Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

“GERİ ZEKALILAR”!..

 tutu

GERİ ZEKALILAR”IN DA YAPACAĞI İŞLER VAR!..

PKK terörist örgütler listesinden çıkartılıyor. Bundan böyle “PKK’lı aktivistler” olarak isimlendirilecekler. Bir süre sonra “özgürlük savaşçıları” olarak anılacakları kesin!.. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un mahkeme kararı ile terör örgütü yöneticisi olduğu hükme bağlandıktan sonra, doğal olarak TSK da terör örgütü olarak anılacak!.. 

Bu noktaya gelene kadar Cumhuriyeti kuran ve topraklarımızı işgalden kurtaran Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunda oturan adam ne yapmıştır? Bu sorunun yanıtını dosdoğru veremedikten sonra ihanet sürecinde piyon olarak, bir yere yerleştirilmekten kurtulmak olanaksızdır!.. 

Kürtçüler, Cemaatçiler, Liboşlar ve İkinci Cumhuriyetçiler’in doluştuğu Atatürk’ün partisi CHP, bu haliyle artık bizim partimiz değildir!.. Tıpkı TSK’nın Türk halkına yabancılaştığı gibi. Ülkemiz gibi CHP de işgal altındadır… TSK da bir zamanlar bizimdi ama bir tek mermi bile atamadan teslim alındı. Şimdi Apo’nun talimatı ile geri çekiliyor, PKK için alan boşaltıyor. Yanlış anlaşılmasın topraklarımızdan çekilen PKK değildir!.. Y-CHP de AKP ve BDP gibi PKK ile aynı masaya oturup, bölünme anayasasını yapmaya çalışmıyor mu? Teröristlere kredi açan, Cemaatlerin peşinde dolaşan, Cumhuriyet’in yıkılması için yol temizleyen bir genel başkan, hiçbir şekilde bizi temsil etmiyor! Kılıçdaroğlu da meşruiyetini kaybetti!.. 

Atlantik ötesinden gelen talimatları izah ve tercüme etmekle görevli Y-CHP’nin akıl hocası Osman F. Loğoğlu, TBMM’nde yaptığı basın toplantısında; Y-CHP olarak çözüm sürecine karşı olmadıklarını söyledi. Loğoğlu: Toplumsal mutabakat komisyonunu andıran tarzda bir komisyon kurulabilirse, elbette bunun içerisinde olabiliriz… Kürt meselesinin toplumsal barışa dönüştürülmesi için adresin TBMM, aktörlerin oradaki siyasi partiler olduğunu düşünüyoruz…” dedi… Hazret CHP tabanını bu şekilde hazırladıktan sonra, Kılıçdaroğlu da Öcalan’ın “çözüm” için önerdiği, Güney Afrika’daki “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nu “incelemek” üzere; baş yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ile Ankara Milletvekili Levent Gök’ü, görevlendirdi. Gerçekte incelenecek bir şey yok ortada. Herşey ayan beyandır. Y-CHP’nin amacı AKP-BDP ortaklığının yapacağı işin içerisinde görünerek verilen görevi yapmaktır. Ancak bu şekilde ziyarete meşruiyet kazandırılabilir!.. 

Kılıçdaroğlu, Öcalan’ın avukatı Catriona Vine‘nin 29 Nisan için örgütlediği heyete adamlarını katarak, kendisinden beklenen görevi yapmış olacak!.. Ziyaret, İngiltere merkezli PKK’ya yakınlığı ile bilinen Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI)’nün davetiyle gerçekleştiriliyor. Bildiğiniz gibi, Habur Açılımı’ndan sonra, Öcalan’ın açıkladığı “yol haritası” ile kamuoyuna duyurulan “Hakikatleri Araştırma Komisyonu”nun ilk tanıtımını yapan da Kılıçdaroğlu’ydu… Anlaşılıyor ki, Meclis’te AKP-BDP koalisyonuna uzak duruyor gibi yaparak, CHP tabanını aldatanlar, sınır ötesi çalışmalara aktif olarak katılmakta bir sakınca görmüyorlar!.. 

Ziyaretine gidilen adamın nasıl biri olduğu ve görüşleri zaten biliniyor. Uluslararası Barış İnisiyatifi‘nin başkanlığını yürüten ve Öcalan’ın özgürlüğü için dua ettiğini söyleyen Başpiskopos Desmont Tutu‘nun, Türkiye’nin PKK ile mücadelesini Güney Afrika’daki Apartheid‘e (1) karşı verilen mücadeleye ve Kürtlerin durumunu da uzun yıllar ırk ayırımı politikasının uygulandığı siyahlara benzettiği biliniyor… Tutu, PKK yanlısı yayın yapan Roj TV‘yi de Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti. Deneyimli diplomat Onur Öymen’in söylediğine göre, Tutu, 21 Kasım 2010 tarihinde Brüksel’de Avrupa Parlamentosu binasında toplanan Kürt Konferansı’na gönderdiği mesajda; Öcalan’ın koşulsuz serbest bırakılmasını istedikten sonra, TSK’nın PKK’ya karşı yürüttüğü mücadeleyi durdurmasını talep etmişti. Ayrıca hükümetin PKK ile müzakerelere başlaması için çağrıda bulunan da Desmont Tutu’ydu… Kılıçdaroğlu’nun bir diğer akıl hocası bu adamdır işte!.. 

Kılıçdaroğlu, Y-CHP’nin “sürece” verdiği desteği, şu şekilde açıklıyor: Güya AKP, iktidarı başarısız olursa “Tam sorunu çözecektik CHP engel oldu” demeye hazırlanıyormuş! Bu nedenle de Y-CHP sürece destek oluyormuş! Acaba halkı ahmak yerine koymak başka nasıl olur? Y-CHP şu ana kadar hükümetin hangi icraatına engel olabildi de açılımına engel olabilecek? Bu bir aldatmacadır. sadece seçilmiş iki milletvekilini kodesten çıkarmaya gücü yetmeyen bir parti, iktidarın önünde engel teşkil edemez!.. Açıktır ki, Kılıçdaroğlu görevini bir süre daha gizli tutarak yürütmek istiyor. CHP’nin son kurultay delegeleri,(2) bu gidişe dur demezseniz, siz de ülkenin kurucu iradesine ihanet etmekle suçlanacaksınız! Onlarla birlikte siz de suç ortakları olarak ilan edileceksiniz!.. Tarihe hain olarak geçmeyi içinize sindiriyorsanız, bekleyin de iyice iş işten geçsin!.. 

CHP Genel Başkanlığı’na kaset komplosu ile getirilen Kılıçdaroğlu gerçekte “ulusalcı” değildir. Partiyi elinden kaçırmamak için zaman zaman bu yönde gaz alıcı beyanlarda bulunmaktadır. Zaten “yenilikçi” olmakla övünmekte ve partinin isminin başına “Yeni” sözcüğünü de bu nedenle getirmiş bulunmaktadır. Yaşanan süreç içerisinde, Kılıçdaroğlu’nun yenilikçiliğinin ne menem bir şey olduğu ortaya çıkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun sol görüşlü olmadığı da tartışma götürmez. Emperyalizme karşı ve emekten yana olmayan birinden zaten solcu olamaz. O önce Aleviliğini kullanarak bu kitlenin desteğini almıştır. Ardından “sol” söylemi öne çıkartıp, namuslu solcuları da aldatmıştır!.. 

Kılıçdaroğlu, bu iki kesimin desteği ile Baykal-Sav taraftarlarını partiden uzaklaştırmayı başardıktan sonra, kendine yakın yeni bir delege profili yaratmış ve asli görevini yapmaya dönmüştür. Bu noktadan itibaren, TESEV’in bu sadık adamının kendine güveni tamdır ve göreve getirilmesini sağlayan SOROS‘un isteklerini bir bir yerine getirmeye başlamıştır. Hedefte CHP’nin dönüştürülerek, yeni rejime entegresi vardı. Yaşayarak gördük ki, Cumhuriyet’i yıkmayı kendilerine ödev edinmiş AKP-BDP ortaklığının önündeki taşları, her zaman Y-CHP temizlemiştir. Kılıçdaroğlu’nun gündeme taşıdığı konuların neredeyse tamamı, bir süre sonra AKP hükümeti tarafından uygulamaya konulmuştur. Y-CHP’nin muhalifmiş gibi durduğu, örneğin 4+4+4 gibi konuların çoğu, zaten iktidarın bitirmiş olduğu işlerdendir!.. 

Y-CHP’nin uzun tutukluluk süreleri ve “Silivri Hukuku”na karşıymış gibi görünmesi de muhaliflerin gazını almak içindi. Y-CHP, iki milletvekili Ergenekon Davası’na bilerek ve isteyerek kurban vermiştir!.. TSK’nın kalleş bir tertip ile teslim alınması sürecini “Ordu darbecilerden temizlensin” söylemi ile meşrulaştıran, yine Y-CHP olmuştur!.. 

