Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

GÖLGE GENEL BAŞKAN:TR 705 !..

ist.raporu1

İstihbarat Raporları

Fetullah Gülen’e yakın kuruluşların düzenlediği “Anadolu Kültürü ve Yemek Festivali” etkinlikleri kapsamında, BDP’nin gölge genel başkanı Ahmet Türk’ten sonra, Y-CHP’nin gölge genel başkanı Sezgin Tanrıkulu da ABD’ye uçtu. Türk’ün “açılıma destek” aramak için ABD’ye gittiği söyleniyor!.. İnandırıcı değil tabi. Çünkü “açılım” zaten ABD’nin projesi… Kovboylar kraldan fazla kralcı olanları pek sevmezler!.. Bu açıklama yerine, Obama’nın son talimatlarını tebellüğ etmek üzere Hoca Efendiye gittiği söylenseydi de bir şey olacak değildi zaten!..

Bu arada Y-CHP’yi TR 705 kod numaralı ABD’nin bir diğer kulunun yönettiği ortaya çıktı. Tanrıkulu, partinin yönünü dilediği yana çevirebiliyor artık. Kılıçdaroğlu, genel başkanlık koltuğunda konu mankeni olarak kaldı. Sanki asli görevi, parti içinde seslerini yükseltmeye başlayan ulusalcı kanatı sakinleştirmek!.. Tanrıkulu, yanına açılımcı Melda Onur ile Haydar Akar’ı da alarak, ABD’nin yolunu tuttu. Söylendiğine göre, seyahat Kılıçdaroğlu’nun onayı ile yapılıyormuş!.. Bu doğruysa, ki görünüşe bakılırsa öyle, Kılıçdaroğlu’nun “kırmızıçizgi” söylemi boşa çıkartılmış oluyor! Zaten bu söylemin, ulusalcı olarak bilinen kesimi uyuşturulup sakinleştirmek için geliştirildiği belliydi!..

Y-CHP milletvekillerinin Cemaatin yemek festivalinde ne işleri olabilir? Halk onları “yemek” kültürlerini geliştirmek için mi seçti?..

Tanrıkulu başkanlığındaki heyet, CHP adına Hoca Efendi ile ne görüşecek acaba?!..

***

Reyhanlı’da patlatılan bombaların, Nisan 2013′te El Kaide‘ye bağlandığını ilan eden Radikal İslamcı El Nusra (1) örgütünün işi olduğu, “Red Hack”ın (2) yayınladığı istihbarat raporları (3) ile ortaya çıktı… Sırası gemişken belirtelim ki, Obama 24 Mayıs günü Mili Savunma Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, El Kaide’nin baş düşman olmaktan çıkartılacağını belirtmişti.(4) Anlaşılan, CIA, El Kaide’yi yeniden işe almış!..

“Red Hack”ın yayınladığı raporlar, patlamalardan günler önce hükümetin elinde olduğuna göre, yetkililerin söylediği gibi ortada bir istihbarat zaafiyetinden söz edilemez! Hükümetin gerçeği bilmiş olmasına rağmen, patlamalardan Esat’ı sorumlu tutan açıklamaları ise, oldukça manidardır. İnsanın aklına ister istemez; acaba Esat’ı yıpratmak için El Nusra’ya yol mu verildi sorusu geliyor!?.. Bu noktadan itibaren, ana muhalefet partisi genel başkanının, katliamdan doğrudan doğruya Erdoğan’ı sorumlu tutmasında bir yanlışlık yoktur… Beklendiği gibi Erdoğan, Reyhanlı ziyaretinde ÖSO’ya moral verip Reyhanlı halkını azarlamış!..

Yanlış ve haksız olan Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’ı Esat’a benzetmesidir!..

Zira ikisi arasında gör ardı edilemeyecek kadar çok önemli farklar var: Esat, emperyalizmin haksız saldırılarına karşı ülkesini savunurken, Erdoğan emperyalizmin yanında, adeta onların bir taşeronu gibi faaliyet gösteriyor. “Suriye bizim iç işimizdir” diyerek, komşu ülkenin iç işlerine karışıyor. AKP hükümeti, meşru ve seçilmiş Suriye hükümetini devirmek için teröristlere destek vermekte, elinden geleni yapmaktadır… Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’a diktatör diyebilmek için başka ülkelerden örnekler vermesi gerekmiyor. 11 yıllık AKP iktidarının zulmü, hatta sadece “Silivri Hukuku”ndan bir kaç örnek vermek, onun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu anlatmaya yeter!..

Esat’ı kötüleyerek dünya kamuoyu önünde yalnızlaştırmak, CHP’nin üzerine vazife değildir!..

Hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye saygılı bir partinin, komşu ülke halkının yanında olmak ve o halkın seçtiği meşru lider ile kabul ettiği yönetim şekline saygılı davranma zorunluluğu ve ödevi vardır. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın “Milletin iradesine karşı mı geliyorsunuz?” şeklindeki, seçmen çoğunluğunu hatırlatan uyarısı karşısında gösterdiği “esas duruşu”, Suriye halkının iradesi karşısında da göstermek zorundadır. Aksi halde, Suriyelilerin iradesine saygısızlık yapmış olur… Böyle bir omurgasız duruş, aynı zamanda emperyalizmin hizmetine girildiğinin de kabulü anlamındadır… Erdoğan’ın tamamlayamadığı Esat’ı karalama kampanyasını, onun yerine geçerek sürdürmek, Kılıçdaroğlu’na yakışsa da Atatürk’ün CHP’sine hiç yakışmamaktadır!..

Böylesine tutarsız cıvık bir tavır, asla “sol tavır” olarak kabul edilemez!..

Hazır söz sırası gelmişken, “Sol tavır nasıl olmalıdır?” sorusunun yanıtını anımsatalım: Solcu olmanın dünyanın her yerindeki değişmez ölçüsü; antiemperyalist olmaktan geçer. Emperyalizme karşı olmayanlar, zaten solcu değillerdir! Emperyalizme karşı olmak, emperyalizmin bölerek parçalamak istediği halklara destek olmayı da zorunlu kılar. Siyasilerin eylem ve söylemlerinin, sonuç itibariyle, emperyalizmin amacına hizmet edip etmediğine bakmak yeterlidir. Artık bu basit ölçü ile bile, safları belirlemek olanaklı hale gelmiştir. İnsanların geçmişte nerede bulunduğunun bir önemi yoktur. Hiç kimse geçmişini sermaye olarak kullanamaz. Önemli olan, bugün kimin nerede durduğudur. Örnek vermek gerekirse; güncel olan “açılım” konusunda yerimiz, siyasi kimliğimizi belirlemeye yeter. “Solcuyum” diyenlerin nerede durması gerektiği, tek soruluk bu test ile kolaylıkla saptanabilir hale gelmiştir…

Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde; önce “özerklik” veya “federasyon”, sonra da “bağımsız” bir devlet kurmayı amaçlayan, Büyük Ortadoğu Projesi‘ni, meşru gösteren ve bu projenin uygulanmasına kolaylık sağlayacak bütün eylem ve söylemler, emperyalizme hizmet ederler. Sol adına, hiçbir şekilde bu söylemlere destek olunamaz, destek anlamına gelecek sözler söylenemez!..

