terör” konusunda, CHP’nin en yetkili organı olan Kurultay’da kabul edilen fakat Y-CHP yönetiminin unutturmaya çalıştığı politikaları, son defa hatırlatmak istiyorum. Zira bundan sonra CHP içerisinde yapılabilecek pek bir şey kalmayacaktır. Atı alan Kemal ile TESEV‘ci arkadaşları Üsküdar’ı geçmiş olacaklar ve kendilerine muhalif olanları birer birer tasfiye etmeye başlayacaklardır!..

Şimdi aşağıdaki bağlantıyı açıp, Apo’nun Yol Haritası’nı da bir zahmet okuyun. Söyler misiniz, Y-CHP yönetiminin, “İkinci Kürt Açılımı” konusunda izlediği politika, değiştirilmediği için halen yürürlükte bulunan Parti Programı’na uygun mudur?.. Bilindiği gibi Parti Programı, partinin en yetkili organı olan Kurultay’da görüşülüp onaylanır ve genel başkan dahil bütün parti yöneticilerini bağlar. Partililerin bu programa aykırı düşen davranışları, Parti Tüzüğü’nün 70. maddesine göre, (7) -partiden ihracı gerektiren- ağır “Parti Suçu” sayılmıştır!.. Partinin anayasası sayılan Parti Programı’nı çiğneyen ve “Parti Suçu” işlemekte ısrar eden bir Genel Başkan’ın, hiç vakit geçirilmeden olağanüstü Kurultay’ı toplayarak görevine sonverilmesi yurtseverliğin gereğidir!.. Bu kadarla da kalmayıp, Tüzüğün 70. maddesini açıkça ve bilerek çiğnediği için ihraç edilmesi de gerekir!.. Bu görev; Bay Kemal’in ifadesi ile “Brutus” dediği kurultay delegelerine düşmektedir. Aksi halde kurultay delegeleri de işlenmiş olan bu ağır parti suçuna iştirak etmiş olacaklardır!..

Analar ağlamasın” etkili sloganı ile başlatılan görüşmelerde; Y-CHP’ye verilen görevin, MHP ile birlikte, Anayasa Uzlaşma Komisyonu masasında oturarak, süreci meşrulaştırmak olduğu bellidir!.. Kılıçdaroğlu’nun hükümetin Öcalan’la görüşmesine önyargılı bakmadığını ve “koşulsuz silah bıraktırma ile sonuçlanacak, halk doğru bilgilendirilecekse görüşme yöntemine bir itirazları olmayacağını” söylemesi, tamamen bir aldatmacadan ibarettir. Zira Kandil, silah bırakmaya niyetli olmadığını ve kendilerinden böyle bir talebin gelmediğini açıklamıştır. Kılıçdaroğlu “Biz de terör örgütü silah bıraksın, analar ağlamasın istiyoruz” (8) sözleri ile kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalışmaktadır…

PKK’nın fiili lideri Karayılan, anayasa tartışmalarına ve sürece ilişkin olarak örgüte yakın olan Fırat Haber Ajansı’na şu açıklamalarda bulunmuştur: “ Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırları dışına (Kuzey Irak’a) çıkartılmasıdır. Devletin bizden istediği budur. Açıktır ki, Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemdedir. O zaman çözüm prespektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor”…(9) Karayılan benzer bir açıklamayı 28 Kasım‘da da yapmıştı!.. (10

Bu açıklamalar karşısında Kılıçdaroğlu’nun sözleri ne anlama gelmektedir? Bay Kemal görülmektedir ki, bu süreçte kraldan fazla kralcıdır!..

PKK ile Oslo’da yapılan görüşmelerde, PKK’ya verilen sözlerden biri “Eyalet Yasası” olarak bilinen “Bütünşehir Yasası” idi ve bu yasanın dayanağı AB’nin dayattığı “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” gösteriliyordu. (11) Bilindiği gibi bu sözleşmenin çekince konulmuş bulunan bütün maddelerini imzalama sözünü veren de Kılıçdaroğlu’dur. AKP’nin kamuoyu önüne getirmeye çekindiği bu konu, Y-CHP tarafından gündeme taşınarak, Apo’nun yol haritası önündeki önemli taşlardan biri daha kaldırılmıştır. “Akil Adamlar Projesi”, “Hakikatleri Araştırma Komisyonu”, “Ana Dilde Savunma” ve “Ana Dilde Eğitim” gibi ülkenin parçalanmasına neden olacak, Yol Haritası’nın kilometre taşları da ne yazık ki, Y-CHP tarafından döşenmiştir!.. Örneğin; ülkenin bölünmesinin son adımı sayılan “Ana Dilde Eğitim” konusunda görüşü sorulan Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin anadilde eğitim konusunda hazır olmadığı kanısındayız” (12) şeklinde verdiği cevap ile asli görevinin bu kötü sona “halkı hazırlamak” olduğu, bir kez daha ortaya çıkmıştır!..

