Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

“UMUMİ MÜFETTİŞ” RİCCİARDONE!..

 Cizre

PKK Cizre’de “Savunma Birlikleri”ni fiilen hayata geçirmiş. Dudak uçuklatan görüntüler internette dolaşıyor.(*) İlk uygulama, “Asayiş” ekibinin “diploma töreni” ile kamuoyuna duyuruldu… Törenden sonra ilçenin çeşitli noktalarında kimlik kontrolleri de yapıldı… Güvenlik kuvvetlerimiz, kör, sağır ve dilsiz; olup bitenden haberdar değiller! Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’da bu rezilliğe paralel bir gelişme daha yaşanıyor… ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone, adeta umumi müfettiş gibi, BDP’li belediyeleri ziyaret ediyor…

Kürt belediye başkanları, hükümetten isteyip anlamsız buldukları bazı hususları Ricciardona’den talep ediyor. KCK tutuklularının serbest bırakılması için ABD Büyükelçisinden ricada bulundular… Egemenlik haklarımız tartışmalı hale getiriliyor!. Diğer taraftan, bu talepler, tutuklamaların arkasında kimlerin olduğunu da gösteriyor…

Cumhuriyet tarihimizde ilk kez bir yabancı diplomat, resmi makamlardan izin alma ihtiyacı duymadan, kendi ülkesinin bir projesini (Büyük Ortadoğu Projesi) tanıtmak üzere, mahalli idarelerimizi ziyaret ediyor ve doğrudan halkla konuşabiliyor!.. Büyükelçi, gezdiği yerlerde hükümetin “açılım” politikasını yüzde yüz desteklediğini de söylemiş!..

Bu alışılmışın dışındaki ziyaret öncesinde de MYK toplantısı yapılmakta olan AKP Genel Merkezi’ni ziyaret etmişti. AKP’lilere neler söylediği tam olarak basına yansımasa da bu ziyaret de alışılmışın dışında ve ilginçti!..

Gezi Parkı olaylarında hükümeti uyaran ABD yönetimine, “iç işlerimize karışmayın” manasında sözler söylendiğini biliyoruz. Eski ABD elçisi bu tavıra sert çıktı ve “Bizimle aynı klubün üyesisiniz, kurallar bellidir ve bu nedenle de iç işlerimize karışamazsınız diyemezsiniz” dediğini anımsıyoruz… Obama yönetimi, sanki bu konuşmaya inat, elçiliğini harekete geçirmiş!.. Adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin direncini ölçüyor!..

Anlaşılan “Akil adamlar“dan beklenen verimi alamayan emperyalistler, halkı “ikna” etmek için doğrudan devreye girmek zorunda kalmış!..

Gelişmeler bu şekilde yaşanırken, hükümetimiz Taksim Gezi Parkı Direnişi ile başlayan ve sonunda hükümetin istifası talebine dayanan protestoları bastırmakla meşgul!..

Başbakan, hukuk dışına çıkmak suretiyle halk ayaklanmasını bastırması için polise vize vermiş!.. Gösterilerde ateşli silah kullanarak, ölüme neden olan bir polisin savunmasını da bizzat Yardımcısı Bülent Arınç üstlenmiş!.. Devletin televizyonları bile bu iş için kullanıldılar!… Etkisi de hemen görüldü tabi. Mahkeme bu “esaslı” savunmaya “itibar” ederek, şüpheli polisin tutuksuz yargılanmasına karar vermiş!.. “Bağımsız yargı” böyle işliyor işte!.. Yetmiyormuş gibi, bir de Başbakan grup toplantısında, halka kötü muameleden, insan dışı muameleye doğru hızla sürüklenen güvenlik kuvvetlerini “kahraman” olarak ilan etti… Tayyip’in polisleri “destan” yazmışlar!.. Utanmazlığın resmi bu kadar güzel çekilir!..

Bakalım şimdi Cizre’de yaşananları nasıl açıklayacaklar!…

 Av. Cemil Can

 (*)http://www.odatv.com/vid_video.php?id=8BHDG

SÖYLEYECEK ÇOK SÖZ VAR!..

 1.) Yalana sığınan hükümet gidicidir

Hükümet gerilimden medet umuyor! Şimdi de karanfillere biber gazı ve plastik mermi sıktılar. Her zamanki gibi olayların arkasında “dış bağlantı” arıyorlar. Zira olaylarda CHP’nin aktif rol aldığı iddiaları pek tutmadı. CHP’liler ise pasif davrandığı için parti yönetimine kızgın… MHP hükümetin emrinde zaten. Buna rağmen, gösteriler durmuyor. Erdoğan’ın ne kadar zor durumda olduğunu bu tablo göstermeye yeter. Kim ne derse desin, Erdoğan’ın Afrika gezisi sırasında hükümet kanadından gelen “Şiddete bulaşmayan göstericiler yurtseverdir”, “İşleri çığırından çıkartan polisin gazlı müdahalesidir” saptamaları, AKP’de ciddi bir çatlak yarattı…

Hazret gelir gelmez, işleri tersine döndürdü!… Daha önce Ergenekon tertibini protesto edenler için kullandığı “marjinal-terörist” sıfatını, şimdi Taksim Gezi Parkı Direnişi’ne katılanlar için kullanmaya başladı. Aklınca gösterilere katılanların sayısını azaltacaktı. Tam tersi oldu tabi. Halk yine alanları doldurdu. Başbakan’ın “evlerine zorla tıktığımız yüzde elli var” diyerek, iç çatışma çıkaracağı tehdidini de savurdu. O da yemedi… Göstericiler için son olarak; “Camide içki içtiler, Ankara’nın ortasında bayrağımızı yaktılar, kucağında 6 aylık çocuğu olan gelinimi tartaklayıp, üzerine işediler!?” yalanına başvurdu!? Allah’tan bu sözlerine AKP’ye destek verenler dahil kimse inanmadı!.. Anlaşılan, “iki kişiden biri” Başbakan’ı dinlemiyor artık!..

Başbakan’ın, Gezi Parkı’ndakiler için “Her durum orada meşru, büyük abdestlerini de orada yapıyorlar…” sözleri üzerinde, neyse ki, kimse fazla durmadı!.. Başbakan’ın “ durum” sözcüğü ile neyi kastettiğini çok iyi biliyorum!.. Ne de olsa bu ülkenin Başbakanı, dost var düşman var, o nedenle onu demiyorum!..

AKP sonunda gösterilere karşı gösteri, kartını da ileri sürdü. Erdoğan’ın, “10 bin kişiye karşı 1 milyon kişi toplayabilirim” sözlerinin palavradan ibaret olduğu; Sincan, Kazlıçeşme ve Kayseri mitingleri ile ortaya çıktı… AKP’ye oy veren türbanlı kızlar, beklendiği gibi 4 çeker ciplerinden inip, bu mitinglere iştirak etmediler. AKP’li delikanlılar da işadamıydılar; işleri başlarından aşkın olduğu için Erdoğan’ın peşine düşemediler… Çünkü, hepsinin de kaybedeceği bir şeyleri vardı!.. Kaybedecek bir şeyleri olmayanlardır Taksim’dekiler!..

Bu arada dikkatimi çekti; acaba Abdullah Gül, neden mesajlarını Rize’den, Recep Tayyip Erdoğan ise Kayseri’den veriyor?… Bayram değil, seyran değil, Abdullah Gül’ün Rize’de ne işi olabilir? “Hiçbir devletin şiddete müsaade etmediğini” söylemek için illa da Rize’ye mi gitmek gerekiyor? Acaba Gül, bu konuşması ile “devlet”i öne çıkartıp, Gezi Parkı direnişçilerini linç etmek isteyen Rizelileri mi uyardı?..

Merak etmeyin, Başbakanın karşı karşıya getiremediği halkı, “Rize Dükalığı” karşı karşıya hiç getiremez!..

2.) Bu faturayı da polisler ödeyecek

Hedef göstererek, gaz fişeğini ateşleyen gecekondu kökenli polis memurlarına ne demeli? Gezi Parkı Direnişi’ne destek verenlere “orantısız güç kullanma” ile başlayan şiddeti; giderek “insanlık dışı muameleye” dönüştürdüler!.. Sonunda faturanın, kraldan fazlı kralcı kesilen ve iktidarın gözdesi olmaya çalışan bu polis memurlarına çıkacağı kesindir!.. ABD’de eğitim görmüş Emniyet İstihbarat Dairesi’nin başındaki amirleri, şimdi neredeler ve hangi görevi yapıyorlar? En gizli ve önemli görevleri yapan bu zatlar, makamlarını bile koruyamadılar. Bu kadar kör olabilir mi insan? Bu çıplak gerçeğin karşısında; binlerce işsiz lise mezunu arasında iş bulabilen ve başka hiç bir vasfı bulunmayan, arkasını dayayacağı bir dayısı da olmayan bu sıradan polis memurları, yerine getirdikleri “hukuka aykırı emirler” sonucu işlenen suçlardan nasıl korunacaklar? Yaşadığımız deneyimler gösterdi ki, siyasilerin isteklerini yerine getirirken, yasaları çiğneyenler, eninde sonunda yalnız kalmaya ve hesap vermeyemahkumdurlar!.. Çünkü bu emirleri veren siyasiler, kendilerini kurtarmak için öncelikle onları suçlayacaklardır!..