Bu çerçevede, Esat’ı devirmek için elinden geleni ardına koymayan Avrupa Parlementosu’ndaki Sosyalist Grup için de “solcu” niteliğini kabul etmek son derece yanıltıcı olur. Bu sıfatın, gerçekte emekçi kesimleri aldatmak için kullanılmakta olduğunu söylemekte bir yanlışlık yoktur. Mazlum halkların ve emekçi kesimlerin yanlarında olmayan örgütler, hiçbir şekilde solculuk sıfatını kullanmayı hak edemezler!..

Bu basit tanımlamalardan yola çıkarak; Kılıçdaroğlu’nun Y-CHP’sinin “yenilikçi” ve “solcu” edebiyatı yapmasını, sol kesimleri aldatmaya yönelik bir faaliyet olarak değerlendirebiliriz!.. Baştan beri söylemlerine baktığımızda; Kılıçdaroğlu’nun, epmeryalizmin hizmetine girmek için takla atan, öz itibariyle sağ görüşleri savunan, solu sömürerek oy devşirmeye çalışan liberal bir kişi olduğunu söyleyebiliriz… Bu konudaki en sağlam kanıtlardan biri, “mezhepçiliği” siyasetin içerisine sokmak istemesidir. Bunun başlıca nedeni, kuşkusuz siyasi yetersizliğidir. CHP örgütlerinde “Muharrem” ayında yapılan “aşure partileri”nin kurumsal olarak desteklenmesi, temel ilkelerinden biri “laiklik” olan bir partide olabilecek şey değildir!.. Bu durumu, genel başkanın yeteneksizliğini göstermekten başka, öngörüsüzlüğünün ve çapsızlığının da çarpıcı bir kanıtı olarak kabul etmek gerekir!..

Cumhuriyeti kuran CHP’yi, Alevi mezhebinin partisi gibi göstermenin, diğer mezheplere mensup partilileri dışlamak sonucunu doğuracağını dahi göremeyen bir kişi, CHP’lilere liderlik yapabilir mi? Sermayesi mezhepçilikten başka bir şey olmayan birine teslim edilen parti, muhalefette bile küçülüp yok olmaya mahkumdur! Nitekim, CHP muhalefette iken bile büyüyemiyor… Böylesine basit taktik hatalar yapan bir yönetim, elbette ne iktidara gelinebilir ne de anamuhalefette kalabilir!.. Bu ekip ile sadece kafadarlar, belediye başkanı veya milletvekili seçtirilebilirler. Bu şekilde seçtirilenler ise, ancak AKP’nin dümen suyunda siyasetçilik oyununu oynanabilirler!..

Bu yönetimin “parti içi demokrasi”ye kulaklarını tıkanmasının başlıca nedeni de bu faydacı yaklaşımı olsa gerekir!..

Oysa Türk halkının, halkçı ve laik bir iktidarı kurmak üzere harekete geçirecek, güven veren bir önderliğe ihtiyacı var!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. El Nusra Cephesi Suriye‘de Eylül 2011 tarihinde kurulmuş Sünni İslam yanlısı aşırı İslamcı mücahit bir silahlı gruptur. Suriye‘deki en büyük üçüncü silahlı gruptur. Nisan 2013′te El Kaide‘ye bağlılığını açıkladı. Grubun 500-1,000 civarı mücahit savaşçıdan meydana geldiği sanılmaktadır. Radikal İslamcı silahlı bir gruptur. Beşşar Esad’ı devirmek ve bu yolla kendi ideolojik amaçlarını uygulamak ve yaymak istemektedir.

  2. http://tr.wikipedia.org/wiki/RedHack

  3. http://redleaks.blogspot.com/2013/05/Hatay-Reyhanli-Askeri-Gizli-Yazismalar.html

  4. 25 Mayıs 2013 tarihli Aydınlık, (Dış Haberler Servisi)

FIRSATI GANİMET BİLMEK!..

TGB

FIRSATI GANİMET BİLMEK!..

 Başbakanın 51 kişinin ölümü ile sonuçlanan Reyhanlı’daki terörist saldırı ile ilgili sıcağı sıcağına yaptığı açıklama evlere şenliktir. Başbakan bu alçak saldırıyı yapanları, “Çözüm sürecini hazmedemeyenler” olarak ilan etti! Adalet ve İçişleri Bakanları patlamaları doğrudan Suriye gizli servisi El Muhaberat ile ilişkilendirdi… Bu açıklamalar ile kabine bir birini yalanladı!. Hükümet aynı zamanda, emperyalist saldırılara karşı ülkesini kararlılıkla savunan Esat’ı haklı görenleri, bombalama olayını onaylamakla eş değerde suçlu gösterdi!.. Hükümet adına yapılan bu açıklamalardan sonra, Suriye’deki rejimin dışarıdan müdahale ile yıkılmasını doğru bulmayanlar, ülkede yürütülmekte olan “çözüm sürecine” karşı olduğunu açıklayanlar ve bu nedenle “akil adamları” protesto etmeyi düşünenleriçin bu fikre karşı gelmek cesaret işi haline geldi…

AKP elindeki devlet olanaklarını halkı aydınlatmak için değil, yönetmek için kullandığı belli oldu!..

 Kısa aralıklara Suriye’yi bombalayan İsrail’in amacı nedir?

Son derece açıktır ki, ABD’nin bölgeye iyice yerleşmesi için Türkiye’nin Suriye’ye savaş açması isteniyor. Savaşı kışkırtma görevini İsrail üzerine almıştır. Anlaşılan Erdoğan hükümeti, ABD’nin açık desteğini yeterli bulmuyor, fiilen işin içerisine girmesini de istiyor. Bu girişimler Ortadoğu’nun petrollerini yağmalama savaşının ön hazırlıklarıdır. Bir tarafta AB ve ABD, diğer tarafta Rusya, Çin ve İran var. Bu nedenle de ABD temkinli davranıyor. Uluslararası desteği yakalamadan adım atamıyor. Geri dönüş yapamayacak kadar ileri giden Erdoğan’ın ise, acelesi var.

 Her sansasyonel eylemde iktidarı sarsılıyor!..

 Bir an evvel Esat’ın düşmesini bu yüzden istiyorlar. Çünkü, başkanlık sistemi ile iktidarının sürmesini bu savaşa bağlamışlar!.. Bu nedenle saçmalama pahasına da olsa, bu projeye karşı olan herkesi en ağır suçlamaların altında bırakabiliyorlar!..