Herkesin bildiği gibi AKP, ABD ve AB tarafından iktidara getirilmeden önce, PKK ağır yenilgiye uğratılmış ve terör bitirilmişti! AKP iktidarı ile birlikte, terör örgütü yeniden canlandırılmış ve bu defa terörle mücadele eden kahramanlar hapse tıkılmıştır! Teröristlerin elinde, ABD yapımı modern silahların bulunduğunu hiç bir zaman gözden ırak tutmamamız gerekir. Daha geçenlerde yakalanan bir silahla ilgili ABD’li askerlerin, bizimkileri sorgulaması, Irak’ta yaşanan “Çuval Rezaleti”nden çok daha beterdir. İşbirlikçi ve yandaş medya, Apo’yu parlatarak, “Kürtlerin ‘kült’ lideri” ve “kahramanı” haline getirmek için ne lazımsa yapmıştır. Bu sürece AKP yöneticileri de dahil olmuştur. TSK’ya yapılan o kalleş operasyondan sonra, sanki terör karşısında TSK yenilmiş gibi, bitmiş olan terör için “Görüyorsunuz 30 yıldır terörü bitiremedik, silahla bu iş olmuyor, müzakere etmek lazım, Kürtlerin isteklerinin bir kısmını vermek lazım” temelinde, korkunç bir bilgi kirliliği yaratılıp, işler bu noktaya kadar getirilmiştir!.. Bu sürecin birinci derecedeki sorumlusu AKP ise, ikinci derecedeki sorumluları hiç kuşku yok ki, Y-CHP ile MHP’dir… Bu nedenle onlarla birlikte Türk halkının arayacağı bir çözüm kalmamıştır!..

Bugün PKK’nın Suriye Kanadı PYD, “Özgür Suriye Ordusu”na katılmış ve ABD-AKP ittifakı içerisinde Esat’ı devirmek için Suriye halkına saldırmaktadır. Garip ama gerçektir, AKP ile PYD Suriye’de aynı safta bulunmaktadır!.. AKP ve PKK’nın ABD’nin Ortadoğu’daki piyonları olduğunun bundan daha açık kanıtı olabilir mi?.. Y-CHP ile MHP bu ittifaka açıktan katılamıyorlar elbette. Onların görevi ülkede yükselen muhalefeti kontrol etmek ve yanlış yöne sevk etmektir!..

Sonuç olarak; koşullar 1919 öncesinden çok daha kötüdür. İktidar, İstanbul Hükümeti gibi düşmanların baskı ve tehdidi altında acz içerisindedir. Başbakan’ın ofisi bile dinlenme aletleri ile abluka altına alınmıştır. Basın “Mütareke Basını”ndan çok daha seviyesiz yayınlar yapmaktadır. Onursuz Ali Kemal’ler yine yazı makinelarının başındadır. Muhalefet “dizayn” edilmiş, düşmanın istediği gibi “tek ağızdan” konuşma kararı almıştır; savaşın sonunda kime “yurttaş” olacaklarının hesabını yapmaktadırlar!..

Ne var ki, bu tablo asla “umutsuzluğun resmi” olarak anlaşılmamalıdır. Türk halkı, tarihte olduğu gibi yine doğru önderliği bulacak ve bu felakati de atlatıp, kurulacak yeni dünyada onurlu yerini alacaktır!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Sezgin Tanrıkulu’nun:

http://www.mirhaber.com/haber.php?haber_id=36553 

(2) Apo’nun Yol Haritası:

http://gomanweb.org/GOMANWEB2/Yeni-Dosyalar/A.Ocalan_Yol_haritasi/ocalanin_yol_haritasi.pdf 

(3)Kılıçdaroğlu’nun ”Siyasi hayatımı feda etmeye hazırım” sözü:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/722978-siyasi-hayatimi-feda-etmeye-hazirim 

(4)06.01.2013 tarihli Cumhuriyet gazetesi

(5)Kılıçdaroğlu’nun 4 şartı:

http://www.chp.org.tr/?manset=genel-baskan-kemal-kilicdaroglu-parti-meclisi-toplantisini-acarken-akp-iktidarini-bir-kez-daha-uyardi-ve-basbakan%E2%80%99a-yol-gosterdi 