Halka hizmet yerine, siyasete hizmet edenler, belki geçici bir süre içerisinde avantajlı bir konum elde edebilirler. Ne var ki, kısa süre içerisinde kullanılıp atılan mendil durumuna düşecekleri tartışmasızdır. Zira hiç bir iktidar sonsuz değildir. En güçlü iktidarlar bile, günü geldiğinde çekip gitmek zorundadır!.. Kalıp hesapları verecek olanlar sıradan memurlar olacaktır. O halde sığınılacak yer, siyasi iktidarlar değil, daima hukuk olmalıdır… Bu nedenle de TOMA’lı ve akrepli polisler, hukuku hukuk olmaktan çıkartmamalıdır!..

Çok şükür, devlet gibi vatandaş da teknolojiden yararlanmaya başlamış. Artık, hedef gözeterek gençlere ateş eden gaz tüfekli polislerin görüntüleri, basın mensupları gibi göstericiler tarafından da kayıt altına alınıyor! İktidarın zora düştüğü an, polis memurlarını feda ederek kendini koruma altına alacağı sır değil… Kanıtlar herkesin elinde var artık. Eskiden olduğu gibi, deliller kayboldu veya görüntüler bozuldu mazeretleri ile kurtarmak olanaksızdır…

3.) Kendini aşağılatan tuhaf bir milletiz

AKP destekçisi bir gazeteci; “Başbakan aşağılanmış bir kesimi temsil ediyor” demiş… Zaman zaman benzer sözleri Başbakan da etmiş. “İmam-Hatipli olduğumuz için bizi aşağıladılar” sözlerini defalarca söylemiştir… Bütün bu söylemin hedef kitlesi, hiç kuşku yok ki, kendilerini “aşağılanmış” hisseden kesimlerdir… Bunların sayısal tutarı, kayda değer olmalı ki, Başbakan en kritik anlarında bile, bu kesime mesajlar göndererek, onları çantada keklik durumuna getirmek istiyor!.. Şimdi size esaslı bir soru: Ülkemizde nerdeyse 60 yıldır kesintisiz olarak iktidar olan sağ görüşteki siyasi partiler olduğuna göre, kendilerini aşağılanmış kabul eden kesimleri, kim aşağılamış olabilir ki!.. Asıl aşağılık davranış; dayandığı kesimi aşağılayıp, sonra da bu durumdan “mağduriyet” çıkartarak istismar etmektir!..

4.) Bağımsız Türkiye 60 yılda ne hallere gelmiş

Hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik, “Bunlar ABD senaryosudur. Apolitik gençlik politize edilmiştir” demiş… Pardon ama, AKP kimin senaryosuydu acaba? Ergenekon tertibini kimler planlamıştı?..

Başbakan, Kayseri’de düzenlenen “Milli İradeye Saygı” mitinginde yine saygısızlık yapmış! Yardımcısı Arınç’ın, yurtsever olarak nitelediği, Taksim Gezi Parkı Direnişi’ni destekleyenlere “kukla” ve piyon” demiş… Gören Allah için desin, AKP’nin MYK toplantısı sırasında, ABD elçisinin genel merkez binasına gelerek, talimatlar vermesini içine sindirenler ve iç işlerime karışıyorsunuz sitemine karşılık, “Bu içişlerine müdahale değildir, aynı klubün üyesiyiz, uyarılarımızı yapmak hakkımızdır” sözlerine karşılık sesini yükseltemeyenler, kukla veya piyon değil de direnişçiler mi piyon oluyor?…

5.) “Bağımsız Kürdistan” ve Y-CHP

Apo’nun direktifi ile AKP’nin himayesinde Diyarbakır’da gerçekleştirilen “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm” adlı konferansın sonuç bildirgesinde: “Kürdistan halklarının kendi tercihleri ile statülerini (özerklik, federasyon, bağımsızlık olarak) belirleme hakkına sahip olduğu, Kürdistan halklarının kendi kaderini tayin hakkının sadece Kürdistan halkının kararına ve onayına bırakılması üzerine ortaklaşılan bir ilke olduğunun kabul edilmesi ve Kürdistan’ın bir statüsü olmadan Kürt sorununun nihai olarak çözülemeyeceğini karar altına almıştır” denmektedir…

Bu sözleri ilk defa duyuyor değiliz. PKK’nın izlediği siyaset; ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne endekslidir ve nihai hedefleri, topraklarımız üzerinde “Bağımsız” bir kukla devlet kurmaktır. Bu nedenle de Kürtlerin, ABD’nin talimatlarına göre hareket etmesini kanıksadık. “CHP’nin bu proje içerisinde yeri neresidir?” sorusunun yanıtı parti programında yazılıdır. Programa göre, CHP üniter devletten yanadır. Parti yönetimi, BDP’liler tarafından ele geçirildiktensonra, ne parti programını değiştirmişler ne de programa uygun söylem geliştirmişlerdir!.. Yukarıda özetlenen “karara” karşı, Y-CHP’nin söylediği bir tek sözcük yoktur… Y-CHP, sanki böyle bir konferans yapılmamış ve bu karar alınmamış gibi davranarak kimi aldatmaya çalışıyor?..

Gündem böylesine önemli konular ile dolu iken, MYK’da Taksim Gezi Parkı eylemlerine katılan gençlerle “diyalog” kurma yollarını belirlemek için bir “Gençlik Çalıştayı” düzenlenmesi tartışılıyor!.. Gençleri kazanmak için ciddi bir girişim yok tabi… Varsa yoksa kasaba politikacığı ve oy avcılığı!.. Akıllarınca “çalıştay” ile direnişçi gençleri, CHP’ye monte edebilecekler… CHP Gençlik Kolları, Gezi Parkı Direnişi’nin neresinde yer aldı da şimdi o gençler, CHP Gençlik Kolları’nın peşine düşecekler?.. Anlaşılan Bay Kemal, orantısız zeka ile hiç karşılaşmamıştır!..

CHP’nin Gezi Parkı eylemlerine kurumsal anlamda bir katkısı olmamasına rağmen, Başbakan “Ama ana muhalefet de bunun hesabını verecek. Yeri gelince onun da hesabını soracağız” diyerek, “duran adam” eylemleri ile bile CHP’yi ilişkilendiriyor… Bu kadar harika bir fırsatı Y-CHP’nin korkak, pısırık ve çapsız yönetimi maalasef değerlendiremedi… CHP bu eylemleri, -suç teşkil eden münferit olaylar hariç- ana ekseni itibariyle iktidara karşı bir başkaldırı olarak kabul edip, sahiplenmelidir!.. Varsın bu nedenle iktidar ana muhalefeti suçlayıversin… Ancak o zaman, CHP kitlelere güven verebilir ve iktidar alternatifi olduğuna halkı inandırabilir…

 

6.) Bağımsız yargı sizlere ömür

Başbakan, “Yargıdan da üzerine düşeni yapmasını bekliyorum” diyerek, habire yargıya talimat yağdırıyor!.. Bu arada Gezi Parkı Direnişi ile ilgili “yürütmenin durdurulması kararı”nı veren İstanbul İdare Mahkemesini de fırçaladı hazret!..

Ne yalan söyleyeyim; yıllardır içerisine girmek için olmadık tavizler verdiği Avrupa Parlamentosu‘nun “kararını tanımıyorum” demesi, bayağı bir hoşuma gitti!.. Aynı resti ABD‘ye de çekse, bu sefer oyumu ona verebilirim!..

7.) Demokrasi sadece “sandık” değildir

Demokrasiyi “sandık” sananlar; Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da sandıkların gelmesini beklemeden meşruiyetini yitiren iktidarları devirdiler! AKP’liler de bu eylemlere var güçleri ile destek olmuşlardı. Hatta Başbakan, Tahrir Meydanı’nda Araplara “Laiklikten korkmayın” öğüdünü de vermişti! “ Demek ki, iktidar sadece “sandık” demek değilmiş!. “Meşru” da olmak gerekiyor!..

İktidarlar, vazgeçilemeyecek bazı temel hak ve özgürlüklere dokunmakla meşruiyetlerini kaybedebilirler… Kendileri gibi düşünmeyenleri cezalandırmaya kalkışmaları halinde de durum aynıdır!.. Bunları birinin Başbakana anlatması gerekir!..