Öyle de; Reyhanlı’daki patlamalardan sonra konan “yayın yasağı”nın hukuki bir dayanağı yoktur!..

Yayın yasağı koymak, halkın doğru bilgilenmesini önlemek içindir. Bu yasağı koyan mahkemenin gerekçesi hukuki değil. CMK 153 ve devamındaki maddelere (1) dayanarak yayın yasağı koymak olanaklı değildir. Reyhanlı Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hükümetin isteği üzerine bu talepte bulunduğu ve mahkemenin de baskı altında böyle bir karar verdiği kolaylıkla anlaşılıyor. Zira 153 madde, müdafinin dosyadan örnek almasının kısıtlanması ile ilgilidir. Devamındaki maddelerin ise “yayın yasağı koyma” ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Dolayısıyla mahkemenin yayın yasağı koyma gerekçesi hukuki değil, keyfi olduğu son derece açıktır. Bu yasak, yargının bağımsız olmadığının ve yürütmenin iç siyasetinin yürütülmesi için araç olarak kullanıldığının tipik bir örneğidir. Nitekim, itiraz üzerine de kaldırılmak zorunda kalınmıştır!.. (2)

***

PKK’nın Meclis’teki uzantısı olan BDP’nin, Reyhanlı olayından sonraki tutumu ise ibret vericidir. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş:” Sivil yurttaşları hedef alan saldırılar karşısında hükümeti sorumlu tutmak ve eleştirmek yerine birlik içerisinde hareket etmek zorundayız. Bu saldırılara karşı hükümetin dikkatli ve duyarlı davranması hususunda hükümetin yanındayız. (3) demiştir… Demirtaş’ın, Uludere katliamı ile ilgili söylediklerini hatırlayın lütfen…(4) İki yüzlülüğü ve işbirlikçiliğin en adisini göreceksiniz… Bütün bu olup bitenlerin, ABD’nin BOP ile ilgili olduğu son derece açıktır. Gerek iktidar ve gerekse koalisyon ortağı olan BDP, bu projenin yürümesi için ne pahasına olursa olsun kendilerine verilen görevi yerine getirmekte kararlıdır. Hukuk ve ahlak kurallarını çiğnemekte de hiç bir sakınca görmemektedirler!..

 Pes!?…

Bugünlere “İki kişiden biri”nin ve sözde “onurlu” bir şekilde halk arasında dolaşan “yetmez ama evet”çilerin “evet” oyları sayesinde geldik…

***

SUSTURMA HAKKI”!..

Şüpheliler için kabul edilmiş olan “susma hakkı(5)” çağdaş ceza hukuklarının en temel kurumlarından biridir. Bu düzenlemeye yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’muzda da yer verilmiştir. (6) Susma hakkının kapsamı, 147. maddenin (e) bendinde “yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmama” şeklinde belirlenmiştir…

Özel Görevli İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, “Usule uygun bildirim yapılmasına rağmen, avukatı duruşmaya gelmeyen sanığın susma hakkını kullandığı kabul edilecektir” (7) şeklinde bir karar alarak, susma hakkının kapsamına müdahalede bulunmuştur. Mahkeme, sanığın özgür iradesi ile kullandığı bu hakkın içeriği değiştirilerek, müdafiinin duruşmaya gelip gelmemesine bağlamıştır… Aynı zamanda özel görevli mahkeme, bu kararı ile yasa koyucu yerine de geçmiş oldu. Bu durumun hukuktaki adına “fonksiyon gasbı” denir. Diğer yandan avukatın duruşmaya gelmemiş olmasını, sanığın yasadan gelen bir hakkının kullanılması veya kullanılmaması olarak kabul etmek çağdaş hukukların kabul edebileceği bir şey değildir.

Sanığı savunmasız bırakacak şekilde, yasa hükümlerini yorumlamak bu çağda olabilecek bir iş de değildir. “Ergenekon Mahkemesi” bu ara kararı ile kendisine yakışanı yaptı denebilir! Bağımsız bir mahkeme olmadığını, yürürlükteki hukuka dahi uymadığını ve işine geldiğinde hukuk bile yarattığını kanıtlamıştır…

***

Duydunuz mu bilmiyorum! Hükümetimiz, IMF‘ye olan borcun son taksidi de ödemiş!.. Hükümet, halkın bayram etmesini istiyor. Ne yazık ki, bu büyük yalana inanan inanana. Şöyle düşünün:Ahmet Efendi, bakkal Veli’ye olan 100 TL borcunu kapattığı söylüyor, doğru. Ama süpermarkete 5000 TL borç yapmış! Aile bireylerine, bakkala olan borcunu ödediğini söyleyip övünüyor. Hükümetinki de o hesap yani!.. İktidara geldikleri 2002′de 130 milyar dolar olan dış borcu, 2012 yılı sonu itibariyle 337 milyar dolara çıkartmışlar. Halka bayram yapın diyorlar. Aile bireyleri aptal olursa, böyle günlerde düğün de yapılır bayram da… Şükredelim ki, şeker bayramı ile kurban bayramını kutlamayı da aynı güne denk getirmek için bir yasa teklifi vermediler!..

***

Gerçek suçlular somut kanıtları ile birlikte yargı önüne çıkartılmadıkça, hiç kimse olağan şüpheliler için “kesinlikle bu eylemi yapmadılar” diyemez!.. Başbakan, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve tekmil kabine üyeleri, daha ilk günden itibaren “Özgür Suriye Ordusu”nu oluşturan; El Kaide, El Nusra ve Müslüman Kardeşler’i akladılar!.. Suçlular devet eliyle böyle gizlenirler…

KIYAS YASAĞI!..

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın zalimliğini Esat’ınkine benzetmiş! Bana göre de benzetme yerinde değildir. Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Hannas Swoboda bu kıyasa çok kızıp, yasak koymaya kalkışmış!.. Kılıçdaroğlu’ndan sözlerini geri almasını istemiş, aksi halde randevu vermeyeceğini bildirmiştir!.. Avrupa’nın sosyalistleri böyledir işte. Emperyalizmin işgallerini haklı göstermek için kurulmuş propaganda büroları gibi çalışırlar. “Sosyalizmin” adını sömürmekten başka bir iş yapmazlar. Ne emeği savunurlar, ne de emekçinin yanında olurlar. Hak, hukuk, adalet ve eşitlik sözlerini ağızlarına bile almazlar! Örnek mi istediniz? Alın size Ergenekon ve Balyoz davaları… Dut yemiş bülbül gibi sustular!..