Kılıçdaroğlu, asla vazgeçmediği ve dizginleme gereğini bile duymadığı yardımcısı Tanrıkulu’nun; ulusalcılar için söylediği, “geri zekalılar” nitelemesinden, nedense hiç rahatsızlık duymamıştır. “Ulusalcı” biri olsaydı, bu söz aynı zamanda kendisine söylenmiş olacağından bir tepki verirdi herhalde… Belli ki değildir ve Tanrıkulu’nun tespitini doğru bulduğu için sesini çıkartmamıştır! Diğer yandan, bu kovboy hakkında disiplin soruşturması açmadığına göre, demek ki sözlerini onaylamıştır! Biz “ulusalcıları”, geri zekalı zanneden bu ABD işbirlikçileri ile CIA’nın haber kaynakları bilmelidirler ki, emperyalizme karşı baş kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından yeni bir devlet kuranlar ulusalcılardır. Ulusalcıların değişmez Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk, bütün dünyanın kabul ettiği gibi yüz yılımızın bir dahisidir!.. Bize geri zekalı diyen zavallılar ve onların sözlerini onaylayan hainler, asıl geri zekalı olanlardır!.. 

Hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde söylenebilir ki, Hüseyin Aygün aslında bir Erdoğan Toprak’tır; bir Gülseren Onanç’tır, bir Salih Fırat’tır, bir Sezgin Tanrıkulu’dur. Bunların toplamı da Kemal Kılıçdaroğlu’dur!.. O nedenle birbirlerinden vazgeçemezler! Anımsarsınız, daha geçenlerde Hüseyin Aygün, Paris’te öldürülen PKK’lıların ailelerine başsağlığına gitmişti. Yetmezmiş gibi bir de PKK bayrakları önünde fotoğraf çektirip yayınlamıştı. Rumlara karşı, Ege’de Türk ordusunun etnik temizlik yaptığını söyleyen de bu zattı. Atatürk ve İnönü ile ilgili sözlerini tekrar ederek, canınızı sıkmak istemiyorum. Diğer devirdiği çamları ise, bilmeyen yok gibidir!.. Acaba neden bu zat, hala Y-CHP’nin dokunulmaz adamıdır?.. Yanıt şudur: Kılıçdaroğlu’nun söylemek istediklerini o söylüyor. Aslında Hüseyin gibi bir kaç kişi Kılıçdaroğlu’na “paratonerlik” yapıyor!.. Hüseyin Aygün’ün bu densiz sözleri karşısında, Kılıçdaroğlu’nun tepkisini de hatırlatalım. Zira bu davranışı bizim için bundan böyle de önemli bir ölçüt olacaktır... 

Son bir hatırlatma ile bitiriyorum: 10 Ocak 2013 günü Amerikan tarzı yemin ederek ünlü olan Y-CHP’nin Kadın Kolları Genel Başkanı Hilal Dokuzcan, Parti Meclisi’nde yaptığı konuşmasında:”AKP’nin örgütlenme modelini inceledik. Kadınları nasıl ikna ettiklerini raporladık. Bazı söylemlerimizin kadınlarda karşılık bulmadığı gerçeğini tespit ettik. Adana’yı pilot bölge olarak kullanacak ve yeni bir çalışma yöntemi uygulamaya sokacağız… Biz de inanç eksenli örgütleneceğiz” dedi… Duydunuz değil mi? Atatürk’ün CHP’si ne hale getirilmiş! Emek eksenli örgütlenmeden, sendikalardan, sivil toplum örgütlerinden söz eden yok. İnanç eksenli örgütlenecekler ve akıllarınca iktidara geleceklermiş! Kafaya bakın hele! Sonunda elbirliği ile CHP’yi parti olmaktan çıkartıp, tekke haline getirdiler. Bu kişiler halen görevdedir ve CHP’nin propaganda çalışmalarını yürütüyorlar!.. 

Kurultay delegeleri, bu duruma ne diyorsunuz peki?.. 

Elbette ki, CHP’nin bu acıklı durumu sürgit böyle devam edemez! Öncelikle kurultay delegelerinin bu oyunu durdurması ve Türkiye’nin kaderine el koyması şarttır!.. CHP’li gençler, ağabeylerine doğru yolu gösterdiler… Aynı yol izlenecek ve CHP kendine gelecektir!.. Aksi halde pek çok kişi gibi ben de siyasi rakiplerimizin Y-CHP üzerinden göstereceği adaylara oy vermeyiz!.. 

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

1.) http://tr.wikipedia.org/wiki/Apartheid

2.) http://www.haberdar.com.tr/politika/iste-chpnin-kurultay-delegeleri-h14675.html

Y-CHP DE ÖCALAN’A “EVET” DEDİ!..

cia_ajanisin

“Açılım”, “Çözüm”, “Süreç” derken; Enerji Bakanı Taner Yıldız baklayı ağzından çıkardı. Yıldız, Barzani bölgesinden çıkarılan petrolün, Barzani hesabına Türkiye’ye taşınacağını, kendi hesabına İsrail üzerinden pazarlanacağını ve bu işin çözüm sürecinin “ölçülebilir ilk sonucu” olduğunu söyledi. Uluslar arası petrol kaçakçılığı anlamına gelen bu faaliyetin kabul edilebilirliği Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’in kurulmasına bağlıdır!.. Bölgede etkili olan güçler, Türkiye’nin böyle bir plan içerisinde görev almasını nasıl karşılarlar, Irak’ın petrolü başımıza ne gibi işler açar, yaşayıp göreceğiz!..

Bu tehlikeli süreçte gören duyan da sanır ki, Öcalan ile sadece AKP’liler ittifak halindedir… Aslında süreci destekleyen, diyaloğun en önemli figürü, biraz utangaç davransa da Y-CHP’dir!.. Erdoğan’ın CHP’yi ikinci Kürt açılımına katma çabalarına Abdullah Öcalan: “CHP sürecin dışında kalırsa kendisini bitirir” tehdidiyle katılmıştır. Bu analizi Kılıçdaroğlu hayli ciddiye almış olmalı ki, yanıtını basın üzerinden İmralı’ya ulaştırmıştır…

CHP kendisini “bitirirse” doğal olarak kaybedeceği oylar, diğer partiler tarafından bölüşülecek. Dolayısıyla başta AKP olmak üzere, bütün partilerin “CHP’nin kendisini bitirmesine” sevinmesi gerekir. AKP ile uygun adım yürüyen partiler ve PKK, acaba neden işlerini güçlerini bırakıp CHP’yi “kurtarma” çabası içerisine girdiler?.. Bu sıralar, CHP’li olmayan ve CHP’nin başarılı olmasını hayatta istemeyen bütün kiralık kalemlerin baş işi, CHP’yi sürece katmaktır… Bunun içindir ki, “Analar ağlamasın” istismarına, “CHP’nin biteceği” yalanını katarak, parti içerisinden taraftar yaratmaya çalışmaktadırlar… CHP içerisinde kendilerini “Yeni CHP’li”, “Solcu” veya “Yenilikçi” olarak tanımlayan, açılımdan yana, BDP hayranı bir grubun olduğu anlaşılıyor… Bu aklı evvellerin görevi; “Yeni” ve “Sol” kavramları ile gerçek CHP’lilerin kafalarını karıştırmaya çalışmaktır. Bu konuda bayağı yol da kat ettiler…

Hiç kuşku yok ki, solcu olmanın en temel koşulu; emperyalizme karşı olmaktır. Ayrıca solcular, ülkenin birlik ve bütünlüğünü savunurlar. Üniter devletten yanadırlar… Sol görüşlü bir kişinin asla emperyalist projeler içerisinde yeri olamaz!.. “Süreç” diye yutturulmaya çalışılan açılımının, BOP kapsamında, emperyalist bir proje olduğu ve Türkiye’nin parçalanmasını ön gördüğü tartışmasızdır… Dolayısıyla, CHP içerisinde kendilerini “Yenilikçi” veya “Solcu” olarak niteleyip, bu haliyle “Kürt açılımı”na destek olanlar, hiç bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde emperyalizmin hizmetkarıdırlar!.. Adlarının önüne koydukları sıfatlar onları solcu yapmaz!.. Gerçek solcular ve yurtseverler, Milli Anayasa Forumu‘nun etrafında seslendirilen düşüncelerini savunurlar!..