8.) Öncelikle CHP’yi Kılıçların Efendisi’nden kurtarmak gerek

Yaklaşık bir aydır saha dışında duran Kılıçdaroğlu, ne işe yarayacaksa Abdullah Gül’den “liderler zirvesini” toplamasını rica etmiş!.. Gül, Kılıçların efendisini bu defa da ciddiye almayıp reddetmiş. Yapay zirvelerle kendini “lider” olarak kabul ettirmek isteyen Kemal Bey’in, bu süreçte karizması fena halde çizilmiştir!.. CHP’de lider olarak kalabilmek için böyle günlerde sokağa inmek gerekir. Ancak o zaman ana muhalefet, sokaktaki muhalefete söz dinletilebilir ve kontrolü ele alabilir!.. “Hükümet istifa” sloganının önüne geçip yürümek, Abdullah Gül’e yalvarmak kadar kolay değildir. Yürek ve inanç ister!.. Yeni evlenen çiftlerden yeni “çapulcular” beklemek siyaset üretmek değildir!..

Bu dönemde CHP’nin delegasyonu kurbağa kazanında hareketsiz kalınca, ana muhalefet liderinin istifasını istemek Erdoğan’a kalmış!.. Hükümet ise, halkın “istifa” çığlığını duymuyor artık. İş sokakta tencere, tava çalınmaya kadar dayanmış! Anlayacağınız her kesim birilerinin istifasını istiyor. Bir tek Kılıçdaroğlu istifalar olsun istemiyor. Başbakanın üslubunu yumuşatması, onun için yeterli. Anlaşılan hükümetin istifasından sonra oluşacak yeni yapıda, kendine bir yer göremiyor!..

Taksim Gezi Parkı eylemlerini bastırın talimatını verenin Abdullah Gül olduğunu, birinin Kemal Bey’e hatırlatması gerekiyor. Biliyorsunuz Kılıçların Efendisi, bu gerçeğe rağmen, Gül’ün açıklamalarını “sağ duyunun sesi” olarak göstermişti!.. Taksim’e ana muhalefet partisinin lideri sıfatıyla çıkamayan ana muhalefetin lideri, yurttaş olarak çıkmak zorunda kalmıştı. 11 milyon seçmenin oyunu alan bir partinin genel başkanı, her gün eylem yapılan sokaklarda Tuncelili “yurttaş” Kemal olarak dolaşamamalı!.. Böyle kritik günlerde, CHP’nin Genel Başkanı olmanın bir sorumluluğu vardır: Genel Başkan, kendi yüreğinin kabuğunda, eşinin kocası ve çocuklarının babası olarak yaşayamaz!.. Önder, adını aldığı yerde yürüyerek kendini kanıtlar!..

Y-CHP, MYK toplantısında aldığı kararla; siyasi partilerin miting yapmamasını ve tansiyonun düşürülmesini tavsiye ediyor ama AKP lideri Erdoğan, devletin ve yerel yönetimlerin tüm olanaklarını kullanarak miting üzerine miting yapma kararı alıyor!..

Sanki, ana muhalefetin elinde, halka gerçekleri söylemek için miting yapmaktan başka olanak kalmıştır!.. Kılıçların Efendisi, iktidarın zayıflamasını, hatta düşmesini istemiyor galiba!.. Yoksa CHP iktidara gelmiş de bizim mi haberimiz olmamış?…

 

9.) Referandum bir aldatmacadır

Gezi Parkı için hükümetin “referandum” ya da “plebisit” önermesi, Türk halkına çantada keklik muamelesi yapmaktan başka bir şey değildir!.. Zira temel hak ve özgürlükler üzerinde “referandum” yapılamaz! Aksi halde, “iki kişiden biri”nin oyu ile çoğunluk sağlanabilir ve vazgeçilmesi dahi olanaksız bulunan temel hak ve özgürlükler, bu hataya kurban edilebilirler!..

Demokrasinin temel kuralı; azınlıktaki görüşlerin kendini ifade edebilmesi ve bir gün çoğunluk görüşü olarak iktidara gelebilmelerinin önündeki bütün fiili ve hukuki engellerin ortadan kaldırılmasıdır. 2010 Anayasa Referandumu ile Türk halkının başına gelenler, bugün yaşadıklarımızdır. Sırası geldiğinde, hükümeti denetleyecek olan yargı, hükümetin emrine girmiştir. Aynı şekilde, hükümet, yasamayı da kontrolü altına almıştır… Doğal olarak demokrasiden uzaklaştırmıştır…

Ne yazık ki, Türk halkı, 2010′da Anayasa Referandumu’na verdiği “evet” oyu ile böyle bir sonucun ortaya çıkmasına sebebiyet verdi. Halk, bugün yaşadıklarımızı o gün öngörebilseydi, hiç o anayasa değişikliklerine “evet” der miydi?..

Satın alınmış bir medya ile yapılan tek yanlı propaganda sonucunda halk kolaylıkla aldatılabilir. İşin içerisine bir de duygu sömürüsü girdi mi, istismar daha da kolaylaşır. Nitekim, cahil bırakılan halkımız her zaman aldatılmıştır ve önünü göremediği için de “hayır” diyeceği hususlara “evet” demek zorunda bırakılmıştır!..

Av. Cemil Can

İktidar mitingleri!..

 BİR İKTİDAR KİME KARŞI MİTİNG YAPAR?.. 
Muhalefetin icraatı olmaz, ayrıca iktidarın yardımcısı da değil. Bu nedenle muhalefete karşı miting yapılmaz!.. İcraat yerine miting yapmaya başlayan bir iktidar, ayaklarının altından toprağın kaçmakta olduğunu anlamış demektir… İktidarın son mitinglerini böyle anlamak gerekir… Odatv’de bir yorum okudum. Başlığı şöyleydi: ABD, Rusya ve Çin “Teyyip gidici”!.. (1)

Anlayacağınız, “Erdoğan’ı kimseye yedirmeyiz” mesajının muhatabı bellidir, bize söylenmiş değil!.. 

Hükümet, bundan böyle dişe dokunur bir icraat yapamayacağını bildiği için, mecburen mitinglere sığınmıştır. Anlaşılan taraftarlarının heyecanını yükseltip, hayali düşmanlar da yaratarak, seçmen tabanını bir arada tutmayı deneyecektir. Erdoğan için başka da bir sermaye kalmamıştır!.. 

Böylece onu “deliğe süpürme” kararı alan dış güçlere, bende daha iş var mesajını vermek istemektedir… 

Bu arada bazı yurttaşların da burnu kanayacaktır elbette!.. Demokrasi, yerleştiği her ülkeye bir bedel ödeterek gelmiştir… 

Aldatılmak için ağzı açık bekleyen iki kişiden biri bu gerçeği görmelidir artık!.. 

Asıl acı olan ise, bizim gibi ülkelerde, geniş yığınların aynı konularda, benzer yalanlarla aldatılarak sömürülmeleri için el altında tutulmuş olmalarıdır!.. 

Türk halkının en haklı ve insanca olan bu son direnişi, adi bir yalan kampanyası ile gölgelenmeye çalışılmaktadır… Erdoğan’ın iddiasına göre, bütün bu işlerin arkasında “Faiz lobisi” vardır!.. Başına buyruk Suriye politikası nedeniyle, emperyalistler tarafından gözden çıkarıldığını aklına getiremiyor nedense… 

Güya Erdoğan, “ Faiz lobisi” nin halkın daha fazla sömürülmesine engel olmak istediği için bu “lobi”ye karşı bir şey yapmış gibi, -işte onun da ne olduğunu kimse bilmiyor- bunun üzerine “faiz lobisi” de hükümete karşı bu ayaklanmayı başlatmışmış!… 

Erdoğan’ın “Faiz lobisi” olarak tanımladığı, menkul değerleri alıp satanlardır kuşkusuz. Halktan bir tek kişi bile bunların arasında bulunmamaktadır. Tümü iktidarın desteklediği, teşvik ve kredilerle beslediği yandaş yeni milyarderlerdir… 

Ne yazık ki, hükümetin izlediği ekonomik politika, günü kurtarmaya ve bir avuç olan bu rantiyecileri zengin etmeye yöneliktir… 

Rakamlar ortadadır; 

2002 yılı sonunda Türkiye’nin dış borcu 129 milyar dolar iken, AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte bu rakam 337 milyar dolara çıkmıştır!.. 

Acaba hükümet yabancı finans kuruluşlarından borç olarak aldığı paraları nasıl kullanmıştır? 

İşsizliği azaltacak, istihdam alanları yaratmamıştır. Halkın refah düzeyini artıracak, bizim bilmediğimiz başka bir icraatı da yoktur. Çalışanların ücretlerinde kayda değer bir artış olmamıştır. Emeklilerin aylıklarına zam yapılmamış, sağlık hizmetleri ucuzlatılmamış, aksine zam yapılmıştır. Eğitim parasız hale getirilmemiş, can ve mal güvenliğimiz tam olarak sağlanamamıştır. Sınırlarımız yol geçen hanına çevrilmiştir. Çiftçi derseniz; hepsinin hali perişandır. Hayvanlar bile açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı için saman ithal edilmek zorunda kalınmıştır. Tarım desteklenmediği için tarlalar ekip biçilememektedir… 

Bunun yanında; iktidardakiler, çocuklarının gemiciklerini çiftleştirmişlerdir… Kendi uçak filolarını ise yenilemişlerdir. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bile, ABD’ye Başbakanın İsviçre bankalarındaki, 8 ayrı hesapta 800 milyon doları olduğunu ihbar etmek zorunda kalmıştır!.. Diğer suç ortaklarının hesapları ise, henüz ifşa edilmiş değildir!.. 