(6) CHP Programı (Sayfa 46 vd, sayfa 113 vd.):

http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/chpprogram.pdf 

(7) CHP Tüzüğü:

http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/2012/05/CHP-Tuzuk.pdf 

(8)Fikret Bila-Kılıçdaroğlu görüşmesi:

http://siyaset.milliyet.com.tr/kilicdaroglu-onyargili-degiliz-/siyaset/siyasetyazardetay/03.01.2013/1650332/default.htm 

(9)Aydınlık:

http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/18127-ocalana-verdiginiz-sozleri-aciklayin.html

(10)http://www.gazetecell.com/gundem/pkknin-kandildeki-elebasi-murat-karayilandan-silah-birakma-aciklamasi-h20370.html

(11) Imrali_Tutanaklari

(12) Kılıçdaroğlu’nun “Halk hazır değil” açıklaması:

http://yenisafak.com.tr/politika-haber/turkiye-anadilde-egitime-hazir-degil-05.11.2012-420967 

KÜRT SORUNU” İLE İLGİLİC H P P R O G R A M I’ N I N İ L G İ L İ S A Y F A L A R I

Etnik Farklılıklar Ülkemizin Zenginliğidir:

CHP, Lozan Antlaşması ile azınlık olarak nitelenmiş olan yurttaşlarımızın, kendilerine tanınmış olan dini ve kültürel azınlık haklarından eksiksiz olarak yararlanmalarını amaçlar. Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır.

CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuş; etnik köken farklılıklarına, kültürel çoğulculuğa, bireysel kültürel haklara olan saygımız, demokratik değerlere, eşitliğe ve hoşgörüye olan bağlılığımız çerçevesinde toplumumuza, üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur.

CHP devletin etnik farklılıklar üzerine politikalar oluşturmasını benimsemez. Devletin görevi bütün etnik kimlikleri din ve mezhep farklılıklarının üzerine çıkarak insanı odak yapan yaklaşımları ortaya koymak, ortak değerleri bulup çıkarmaktır. Ancak etnik kimliğine bireysel olarak vurgulamak isteyenleri saygıyla karşılar ve etnik kimliği insanların şerefi sayar. Devletin vatandaşların etnik kökenini, dinini ve mezhebini görmeyen, bütün vatandaşlara eşit davranan bir yapıya sahip olmasını savunur. Sorunların sadece yasalardaki eksikliklerden değil, uygulamadaki bazı yanlışlıklardan kaynaklanabileceğini düşünerek bu evrensel insan hakları ve özgürlükler değerlerini hayata geçirmeye özen göstermelidir. Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz. Bu farklılıklar ulus olarak zenginliğimizdir, güç kaynağımızdır.

Kişisel kültürel haklara saygı, kişinin kimliğine saygıdır; insana, insan haklarına ve çoğulcu demokrasiye saygının gereğidir. Kişisel kültürel haklar hiçbir erk tarafından çiğnenemez.

Kimsenin ırkı ve kökeni diğerlerinden üstün değildir. Bu nedenle ırk temelinde çözüm arayışlarının veya asimilasyon uygulamalarının tuzaklarından demokrasimiz her zaman korumalıdır. CHP’nin entegrasyon anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünün ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür.

Demokrasilerde devletin etnik kimlikleri yok sayma hakkı yoktur. Etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşların bireysel haklarının çağdaş ülkeler seviyesine yükseltilmesi hedefimizdir.

CHP, uygulamaya koyacağı, hoşgörü, demokrasi, kültürel çoğulculuk, eşitlik ve bölgesel gelişme politikaları ile ülkenin her yöresinde, her kökenden insanlarımız arasında toplumsal uyumun, dayanışmanın, bütünlüğün ve refahın güvencesini oluşturacaktır.

Her etnik kökenden yurttaşlarımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi ana dilini özgürce kullanabilmelerine, özel dersaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilmeleri ve öğretebilmelerine,

Kendi ana dillerinde gazete, dergi, kitap yayınlamalarına ve diğer her türlü yazılı ve sözlü yayında bulunabilmelerinemüzik ve sanatın diğer dallarına faaliyette bulunabilmelerine,

Türkiye sınırları içinde yayın yapan radyo ve televizyon kurum ve kuruluşları üzerinden, RTÜK’ün genel kuralları çerçevesinde, kendi ana dillerinde yayın yapabilmelerine,

Değişik kültürel etkinliklerde bulunabilmelerine, kendi folklorlarını yaşatabilmeleri ve geliştirebilmelerine,

Tüm bu ve benzeri bireysel kültürel haklara özgürce ve dilediğince ulaşabilmelerine, olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.