CHP içerisindeki “yenilikçi” kesim, çekinmeden yalana başvurarak, CHP’lileri aldatmaya çalıştığı ortaya çıkmıştır. Bu işin önde gelenlerinden Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç‘ın, CHP tabanının yüzde 65‘inin süreci desteklediğini söylemesi ve bu konuda tabanın yönetime tepki göstermediği şeklindeki sözleri ile başlayan tartışmanın istifasını getirmesi, çok önemli bir gelişmedir… Aynı şekilde altı ay önce görevden alınan İrfan İnanç Yıldız’ın, bir sürü entrikaya ve Kılıçdaroğlu’na rağmen, yeniden CHP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı’na seçilmiş olmasını da CHP’deki uyanmanın işareti olarak kabul etmek gerekir…

Y-CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu‘nun, daha önce Meclis Başkanlığı’na sunduğu ve AKP’nin kendi önerisiyle birleştirdiği “Komisyon önerisi”ni yeniden sunmak için 35 imza toplayabilmesini ise, CHP içerisindeki BDP’lilerin, ne kadar gözükara olduklarına yormak gerekir… Onanç’ın, sürecin başarısı için feda edilmesi de bu kararlılığın bir göstergesidir. Aynı şekilde, Tanrıkulu için defalarca söylenen; CIA’nın yan kuruluşu olan Stratfor’un TR 705 nolu bilgi kaynağı şeklindeki sözleri, Denizli Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın daha anlaşılır bir şekilde söylemesi üzerine disipline sevki, Kılıçdaroğlu’nun sürece bağlılığını gösterir!.. Nitekim bu yönde yapılan eleştirilere: Biz bu sürecin önünde engel olmamayı görev edindik. Buyurun çözünüz. ‘CHP bize engel oldu’ diyemeyecekler”(1) şeklinde verdiği yanıt ile daha önce yetkili kurullarda karara bağlanmadan vermiş olduğu “kredi”nin arkasında durduğunu teyit etmiştir…

Kılıçdaroğlu, bu açıklaması ile CHP’ye süreç içerisinde verilen görevi de itiraf etmek zorunda kalmıştır!.. Y-CHP’nin Genel Başkanı, partiyi getirdiği noktada, ülkemizi bölme planına karşı çıkanları disipline sevk etmekle tehdit edebilmektedir!.. Örnek olması bakımından, Dilek Akagün Yılmaz seçilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun Dilek Hanımla ilgili olarak gösterdiği “televizyona çıkma” gerekçesi ise, düşünceyi ifade etme özgürlüğü çerçevesinde çok daha vahimdir. Anlaşılmaktadır ki, Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu dönemde istediği tek sesliliktir. Ülke ve parti yararını savunmak, programa uygun konuşmak disipline sevk nedenidir.. Buna karşılık, süreci destekleyenlerin önde gelenleri; Sezgin Tanrıkulu ile Hüseyin Aygün, Cumartesi annelerini bahane ederek, akil adamların yanında boy göstermeye devam edebilmektedir!..(2)

Aslında “ihanet projesi” olduğu açık olan ve AKP’nin “süreç” olarak ifade ettiği, PKK’nın silah bırakarak sınır dışına çekilmesi beklentisinin, bir an için düşüncemizin aksine ve söylendiği gibi gerçekleşeceğini ve “başarı” ile sonuçlandığını düşünelim. Bu başarının iktidarın başarısı olacağı ve siyasi sonuçlarından CHP’nin hiç bir şekilde yararlanamayacağı tartışmasızdır. Bu kadar açık olmasına rağmen, CHP’nin aleyhine olacak böyle bir gelişmeye, engel olmama sözü vererek destek olunması, anlaşılır gibi değildir… İktidarı destekleyen ve payanda olan partiler, dünyanın her tarafında olduğu gibi bizde de iktidara gelme iddialarından vazgeçmiş sayılırlar!.. CHP asıl bu haliyle, kendisini bitirme ve parçalanma sürecine sokmuştur!..

Bu noktada durup, Kılıçdaroğlu’nun konumunu bir kez daha belirlemek gerekir. Anlaşılmaktadır ki, Kılıçdaroğlu’na verilen görev: “Ulusalcı” olarak nitelendirilen gerçek CHP’liler ile kendilerini “sol grup” veya “yenilikçiler” diye tanımlayan grup arasında denge kurup, günleri geçiştirmektir. Ayrıca sürece karşı çıkmayarak, karşı çıkanları da engellemek Kılıçdaroğlu’nun yegane işi olarak belirlenmiştir.. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu, partiyi ele geçiren ve emperyalizmin verdiği görevi kabul eden işbirlikçilerin lideridir!.. Zaten akıl hocası olan TESEV Başkanı Can Paker de “akil adam” olarak, sürecin içerisinde aktif olarak yerini almıştır… O çok övdüğü ve toz kondurmadığı TESEV’in ne için kurulduğu bu vesileyle ortaya çıkmıştır. Bu çerçeveden bakıldığında, Y-CHP’nin sürecin tam ortasında olduğunu söylemekte hiç bir yanlışlık yoktur… Bu nedenle CHP’lilerin birinci ödevi, Atatürk’ün partisini bu işgalcilerin elinden geri almaktır. Etkili bir şekilde ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyet’i savunmak, ancak o zaman olanaklı hale gelecektir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.dunya48.com/siyaset/siyaset/14706-ayse-meral-engelsiz-muhalefet

  2. http://www.skyturk360.com/haberdetay.asp?id=23034

     

İYİ YETİŞMEMİŞ BİR KEŞİŞ!..

zonguldak222333

 

İki eli kanda da olsa muhtar İsmet Paşa’yı karşılayanlar arasında mutlaka yerini alırdı. Ali için ise, parti yöneticilerini karşılamak, baba vasiyeti bir görev gibidir. 50 yıldır CHP’li muhtarın oğlu ve delege olarak bilinirdi. İlk kez bu yıl CHP Genel Başkanını karşılamaya gitmedi !.. Ne zaman CHP’li bir yöneticinin şehre geleceğini duysa, arabasını bir gün önceden gelin arabası gibi süslerdi. İstasyondaki kalabalığın arasından sıyrılıp İsmet Paşa’ya bir kaç metre kadar yaklaştıktan sonra babasının çektirdiği fotoğrafı, hala misafir odasının baş köşesinde, ulu önderinfotoğrafının biraz sağında ve sadece bir kaç santim aşağısında asılıdır. Ali ve ailesi için bu iki fotoğraf yangında ilk kurtarılacak olan en önemli iki eşyadır!.. 

Muhtarın oğlu Ali, Ecevit’i karşılamayı da hiç atlamamış, şehri her ziyaretinde CHP konvoyunun başında yerini almıştır. Babadan kalma 67 model otomobilinin ne kadar işe yaradığını, bu soylu görevini yerine getirirken fark etmiştir. Ali, Erdal İnönü’lü ve Baykal’lı yıllarda da görevini layıkıyla yapmıştır. Ali için CHP’de aktif bir üye kalmak, bir anlamda babasına karşı evlatlık görevini yapmak gibiydi… Yıllar yılları böylece kovaladı. Bu davranış şekli, Ali’nin yaşam tarzı haline gelmişti. Partisinden vazgeçmesi adeta imkansız gibi bir şeydi. Yıllar içinde yaşanan olumsuzluklar, bile onu asla CHP’den koparamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir tek CHP’nin başkalaşmasına dayanamamıştır!.. Atatürkçü ve CHP’li olmak, bir bakıma onun kimliğiydi… Sosyal paylaşım sitelerinde, hükümete inat, isimlerinin önüne “T.C.” rumuzunu koyanları tebessümle karşıladı. Bu konuda hayli geç kalındığını düşünüyordu… Geç kalınmaya neden olan olayları kafasında sıraladıkça, beyni zonkluyor, yüreğine hançer saplanıyordu… Ali’nin yüreğine Gazi Mustafa Kemal’in 6 oku nakış gibi işlenmişti. CHP’li olmak, kimliğinin ana unsuru gibiydi… O bakımdan bir insanı, kimliğinden koparmaya zorlamanın, ne demek olduğunu çok iyi biliyordu!.. 

İlkbaharın, bütün canlılığı ile hayata merhaba dediği 13 Nisan Cumartesi günü, Muhtarın oğlu Ali’nin, ilk kez genel başkanını karşılamak, içinden gelmiyordu!.. Kendi kendine söylendi:”Şu işe bakın, birkaç yıl içinde nereden nereye getirildik!” Kendisini içi çürümüş karpuz gibi hissetti. O gün arkadaşlarına, kurbanlık koyun gibi bakıyordu. Geçerli bir mazereti vardı ama söyleyemiyordu… Kılıçdaroğlu’nu karşılamaya gitmeyeceği kesinleşse bile, tarifi imkansız bir şekilde yanılmış olmayı istiyordu. Ama nafile!.. Aksi halde, kendisine duyduğu saygıyı yitirmek işten değildi… 

Muhtarın oğlu, İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da “sürece destek” vermesini asla içine sindiremiyordu. Kocaoğlu, tek başına böyle bir kararı verseydi, onu anlamak mümkün olabilirdi. Hükümetin, İzmir Belediyesi’ne gönderdiği müfettişlerden ve tehditlerden haberdardı… Hiçbir usulsüzlük olmasa bile, Kocaoğlu ve arkadaşlarının yıllarca şaibe altında tutulabileceklerini tahmin edebiliyordu. Silivri’nin durumu ortadaydı. Hatta böyle bir durumda, hiçbir kusuru olmayan takım arkadaşlarını da peşinden sürükleyip, mağdur etmesi pek ala söz konusu olabilirdi. Bütün bu olumsuzluklara sebebiyet vermemek için “barışa destek vermek” gibi, tıpkı “akil adamlar”a özgü bir görevi ifa eder gibi Diyarbakır’a gidiyorum diyebilir miydi?.. Bunu normal karşılamak mümkün mü? Muhtarın oğlu, bu durumu halka anlatmayı da olanak dahilinde görmüyordu… İçi sızladı. Zira Aziz Kocaoğlu gibi biri daha vardı: ABD Dış İşleri Bakanı Kerry de “Açılımı destekliyoruz” demişti!.. Asıl ona acı veren Kocaoğlu ile Kerry’nin aynı safta durmasıydı!.. 