Özetle söylemek gerekirse; iktidar sahipleri ve yandaşları, ülkeyi borçlandırarak aldıkları paraları, kendileri için kullanıp zenginleşmişlerdir. Takunyalı yeni bir zenginler sınıfı türemiştir!.. Bu sınıftakiler, komşuları aç yatarken, bir vakitler dini değerleri sömürmek üzere, sokağa saldıkları türbanlı kızlarını 4 çeker ciplere bindirerek tatile göndermektedirler!.. 

Parayı takip ederek suçluları yakalayabiliriz!.. 

Hükümet, toprak satın alıp topraklarımıza katmamıştır!.. Fabrikalar da açmamıştır… Borçlanarak, önceki borçları ödemek için çaba sar fetmiş, bir de önceki borçlarının faizlerini ödemeye çalışmıştır… İktidarın bütün yaptığı iş, faiz ödemekten ibarettir!.. 

Diğer taraftan, yandaşlarına da düşük faizli krediler vermiştir… Bu hususta haklarını yememek gerekir. Özelleştirdikleri kamu iktisadi kurumlarının ihalelerine, yandaşların girebilmesi için yoğun çaba harcadıklarını da belirtelim. Rekabeti sağlamadan, özelleştirdikleri bu teşekkülleri yok pahasına yandaşlar arasında bölüşülmüştür. O anda bile havadan milyarları kazanmışlardır… Bu yapılanların adı; ceza kanunlarımıza göre yağmadır. Demek ki, gerçek çapulcular iktidardadır!.. Gel gör ki, bu yavuz hırsızlar, çapulcu sıfatlarını da halkın çocuklarına verdiler!.. 

Şimdi de utanmadan, ekonomiyi düze çıkarmakla övünüyorlar. Onların düzlüğe çıkarttığı; yandaşlarının ve yabancı işbirlikçilerinin ekonomisidir. Türk halkı, hala fakirdir ve açlık sınırının bir bu yanında, bir öte yanında sürünmektedir!.. 

2002 yılında Türkiye’nin borcu 218 milyar dolar kadardı. Bugün bu borcumuz 714 milyar dolara ulaşmıştır. İç borçlarımız bu dönemde üç katına çıkmıştır. Devleti borçlandırmak; gerçekte 76 milyon Türk halkını borçlandırmak demektir… 

Sonuçta; devletin borçlarını Türk halkı ödeyecektir!.. 

Bu dönem hükümet, borç almak için IMF yerine, diğer uluslar arası finans kuruluşları seçmiştir. IMF’ye olan borçlar, onlardan alınan borç ile kapatılmış ve bu durum sanki övünülecek bir icraatmış gibi utanmadan halka anlatılmıştır!..

Cari açık konusu hükümetin karnesidir: 

En basit anlatımıyla cari açık; bir ülkenin ürettiğinden daha fazla tüketmesiyle ortayla çıkan farkı anlatmaktadır. AKP iktidarı ile birlikte, Türkiye yabancı ülkeler için adeta bir “tüketim cenneti” haline getirilmiştir. 1923′ten 2002′ye kadar Türkiye’nin verdiği cari açık 45 milyar dolar iken, son on yılda bu miktar 334 milyar dolara çıkartılmıştır!.. 

“Hazıra dağlar dayanmaz” demiş atalarımız. Neredeyse ürettiğimizin 8 katını tüketmekteyiz. Bu “tüketim çılgınlığı” böyle nereye kadar gidebilir!?.. 

Şimdi de gelelim başımıza bela olan “faiz lobisi”ne: 

Erdoğan’ın faiz lobisi olarak tanıtmak istediği, üretim ve yatırım yapmadan, sadece para ile para kazananlardır!.. Önce şu gerçeği bilmek gerekir ki, rantiyeci ve faizci olan bu kesimi besleyip büyüten, Erdoğan’ın “sıcak para” ekonomisidir!.. 

Hükümet, sıcak para akışının devam etmesi için, kaynağı belli olmayan kara paraların bile ülkeye gelmesi için elinden geleni yapmıştır. “Varlık barışı” olarak bilinen yasayı bu hükümet çıkartmıştır. Bu şekilde, PKK‘nın “off-shore” paraları ile uyuşturucu ve silah kaçakçılığından elde ettiği kara paralar bile aklanmıştır!.. 

İktidarın “faiz lobisi” dediği, Borsa’da faaliyet gösteren yerli ve yabancı şirketler ile iç borçlanma senetlerini satın alan zenginlerdir! Bu avantacı takım, Taksim’de direnenlerin arasında olmadığı gibi, arkalarında da hiç bir zaman olmamıştır. Halkın haklı direnişini uzun süre görmezden gelen ve “yat borusu” haline getirdikleri televizyonların sahipleri de aynı adamlardır!.. 

AKP hükümetlerinin bu rantiyecilere ödediği faizlerin toplamı: 1923-2001 yılları arasında ödenmiş olan faizlerin neredeyse 16 katına ulaşmıştır… 2003-2013 yılları arasında 136.2 milyar dolar sıcak para girişi yaşandı. Bu para için yılda 3-3,5 milyar dolar olmak üzere, 10 yılda toplam 36.6 milyar dolarımızı alıp götürdüler!.. 

Bu tercihler AKP iktidarlarınındır. Hükümetlerimizin kafasına hiç bir zaman kimse silah dayatarak bu kararları aldırmış değildir!.. 

AKP’nin ekonomi politikaları böyledir işte!..

 

Bu gerçeklere rağmen, yandaş televizyonlara çıkıp, AKP iktidarının icraatlarını ve özellikle de ekonomi politikalarını övenler; açıkça halkı aldatmaya çalışan yalancılardır. “Faiz lobisi” olarak nitelenenler, halka hiç bir faydalı iş yapmayan bu iktidarın devam etmesinde, kişisel yararı olan kan emici sülüklerdir… 

Bu hainler şimdi de diyorlar ki: “ Taksim Gezi Parkı Direnişi’nin arkasında George SOROS vardır!..” 

Sorus kimdir? 

Soros, dünya çapında faaliyet gösteren arsa ve para spekülatörü olan bir adam… Söylenene bakılırsa, İngiliz ve Hollanda kraliyet ailelerinin bile, menkul değerlerini o yönetirmiş. Soros, “Turuncu Devrimleri” parası ile desteklemiş, ABD’nin küresel çıkarlarını korumakla görevli yetenekli bir CIA görevlisidir. Dünya çapındaki faaliyetlerini yönetmek üzere bir de vakıf kurmuştur. Vakfın Türkiye’deki işbirlikçisi ise TESEV’dir. TESEV’in başkanı Can Paker, hükümetin Kürt sorununun çözümünde görevlendirmiş olduğu en akil adımıdır!.

Taksim Gezi Parkı Dayanışması’nı yürütenler ise, orta sınıfın çocuklarıdır. Destekçileri anne ve babalarıdır, yoksul Türk halkıdır… Bunların SOROS ve TESEV ile ne ilgisi olabilir ki?.. 

Söyler misiniz George Soros, AKP iktidarına karşı, Türk halkını ayağa kaldırabilmek için ne yapabilir ki? Sanki Soros’un hükümetten bir şikayeti varmış. Böyle bir şeyi neden yapsın ki?.. 

Bu masalların tamamı, halkın gerçekleri görmesini engellemek içindir!.. 

Türk halkının içinden gelen, en haklı tepkilerin bir yerine illa da “yabancı bir unsur” yerleştirmek, çok eski bir taktiktir ve neredeyse adet haline gelmiştir…. Polis kafası ile bakılırsa, direniş için böyle yanlış bir algının yaratılması halinde, desteğin azalacağı ve direnişin kolayca kontrol altına alınacağı düşünülür… Direnişçiler, marjinal bir grup olarak gösterilebilir ve onlara yapılan insanlık dışı muameleler gözden kaçırılabilir sanılır… Aynı zamanda halka karşı kullanılan orantısız güç de “düşmana karşı” bir hamle gibi sunulabilir!… Oynanan oyun bu kadar basittir işte!.. 

Hükümet, “faiz lobisi” dediği kan emicilerin canını acıtacak hangi yasal düzenlemeleri yapmıştır da bunlar hükümetin düşmesi için sokaklara inmişlerdir? Bu iddianın sahiplerinin öncelikle bu sorunun cevabını vermesi gerekir… Veremezler! Çünkü öyle bir düzenleme hiçbir zaman yapılmamıştır!.. 