Belli ki, ABD ile AB, ülkesinin toprak bütünlüğünü savunan Suriye Devlet Başkanı Esat’ı, cani gibi göstermek üzere karar almıştır. Nasıl oluyorsa, Avrupa’nın sosyalistleri böyle kararları savunabiliyorlar!.. Esasen Kılıçdaroğlu’nun benzetmesi de onların düşüncesine yakındı. Esat’ı zalim gibi göstermek, Kılıçdaroğlu’nun da onlarla aynı kulvarda olduğunu gösterir. Erdoğan, emperyalizmle işbirliği yaparak, komşusu olan Suriye’nin iç işlerine karışmaktadır. Esat ise, ülkesine yapılan bu haksız saldırılara karşı meşru savunma durumundadır. Bu yalın gerçeğe rağmen, Kılıçdaroğlu üzerine vazifeymiş gibi, yine de Esat’ı kötü biri olarak göstermeye çabalamıştır. Bunu bile Avrupa’nın “sosyal demokratları” kabul edememiştir!

Öte yandan, Kılıçdaroğlu’nun bu yersiz benzetmesi, ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş olan bir partinin genel başkanına hiç yakışmamıştır…

 İKİ HAMLE İLE İÇKİ YASAĞINI GETİREBİLİRLER!..

 Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeniden gündeme getirdiği yasa taslağında işhanı, büro gibi umumi ve resmi binalarda; fabrika ve benzeri sanayi tesislerinde; düğün salonu, lokanta, gazino, sinema, tiyatro, müze kütüphane ve kongre merkezi, yurt binaları, spor tesisleri ve kültürel yapı ve tesislerde mescit açılması öngörülüyor!..

AKP milletvekillerinin Meclis’e sunduğu alkollü içkilerin satış, tüketim ve tanıtımını büyük ölçüde yasaklayan yasa teklifi ise; okul, dersane, kurs ve ibadethanelere 100 metreden yakın her türlü ticari işletmede turizm teşvik belgesi olanlar da dahil alkol satışının yasaklanmasını öngörüyordu!..

Birinci yasa taslağı ile ikinci teklifin kanunlaşması halinde, Türkiye’nin her noktasında alkollü içkilere yasak getirmek olanaklı hale gelebilecektir. Hem de keyfi olarak. Örneğin, nerede içki yasağı konulmak isteniyorsa, oraya “seyyar” bir kurs veya dersane açmak yeterli olacaktır!.. Kursun devamı da şart değil ki… Başka bir alkollü içki satan yeri kapatmak üzere oradan oraya taşınabilir…

AKP’nin gerçek niyetini bu iki taslaktan görmek mümkündür!.. Bu bağlamda Taliban yönetimi ile AKP yönetimi arasında hiç bir fark yoktur!.. Açılımcılara duyurulur!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

1.) Ceza Muhakemesi Kanunu

Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi

Madde 153 – (1) Müdafi, soruşturma evresinde dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak alabilir.

(2) Müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, sulh ceza hâkiminin kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilir.

(3) Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adlî işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz.

(4) (Değişik: 25/5/2005 – 5353/23 md.) Müdafi, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği tarihten itibaren dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir.

(5) Bu maddenin içerdiği haklardan suçtan zarar görenin vekili de yararlanır.

 Müdafi ile görüşme

Madde 154 – (1) Şüpheli veya sanık, vekâletname aranmaksızın müdafii ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafii ile yazışmaları denetime tâbi tutulamaz.

Kanunî temsilci veya eşin duruşmada hazır bulunması

Madde 155 – (1) Sanığın kanunî temsilcisine duruşma gün ve saati bildirilir ve duruşmaya kabul edilerek istemi üzerine dinlenebilir.

(2) Sanığın eşi hakkında da tebligat yapılmaksızın birinci fıkra hükmü uygulanır.

Müdafiin görevlendirilmesinde usul

Madde 156 – (1) 150 nci maddede yazılı olan hâllerde, müdafi;

a) Soruşturma evresinde, ifadeyi alan merciin veya sorguyu yapan hâkimin istemi üzerine,

b) Kovuşturma evresinde, mahkemenin istemi üzerine,

Baro tarafından görevlendirilir.

 

2.)http://www.rtuk.org.tr/sayfalar/IcerikGoster.aspx?icerik_id=f37cef42-d0bc-4a32-b71d-3655d9422414

3.)http://www.cnnturk.com/2013/guncel/05/12/demirtas.hukumetin.yanindayiz/707614.0/index.html

4.)http://www.youtube.com/watch?v=el7K_xJoGE8

5.)http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2011-1/2011-1-2.pdf

6.)Ceza Muhakemesi Kanunu

İfade ve sorgunun tarzı

MADDE 147.- (1) Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur:

a) Şüpheli veya sanığın kimliği saptanır. Şüpheli veya sanık, kimliğine ilişkin soruları doğru olarak cevaplandırmakla yükümlüdür.

b) Kendisine yüklenen suç anlatılır.

c) Müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onun hukuki yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği, kendisine bildirilir. Müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir.

d) 95 inci madde hükmü saklı kalmak üzere, yakalanan kişinin yakınlarından istediğine yakalandığı derhal bildirilir.

e) Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu söylenir.

f) Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı tanınır.

g) İfade verenin veya sorguya çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alınır.

h) İfade ve sorgu işlemlerinin kaydında, teknik imkanlardan yararlanılır.

i) İfade veya sorgu bir tutanağa bağlanır. Bu tutanakta aşağıda belirtilen hususlar yer alır:

1. İfade alma veya sorguya çekme işleminin yapıldığı yer ve tarih.

2. İfade alma veya sorguya çekme sırasında hazır bulunan kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sorguya çekilen kişinin açık kimliği.

3. İfade almanın veya sorgunun yapılmasında yukarıdaki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler yerine getirilmemiş ise nedenleri.

4. Tutanak içeriğinin ifade veren veya sorguya çekilen ile hazır olan müdafi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı.

5. İmzadan çekinme halinde bunun nedenleri.

7.)http://orajpoyraz.blogspot.com.tr/2013/05/15-dogu-perincek-susma-hakknn-susturma.html

HAYDİ 19 MAYIS’A!..

19 Mayis

HER HALDE;

19 MAYIS’TA SIHHİYE’DEYİZ!…  ÇÜNKÜ BİZ MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ!..

genc-turk-1

 

PROVAKATÖR OLDUKLARI KESİNLEŞEN “GENÇ TÜRK” ADLI  “ÇAKMA TGB’LİLER”,

ANKARA’DAKİ MİTİNGE KATILIMI DÜŞÜK GÖSTERMEK İÇİN, TAKSİM’E YÜRÜYECEKLERMİŞ!..

AKILLARINCA  BİR “ÇILGINLIK” YAPACAKLARMIŞ!…

pankart1

AYNI ŞEKİLDE;

Y-CHP’NİN

ANKARA İL YÖNETİMİ DE TANDOĞAN’DA ALTERNATİF BİR MİTİNG DÜZENLEYEREK TABANINI TUTMAYA ÇALIŞACAKMIŞ!..