Daha birkaç gün önce 22 vekil arkadaşını yanına alan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun CHP’li üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum; anayasanın ilk 4 maddesinin virgülüne bile dokunulması halinde, anayasayı ihlal suçunun işleneceğini ve buna izin vermeyeceklerini söylemişti. Bu sözler biraz olsun Ali’nin yüreğine su serpmişti…Aynı gün Kılıçdaroğlu, partinin kapalı grup toplantısında Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın, Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’na “CIA ajanısın” diye bağırması ile ilgili, olarak “gereğini yapacağım” demesini ise, pek çok kişi gibi Ali de anlayamıyordu. On göre de, gereği her ne ise, Tanrıkulu hakkında yapılmalıydı. Buna yüzde yüz inanıyordu. Gelin görün ki, Genel Başkan, yine de Yılmaz hakkında gereğini yapacaktı! Çıldırmak işten bile değildi. Morali iyice bozulmuştu. Gerçekten de Kılıçdaroğlu Dilek Akagün Yılmaz’ı kastederek; “Talimat verdim, tam olarak ne dediğinin tespit edilmesini istedim” demişti… CHP’nin Genel Başkanı bir kez daha TR 705 numaraya sahip çıkmıştı!.. Tanrıkulu, genel başkandan emim olduğu için olsa gerek, o gün edepsizce Dilek Hanımın üzerine yürümüştü. Demek ki, CIA‘nın yan kuruluşu Stratfor‘a bilgi kaynaklığı yapmak, CHP’nin son genel başkanına göre normal bir işti. Dünya alemin bildiği böyle bir durumu söylemek ise, Y-CHP’de disiplin suçu olarak kabul ediliyordu!.. Kılıçdaroğlu, güya Dilek Akagün Yılmaz’ın, Tanrıkulu hakkındaki sözlerini tam olarak anlamamıştı! Halbuki, tam tersini yapması gerekirdi. Şimdi araştırıp daha sonra gereğini yapacakmış numarasına yattığına bakmayın. Bundan böyle, “Dürüst bir adamdır” sözünü de hak etmeyenler için kullanmayalım!.. Sözünde durmayan adam her zaman yalancıdır ve yalancılar için dürüst sözünü kullanmak ayıptır!.. Tersini yaparsanız siz de halkın aldatılmasına katkı verirsiniz!.. 

Muhtarın oğlu Ali, iki kez BDP’den milletvekili olmak isteyen ve reddedildiği için o zamanki eşbaşkanı Ahmet Türk’ün ricası üzerine, CHP’den İstanbul Milletvekili seçtirilen Tanrıkulu’na, oy vermek zorunda kalmadığı için kendisini şanslı sayıyor ve bu şekilde rahatlamaya çalışıyordu. CHP’lilerin oyları ile PKK’lıları milletvekili seçtiren ve bir tek Kürt oyunu dahi CHP’ye getiremeyen bir genel başkan, Atatürk’ün partisinin başına yakışmıyordu…. Ali’nin canını fazlasıyla sıkan bu durum; adeta damarlarında akan kanın boşanmasına neden olmuştu. Yüzü kefen gibi oldu. Bugün genel başkanını karşılamaya gitmeyerek, haklı tepkisini dile getirecekti. Kendisine ve geçmişine duyduğu saygıyı ancak bu şekilde koruyabilirdi! Ali kararlıydı fakat arkadaşlarına bu durumu anlatamıyordu. 13 Nisan 2013 Cumartesi günü, anahtarı yitirilmiş kilitli bir çekmece gibiydi… Yıllar önce açılmış terminalin açılış töreni bir kişi eksik yapılacaktı!.. 

Diyanet “vaaz mangaları” kurmuş, Mehmet Görmez kurumunu iliklerine kadar siyasete bulaştırmıştı. Görmez, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerini bahane ederek, bütün kadrolarını sahaya indirmeye kararlıydı. Vaizler, Kılıçdaroğlu’nun “Analar ağlamasın, süreç desteklensin” temasını işleyeceklerdi!.. İzmir’e “gavur” diyenler, Kutlu Doğum Haftası kapsamında yapılacak etkinliklerde, bu yıl İzmir’de Aya Haralam Kilisesi’nde Kuran okutacaklardı. Dinler arası diyalog, “irfana” ihtiyacı olan İzmir’den başlatılıyordu!.. Hepsi de bir bir yapıldı!.. Ali bu işlere de şaşırmamıştı! Onu asıl utandıran, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, iyi yetişmemiş bir keşiş gibi bu törenlerde eline tutuşturulan vaazı okumasıydı!.. Cumhuriyet’i kuran ve laiklik ilkesini ideolojisinin merkezine koyan bir partinin genel başkanına, vaaz vermek yakışıyor muydu? Üstelik iktidar, Kutlu Doğum Haftasını bilimsel gerçeğe aykırı olarak ve 23 Nisan’a inat, kasten Nisan ayı içerisinde sabitlemişti. Ne yazıktır ki, Kılıçdaroğlu da bu işe alet olmuştur. “Ilımlı İslam” rejimini getirmek için bütün olanaklarını seferber eden AKP’yi durdurmak isteyenlerin elini zayıflatmak görevi Kılıçdaroğluna verildi! CHP’lilere laiklik konusunda söyleyecek söz bırakmayan bir genel başkan, artık CHP’ye genel başkanlık yapamaz!.. Salt bu nedenle bile Kılıçdaroğlu, bir saniye bile geçirmeden, CHP’lileri aldatarak oturduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğundan kalkmalıdır!.. 

Muhtarın oğlu Ali, resmi kurumların tabelalarından “T.C.” simgesinin silinmesini pek tuhaf karşılamadı. O da 13 Nisan itibariyle 12 milyona ulaşan Cumhuriyet Sevdalıları arasına ismini yazdırmıştı. Herkes gibi Cumhuriyet Halk Partisi’nden doğru önderliği bekliyordu ve buna hakkı vardı. Ne var ki, CHP başkalaşmış, Yeni CHP adını alarak, AKP’ye iyice yaklaşmıştı. Muhtarın oğlu, elinde madenci feneri ile yedi kat yerin dibine inmiş, oralarda CHP’yi arıyordu!.. 

Aralarında Ankara Barosu’nun da olduğu 38 baro yönetimi, “Üniter devlet yapısı tartışmaya açılamaz ve Türk vatandaşlığı tanımı Anayasa’dan çıkarılamaz” diyerek, umutların tükenmediğini göstermiştir. Adalet Bakanlığı’nın, İstanbul Barosu’nda stajını tamamlayan 105 avukata ruhsatlarını vermemesi ise, iktidarın her cepheden muhaliflerine saldıracağının bir göstergesidir. Ali, saldırılara sonuna kadar direnebilirdi ama örgütü elinden alınmıştır… Yani, CHP Örgütü, ABD’nin talimatı ile iktidar gemisinin dümen suyunda yüzdürülmeye başlanmıştı!.. Lamı cimi yok, CHP inisiyatifi düşmana kaptırmıştı bir kere… Bu nedenle mücadeleye buradan başlamalıydı!.. 

“İleri Demokrasi” getirilen ülkemizde, Ergenekon Savcısı olarak tanınmış birine, Kasım İlimoğlu’na bile hapis cezası verilmiştir. Tuncay Güney’in Ulusal Kanal’a anlattıklarını boş verin. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun‘un, 2001′de gördüğü ”Ergenekon Şeması” ile dava dosyasına girenin farklı olduğunu açıklaması, aslında her şeyi çok net olarak ortaya koymaktadır!.. Başka hiç bir kanıt aramaya bile gerek yoktur!.. O gün muhtarın oğlu Ali, yemin ederek düşüncesini şu şekilde açıklamıştı:” Bu parti artık bizim parti değildir!.. Programını çiğneyen, yetkili kurullarını konu mankeni yerine koyan, iktidarın yarattığı yapay gündemi bile bir kaç adım geriden izleyen, halkı oyalayan ve delegesini “Brutüs” gibi gören bir genel başkan, bizim genel başkanımız olamaz!.. CHP ele geçirilmiştir!” 