Ülkemizin aynı ana dili paylaşan ve etnik kökene sahip en yaygın unsurlardan birini oluşturan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yoğun biçimde yaşadıkları bölgemizdeki sorunlarını da bu anlayışla çözeceğiz. Bu yöndeki çalışmalarımızı sosyal demokrat yaklaşımımızın gereği insanı temel alan bir anlayışla sürdüreceğiz.

CHP bu ilkeler temelinde şekillenen politikaları ve uygulamaları ile başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz olmak üzere Türkiye’nin her yöresinde yaşayan Kürt, Arap, Boşnak, Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza, Arnavut, Roman gibi farklı etnek kimliklere sahip tüm insanlarımızı huzura, barışa, gelişmeye ve sosyal refaha taşıyacaktır. Bu yurttaşlarımızdan hiçbirine karşı ayırımcı muamele yapılmaması, hiç bir alanda haklarının kısıtlanmaması, devlet hizmetlerinden yararlanmada güçlükle karşılaşılmaması için gerekli önlemler alınacaktır.

Toplumsal gelişmeye uyum sağlamalarına ve katılımlarına engel olan sosyal dışlanma için kalıcı ve köklü çözümler oluşturulacak, toplumsal kaynaklara eşit biçimde erişimlerini sağlayacak sosyal alanlar yaratılacak, vatandaşlık haklarından eksiksiz yararlanmaları sağlanacaktır. (CHP Programı s. 46 vd.)

(…)

Siyasal Şiddet-Terör:

Terör ülkemizin ve demokrasimizin en önemli sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. Özellikle Kuzey Irak’ta üslenen PKK terör örgütü vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğine yönelik saldırılarda bulunmaktadır. Ne Irak Hükümeti ne de bölgede önemli bir güç bulunduran Amerika Birleşik Devletleri bu örgüte karşı yasalardan ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirerek doğrudan bir mücadele başlatmamışlardır.

Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir. Ancak, Cumhuriyet Halk Partisi terörle mücadeleyi bölgede yaşayan vatandaşlarımızı teröristlerden ayırarak, vatandaşlarımızın insan haklarına saygı göstererek gerçekleştirecektir. CHP, terörü olağan dışı yöntemlere sığınmadan, güvenlik güçlerini yasalara uygun ve etkili biçimde kullanarak ve gerekli sosyo-ekonomik tedbirleri alarak önleyecektir.

Terörü önlemeye yönelik kapsamlı bir ulusal politika oluşturulacaktır. Terörü sadece güvenlik güçlerinin çabasıyla önleme yoluna gidilmeyecek, toplumun sivil-resmî tüm kurumları ile görev alması ve katkıda bulunması sağlanacaktır. Demokrasinin ve toplumsal barışın teröre karşı top yekûn direnç, tepki ve dayanışma ile korunabileceği bilinci bu programın özünü oluşturacaktır.

Şiddet ve terörü sürekli izlemek, incelemek bilgi ve haber toplayıp değerlendirmek, başka ülkelerdeki kazanımlarından da yararlanarak uzun dönemli senaryolara göre seçenekli önlemler üretmek, önermek ve uygun teknolojiyi sağlamakla görevli bir İç Güvenlik Araştırma Enstitüsü birimi oluşturulacaktır.

Devletin teröre karşı istihbarat olanakları, çağdaş teknolojiden de yararlanılarak geliştirilecek, halkın bireysel özgürlüklerine, bu arada özel hayatın gizliliği ilkesine zarar vermeden istihbarat alanındaki eksiklik ve yanlışlıklar giderilecektir. Bu çalışmalar yapılırken, gerektiğinde dost ve müttefik ülkelerle istihbarat paylaşımı yoluna da gidilebilecek, ancak istihbarat kaynaklarının esas itibariyle milli olmasına özen gösterilecektir. Devletin istihbarat örgütleri iç politikanın, cemaatlerin ve diğer baskı guruplarının etkisinden tamamen arındırılacak, sadece ülke çıkarları doğrultusunda görev yapan uzman kuruluşlar haline getirilecektir. Bu kurumlardaki kadrolaşmalar önlenecek, liyakat sistemi hayata geçirilecektir. Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşturulacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknolojiyle donatılacaktır. Güvenlik güçleri mensupları halkla ilişkiler, demokratik, temel hak ve özgürlükler gibi konularda ve insan hakları alanında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler hakkında eğitilecek ve bu doğrultuda davranış alışkanlıkları edinmeleri sağlanacaktır.