İşte böyle yalanlarla, Türk halkını yeniden teslim alabileceklerini sanıyorlar. Oysa düşman diye tarif ettikleri, kendi işbirlikçileridir. “Faiz lobisi”nin tüm isteklerini yerine getiren, bizzat hükümetin kendisidir. Bu lobinin en gözde üyeleri ise, AKP iktidarının yandaşlarından yarattığı yeni zenginler sınıfıdır!.. 

Onlar da hiç bir zaman halkın arasına girmemişlerdir!.. 

Bugün direniş cephesinde yoksul Türk halkının çocukları vardır… 

Bu nedenle de Taksim Gezi Parkı Direnişi ile başlayan ve Türkiye geneline yayılan direniş, baştan aşağıya millidir!.. 

Ne yapacağını iyice şaşıran Başbakan, bu milli direnişe destek verenleri; “Mesele sadece Gezi değil diye ‘tweet’ atanlardan hesap soracağız” diyerek tehdit etmektedir!..

 

Tehdit edilenlerden aklıma gelenlerin bir kısmının listesini aşağıya çıkarttım: 

Öcalan’lı açılıma, bölünme anayasasına, Ergenekon ve Balyoz tertiplerine, bu tertipler üzerine uydurulan “Ergenekon Örgütü” yalanına, hükümetin barışçı olmayan Suriye ve Ortadoğu politikalarına, milli bayramların unutturulmak istenmesine, milli kahramanlarımıza ayyaş denmesine, özelleştirmelere, ihale yolsuzluklarına, Deniz Feneri davasındaki iğrenç ilişkilere, HES’ler ve taş ocakları ile doğanın katledilmesine, Cumhuriyet değerlerinin birer birer içinin boşaltılmasına, Osmanlıcılık özlemlerine, yargının ele geçirilerek adaletin yok edilmesine, halkın yarısının ötekileştirilmesine, dinin en kötü şekilde siyasete alet edilmesine, din ve dince kutsal sayılan değerlerin istismarına, eğitim öğretim birliğinin bozulmasına, ha bire imam hatip okulu ve kuran kursu açılmasına, sağlık hizmetlerinin giderek ticarete dönüşmesine, milli değerlerle alay edilmesine, ülkenin varlıklarının talan edilmesine, Atatürk anıtlarına çelenk konulmasının yasaklanmasına, Kurtuluş Savaşı kahramanlarımızın itibarsızlaştırılıp unutturulmak istenmesine, Atatürk Orman Çiftliği’nin ABD’ye satılmasına, Anıt Kabir’i yıkacağız diyenlere ses çıkartılmamasına, Türk askerinin başına çuval geçirenlere dua edilmesine, yabancı askerlerin kaymakamlarımızı tokatlamasına, Seyit Rıza, Şeyh Sait gibi Cumhuriyet düşmanı hainlerin heykelinin dikilmesine göz yumulmasına, hainlerin torunlarından özür dilenmesine, Türk düşmanlarının baş tacı edilmesine, toprak bütünlüğümüzü tehdit eden Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde görev alınmasına, emperyalistlerle 2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşmalar imzalanmasına, seçilmiş milletvekillerinin özel görevli mahkemelerce tahliye edilmeyerek milli iradeye saygısızlık yapılmasına, halkın muhalif kesimlerinin ötekileştirilip, düşman ve “terörist” gibi gösterilmesine, muhaliflere sürekli hakaret edilmesine, hak arayanların azarlanmasına, KPSS sınavlarında soruların yandaşlara verilmesine, bu tür olaylara katılanlar hakkında göstermelik soruşturmalar yapılmasına, İmam-Hatipliler devlet dairelerine doldurulurken normal liselerden mezun olanlara kapıların kapatılmasına, kadınların kaç çocuk doğuracağına ve nasıl doğum yapacaklarına karışılmasına, gelecek nesillerin dindar ve kindar olarak yetiştirilmek istenmesine, halka kabadayılık yapılmasına, özel yaşama müdahale edilmesine, hava alanından Ankara’ya kadar miting yeri olmayan 4 ayrı yerde yasa dışı mitingler yaparak AKP’ye imtiyazlı davranılmasına, telefonların yasa dışı dinlenmesine muhaliflerin özel yaşamına ilişkin video kayıtlarının internet ortamında dağıtılmasının engellenmemesine, ilgililer hakkında gerekli yasal işlemlerin titizlikle yürütülmemesine, halkın en temel haklarından olan düşünceyi ifade etme özgürlüğünün kullanılması kapsamında yapılan gösterilerin biber gazı ile bastırılmasına, halkın zeka düzeyi ile alay edilmesine, sürekli “bizi aşağıladılar” yalanını tekrar ederek mağdur rolü oynanmasına, halkın acıma duygularının istismar edilmesine, TRT’nin iktidarın borazanı haline getirilmesine, yazılı ve görsel medyanın ele geçirilmesine, devletin terör örgütü PKK ile aynı masaya oturtulmasına, pırıl pırıl çocuklarımıza çapulcu denmesine ve hepsinden daha da önemlisi yöneticilerimizin sürekli yalan söylemesine hayır diyenler bu ülkenin vatandaşlarıdır ve ben de onlardan biriyim!.. Tayyip Erdoğan böyle düşündüğümüz için varsın hesabını sorsun bize… Bunu hak ettik galiba!.. 

Adalet yerini bulacaksa eğer, benden sorulacak hesaba, yukarıdakiler de dahil edilsin!.. 

Halkın gösterdiği haklı tepki; yaşanan bu olumsuzluklardan oluşan toplam öfkenin patlamasıdır. Aynı zamanda bu yoğun tepki, ana muhalefet partisi CHP ile MHP‘yedir de… 

Zira bu kritik dönemde, onlar da görevlerini yapmayıp, iktidarın dümen suyunda yüzdüler!.. 

İktidarın kendilerine verdiği gündemle yetindiler, gündemi belirleyemediler… Temsil ettikleri kitlelerin, taleplerine kulaklarını tıkadılar. Haftanın altı gününü, Salı günleri kendilerini alkışlatmak için malzeme toplamakla geçirdiler. Buna ilaveten, birikimli ve yürekli muhaliflere parti yönetimlerinde yer vermediler. Söz dinletenleri değil, söz dinleyenleri yanlarına alarak yollarına devam ettiler… Kısaca halkın istediği gibi değil, iktidarın istediği gibi “çakma” muhalefet yaptılar!.. 

Görüldüğü gibi “mesele” sadece kesilmek istenen ağaçlarla ilgili değildir!.. 

Geldiğimiz bu noktada, ne iktidar ne de muhalefet; sokağın dilini anlayabilmiştir. Gençleri kontrol edemiyorlar bir türlü. Hükümet, ülkeyi gaz bombaları ile yönetmeye çalışıyor!… Her gün biber gazları, copları ve tazyikli suları ile gençlerin üzerine yürüyorlar. Ölenler, kör olanlar, ağır yaralananlar var; gençler buna rağmen direnişi bırakmıyor. Zeka ve mizah ile baskıcı bir iktidarın TOMA’larını mağlup ettiler. Anneler ve babalar da ne yapacaklarını şaşırdılar!.. Sonunda onlar da etten zincir yapıp, çocuklarının etrafında duvar oldular… 

Hükümet ve muhalefetin farklı cümlelerle “evinize dönün” diye yalvarmasına da aldanmamak gerekir… Zira sine-i millete dönmesi gereken artık kendileridir!.. 

Türk halkı, yeni bir iktidar ve yeni bir muhalefet yaratacak kadar yetenek, zeka ve birikime sahiptir. Göreceksiniz onları da en kısa süre içerisinde gerçekleştirecektir!… 

Av. Cemil Can 

DİPNOT

(1)http://www.odatv.com/n.php?n=abd-cin-ve-rusya-anlasti-teyyip-gidici-1206131200#.UbzqIU3ki2E.facebook

 

 

 

 

MİZAH İLE BAŞ EDEMEZLER!..


 

MİZAH İLE BAŞ EDEMEZLER!..

TOMA ve akreplerin en acımasız saldırılarını, zeka ve mizahla karşılayan direnişçilerin amacını kendilerinden daha iyi kimse dile getiremez… “Atatürk’te birleştik” ve “Hükümet istifa” sloganları ile espri yapılmaya çalışıldığını düşünenler, muhalif saflarda gözükleseler de gerçekte AKP iktidarının düşmesini istemeyenlerdir!.. Ya da zekalarında bir sıkıntı aramak gerekir!..

Son yılların en etkili halk hareketini, sıradan bir çevre hareketi gibi göstermek için kolları sıvayanlar çok tanıdıktır!.. Yandaş televizyon kanallarının, direnişin en heyecanlı anlarında, penguenlerle ilgili belgesel göstermelerini anlamak mümkündür. Mecbur kalıp, direnişle ilgili haberler yaptıktan sonra arka arkaya koydukları programlarla, bu haklı hareketin ivmesini düşürmek için ellerinden geleni yapmalarını da garipsememek gerekir! Beslemeler, ilk günlerde demokratik olan bu gösterileri, “darbeye zemin hazırlamak” olarak bile göstermek istemişlerdir. Böyle şeyler yapabilirler; çünkü onlar yandaş, yalaka ve iktidarın kiralık kalemleridirler!..