ANLAŞILAN;

KENDİLERİNİ “ATATÜRK’ÜN YURTTAŞLARI” OLARAK TANIMLAYAN SOROS SEVERLER ”TANDOĞAN’A GİDERKEN, “ATATÜRK’ÜN ASKERLERİ” SIHHİYE’DE KONUŞLANACAKLAR!..

GERÇEK CHP’LİLER ASLA BÖYLE KÜÇÜK HESAPLARIN PEŞİNDE KOŞMAZLAR!..

BİR ANA MUHALEFET PARTİSİ, KİTLELERDEN KOPUK HAREKET EDEMEZ!..

KİTLELERİ PEŞİNDEN SÜRÜKLEYEMEYEN ÖNDERLERE LİDER DENMEZ!..

GERÇEK YURSEVERLER

VE

ATATÜRKÇÜLER!..

HAYDİ 19 MAYIS’I KUTLAMAYA…

 HAYDİ SIHHİYE’DE BULUŞMAYA!..

bekir_coskun1

 

Neler oluyor bize?..

*

Önceki gün Güven Park…

Bir yarısında CHP’li gençler stand açmışlar, insanları 19 Mayıs’a davet ediyorlar, her birisinin gözleri şimşek…

Parkın öbür yarısında TGB’li gençler 19 Mayıs çağrısı yapıyorlar, her birisi ateş parçası…

Hepsinin kanları deli…

Parkın o yanı, bu yanı, hepsinin yüreğinde aynı sevda var…

Âşıklar hepsi birden; bayrağa, toprağa, vatana, Mustafa Kemal’e, özgürlüğe, barışa…

Ama birisi bağırıyor:

“19 Mayıs’ta Tandoğan’dayız…”

Öbürü bağırıyor:

“19 Mayıs’ta Sıhhiye’deyiz…”

Ve zaman zaman ite kaka birbirlerine giriyorlar…

*

Oturup, çocuklarının birbirlerine kıydıklarını gören anne gibi ağlar insan…

Neden?..

*

Dinci karşı devrimin tüm yandaşları, cemaatleri, dergâhları, medreseleri, iktidarları, tarikatları birleştiler de…

Cüppelisi, cüppesizi…

Softası, yanaşması…

Neler oluyor bize?..

*

Bu yazgı mıdır:

CHP dökülüyor…

Düşecek yer olsa, muhalefetten de düşürecek kendi kendini…

Sivil toplum örgütleri, sendikalar…

THY çalışanları biber gazı bulutları altında grev yapıyorlar, itile kakıla… İşçi liderleri iktidarın “akil”adamı…

Salon salon dolanıp AKP demokrasisini övüyorlar…

150 yandaş televizyon var memlekette, yurtseverlerin Ulusal Kanal dışında seslerini duyurabilecekleri ekran yok…

Çağdaş laik cumhuriyetten yana gazetelerin toplam tirajı, cemaat gazetesinin yarısı kadar etmiyor…

‘Cumhuriyet’ sevdası olan gazeteysen, Polatlı’nın nüfusu kadar satmasına nasıl razı olursun a gözüm?..

*

Hiç mi heyecanın yok?..

Hiç mi burnunun direği sızlamıyor?..

Hiç mi rahatsızlık duymuyorsun?..

Hiç mi kıpırdamaya niyetin yok yerinden?..

*

Düşmanımız biz miyiz?..

Biz mi bitirdik bizi?..

Neler oluyor?..

Neler oluyor bize?..

Cumhuriyet

 

Bebek Katili

ekuri5_1

BEBEK KATİLİ VE AHIRDAŞ ATLAR!

İsrail Şam’da bulunan Cemraya’daki Bilimsel Araştırma Merkezini bir kez daha bombaladı. (1) Saldırı teröristlerin tesisi ele geçirme girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından gerçekleşti. Başbakan Erdoğan, “Allah izin verirse bu caninin dünyada hesaba çekildiğini göreceğiz” dedi… Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, saldırının İsrail’den Suriye’ye yapılmış savaş ilanı olduğunu söyledi. Mikdad, “Bu saldırı, teröristlerle İsrail arasındaki ittifakı temsil ediyor” dedi…

İsrail saldırısından bir gün önce, Amerikan televizyon kanalı CNN, İsrail’in Suriye’ye bir hava saldırısı düzenlediğini duyurmuştu!.. Başbakan Erdoğan ise, aynı gün Kızılcahamam’da yemin etti:”Eset, vallahi bunun hesabını vereceksin” dedi… (2)

Birleşmiş Milletler tarafından Suriye’de yürütülen soruşturmada, terör gruplarının “sarin gazı” (3) adlı bir kimyasal silah kullandığını belirledi.(4) Erdoğan, tam tersini söylüyor. Ona göre kimyasal silahları kullanan Eset. Suriye Enformasyon Bakanlığı ise, “Kimyasal silahı teröristlere Başbakan Erdoğan’ın verdiğini” belirtti!.. (5) Suç ortağı konumundaki “İki kişiden biri” için bir hatırlatma yapalım; sayenizde “Arap Baharı” ile Suriye’ye karşı başlatılan saldırılarda öldürülenlerin sayısı 70 bini geçti!.. Artık yüreğinizi ferahlatan tek taraflı yalanlara inanmakla gerçeği ters yüz edemezsiniz!.. Daha büyük günahlara ortak olmadan gerçeklerle yüzleşmenizin zamanı geldi!..

Fetullah Gülen’in Onursal Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Genel Başkan Yardımcısı “Akil İnsanlar” grubunun İç Anadolu Bölgesi Heyeti’nde yer alan Cemal Uşşak, bebek katili Abdullah Öcalan’a, bebek katili demeyelim önerisinde bulundu!.. Başbakan Erdoğan bu öneriyi çok tutmuş olacak ki, Kızılcahamam Kampı’nın kapanış konuşmasında:”Başkalarına göstermediğin cesareti ağzında emzik olan, kundaktaki bebeğe göstermenin bedelini çok ağır ama çok ağır ödeyeceksin” diyerek, bebek katili sıfatının kimin için kullanılması gerektiğini gösterdi!..

Başbakan ve Uşşak’ın(ın) isteği üzerine, bundan böyle “bebek katili” olarak Abdullah Öcalan’ı değil “Eset’ı suçlayacağız!..Hatta bu konuda o kadar ileri gidildi ki, Irak Dışişleri Bakanlığı’nın “PKK’lıların Irak topraklarına girmesini istemiyoruz” açıklamasına karşı Türk Dışişleri, “PKK’lılar tehdit değil” yanıtını verdi!.. Anlayacağınız Dışişleri Bakanlığımız PKK’ya kefildir!..