Terör örgütlerinin etkisiz kılınması ile eş zamanlı olarak koruculuk uygulamasına son verilecek; görevlerinden ayrılacak korucular için istihdam olanakları yaratılacaktır. Koruculuk görevi yapanlar sosyal güvenlik haklarından yararlandırılacaktır. Güvenlik güçlerinin esas görevi terör zanlılarını yargıya teslim etmektir. Şiddet eylemlerinde bulunanlarla mücadele edilirken sivil halkın zarar görmemesine özen gösterilecektir.

Terörle mücadele Türkiye’nin öncelikli hedefidir. Türk silahlı kuvvetlerinin terörle mücadelede en etkin araç ve gereçlerle donatılması ve gerekli eğitim düzeyine kavuşturulması öncelikle hedef olmalıdır. Yurt dışından kaynaklanan terörü destekleyen veya ona müsamaha gösteren ülkelere karşı gerekli bütün diplomatik ve caydırıcı önlemler alınmalıdır. Terörü bir siyasi mücadele amacı olarak kullanmak isteyenlere hiçbir şekilde müsamaha edilmemeli, dış ilişkilerin yönlendirilmesinde de ilgili ülkelerin terörle mücadeledeki kararlılığı önemli bir ölçü olarak göz önün de bulundurulacak, terörü destekleyen veya teröre müsamaha eden ülkelerle ilişkilerimiz gözden geçirilecektir.

CHP iktidarı, bir yandan terörle yurt içinde ve gerektiğinde yurt dışında en etkili mücadeleyi yaparken bir yandan da ulusal bütünlüğü ve dayanışmayı koruyacak bir hoşgörü anlayışı içinde hareket edecektir. Bu çerçevede demokrasimize çağdaş boyutlarıyla işlerlik kazandırmayı ve işsizliği önleyecek ekonomik ve sosyal önlemleri alarak terörün beslendiği tüm olumsuz unsurları ortadan kaldırmayı ve terörü toplumsal gündemimizden çıkartmayı hedef alacaktır.

( CHP Programı 113 vd.)

“BÖCEKLER”!..

böcekler

 

MİT, Geçtiğimiz Şubat ayında ‘Dinleniyorsunuz’ diye uyarmış. Bu uyarı sonrasında önce Erdoğan’ın Başbakanlık’taki makam odası aranmış, ilk böcek de burada çıkmış. Ardından Başbakan Erdoğan’ın evi ve evin altındaki ofisi didik didik aranmış. Ofiste de böcek bulunmuş”(1) Haber bu kadardı fakat yorumlar uzayıp gidiyordu!..

AKP, iktidarının 11. yılında. TSK’nin en gözde subaylarını içeri tıkılmış. TSK’nın kozmik odalarına girilip, en mahrem askeri planlar bile, didik didik edilmiş. Emniyet’te F Tipinin ne kadar etkin olduğunu öğrenemeyen bir tek ana muhalefet başkanı kalmış. Başbakan, kuşatma altında… İki ay önce bütün korumalarını değiştirmek zorunda kalmış!.. (2) Bir ara “özel yetkili savcılar” MİT Müsteşarını, PKK ile Oslo’da görüştü diye ifadeye çağırmıştı. Başbakan, “Beni de alacak mısınız” diye sorduktan sonra, müsteşarı için özel yasa çıkartıp onu da kendini de kurtarmıştı. Hükümetin en başarılı emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı, Cemaat’in elinde Erdoğan’ın kasetleri olduğu hususunda iddialı. Suriye hava sahasını ihlal etmeleri nedeniyle düşürülen iki uçağımızın, ölen pilotlarının aileleri, MİT Müsteşarının yargılanması için başvuruda bulunmuş. Bu defa “özel yetkisi” olmayan savcılık izin istemeye hazırlanıyor…

Bu ‘böcek’ler de neyin nesidir” sorusunun yanıtı aranırken, bu gelişmelerin de göz önünde tutulması gerekir…