Öcalan’ın 2009′da Meclis’te kurulmasını şart koştuğu komisyonun asıl işlevi, Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde, PKK’yı “taraf” haline getirip, işin içine Birleşmiş Milletler’i sokmak ve uluslar arası statü kazanmaktır… Her şey Meclis’te olsun diyen Kılıçdaroğlu’nun istediği de bu değil miydi? Şimdi istediği o komisyon Meclis’te kurulmuştur! ABD’nin CHP içerisindeki bir diğer has adamı Faruk Loğoğlu, 41 CHP milletvekilinin 8 Nisan günü Silivri mağdurlarına destek verdiği sırada, CHP’nin Meclis’te kurulacak komisyona karşı olmadığını açıklamasına ne diyorsunuz? Zamanlaması ne kadar mükemmel değil mi? Yurtseverler tam da: Aferin CHP milletvekillerine demeye hazırlanırken, Loğoğlu, Apo’nun şart koştuğu komisyona meşruiyet zeminini hazırlamıştır… 

O komisyonun adı: Çözüm Sürecini Değerlendirme Komisyonu’dur. Özel görevli mahkemelerin kaldırılmasından sonra kurulan, Darbeleri Araştırma Komisyonu‘nun ne marifetleri olduğunu görmüştük. Kozmik odalardan topladıkları gizli askeri belgeler de dahil olmak üzere, hazırladıkları raporları, kanıt olarak soruşturma başlatma yetkileri bitmiş olan özel yetkili savcılara vermişlerdi!.. Başka bir deyişle; Komisyon, yasa ile kaldırılan özel yetkili savcılığı ihya etmiş ve özel yetkili savcıların yerine geçmiştir! Çözüm Sürecini Değerlendirme Komisyonu’nun ne iş yapacağı da bellidir. Bu komisyonun, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu‘nun öncülüğünde hazırlanıp, 10 Ocak‘ta TBMM’ne sunulan ve altında Hüseyin Aygün, Süleymen Çelebi, Veli Ağbaba, Nurettin Demir, Sena Kaleli, Binnaz Toprak ile Salih Toprak ve 24 Y-CHP’linin imzaları bulunan önerge ile kurulmasını istedikleri komisyondan hiç bir farkı yoktur!.. 

CHP’nin tutumu böyle olduktan sonra, Akil Adamlar Komisyonu‘nun İzmir’e giden keşif heyetinin başındaki Baskın Oran‘ın:”Süreç sekteye uğrarsa PKK ile işte o zaman baş edilemez. AVM’ler, metrolar patlar” tehdidini nasıl ciddiye almayalım? 74 milyon “O bombalar şimdi kimin elindedir?” sorusunun yanıtını aramaktadır. Oran’ın tehdidi karşısında, bizim Ali’nin saçları kirpi gibi dikildi. Zira Ali, Atlantik Konsül adlı düşünce kuruluşunun proje direktörü olan Davit L. Phillips‘in, “Türklerle Irak Kürtleri Arasında Güven İnşası” başlıklı raporunda, “PKK’ya karşı askeri tedbirlerin çıkar yol olmadığı” düşüncesini benimsetmekle görevli olduğunu da bilmektedir… Tıpkı bizdeki bazı işbirlikçilerin, “PKK’ya karşı 30 yılda silahla sonuç alamadık” yalanını yaydıkları gibi… Şimdi Y-CHP de aynı yolun yolcusu olmuştur!.. 

Dilim söylemeye varmıyor ama Kılıçdaroğlu da BOP‘nin içerisinde bir görevlidir! Yüzündeki CHP maskesine aldanmayalım. Zaten o maske de yavaş yavaş inmeye başlamıştır. Göreceksiniz maske düştüğünde altından; Sezgin Tanrıkulu, Hüseyin Aygün, Süleyman Çelebi, Veli Ağbaba, Nurettin Demir, Sena Kaleli, Binnaz Toprak ile Salih Toprak karışımı bir karikatür çıkacaktır. Bu zatların, bir süre daha üzerlerine aldıkları görevin icabı olarak, nalına da mıhına da vuracakları tabiidir!.. Arada bir söylemleri ulusalcı ağızla olacaksa da eylemleri sürekli BOP’ne göre olacağına eminim. Yaşayıp göreceğiz işte!… 

O bakımdan, vakit çok geçmeden, öncelikle CHP’yi işgalden kurtarmalıyız. CHP’yi kurtarmadan ülkedeki işgali kırmak imkansızdır!.. 

Ali’nin son sözleri ise şöyleydi:”Bir gün ayağımın dibinde yapılacak olan bir CHP’nin mitingine katılmayacağım, aklımın ucundan bile geçmezdi! CHP Genel Başkanı’nı Karaman önlerinde karşılayanlar arasında bulunmayacağımı ise biri söylese aklından şüphe ederdim. Rüyada mıyım diye, yerden bir taş parçası alıp alnıma dokundururdum!..Y-CHP bu günleri de gösterdi bize!.. Asıl korkum: Yaklaşan seçimlerde bu tavrımın sürmesidir!.. Zira, CHP üzerinden AKP’ye veya Cemaat’e oy vermek çok zoruma gider!..” 

Erdoğan, Cumhuriyet’e karşı olduğunu açıkça söyleyerek inancının gereğini yapıyor, Kılıçdaroğlu ise, Cumhuriyet’ten yana görünerek Cumhuriyet karşıtlığı yapıyor!.. Birine diğerine üstün tutmak gerekmez, ikisi de makbul değil!.. 

Av. Cemil Can

 

“NASİHAT HEYETİ”NE ÖĞÜTLER!..

Rıza Tevfik resimde fes takmış Damat Ferit Paşa‘nın sağında yer alıyor. Solunda ise Maârif Nâzırı Bağdatlı Hâdi Paşa ve Bern Sefiri Reşat Halis bulunuyor.

Bu dört kişi, diğer “Yüzellilikler“le birlikte Türk vatandaşlığından çıkarıldılar.

“NASİHAT HEYETİ”NE ÖĞÜTLER!..

 Umarım benzetmeden Çingeneler alınmazlar. AKP’nin PKK ile yürüttüğü ihanet sürecinde kendini “akil adam” sanıp rol kabul edenler, Sevr Anlaşması’na imza atan Rıza Tevfik ve arkadaşlarına benziyorlar. Rıza Tevfik ile aynı heyette yer alanlar, düşmanla işbirliği içerisinde görüldükleri için Kurtuluş Savaşı sonrasında Türk vatandaşlığından çıkartılan “Yüzellilikler(1) arasında baş sıralara yazıldılar. Yahya Kemal, Sevr Anlaşmasını imzalamak üzere Paris Barış Konferansı’na giden o heyettekiler için şu mısrayı yazmıştı:

“Kızmasın kimse Rıza Tevfik’e

Sevr’i imzalamaya gitti diye,

Çünkü idam olan mahkumun

Çektirirler ipini çingeneye.”

Aynı şekilde günümüze kadar gelen ve adam yerine koyulmayan kişilerle uğraşma işinin, yine adam olmayanlara verilmesini ifade eden bir atasözümüz var. Bebek katili Abdullah Öcalan’ı Türk halkına “özgürlük kahramanı” olarak tanıtma işine de uyuyor. Böyle bir durumu ifade etmek için ülkemizde: “Çingenenin ipini kendisine çektirirler” ata sözünü söylerler… 

Akil adamlar” heyeti biraz da Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı padişahı ve hükümetin taşradaki denetimi sağlamak üzere kurduğu, Heyet-i Nasiha‘ya (Nasihat Heyeti)(2) benziyor… Anadolu’da asayişi sağlayarak işgalleri önlemek ve aynı zamanda azınlıkların padişaha bağlılığını sağlamak için kurulan bu heyetler içerisinde, (Rum ve Ermeni) azınlıkların temsilcileri de bulunmasına rağmen, ne ayrılma düşüncesini ne de İzmir’in işgalini önleyebildiler!.. Bu konu ile ilgili olarak dipnottaki bağlantıyı açıp okumanızı öneririm… 

Amerika’nın petrol kaynaklarını denetim altında tutmak için uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) hizmet edeceği tartışmasız olan “akil adamlar” heyeti, yaklaşan yerel ve genel seçimlerde; AKP iktidarını “terörü bitiren” başarılı bir iktidar olarak halka anlatma ve bu iktidarın devamına ikna etme işlevini üstlenmiştir. Bu anlamda “akil adamlar”  ekibi, seçimler için henüz propaganda dönemi başlamadan AKP’nin propagandasını yapma imtiyazına sahip, 63 kişilik “propaganda birliği” ekibi olarak da değerlendirilebilirler!.. 

Bütün gününü futbol ve dizi izleyerek geçiren bir toplum üzerinde ünlülerin yapabileceği etki küçümsenemez. Sırası gelmişken, 1970 yılında yaşama gözlerini yuman, mantık ve matematik alanında çığır açmış çalışmalar gerçekleştiren ve bu çalışmalarını felsefe alanına da yayan Britanyalı ünlü filozof Bertrand Russell’in, İngiliz toplumu için söylediği, “Bir toplum at yarışı ve futboldan başka bir şey düşünmüyorsa; o topluma başkan olacağıma av köpeği olmayı tercih ederim” sözlerini hatırlatmak isterim...(3)

Türkiye’de “üstünlerin hukuku” geçerlidir diyerek, yargının hükümete bağlanmasını ve daha sonra, adaletin katledilmesi sonucunu doğuracak şekilde işletilen sürecin, “başarılı” olmasındaki en önemli etken: hiç kuşku yok ki, Anayasa’nın 26 maddesinin değiştirilmesi için yapılan halk oylamasıydı. Oylamadan önceki propaganda döneminde, “yetmez ama evet” diyerek değişiklikleri savunan işbirlikçi yazar-çizer mızıkacı takımına eşlik eden, Sezen Aksu gibi ünlü sanatçılar ve Hakan Şükür gibi beğenilen futbolcuların da anayasa değişikliklerine “evet” demesinde katkısı az sayılmaz!.. Anlaşılıyor ki, BOP’nin senaristleri, bu “Süreç”e desteği sağlamak için de aynı yöntemi kullanmaya devam edecekler…