Suriye Enformasyon Bakanlığı, yaptığı açıklamada:”Suriye halkının Şehitler Günü kutlamalarına denk gelen bu açıklamalar; tüm insani, ahlaki, ve dini değerleri ihlal ediyor. Türkiye’deki AKP hükümetinin İsrail ile ortaklığını kanıtladı.” dendi…(6) Erdoğan bu ortaklığı, Amerikan NBC televizyonuna verdiği ropörtajda söylediği:”ABD karadan girerse destekleriz” sözleri ile doğruladı!.. Erdoğan, Suriye’de uçuşa yasak bölge de istedi. Irak’ın işgali de uçuşa yasak bölge ile başlamıştı!..

***

Hükümet kamuoyunun dikkatini Suriye’ye çektikten sonra içeride kamu kaynaklarını yandaşlarına yağmalattı. Bu dönemdeki gibi vurgunlar Cumhuriyet tarihinde bir daha yaşanmadı!.. Devredilen elektrik dağıtım şirketlerinin bilançolarında bırakılan kamu kaynaklarının döviz değerinin, satış bedelinin yüzde 17′si ile yüzde 111′i oranında değiştiği ortaya çıktı.(7) Çoruh ve Fırat EDAŞ’a bırakılan kamu kaynaklarının, satış bedeline oranı yüzde 105 ve yüzde 111 olduğu saptandı...(8) Bu şekilde, yandaş şirketlere aynı gün ödeyecekleri satış bedelinin çok üzerinde para aktarılmış oldu. Başka bir ifade ile bu şirketleri satın alanlar aynı gün verdikleri parayı fazlası ile geri aldılar.Tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruma sözü vererek, iktidara gelen AKP’nin son marifeti de budur!..

***

Kılıçdaroğlu, geçen Salı günü yaptığı grup toplantısında, CHP’lileri rahatlatan bir konuşma yaptı. Atatürk’ten ve anayasanın değiştirilemez maddelerinden söz etti. “Barış süresi” ile ilgili olarak “maceraya ortak olmayız” deyip, hükümete yüklendi!?.. Tam da bu haftaki yazımda kendisini tebrik etmeye hazırlanıyordum ki, ekibi bir çuval inciri berbat etti. Kılıçdaroğlu, bu konuşması ile ulusalcı kesimin gazını alırken, en güvendiği yardımcısı PKK’nın Habur Açılımı’ndaki avukatı, gölge CIN’nın TR 705 kod numaralı adamı Sezgin Tanrıkulu, 25 yol arkadaşı ile birlikte açılıma destek veren bildiriye imza attılar… (9) Y-CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, bildiriyi önceden okuduğu ve imzaların onun onayı ile atıldığı ortaya çıktı...(10) Dikkat çeken hususlardan biri de Kılıçdaroğlu tarafından görevden alındıktan sonra, olağanüstü gençlik kurultayını toplayıp, genel başkana rağmen seçilmeyi başaran İrfan İnanç Yıldız’ın da bildiriye imza koymuş olmasıydı. Bu imza ile CHP’deki gençliğin bir kez daha aldatıldığı anlaşıldığından, ilk fırsatta bir olağanüstü kurultaya daha ihtiyacı olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Anlaşılıyor ki, İrfan İnanç da açılımcıymış!.. Mitingler ve 19 maddelik “Demokrasi ve Özgürlük Bildirgesi”(11) durumu kurtarmaya yetmez. Bu ihaneti hiç bir şey unutturamaz!..

Kılıçdaroğlu, grup konuşmasındaki sözleri ile takiyyeci olduğunukanıtlamış oldu. İktidar takiyyeci, ana muhalefet takiyyeci ve medya hükümetin kontrolünde olursa, vatandaşın doğru bilgiye ulaşması oldukça zordur. Dolayısıyla kulağımızı; Aydınlık Gazetesi, Ulusal Kanal ve Milli Merkez’e çevirmekten başka seçeneğimiz de kalmamıştır!.. CHP içerisindeki Kemalistlerin en yürekli olanları bir adım öne çıktı. CHP’liler karşı bildiri ile “Barış ve Özgürlük Bildirisi”ni imzalayanları eleştirdiler… (12) Kesin olarak ortaya çıktı ki, CHP’nin Y-CHP adını alarak gelmiş olduğu yerin adı: BÖLÜNMÜŞLÜKTÜR!..

CHP’yi fikren bölenler, Kemal Kılıçdaroğlu ile TESEVCİ-SOROSÇU arkadaşlarıdır. Zaten Atlantik ötesinin, kendilerinden beklediği görev de buydu. Bu görevi fazlası ile yerine getirdiler!.. Bölünmüş ve medya desteğinden yoksun bırakılmış bir CHP, muhalefet görevini yapamaz!..

Bu fikri bölünmenin kısa süre içinde fiili bölünmeyi de beraberinde getireceği aşikardır. O halde işlerin bu noktaya kadar gitmesine izin vermemek gerekir. İş kurultay delegelerine düşüyor. CHP’deki bu işgalcileri derhal yönetimden uzaklaştırmaları şarttır. Bunu yapacak olan da 1282 civarındaki kurultay delegesinin yarıdan bir fazlasıdır. 642 inançlı adam bu işi kökünden çözebilir. Bunun için henüz vakit vardır. Aksi halde, kurultay delegeleri de CHP’nin bölünmesinin sorumlusu olacaklar ve tarihe Kılıçdaroğlu’nun suç ortakları olarak geçeceklerdir…

Ne gariptir ki, CHP içindeki AKP’liler konuşuyor, BDP’liler konuşuyor, Cemaatçiler konuşuyor, TESEVCİLER konuşuyor ama Atatürkçüler susuyor. Kendi partilerinde adeta esir gibiler. Bu noktadan sonra, CHP’yi ele geçiren manganın komutanı Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki Y-CHP’ye oy vermekle AKP’ye oy vermek arasında hiç bir fark kalmamıştır!..Kayıkçı kavgası yapmalarına aldanmayın. Zira ikisi de aynı ağıl için koşan eküri (ahırdaş) atlardır!.. Son yaptıkları rezilliğe bakın. Kamuda türbana ve dinsel giysilere izin veren AKP’nin anayasa önerisine de evet dediler!.. Artık bu partiye bir oku laikliği işaret eden CHP diyebilir miyiz?..6 oklu bayrakla sahalara bir daha inmeyin… Utanmaz, arlanmaz herifler! Defolun nereye gidecekseniz gidin!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.ulusalkanal.com.tr/dunya/israil-suriyeyi-bombaladi-h8557.html

(2)http://www.aksam.com.tr/siyaset/erdogan-esed-vallahi-bunun-hesabini-vereceksin/haber-202788