Başbakan, “Bu yargıya güvenmiyoruz” diyerek başlattığı kampanyayı, 12 Eylül Halkoylaması’nda Anayasanın 26 maddesini değiştirme ve böylece yargıyı bağımsız olmaktan tamamen çıkartıp, hükümete bağımlı hale getirmekle sonuçlandırdı. Erdoğan, üç dönemlik iktidarı süresince, bütün kamu kurum ve kurumlarına yandaşlarını doldurarak kendisi için “güvenli” bir devlet yaratmayı başardı!Devletin önemli icra makamlarının hiç birinde, AKP muhalifi personel kalmadı denebilir. Ayrıca ana muhalefet başkanı Kılıçdaroğlu’na, “’Kılıçdaroğlu adım adım izleniyorsun. Nefes alışını bile izliyoruz” diyerek, devletin izleme ve dinleme yeteneğine tam hakim olduğunu ve bunu muhalefete baskı aracı olarak kullanacağı tehdidini de savurdu. Bunları unutmadık!.. (3)

Şimdi ise, Başbakan’ın ofisinde istihbarat örgütlerinin kullandığı cinsten “böcek”ler bulunmuş. Her türlü güvenlikten sorumlu olan hükümet, aynı zamanda aczi anlamına gelecek bu durumu, halkla neden paylaştı? Başbakanlık şikayet makamı değil, şikayetlerin çözüm yeridir. Bu olay nedeniyle halk hükümete nasıl yardım edebilir ki? Yoksa son aylarda hızla yükselen muhalefeti bastırmak veya kontrol altına almak için yeni bir “Ergenekon yalanı” tertibine mi ihtiyaç duyulmaktadır? “Böcek”ler bu işin bahanesi olabilir!..

Anlaşılan AKP iktidarının en yakın müttefiki olan bu elektronik “böcek”ler, bir süre daha gündemdeki yerlerini koruyacağa benzer!..

Başbakanın yakınması, bir bakıma hükümetin güvenlik konusunda “başarısız” olunduğunun itirafıdır. Böcekleri yerleştirenler ya iktidarın ortaklarıdır ya da gizli servislerin elemanları…

Birinci seçenek, hükümet içerisindeki bir iktidar kavgası olarak değerlendirilir ve çok da önemli sayılmaz. Zira böyle bir durum; Erdoğan’ın iktidar ortaklarının, ellerindeki kamu gücünü kişisel hesapları için kullandıklarını gösterir. Dolayısıyla sorunu “memuriyet nüfuzunu kötüye kullanma” kapsamında değerlendirip, rahat uyuyabiliriz…

İkinci seçenek doğru ise, o zaman konu 74 milyon insanın güvenliğini ilgilendirir. Bu durumda iç ve dış güvenliğimizin tehlike içerisinde olduğunu kabul etmek zorundayız.Bu nedenle uyumak haram bize! Başbakanlık ofisine kadar girebilen ve “böcek” yerleştiren bir gizli servis, kim bilir şantajla Erdoğan’a neler neler yaptırabilir! Bu noktada ulusal güvenliğimiz ve ulusal çıkarlarımız tehdit altında demektir. Muhtemelen Başbakan’ın, bu olayı kamuoyuyla paylaşması da bu nedenledir. Belki de Başbakan demek istiyor ki, bundan sonra ulusal çıkarlarımıza zarar verecek kararlar alırsam eğer, bu kararlara halk muhalefet ederek durdursun beni. Çünkü o zaman Başbakan, isteyerek değil, baskı ve tehdit altında karar alıyor demektir!..

Bu olasılığa karşı da 74 milyon yurttaş, teyakkuz halinde olmalıdır!..

Bu ülke bizimdir ve başka Türkiye yok!..

Bir olasılık daha var ki, o da: Bu marifetli “Böcek”ler, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Erdoğan’ın olası rakiplerini, partiden ve hükümetten tasfiye etmek için kullanılabilirler. Erdoğan’ın akıl hocaları, Böcek masalını” onu yarışa daha avantajlı bir şekilde başlatmak için kurgulamış olabilirler… Tıptı iktidar ortağı Cemaat’in, elindeki dershanelerin kapatılacağı tehdidinde olduğu gibi, istihbarat örgütleri içinde operasyon yapılacağını duyurup, F Tipi’ni hizaya çekmek isteyebilir…

Dershanelerin kapatılmasına, okul ve üniversite açmakla yanıt veren Hoca efendi, bakalım beyzbol sopası yerine geçen, “Böcek”lere karşı operasyon tehdidine ne cevap verecektir?..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.radikal.com.tr/politika/erdoganin_makam_odalarinda_da_bocek_bulundu-1113496

(2) http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/24/flas-basbakanin-tum-korumalari-degisti

(3) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19932033.asp