Geçen zaman içinde, arkasına ABD’nin desteğini alan AKP, iktidarını sürdürebilmek için, Anayasa’yı ve yürürlükteki yasaları çiğnemekten hiç çekinmemiştir. Hükümet, TBMM’nde yasaları her an değiştirme gücünü elinde bulundurmasına rağmen, çoğu kez bu yola girme zahmetine bile girmemektedir! Muhalefet ise sadece iktidarın belirlediği gündemle oyalanıyor. Adeta danışıklı dövüş yapıyor! Halkın yakıcı sorunlarının gündeme taşınamaması hükümetin işini oldukça kolaylaştırıyor… Hatta denebilir ki, muhalefet iktidarın gündeminde olan konuları tartışarak, yoldaki taşları temizlemekle görevli gibi… 

Anlaşılmaktadır ki, “analar ağlamasın” yalanı ile 74 milyonun anası bir süre daha ağlatılmaya devam edecek!.. Kim ne söylerse söylesin, içerisinden geçmekte olduğumuz koşullar, mütareke dönemindekilere çok benzemektedir. Bugünün “akil adamlar”ının, o dönemin nasihat heyetleri gibi görev yapacakları bellidir… 

Yurtseverlik de hainlik gibi hep böyle zamanlarda depreşir. Yurtseverlerin askeri ve siyasi önderleri hapislere tıkılıp esir alınsa bile, Türk halkı her koşul altında el yordamı ile de olsa yine yolunu bulabilecektir!… 

Ne var ki, Türk halkını toptan esir almak mümkün olamayacaktır!..

8 Nisan’da Silivri’den harlanacak çoban ateşi, Anadolu’nun dört bir yanını aydınlatmaya devam edecek!.. Tıpkı Mustafa Kemal’in Samsun’dan yola çıkıp, Amasya’dan yayınladığı genelge gibi… Tıpkı Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Ya istiklal ya ölüm” şeklinde haykırıldığı gibi… 

Bu defaki kurtuluş meşalesi de bir daha söndürülmemek üzere Silivri’den yakılmıştır!.. 

O HALDE HAYDİ SİLİVRİ’YE!..

KAHRAMANLARIN BİR ADIM ÖNE ÇIKMA ZAMANI GELDİ!..

 Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/150%27likler

(2)http://tr.wikipedia.org/wiki/Heyeti_Nasiha

(3) http://www.serenti.org/burasi-bagimsiz-bir-cumhuriyettir/

 

 

SAĞLAM KAZIK

Y-CHP SAĞLAM KAZIĞA NASIL BAĞLANDI?..

Kılıçdaroğlu’na yakın Tuncelili bir “siyasetçi” konuşuyor: Genel Başkanın sizi önümüzdeki dönem, çok önemli ve sorumluluğu ağır bir görevde değerlendirmek istediğini söylediğini duydum. Ayaküstü öyle kulağınızı çınlattık. Senin için  pekala milletvekili veya belediye başkanı olabilir dedi. Kimden ne eksiğin var sanki. Parti Meclisi üyelerine bakıyorum, çoğu eline su dökemez. Eğitimse eğitim, yürekse yürek… Ne aranıyorsa fazlasıyla sende var sende… Yerinde olsam; İl Genel Meclisi veya Belediye Meclisi üyeliği gibi tekliflere “evet” demem… Cancağızım; bizim partide o kadar çok hayranın var ki… Bir o kadar da kıskanan tabi. Bu geçiş döneminde kendini harcamamalısın! Sana bu ülkenin çok ihtiyacı olacak. Bazı arkadaşlarımız, bir dönem partide danışman olarak çalışmanı isteyebilirler, sakın onlara kanma! Buna bizim partide “ön kesme” diyorlar. Biliyorsun bürokraside olduğu gibi siyasette de yükseldikçe kadrolar azalıyor. Örneğin; bir partide iki genel başkanlık kadrosu olamaz. O bakımdan, aynı makama talip olanlar, birbiriyle yarışarak yükseliyor. Ne yazık ki, yarışmada özel yaşam dahil, pek çok konu masaya yatırılabilir. Can ciğer bir arkadaşın, eğer rakibinin kadrosunda yer almışsa yandın! Bir tek onunla paylaştığın özel yaşamına ait sırları, bir gün gazetelerde okuyabilirsin. Böyle bir konu yüzünden, yarışı kaybedebilirsin. Siyasetin en sevmediğim yanı budur Azizim… Aman kendine dikkat et!..

 Genel başkanın gözünün üzerinde olması ne büyük şanstır. Kendini “uzman” satmaya çalışan ve bunun için kanalları dolaşanlar var ya, onların talip olduğu bütün görevler, senin talip olman halinde, bankodur. Buna yürekten inanıyorum. Gözünü seveyim, çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Parti disiplininden sakın ayrılma, olur olmaz yerlerde de Genel Başkan’ı eleştirme. Zaten sana yakışmaz. Nihayet, o da senin benim gibi bir insandır. Hatalar yapabilir, hatalı değerlendirmeleri olabilir. Biz “yol arkadaşıyız”, birbirimizin hatalarını göstermekle değil, örtmekle görevliyiz. Genel Merkez’deki çekirdek kadro, senin için çok iyi şeyler düşünüyor!.. Bunu hiç bir zaman aklından çıkartma!..

Bu ve benzeri tavlayıcı sözlerle; seyaset yapmaya heveslenenlere dağıtılan mavi boncuk, pek çok yurtseverin kendiliğinden yapacağı protesto eylemlerini engeliyor. Eleştiri yapmaktan alıkoyuyor insanları. Siyasetin önünü böyle tuzaklar tıkıyor, siyasetçilerin yolu böyle kesiliyor… Yüksek mevkilere geleceğine inanan ve oralarda çok ve daha önemli görevler ifa edeceklerini sananlar, ne yazık ki, suskun kalıyorlar. İnsanoğlu böyledir işte. Kendisini fazlasıyla önemser ve çoğu zaman da egosuna yenik düşer. Bu şekilde girilen sessizlik koması içinde, yine de kendilerin avutabiliyorlar: Kendi kendine şimdi yapmam gerektiği halde yapamadığım işleri, günü geldiğinde, o önemli makam ve mevkilere getirildiğimde, fazlasıyla yapacağım şeklinde telkinler veriyorlar. Yetkili ve görevli olduğunda, millete ve memlekete çok daha yararlı olabileceklerini sanıyor. O bakımdan, öğütlendiği gibi sabırlı olup, susuyorlar. Bu yıpratıcı “Süreç”i geçelim hele, sonrası Allah kerim diyorlar!..

Buyurun işte, size en değme siyasetçimizin röntgeni işte…

Siyasete bu tür yargılarla girildiğinde; ne yanlışlara karşı çıkılabilir ne de insanın içindeki “otosansür” mekanizmasının çalışması durdurulabilir. Örneğin, bunca olup bitene rağmen, hala CHP’den neden ses çıkmıyor sorusunun yanıtını da burada aramak gerekiyor! Bir neden daha vardır kuşkusuz: O da ön seçimi küçümseyip, merkez yoklaması yöntemiyle; “söz dinletecek” insanların yerine “söz dinleyecek” olanların tercih edilmesidir. Siyasetin önü böyle tıkanmıştır ülkemizde. Sorumluları da bellidir. Bu durum, siyaset baronları için arzu edilmiş bir sonuçtur ve bir tür açık çek hükmündedir. Halktan her zaman peşin alınmak istenir!.

*** 

Şimdi söyleyeceklerimi can kulağınız ile dinleyin lütfen! 

İsrail’in Mavi Marmara olayı ile ilgili olarak “sözlü” özür dilemesi üzerine, Başbakan yaptığı konuşmada; “eşeği sağlam kazığa bağlamaktan” söz etmişti. Ne zaman söz kazıktan ve eşekten açılırsa, aklıma hep Y-CHP‘nin seçmenine attığı kazık gelir. Y-CHP, gündeme taşınan hayati öneme sahip konularda, yetkili kurullarını toplayıp, ortak akılla görüş oluşturmaktan nedense özenle kaçınıyor. Genel Başkan’ın bir yerlerden kulağına üflenen sözler, üstelik emrivaki de yapılarak, alelacele yandaş bir kanalda açıklanıp, parti sağlam bir kazığa bağlanıyor!.. Çoğu kez, BOP kapsamında olan ve AKP’nin kısa bir süre sonra uygulamaya koyacağı politikalar, bir bakıyorsunuz Kılıçdaroğlu tarafından açıklanıveriyor! İnsan o anda Y-CHP’yi, koalisyonun gizli ortağı sanıyor. Partililer de Genel Başkan’la ters düşmemek ve olası siyasi geleceklerini tehlikeye atmamak için seslerini çıkartamıyorlar!.. Arada çıkan tek tük sesleri ise, “çok seslilik” ile geçiştirebiliyorlar. Bu yöntem işe yaramazsa “parti disiplini” sopası devreye sokuluyor… Kim ne derse desin TESEVCİ ekip bu konudaki başarısı tartışılmaz!..