İktidarlardan beslenenler, tam olarak görevlerini yaptılar mı bilmem… Bu nedenle de onlara fazla kızmayın derim!..

Yandaşların durumu öyle de acaba Y-CHP‘ye neler oluyor?..

CHP’lilerin önemli bir kesimi, polisin Taksim’deki biber gazlı, orantısız güç kullanmasını protesto edenler arasında yerlerini almışlardı. Yakışan da buydu zaten. İlk günün şaşkınlığı içerisinde yönetim de ne yapacağını bilemedi… Haklı beklenti; CHP‘nin kurumsal olarak alanlara inmesi ve kendiliğinden gelişen bu muhalif hareketi, doğru yola kanalize ederek önderlik yapmasıydı!.. Pek çok kişi gibi ben de Kadıköy’deki mitingin iptal edilerek, CHP milletvekillerinin Taksim’e çıkmasını bu şekilde değerlendirmiştim…

Bir gün sonra CHP yönetiminin, sokak eylemlerini yöneten gençleri anlamadığını söyleyerek, öz eleştiri yapmasını da gayet güzel anlayabildik. İktidarın, CHP’yi olayların “kışkırtıcısı” olarak ilan etmesi üzerine, CHP’nin kurumsal olarak bu olaylarla bir ilgisinin bulunmadığını söylemesine bir itirazımız olamaz!..

Takip eden günlerde Kılıçdaroğlu’nun, Cemaat’in kanalı Samanyolu TV‘ye koşarak; direnişe destek verenler için; “Bu insanların hükümeti istemiyoruz diye bir talebi yok” demesi şaşkınlık yaratmıştır. Kılıçdaroğlu’nun kişisel fikrini partiye mal etmesini anlayabilmiş değilim!.. Demek ki, her akşam, ışıklarını 5 dakika yakıp söndürdükten sonra, tencere ve tavalar ile sokağa inip, “Hükümet istifa” sloganını atan milyonlar, bu hükümeti istiyorlar!.. Bay Kemal, bu sözleri ile mizah mı yaptığını sanıyor? Yoksa protestocu milyonları salak mı sanıyor?.. Görünüşe bakılırsa, Y-CHP’ye göre, gaz bombalarına göğsünü siper eden halkın talepleri arasında, hükümetin gitmesi yokmuş!..

Türk halkının zekasıyla bu şekilde alay edilemez!..

Bay Kemal’in, 24 saat kesintisiz yayın yapan Ulusal Kanal‘ı izlemediği belli. SOROS’u dinleyip, Fetullah’ın kanallarını dolaşacak yerde, arada bir Halk TV‘yi izlese halkın ne dediğini anlayabilirdi!.. Bay Kemal’in CHP Genel Başkanı sıfatıyla kendini komik duruma düşürmeye hakkı yok…

Kemal Bey!

Bir türlü anlayamadığın bu gençlik, öyle bir gırgıra sarar ki seni, feleğini şaşırırsın!..

Artık aklını başına devşir!..

Kısa sürede ülkeyi saran bu ulusal direnişi bir yeşiller hareketi olarak göstermek, hükümet için bir taktiktir. Direnişçileri, çevreye sahip çıkan duyarlı vatandaşlar olarak sahiplenmek, direnişin büyüyüp yayılmasını önlemek için yapılmış ayrı bir kurnazlıktır. Hükümetten böyle davranışlar beklenir ama ana muhalefet aynı ağızla konuşamaz!.. Hükümet, direnişçilerin bir kesimini “çevreci yurtseverler” olarak sahiplenirken, kalanını “faiz lobisi” ile ilişkilendirmiştir. “Provakatörler” dedi yine tutturamadı. ABD elçiliğini basanlarla aynı çizgide gösterdi olmadı. Saçmaladıkça saçmaladı… Başbakan Erdoğan’ın, direnişçileri birkaç “çapulcu” olarak nitelendirip küçümsemesi ise, bir işe yaramadığı gibi bumerang etkisi yapıp direnişi büyüttü!.. Sonunda göstericileri, kamu malına zarar veren “vandallar” olarak suçlamaya kadar getirdiler…

Burada sormak gerekir, kamu malına zarar verenler kimlerdir ve polisin orantısız güç kullanmasından önce böyle şeylere teşebbüs edilmiş midir?

7 gazete aynı günde Erdoğan’ın söylediği “Demokratik talebe canımız feda” manşeti ile çıktılar… Yine de inandırıcı olamadılar!.. Çünkü niyetleri, halkı anlamak değildi!..

Bu nedenle halk da “artık yeter” demişti!..

Erdoğan gösteriler için “ideolojiktir” demiş…

Doğrudur elbette. Hükümete karşı olan her eylem, hükümetin ideolojisinin karşısındadır ve başlı başına bir ideolojik duruştur!.. Hükümet kendi ideolojisini halka dayatmayı, kendine hak görebiliyor ama karşı gelenleri suçmuş gibi eleştirebiliyor!.. Kendi ideolojisine dokunulmazlık, farklı görüşlerin ise, yasa dışı kabul edilmesini istiyor!..

Neyse ki, Atatürk’ün askerleri, Y-CHP’nin “açılım süreci”nde hükümete verdiği krediyi, meydanlarda geri aldılar!..

Zaten “Gandi” Kemal’in de yeni anayasanın yapım sürecinde; demokrasiyi “şeriat” amacına ulaşmak için bir araç olarak gören AKP hükümeti ile masaya oturmaktaki ısrarı ile kredisi iyice azalmıştı!.. Bu yüzden olsa gerek, Kılıçdaroğlu en ciddi siyasi rakipleri olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklamaları için “Sağ duyunun sesi” demiştir!.. Bu kadarla kalsa iyiydi tabi. Kılıçdaroğlu şaşkın ördek misali; “Demokrasi uzlaşma rejimidir” kalıbının ardına sığınarak, iyice köşeye sıkışan baş rakibi Erdoğan’a, uzlaşma da teklif etti!.. Gençliği de dikkatli olmaya davet etti!..

Sanki kavganın bir tarafında kendisi vardı, sanki sokakta direnen insanları o yönetiyordu veya onların yasal temsilcisiydi!..

Kılıçdaroğlu da Erdoğan gibi sokak hareketleri karşısında saçmalamaya başladı!..

Çünkü o böyle günler için seçilmiş bir lider değildi!.. Onun görevi Erdoğan hükümetini ayakta tutmak ve karşıdevrimi AKP’ye yaptırmaktı!.. Beklenmeyen bu son gelişmeler karşısında, eğer Erdoğan iktidardan düşerse, Bay Kemal de ana muhalefet liderliğine veda etmek zorunda kalacaktı!.. Korktuğu buydu!..

Söz sırası gelmişken, delikanlı Devlet’e de bir kaç söz söylemek gerekir: Devlet Bey, “Kürt intifadası” diyerek bu haklı direnişe katılımı engelliyor!.. Kürtlerin intifadaya ya da provaya ihtiyaçları yok!.

Onlarla birlikte oturduğunuz Anayasa Uzlaşma Komisyonu‘nda, sayenizde temel taleplerini meşrulaştırdılar. Şimdi de AKP ile kol kola girmişler, Diyarbakır’ı “yıldız” yapmaya doğru emin adımlarla yürüyorlar. Kürtler, bir bakıma iktidar ortağı sayılırlar!.. Bildiğiniz gibi Gezi Yolu Direnişi ile başlayan halk hareketinin içerisinde olmadıklarını da açıkladılar! Zaten bu açıklama üzerine Öcalan, alanların ulusalcılara ve “Ergenekonculara” bırakılmamasını istemiştir… Öcalan da Türk halkının zekasıyla alay ediyor. Ergenekon savcıları bile “Ergenekon Örgütü” iddiasını geri alıp, yerine “darbeye teşebbüs” suçlamasını koydular fakat PKK lideri hala bu suçlamadan vazgeçmiş değil!..

Her neyse daha fazla uzatmayalım…

Devlet Bey, siz halkın en haklı direnişine katılacak olan ülkücüleri, partiden atmakla tehdit ediyorsunuz. Doğru mu?..

Ve hala ülkücü olduğunuzu söylüyorsunuz!.

Her zora girdiğinde AKP hükümetine destek vermek, bir muhalefet partisinden beklenen davranış olabilir mi? MHP seçmeni size bunun için mi oy vermiştir? Bir siyasi hareketin lideri, eğer rakibinin yıpranmasını önlerse, onu iktidardan nasıl uzaklaştırabilir ki? Seçmen, başarılı bir hükümeti neden yerinden edip, başka bir lideri başa getirsin?..

Bu sorulara yanıt verin lütfen!..

Türk halkının zekası ile alay etmeyin!..