(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/Sarin

(4)http://www.zaman.com.tr/dunya_suriyeli-muhaliflere-sarin-gazi-suclamasi_2086779.html

(5)http://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/kimyasallar-erdogandan-tamami-h21427.html

(6) http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=415080&kn=8&ka=4&kb=8

(7) http://www.odatv.com/n.php?n=iste-tedas-yolsuzlugunun-belgeleri-1503131200

(8) http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=415164

(9)http://www.radikal.com.tr/turkiye/baris_icin_demokrasi_baris_icin_111_imza-1132365

Bu bildiride; PKK’nın silah bırakmayacağını ilan etmesine rağmen, bu durum görmezden gelinerek PKK-BDP tezleri destekleniyor. Etnisite temeli olmayan bir yurttaşlık tanımı önererek Türk Milleti ve Türk vatandaşlığı kavramlarınınanayasadan çıkartılması öngörülüyor.Türkçe dışındaki dillerde siyaset yapılabilmesi talebine yer vererek, parlamento çalışmalarını Türkçe dışındaki dillere açma girişiminde bulunuluyor. Özel görevli mahkemelerin verdiği tüm kararlara karşı yeniden yargılanma süreci öngörülerek Öcalan’ın yeniden yargılanıp, salıverilmesine olanak sağlanıyor. Ayrıca yerel yönetimlerden değil, yerel iktidarlardan söz edilerek federasyonun da yolunu açıyor.” (Melih Aşık)

(10)http://www.chp.org.tr/?manset=genel-baskan-kemal-kilicdaroglu-demokrasi-hukuk-ve-toplumsal-baris-icin-chp%E2%80%99nin-onerileriyle-onceliklerini-acikladi

(11)http://www.ahaber.com.tr/Gundem/2013/05/10/baykaldan-kilicdarogluna-bildiri-fircasi

(12)http://www.ilk-kursun.com/haber/145394

YAŞASIN 1 MAYIS

YAŞASIN 1 MAYIS!..

İşçiler ve emekçiler tarafından dünya çapında; birlik, mücadele, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olarak kutlanan 1 Mayıs, Türkiye‘de ilk kez 1923‘te resmî olarak kutlanmış, çoğunlukla yasaklanarak bugünlere gelmiş ve 2008 Nisan‘ında,Emek ve Dayanışma Günüolarak kutlanması kabul edilmiştir… (1)

1 Mayıs, hükümetle inatlaşma günü değildir fakat siyasi iktidarı eleştirmek için iyi bir fırsat olarak her zaman kullanılabilir. Bu da son derece doğaldır. Zira emekçilere haksızlık yapanların başında her zaman iktidarlar gelir. Ayrıca faşistolmayan hiçbir iktidar, kendisine karşı eylem yapılacak diye 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamamıştır. 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenlere karşı zorbalığa ve kaba kuvvete başvuranlar dikta yönetimleridir!..

1 Mayıs kutlamalarını siyasi iktidarın faşist olduğunu kanıtlamak için değerlendirmek doğru mudur? Bu sorunun yanıtı, çok özel koşullar olmadıkça her ülke için olumludur. Türkiye’de 1 Mayıs kutlamaları ile 1 Mayıs 1977′de öldürülen 34 emekçinin anılmasını birleştirmekte de bir yanlışlık yoktur. Siyasi iktidarın bu haklı talebi reddetmesi ise, demokrasiye inancının olmadığı ve faşizme doğru kayıldığının bir işaretidir. Bu durumun derhal propagandasına geçilmesi gerekir. 2013 yılının 1 Mayıs’ında, 1977 yılının 1 Mayıs’ında ölenlerin anısına Taksim anıtına çelenk koyulduktan sonra, Kazlıçeşme’ye gidilebilir ve 1 Mayıs aynı zamanda hükümet karşıtı bir gösteriye dönüştürülebilir, Türkiye çapında etkili olacağı kesin olan bir eylem yapılabilirdi… Taksim inadındaki ısrar ile bu önemli fırsat kaçırılmıştır…

Ne yazık ki, işçi sınıfının önderleri, küçük hesaplar uğruna bu olanağı kullanmayı becerememişlerdir. Kim ne derse desin, işçi sınıfı bu yıl son derece haklı bir pozisyonda iken, anlamsız ve kaybedileceği kesin olan bir inatlaşmaya sürüklenmiştir. Türkiye işçi sınıfı, yasa ve kural dinlemez ve yılda bir kez 1 Mayıs’ta taşkınlık yapmayı eylem sanan marjinal bir grup durumuna düşürülmüştür… DİSK Genel Başkanı Kani Beko: ”İşçilerin evlerine güvenle gidebilmesi için polisten düzenleme yapmasını bekliyoruz” diyerek, bu yenilgiyi açık ve kesin bir şekilde itiraf etmiştir!..

İşçi sınıfının tek eylemi, Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak ve öldürülen 34 kişiyi anmakla sınırlandırılamaz! Asgari ücretten tutun da taşeronlaşmaya, oradan grev hakkının etkili bir şekilde kullanılamamasına kadar, ortada yığınla sorun varken, barikatların önünde, emekçileri hırpalatmak, demokrasinin gelişmesine bir yarar sağlamaz. Biber gazı ve tazyikli su gürültüleri arasında bu en temel sorunların hiçbiri halka anlatılamadığı gibi kamuoyu da oluşturulamamıştır!.. Denebilir ki, İstanbul`da 1 Mayıs’ı işçiler değil, o gün görev yapan 40 bin polis kutlamıştır!.. Dayanışma grevi yapamayan sendikaların, siyasi iktidar üzerinde baskı oluşturarak hak alabilmesi olanaksızdır. Dayanışma grevlerinin yasaklandığı bir ülkede, öncelik emekçiler arasında birliği sağlamak ve “sarı sendikacılığı” tarihin çöplüğüne atmaktır. Günde 8 saat çalışmak talebiyle başlatılan iş bırakma eylemleri, günümüzde çok daha uzunca bir listeyi taşımak zorundadır. Hal böyle olmasına rağmen, Türkiye’de işçi sınıfının örgütleri, bölük pörçüktür ve neredeyse tek maddelik bir gündemle, üstelik o da yılda bir gün eylem yapabilmektedir!..

Sendika ağaları, 1 Mayıslarda “show” yaparak, temsil ettikleri kitlenin taleplerini dile getiremiyorlar. Sendikaları siyasete atlamak için “tramplen” tahtası olarak kullananları, emekçiler sırtlarından atmadıkça, işçi sınıfı kendi mücadelesine dönemeyecektir. İşçilerin ve diğer emekçi kesimlerin, 1 Mayıs’ı kutlamak ve 1977′de öldürülen 34 emekçiyi anmak gibi bir tek maddelik gündemi hiç bir zaman olmamıştır. Emekçinin gündemi her zaman saymakla bitmeyecek kadar kabarıktı. O halde, bu devran böyle gitmez ve gitmemelidir. Ya bu sendika ağaları emekçilerin omuzlarından indirilecek ya da adam gibi görevlerini yapacaklardır!.. Zira demokrasinin olmadığı bir ülkede, işçi sınıfı köle olmaya mahkumdur!..