Söz sopaya kadar gelmişken, bir hususu daha aktarmak istiyorum. Türkiye siyasetinde, son derece etkili olan yeni bir sopa ile tanışmaya ne dersiniz? Bu seferki; tanıdığınız cinsten bir beyzbol sopası değil! ABD’nin, AKP’ye gösterdiği yeni sopa: Kılıçdaroğlu’dur! Ne zaman Erdoğan, ülkemizin çıkarlarına göre bir iş yapmaya kalkışsa, ABD ona derhal Kılıçdaroğlu sopasını gösteriyor. Muhtemelen, ardından şu sözler de ediliyor: Geçmiş 10 yıl içinde, kabinenizi bir kaç kez ipe götürecek ağırlıkta suçlar işlediniz. Şimdi sırtınızdan elimizi çekip, CHP’ye destek verdiğimizi düşünün. Anında tepe taklak olursunuz! Bu sözlerle başlayan bir konuşmanın devamında, söylenecekleri tahmin etmek hiç de zor olmasa gerekir. O halde devam edelim: Beyler! Şimdi sizin “Ergenekon Mahkemesi” hala orada duruyor. Hesabını veremeyeceğiniz ne kadar da çok icraatınız var. Bu özel görevli mahkemeye, şimdi hesap verin bakalım! Özellikle de TSK’yı tasfiye etme konusunda, bizimle yaptığınız işbirliği, Türk halkı tarafından af edilir gibi değil! Sadece bu olay bile, hepinizin çırasını yakmaya yetebilir. Beş altı yılda, Silivri toplama kampında, üstelik ne ile suçlandığınızı da öğrenemeden, öylece tutuklu kalacağınızı düşünün. Böyle bir yargılamaya müstehak mıyız sorusu hiç aklınıza geldi mi? Eeee, düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Hukuku ayaklar altına alarak, haksızlık ettiğiniz nice insanla doğrudan karşılaşmayabilirsiniz ama kürsüde oturanların, onların çocuklarının olmamasını kimse garanti edemez size! Yemin ederiz, içine düştüğünüz bu bataktan sizi, bizim Kılıçdaroğlu bile kurtaramaz!.. Allah’tan idam cezasını kaldırarak, kendinize son bir iyilik daha ettiniz!..

*** 

Benzer sözlerle, hükümetimiz yıllardır manevi baskı altında tutulmaktadır!..

Bu nedenle, hükümete Türk Milleti aleyhine yaptırılan işler ile bu işleri yaparken, hükümetin işlediği suçlardan, AKP iktidarlarını sorumlu tutmak çok da adaletli davranmak kabul edilemez!?.. Zira o suçları işleyen hükümetlerin, ceza ve fiil ehliyetleri yoktu!?.. Diyet ödüyorlardı ABD’ye. AKP iktidarları zamanında hukukun üstünlüğüne saygılı olsalardı, şimdi böyle bir savunmaya sığınabilirlerdi… Yine de bu durumu, bir cezayı hafifletme nedeni olarak kabul etmek gerekir!..

***

PKK’nin “Akil adamı” İlter Türkmen için Sovyetler Birliği’nin Yüksek Prezidyum Başkanı Podgorni, vaktiyle TBMM Başkanına: “…sizin bu büyükelçiniz Amerikan casusudur” demişti. Bu konu ile ilgili olarak Aydınlık Gazetesi yazarı Mehmet Ali Güller’in köşe yazısını okumanızı öneriyorum.(1İlter Türkmen’in, Amerikan casusu olduğuna inanırsınız, inanmazsınız sizin bileceğiniz. Ben size Amerikanın, başımıza çorap örmekle meşgul bir has adamını daha tanıtmak istiyorum. O da Türkmen gibi büyükelçilikten gelmiştir. Adını söylemeden önce, hukuksal bir duruma özellikle işaret etmek isterim.

Yürürlükteki Anayasamızın 87. maddesini aşağıdaki dipnotların arasına yerleştirdim.(2) 87. maddede; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri yazılıdır. Bir de üç numaralı dipnottaki bağlantıyı açıp okuyun lütfen. (3) Orada TBMM İç Tüzüğü ile TBMM’ndeki komisyonları göreceksiniz. 20. maddeye kadar olan hususları atlayın. Gördüğünüz gibi TBMM’nde 18 tane “İhtisas Komisyonu” vardır… Birazdan soracağım soruya doğru yanıt verebilmek için, Anayasa hukuku uzmanı olmanız gerekmiyor. Okuma yazma bilmek ve okuduğunu anlayabilmek yeterlidir! Biliyorsunuz Abdullah Öcalan’ın TBMM’nde kurulmasını istediği “Akil Adamlar komisyonu”nu için Y-CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu üstünü başını parçalamaktadır! Kılıçdaroğlu’nun; AKP’nin önerisi ile Y-CHP’ninki arasında 180 derece fark olduğu savunuluyor. Doğru değil tabi. Bu açıklamanın ne anlama geldiğini tartışmaya başlamadan önce, bu fikri ısrarla savunarak, kamuoyunun gündeminde tutan bir diğer siyaset adamını, Y-CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı O. Faruk Loğoğlu’nu tanıyalım: Beyefendi, Tarsus Amerikan Koleji’ni bitirdikten sonra, ABD’de Brandeis Üniversitesi’nden mezun olmuş ve Princeton Üniversitesi’nde siyasi ilimler alanında doktorasını almıştır. Dışişleri Bakanlığı’na katılmadan önce Vermont eyaletindeki Middlebury College’da siyasi ilimler alanında bir yıl öğretim üyeliği yapmış, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin eski Vaşington büyükelçisi görevine atanmıştır. (4) Her konuda ABD’nin çıkarlarından önce Türkiye’nin ali çıkarlarını gözetmesi gerekir!.. Aldığı eğitimin gereği budur…

Y-CHP’nin büyükelçilikten gelme Miletvekili Loğoğlu, Anayasamızın 87. Maddesine ve TBMM İçtüzüğüne göre, TBMM’nin yapamayacağı bir iş için, komisyonunun kurulmasını istiyor. TBMM İçtüzüğü’nün bağlantısını da veriyorum. 20′nci maddeden itibaren okuyun, sonra devam edersiniz. Göreceksiniz ki, mevzuatımızın hiç bir yerinde; “Akil Adamlar Komisyonu” ve “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulmasına olanak verecek bir tek hüküm yoktur...(5) 

Y-CHP’nin bu tavrı ile ne yapmaya çalıştığını hiç düşündünüz mü?..

Özetle Y-CHP, AKP’ye diyor ki: Siz kurulacak olan bu komisyonların anayasa aykırı olmasına aldırış etmeyin. Yasayı çıkartın ve bu komisyonları kurun. Biz sesimizi çıkartmayacağız, size muhalefet de etmeyeceğiz. Anayasa Mahkemesi’ne de başvurmayacağız. Zaten Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Süreç”i desteklediğini açıklayarak, bu konuda yapılacak başvurular için daha şimdiden oyunu peşin olarak açıklamıştır…

Görüldüğü gibi ABD, PKK, BDP ve AKP “süreç”te en zor işi, CHP’nin sırtlanmasını istemektedirler. Zaten daha önceden BDP’nin önerdiği “Akil Adamlar” listesinde bulunan 705 kod numaralı Sezgin Tanrıkulu, şimdi Y-CHP’de Genel Başkan Yardımcısıdır. Dolayısıyla Genel Başkan ile iki Yardımcısı, “Bu kişiler ‘Akil Adam’lardır” dediler mi, buna parti içinden kimse karşı çıkamaz! Karşı çıkanlar ise, aynı zamanda Genel Başkan’a karşı gelmiş olacağı için, ya partiden ihraç edilirler ya da bir daha hiç bir yere aday gösterilmeyecek şekilde dışlanırlar! Gelecekte CHP’de siyaset yapmaya heveslenenler içerisinden, mavi boncuk dağıtılmış olanlar ise, böyle bir durumu kolay kolay göze alamazlar! Buyurun hodri meydan, Halep oradaysa, arşın buradadır!..

Bir tek CHP’nin “son kale” olarak ele geçirilemediğini savunanların aklına şaşarım!”

*** 

Şimdi sırası geldi açıklayalım: “Akil Adamlar” komisyonu kurulmasının fikir babası; Apo, BDP, AKP veya Y-CHP değildir. Bu stratejik kurum, ilk defa Endenozya’da uygulanmış, ardından Yugoslavya’da milli devleti parçalamak için kullanılmıştır. Bu ihanet fikrinin büyük babası ABD olmasına rağmen, Y-CHP bu fikri evladı gibi sahiplenmektedir. Nedeni ise bellidir: İleride kendi fikrini desteklemek zorunda kalmak tabii ki! Öyle ya, iktidar muhalefetin isteğini yerine getirdiğinde, muhalefet buna karşı gelebilir mi? Muhalefetin, kendi karar taslağını desteklemesi kadar doğal ne olabilir? Dolayısıyla AKP’nin, ilerleyen günlerde, TBMM’ni de işin içine sokacak şekildeki girişimlerine, Y-CHP hiç bir şekilde itiraz edemeyecektir! Kılıçdaroğlu, aylar önceden sürecin adını “Analar Ağlamasın” olarak koyarak, verilen görevi yapacağını belli etmiştir. Öcalan’ın “Yol Haritası”nı daha o günlerde koltuğunun altına sıkıştırıp yola çıkmıştı!.. ABD’nin “Büyük Kürdistan”ın (Üçüncü İsrail) kurulması yolunda, geride bırakılmasını şart koştuğu bu etap, anlaşılıyor ki Kılıçdaroğlu ile geçilecektir… Başka bir söyleyişle; CHP “kaset olayı” ile çok sağlam kazığa bağlanmış ve Y-CHP’ye dönüştürülmüştür!.. Şimdi söyler misin İlter Türkmen mi ABD’nin ajanıdır, yoksa Kılıçdaroğlu, Loğoğlu ve Tanrıkulu gibiler mi ABD’nin has adamlarıdır?..