Belli ki, CHP ile MHP’ye, rejimi değiştirmek üzere iktidara getirilen AKP’ye destek olmak görevi verilmiştir!..

Bu nasıl bir görevdir ki, görevi alanlar istifa bile edemiyorlar!? Bu liderleri, hangi güçler ne şekilde tehdit etmektedir?.. Tehdit altında olan ve tehditlere boyun eğen liderlerden, bu ülkeye bir fayda gelebilir mi?

Çünkü tehditle bir yerlerde tutulanlar, bir kere tehdide boyun eğmekle, sürekli tehdit edenin adamı olmayı kabul etmişlerdir!..

***

İkinci senaryoyu bilmediğimi sanmayın sakın…

Onu bir türlü anlatmaya dilim varmıyor. Çünkü, tam bir rezalettir. Yüz karası da denebilir… Söylenenlere bakılırsa, ABD ve AB iyice yıpranan Erdoğan’ı, deliğe süpürmeye karar vermiştir! Bundan sonraki yollarına, Cemaat ve Kılıçdaroğlu’nun Y-CHP’si ile devam edeceklermiş!.. Vaktiyle Ecevit‘in Cemaat desteği ile iktidara getirilmesinde olduğu gibi… MHP ise, her zamanki gibi yedek lastik olarak tutulacak…

Sırası gelmişken hatırlatalım; Cemaat’in devlet kademelerine yerleşmesinin ve “meşru” bir sivil toplum hareketi olarak kabul edilmesinin baş sorumlusu Ecevit’tir… Aynı film, Kılıçdaroğlu ile ikinci kez gösterime sunulacakmış!..

Olabilir tabi, akla yatkın bir olasılıktır!..

Sorosçu Kemal‘in, CHP’ye Fetullahçıları doldurması ve aralarındaki samimi ilişkiler ile son beyanları birlikte değerlendirildiğinde; bu seçenek üzerinde gizli bir anlaşma yapılmış olabilir!..

Zaten emperyalizmin hiç bir zaman bir tek (A) planı olmamıştır!..

Tabii ki, böyle bir durum gerçekleştiğinde, Y-CHP’nin Atatürkçü kesimle bir ilişkisi de kalamaz!..

Kalmamalıdır da!..

Ecevit’in Cemaat ile yaptığı işbirliği sonucu görüldü ki, ittifaktan güçlenerek çıkan Cemaat olmuştur. Düğmeye basılınca da Ecevit bir kaç hafta içerisinde taraftarları ile birlikte silinip gitmiştir tabi!.. Devletin en önemli kademelerine sızan Cemaat üyeleri ise, hala yerlerindedir…

Bir gün böyle bir işbirliği gerçekleşirse, Kılıçdaroğlu’nun sonu da çok farklı olmayacaktır!..

İkinci olasılık gerçekleştiğinde; Cemaat ilk seçimlerde tek başına iktidara gelir. Büyük olasılıkla, Y-CHP’nin akıbeti de DSP’ninkine benzeyecektir!.. Birkaç yıllığına iktidar olma uğruna, Kılıçdaroğlu böyle bir maceraya CHP’yi sürükleyebilir! Mevcut delege yapısı da zaten buna müsaittir. CHP içerisinde ne pahasına olursa olsun, iktidara gelmek ve önemli bir mevkide “hizmet” vermek için can atan ne kadar da “hizmetkarlar” varmış!..

İnternette dolaşan ve günümüze de ışık tutan bir öğütle bitirelim:

”Olay şiddet kullanımına dönüşmeye başladığı zaman, sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. Yerleşik düzen sizi kavgaya sokmak için kızdırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek, yüzünüze fiske atacaktır. Çünkü, siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizinle nasıl baş edeceklerini bilirler. Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır.”(John Lennon)

Av. Cemil Can

 

BEN DE “ÇAPULCU”YUM!..

capulcu_eski_1_A

├зapulcu_1

ÖYLE KOLAY MI SÖZCÜKLERİN ANLAMINI DEĞİŞTİRMEK!..

Düşünceyi ifade etme özgürlüğü” kapsamında gösteri yapan yurtseverleri, Başbakan “Çapulcu” olarak niteledi. “Dersim Soykırımı” yalanı için Seyit Rıza’nın yandaşlarından özür diledi ama “Çapulu”lardan dileyemiyor.

Bu nedenle her geçen gün artarak gelişen teptkileri yatıştırmak için Türk Dil Kurumu‘nu sahaya sürdüler!

Akıllarına ilkg elen “Çapulcu” sözcüğünün anlamını değiştirmekti. Böylece Başbakan o sörü “talan yapan” anlamında kullanmış olmayacaktı…

Çünkü “talan” sözcüğü tartışmaya başlanırsa, kamu kaynaklarını talan edenler de birer birer deşifre edilebilirdi. Böylece işin ucu iktidara dayanırdı, işte bunu göze alamadılar.

Çapulcu” sözcüğü gerçekten de tehlikeli bir sözcük…

Bu sözcüğün tartışılması ile haksız yere rant elde edilen bütün faaliyetler masaya yatırılıp, sorgulanabilirdi…

Bu necip Millet, rantçıların kimler olduğunu ve kimlerin koruması altında devleti talan ettiklerini öğrenebilirdi…

O bakımdan sözcüğün anlamını değiştirmek en pratik çözümdü. İktidarın iş bitiricileri sözcüğün anlamını değiştirdiler…

Yukarıda fotoğraf, TDK‘nun kitap olarak basılan sözlüğünün ilgili sayfasıdır. İkinci fotoğraf ise, İnternet ortamındaki aynı sözlüğün sorgulama sonucunu gösteriyor.

Yoruma gerek yok…

Şimdi TDK görevlilerinin, Başbakanın özür dileyerek kapatabileceği bir mevzuyu, sahtekarlık yaparak uzatmaları tam da Türkiye’ye özgün bir durumdur.

Başbakanın inadı için yapamayacakları şey yoktur…

Atatürk’ün kurduğu ve Türk dilinin gelişmesi için faaliyet göstermesi gereken bir TDK, AKP’nin yönetime gelmesine kadar son derece doğru işler yapmıştı. Şimdi o da diğer kurumlar gibi AKP’lileşti…

Bu yapılan zeka ürünü bir iş değil, Türk halkının zekasıyla açıktan alay etmektir.

Hak ettik galiba!..

***

Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözer, bugünkü köşe yazısını şöyle bitirdi:

İşte bu yüzden şimdilerde başta Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm CHP’liler, bu tarihi direnişi gerçekleştiren gençliği, Erdoğan ile mücadelede arkalarına takacak üç beş kelimelik etkileyici bir slogan arayışı içinde…”

CHP’li dostlarım boşuna aramasınlar. Aradıkları slogan: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”dir ve zaten yürürlüktedir.

Bu slogan kitleleri Kılıçdaroğlu’nun peşine takmak için yeterlidir…

Önce onun tarafından benimsenmelidir.

Bu kadar kolay bir şekilde sokaktaki hareketin CHP’nin peşine takılabileceğini düşünmek, yurtseverlerle alay etmektir…

Belli ki, CHP yönetimi gençliği hiç ama hiç tanımıyor…

CHP yönetiminden SONUSCU-TESEVCİ ekip uzaklaştırılmadıkça sloganlarla peşlerine kimse takılmaz…

Halep oradaysa, arşin buradadır…

Sokaktaki muhalefeti anlamayan ve yönetemelen ana muhalefet işte böyle apışıp kalır. Sokağın peşine takılır…

19 Mayıs’ta Sıhhıye’ye gelmeyip, ayrı baş çekmekle olmuyor bu işler.

Duvara tosladığını anlamayanlar kitlelerin önüne geçemezler..

Böyle günlerde ana muhalefet Cumhurbaşkanına koşmaz…

Sokağa iner ve kitlelere doğru önderlik eder

Ana muhalefet, hükümeti düşürmek için bir plana sahip olmayınca, doğal olarak halkı yatıştırmak görevini üstlenir. İktidarın kuyruğuna takılır…

Kılıçdaroğlu muhalefette kalmanın ötesinde başka bir iddiası olmayan ısmarlama bir liderdir…

Daha önce de Cumhurbaşkanılğı seçiminde Cemaat’in adayı olan “Abdullah Gül’e oy verebiliriz” dememiş miydi?

Sokak sloganla değil, inançla yönetilir… Kitleler, ıslığa göre hareket edecek sürü değildir.

Bir defa da “Atatürk’ün yurttaşları” olma yerine “Mustafa Kemal’in askerleri” olmayı deneyin!..

KAFASI KIYAK BİR İKTİDAR!..

 biber_gazi3-1

KAFASI KIYAK BİR HÜKÜMET VE UYANAN MİLLET!..

KAFASI KIYAK BİR HÜKÜMET VE UYANAN ASİL MİLLET!..