GÖZÜNÜZ AYDIN İSTEĞİNİZ GERÇEKLEŞTİ!..

PKK ile masaya oturmanın bizi getireceği yer, Cenevre Konvansiyonlarıdır.(2) Hükümet, uluslararası hukukçular ve deneyimli diplomatların, terör örgütü ile devletin aynı masaya oturmasının; örgütü “taraf” haline getireceği ve bunun sonucu olarak da Birleşmiş Milletler’in işin içerisine gireceği, şeklindeki uyarılarına kulak asmadı. Yargı erkinin başındaki adam yargıç Ali Alkan, görev ve sorumluluk alanında bulunmayan, siyasi bir konuda açıklama yaparak, hükümete destek verdi. Birkaç hafta önce de Anayasa Mahkemesi başkanı aynı şeyi yapmıştı. Alkan:” Barış sürecinin sonuca ulaşma mecburiyeti var. Tarafların fedakarlıklar yaparak, ortak bir sonuca ulaşması lazım” dedi… Yargıtay Başkanı’nın gelişmeleri “barış süreci” olarak tanımlaması anlaşılabilirse de 76 milyonun karşısına 3-5 bin kişilik bir terör örgütünü taraf olarak koyması, hiç yakışık almadı ve kabul edilebilir gibi değil. Zaten PKK’nın amacı da “savaşan taraf” adını almak değil miydi?.. Gördüğünüz gibi, peşinen verildi!..

Sırası geldi, “İki kişiden biri”ne bir soru sormak istiyorum: 12 Eylül 2010′da yapılan halkoylamasında verdiğiniz “evet” oyları ile ele geçirilen yargı, “görevini” yapıyor değil mi?!.. Amacınız gerçekten Türk halkına böyle bir durumu yaşatmak idiyse, kendinizle dilediğiniz kadar övünebilirsiniz, bunu başardınız… Biliyorsunuz Anayasamızın 4. maddesinde, ilk üç maddenin değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceğini hüküm altına almıştır. Bu üç madde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgisi sayılır. Yargıtay Başkanı Alkan, üzerine vazife olmayan bu son açıklamasında; anayasa için kırmızı çizgi olarak; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ilkelerinin esas alınmasını önerdi… Bu da sizin marifetiniz sayılır!.. Kendinizi alkışlayın!..

SEZAR’IN HAKKI BRUTUS’E!..

Bir haberim de Kılıçdaroğlu’nun Brutus adını verdiği CHP’nin Kurultay Delegelerine var: 10 Aralık Hareketi‘nin (3) liderlerinden Burhan Şenatalar‘a, Gülseren Onanç’tan boşalan Y-CHP Genel Başkan Yardımcılığı teklif edilmiş! Duydunuz mu? Siz de biliyorsunuz ki Şenatalar, “Habur Açılımı”nın en ateşli savunucularındandı. Liberal olan Şenatalar, eski ÖDP Genel Başkanı ve eski BDP Milletvekili Ufuk Uras, eski DİSK Genel Başkanı ve Y-CHP Milletvekili Süleyman Çelebi ve akil adam Prof. Dr. Fuat Keyman ile birlikte, yeni bir “sol” parti çalışması içerisindeydiler. Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na getirilmesi ile bu çalışmaya ara verilmiş ve Şenatalar da Çelebi gibi CHP’ye geçmişti. Sonra da Parti Meclisi’ne de seçtirilmişti. Bu hamle bile, başlı başına Kılıçdaroğlu’nun siyasi kimliğini açıklamaya yeter de artar bile. Ayrıca bu gelişmeler Y-CHP’nin Atatürkçü Düşünce ile bir ilişkisi kalmadığının çok önemli bir kanıtıdır. Doğal olarak, boş kalan bir genel başkan yardımcılığı da Şenatalar’a yakışır!..

Hiç kuşkunuz olmasın ki, CHP’yi ele geçiren TESEVCİ liberallerin bundan sonraki hedefi, iyice azınlığa düşen Atatürkçü düşünceyi benimseyen delegeleri tasfiye etmek olacaktır. Ondan sonraki iş; Cumhuriyetin tamemin tasfiyesidir ve çok daha kolay olabilir. Bunun için CHP’den istenen katkı, sadece yönetime SOROSÇU liberalleri getirmekti. CHP delegasyonu ilk üç kurultayda bu “görevi” hakkıyla yerine getirmiştir. Geri kalan işi AKP kadroları tamamlar!..

KÜRTLERİN STATÜSÜ!..

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, sonunda “Kürtlerin statüsü” ile neyi anlatmak istediklerini açıkladı. Demirtaş, Türkiye’nin bölünmesini önleyecek formülün “özerklik” olduğunu söyledi. “Özerkliğin kabulü demek, aslında Kürtlerin statüsünün kabulü demektir” diye de sözlerini pekiştirdi!.. Bu sözlerin “mevhumu muhalifinden” şu anlam çıkar: Ey Türkler; özerk tkalebimizi kabul etmek zorundasınız, aksi halde, bağımsızlık mücadelesine gireriz!.. Herşey bu kadar açık ve anlaşılır halde iken, bizim akil adamımız Kılıçdaroğlu, bir şeyden haberi olmadığını bu nedenle de hükümetin açıklama yapmasını beklediğini söylüyor. “Görev” adamı buna derim işte!..

Öte yandan, yüzde elliden fazla halk desteğine sahip olduğu söylenen hükümetimiz, bu kuru sıkı tehdide boyun eğmiştir. Bu aşamada hükümete destek veren seçmenin de yapabileceği pek bir şey kalmamıştır. Zaten bu fırsattan yararlanarak, Öcalan T.C ile “İkinci Mondros Mütarekesi”ni imzalamıştır!.. “Akil Adamlar”ın görevi de bu mütarekeden çıkmıştır tabi. 76 milyon vatandaşa, TSK’nın bir tek mermi bile atmadan “yenildiğini” hükümet anlatamaz!.. Bu zor koşullar altında, Milli Merkez adında bir umut ışığı yandı!.. Kelebekler gibi bu ışığa doğru koşacağız, başka yolumuz kalmadı!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/1_May%C4%B1s_%C4%B0%C5%9F%C3%A7i_Bayram%C4%B1

(2)http://tr.wikipedia.org/wiki/Cenevre_S%C3%B6zle%C5%9Fmeleri

(3)http://tr.wikipedia.org/wiki/10_Aral%C4%B1k_Hareketi