*** 

TBMM bu işlerin içerisine sokulunca neler olacak?

Herşeyden önce, PKK “taraf” olarak tanınmış olur. Doğal olarak işin içerisine “Uluslararası Hukuk” da girmiş olur!.. Birleşmiş Milletler’de ABD mi etkilidir yoksa Türkiye mi? Bu soruya vereceğiniz yanıta göre, ulusal çıkarlarımızın Birleşmiş Milletler’de nasıl güvence altına alınacağına da bir yanıt verin bakalım. Dilerseniz konuyu biraz daha açalım. Biliyorsunuz, BDP’nin sahaya sürdüğü en son slogan: “Kürtlere statü, Öcalan’a özgürlük”tü. Öcalan’a “özgürlük” son derece açık ve anlaşılır bir istektir. Bunu anlayabiliyoruz: Kürt halkı, 43 bin kişinin ölümünden sorumlu olan bebek katilinin, serbest bırakılması istiyor. Sloganın asıl büyülü olan bölümü: “Kürtlere statü” kısmıdır. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre, Statü; Bir kimsenin, bir kurum veya bir toplum içindeki durumunu ifade ediyor. Kürtlerin statüsü ise, Türk Milleti içerisinde Kürt “etnisite”sinin(6) durumunu ifade eder ki, bunu açıklamaya gerek bile yoktur. Zira bu anlamda Kürtler; tıpkı Türkler, Lazlar, Çerzekler, Gürcüler vb. gibi eşit bir statüye sahiptir. O halde PKK’nın “statü” ile anlatmak istediği, bu durum olamaz! “Kürtlere Statü”: PKK militanlarını “özgürlük savaşçısı” olarak kabul edip, tanımaktır. Savaşan “taraf” hiç bir şekilde suçlu sayılamaz zaten. Günümüzde, savaşta düşman tarafından insan öldürenlere madalya bile veriliyor. İnsan öldürmek bir tek savaşta suç değildir. O bakımdan, savaşan taraf statüsü, af yasasından çok daha etkili ve önemlidir. Kaçırmayalım; işin özü buradadır!..

Bu bilgiden sonra, TBMM’nde “Akil Adamlar” komisyonu kurmanın sonucunun ne olabileceğini kestirmek hiç de zor olmasa gerekir. Onun için, önce bu komisyonun ne iş yapacağını tartışalım: “Akil Adamlar” komisyonu, PKK militanlarının sınır dışına çıkmasına nezaret edecektir. Başka bir deyişle, Meclis kararına dayanılacağı için, güvenlik kuvvetleri bu katilleri yakalayıp, adli makamlara teslim edemeyecektir! Sonra, silahları ellerinde diledikleri ülkelere gidip, yerleşebileceklerdir. Bu konuda da kendilerine her türlü yardımlar yapılacaktır! Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu ağır suçluları, daha sonra hiç bir şekilde takip de edemeyecektir! Çünkü bu işler, TBMM’nden çıkartılacak bir kanuna veya karara dayandırılarak yapılmış olacaktır…

Sonuçlardan geriye doğru bakarsak; yapılan ilk işin suçluların silahları ile birlikte sınır dışına çıkmasına göz yummak olduğu görülecektir. İkinci aşamada PKK’lı suçlulara “Analar Ağlamasın” adı konulmuş bir özel af çıkartılmış olacaktır! Her iki eylem de yürürlükteki mevzuatımıza göre ağır suçtur! Zira bir hareketi suç olmaktan ancak yasa ile çıkartmak mümkündür. Yasalar genel olur ve TBMM’nde çıkartılabilir. PKK’nın, illa da muhalefeti işin içinde görmek istemesini bu yüzden iyi anlamak gerekir. PKK’nın kendisinini TBMM’ne muhatap kabul ettirmek istemesi elbetteki boşuna değildir. Taraf statüsü kazanılınca, artık bir yasa çıkartmaya gerek kalmadan, mevzuata aykırı olarak kurulan o “Akil Adamlar Komisyonu”nun marifeti ile af sonucunun elde edilmesi mümkündür. Öte yandan, muhalefet de işin içerisinde olduğundan, çıkartılacak olan yasanın Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürmeyecektir!..

*** 

Bu işler tamamlandıktan sonra, PKK aynı zamanda TBMM kararı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları içerisinde yaşayan bir “milliyet”ten “ulus” statüsüne taşınmış olacaktır! Dolayısıyla “Kürt Ulusu”na karşı yapılacak olan insan hakları ihlallerine, Birleşmiş Milletler rahatlıkla karışabilecektir. Uluslararası mevzuat çerçevesinde bu mümkündür.(7) Ayrıca “Kürt ulusunun”, diğer uluslar gibi “kaderlerini tayin etme hakkı” kendiliğinden tanınmış olacaktır… Kürtler, bu çerçevede dilerseler kaderlerini bağımsız bir devlet kurmak şeklinde tayin edebilirler artık. Eğer, tercihleri bu yönde kullanırlarsa, doğrudan Birleşmiş Milletler’in koruması altına gireceklerdir. Sonuç: Yugoslavya’da olduğu gibi olacaktır. Türkiye parçalanacaktır! İşte “Kürtlere Statü” istemenin bizi götüreceği yer burasıdır!..

Nedense, bu durumu en çok isteyenlerin başında, bugünlerde “Anayasanın ilk 4 maddesi bizim kırmızı çizgimizdir” diyerek Atatürkçüleri sakinleştirmeye çalışan Y-CHP gelmektedir. İlk 4 madde içerisinde devletin şekli ve değiştirilemez niteliklerinden birinin “laiklik ilkesi” olduğunu hatırlatmak isterim. Çarpıcı bir örnek olarak; Y-CHP’nin “türban sorununu biz çözeriz” dedikten sonra, ortalığa düşmesi ve bu sorunun nasıl çözüldüğü ortadadır. Y-CHP’nin kadınlara türban dağıtmasını veya çarşafa CHP rozeti takmasını unutalım gitsin. Kılıçdaroğlu’nun “kırmızı çizgi” sözlerinin gaz almaktan başka bir amacı olmadığı açıktır. Aynı şekilde CHP Programı’na aykırı bir şekilde(8) “Kürt sorunu”nu da TBMM’nde “Akil Adamlar Komisyonu” ile çözmeye talip olan, yine Kılıçdaroğlu ve ekibidir!.. “Analar Ağlamasın” edebiyatı ile duygu sömürüsü yapanların, önde gideni de onlardır. Ne yazık ki, ülkemizi adım adım parçalamaya götüren bu sürecin, en önemli aktörleri, bu ülkeyi düşman işgalinden kurtardıktan sonra Cumhuriyet’i kuran o yüce insanların örgütü olan CHP’nin son Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile toz kondurmadığı SOROSÇU ekibidir!..

Av. Cemil Can 

DİPNOTLAR:

(1)http://www.aydinlikgazete.com/baskanin-tum-adamlari-tamami-makale,20334.html

(2) ANAYASA

II. Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri

A. Genel olarak

MADDE 87- (Değişik: 3/10/2001-4709/28 md.; 7/5/2004-5170/6 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.

(3)http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyonlar_sd.liste

(4)http://tr.wikipedia.org/wiki/Faruk_Lo%C4%9Fo%C4%9Flu

(5)http://www.tbmm.gov.tr/ictuzuk/ictuzuk.htm

(6)Etnisite: Etniklik, genel anlamda bir sosyal gurubun ırk, dil veya millî kimliğidir.

(7)Cenevre sözleşmeleri ya da Cenevre Konvansiyonları, İsviçre’nin Cenevre şehrinde yapılmış dört muahededir. Uluslararası hukukta insan hakları üzerine yapılmış ve 1949 yılında imzalanmış önemli sözleşmelerdendir ve uluslararası olan veya olmayan çatışma durumunlarında silahlı güçler ve insani yardım örgütleri tarafından uyulması beklenen standartları belirler.1859 yılındaSolferino Savaşı’nda yaşanan vahşete şahit olarak etkilenen Jean Henry Dunant’ın çabaları sonucunda oluşmuştur. Silahlı çatışma hukuku veya harp hukuku olarak da bilinen uluslararası insancıl hukukun temel kaynağıdır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Cenevre_S%C3%B6zle%C5%9Fmeleri

(8) CHP Programına göre, “terörle müzakere değil, mücadele” esas alınmıştır.