 

Red-Hack”ın Jandarma İstihbarat raporlarını yayınlaması ile AKP iktidarının meşruiyeti de tartışılmaya başlandı… Patlamalardan önce “sürece karşı olanlar”ı, daha sonra da Suriye İstihbarat örgütü El Muhaberatı sorumlu tutan Başbakan’ın, bu olaydan siyasi rant elde etmek ve toplumu yönetmek üzere, yalan söylediği ortaya çıktı!..

 

Hükümet, şimdi de bu sıcak gündemi değiştirmek için arka arkaya hamleler yapıyor!..

 

Başbakan Erdoğan, alkol yasağı yasasını çıkartmakla kalmayıp, 22 Mart 1926′da yasağı (1) kaldıran ulu önderlerimiz için “ayyaş” ifadesini kullanarak, tartışmayı başka bir noktada sürdürmek istedi… Türk halkını bu tuzağa çekemedi!.. Tam aksine, Atatürk ile İnönü’ye karşı yapılan bu haksız saldırı, halkı fena halde kızdırdı…

 

Taksim Gezi Parkı’nda AVM yapılmak üzere ağaçların sökülmesi ile bardak taştı… Halk, silkinip ayağa kalktı… Meydanlara yürüyenler militanlar değildi artık!..

 

Bu kutsal yürüyüş, ABD işbirlikçisi olan AKP iktidarının hızla düşüşünün bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. İktidarın siyasi yükselişinin sonu ve geriye dönüşün başlangıcıdır bir bakıma!.. Hükümet, bir kaç gazete ve bir iki televizyon kanalı dışında, tüm medyayı ele geçirmesine rağmen, gündemi değiştirmeyi başaramadı…

 

Sosyal medya üzerinden bile halk örgütlenebiliyor!..

 

Yabancı basının, bu diriliş için “Türk Baharı” benzetmesi, dönen tekere çomak sokmak gibiydi. İşe yaramadı tabi… Akıllarınca, bu haklı direnişi “Arap Baharı” ile ilişkilendirerek, antiemperyalist kesimlerin eylemlere katılmasını engelleyeceklerdi…Başaramadılar, başaramayacaklar… Eninde sonunda bu kavgayı haklı olan Türk halkı kazanacaktır!..

 

AKP iktidarı, 11 yılda Türkiye’yi Mehmet Aliler ve Mustafa Kemaller olarak ikiye ayırdı ayırmasına da, Mehmet Alilerin “Darbe yapılması için ortam hazırlanıyor” yalanına itibar eden çok şükür olmadı…

 

Mustafa Kemal’in askerleri bu gidişe “Artık yeter!” dediler…

 

Cumartesi günü on binlerle birlikte ben de Kızılay’daydım. Eylemcilerin arasında gururla dolaşıp durdum. Meydanı dolduranlar, sanıldığı gibi sadece üniversite gençlerinden ibaret değillerdi!.. Bu kez sokağa inenler, hükümetin gaz bombası ve tazyikli sularından zerre kadar korkmayan sade vatandaşlardı! Türk halkı, eşiği geçmiş her noktada korkuyu yenmişti… Korku imparatorluğunun temelleri Kızılay’da çatırdıyordu. Biber gazı bombardımanı altında, “Hükümet İstifa” sloganları ile TOMA’ların üzerine üzerine yürüyenlerin, girdikleri bu yoldan bir daha geri dönmeyecekleri bellidir!..

 

Sonuç alacakları da kesindir!..

 

Türkiye’nin en zeki, en başarılı gençlerinden olan ODTÜ’lüler bile, Kızılay Meydanı’na ancak 16.00′dan sonra gelebildiler… Her biri tepeden tırnağa yürek, her biri yerinde zıplayan ateş parçaları gibiydiler… Pırıl pırıl olan bu aydınlık düşünceli gençler, TOMA’lar üzerlerine gelince biraz geri çekiliyor, ardından o pis demir yığınlarının üzerlerine atlıyorlardı!.. Gencecik çocuklar, saatlerce TOMA’ları tekmelediler!.. Biber gazı ile tazyikli suyu tükenen hükümet, geri çekilmek zorunda kaldı!..

 

18.00′e doğru Kızılay Meydanı gerçek sahiplerinin eline geçmişti!.

 

Elbette ki, iktidar da gerçek sahiplerince ele geçirilene kadar bu eylemler devam edecektir!..

 

Taksim’deki Gezi Parkı’nı “kurtarmak” için başlayan eylemden sonra, çok önemli bir gerçek ortaya çıkmıştır. Artık bu gerçeği kimse görmezden gelemez. Perşembe günü gazeteler şu haberi geçtiler:”Adana’da Suriyeli El Kaide bağlantılı El Nusra örgütüne karşı yapılan operasyonda 2 kg öldürücü sarin gazı ele geçirildi. Operasyonda çok sayıda silah ve mermiye de el konulmuş!..” (2) Biliyorsunuz ki, El- Nusra, silahlı, terörist radikal bir İslamcı örgüttür. Bizim hükümetin de yol arkadaşı sayılır! Birlikte, meşru Suriye yönetimini düşürmek için mücadele ediyorlar. Hükümetin bu ortaklığı yasalarımıza göre çok ağır bir suçtur.(3) Reyhanlı’da patlayan bombalar işte bu örgütün işiydi! “Red-Hack”ın yayınladığı istihbarat raporlarından anlaşıldığına göre, güya hükümetimiz önceden alınmış bu istihbarata rağmen, patlamaları önleyememişti!..

 

AKP hükümeti, Öcalan’la başladığı pazarlıkla, Türkiye Cumhuriyeti’ne önemli ölçüde irtifa kaybettirdi. Dış politikada ise, İslamcı terör örgütleri ile iş tutmaya başlayarak meşruiyetini de yitirdi!..

 

Bu yüzden iktidarın gerçek sahibi olan Türk Milleti, genel seçimleri bekleyemeden, işe el atmak zorunda kalmıştır!..

 

Başbakanımız, BM Bağımsız Uluslararası Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Carla Del Ponte‘nin, “Muhaliflerin sarin gazı kullandığına ilişkin kuvvetli delillerin tespit edildiği” açıklamasını yalanlayacak şekilde, Suriye’de kullanılan sarin gazının, Suriye Ordusu tarafından, muhaliflere atıldığını söylemesi ve Esat’ı “bebek katili” olarak ilan etmesi bir işe yaramadığı gibi, kendisini ve ülkemizi zor duruma düşürmüştür!..

 

İçki yasağı, Atatürk ve İnönü’ye “iki ayyaş” denilerek yapılan terbiyesizlik, Üçüncü Boğaz Köprüsü’ne Alevileri katleden Padişah Yavuz Selim’in adının verilmesi, Atatürk Orman Çiftliğinin talan edilmesi ve bir bölümünün Amerikalılara verilmesi, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, “kırmızı çizgili önerilerin süreci yavaşlattığı”ndan yakınarak, görevi ile ilgili olmayan siyasi mesajlar vermesi dahi, bu yalın gerçekleri ikinci plana düşürmeye yetmemiştir!..

 

Bir diğer önemli konu; Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan 2 başkan yardımcısı ile 12 şube müdürünün aynı anda görevden alınmasıdır. Bu olay bile başlı başına TSK’ya yapılan alçak tertibin bir itirafı gibidir… Balyoz ve Ergenekon Davaları’nın soruşturmasını yapan ve kanıtlarını hazırlayan bu ekip, acaba neden görevden uzaklaştırılmıştır? İstihbaratçılar, hükümetin “Milli Görüş” kanadına karşı, özel bir tertibin içerisine mi girdiler? Hukuka aykırı işler yaptıkları kesindir! Yoksa ne diye görevden alınsınlar? Hükümet, bu görevden almalar ile, aynı zamanda istihbaratı yönetenlerin, daha önce yaptıkları bütün işleri de şaibeli hale getirmiştir!.. Aslında bu durum bir itiraf kabul edilmelidir. Gerçi onların Balyoz ve Ergenekon davaları için hazırladığı kanıtların sahte ve düzmece oldukları defalarca kanıtlanmıştır!.. Türk halkının adalet duygusunun ağır yaralanmasına, Amerika’da eğitilen bu Cemaatçi polisler sebebiyet vermiştir. Devletin temeli olarak bilinen adaleti, adım adım yine bunlar yok etmişlerdir!..

 

Dolayısıyla, özel görevli mahkemelerde yapılan yargılamaların, TSK‘yı teslim almak için kurgulanmış bir tertip olduğu da bir kez daha ortaya çıkmıştır!.. Bu suçun ortakları ise Başsavcı Recep Tayyip Erdoğan ve dava arkadaşlarıdır!..

 

Sadece bu iki önemli olay, hükümete meşruiyetini kaybettirmeye yetmiştir!..

 

ABD’nin çıkarlarını korumak için teröristlerle işbirliği yapan ve komşu bir ülkenin meşru hükümetini devirmeye çalışan hükümetimizden, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, sarin gazı ile ilgili olarak açıklama yapmasını istemektedir!..(4) Diplomatik dilin dışına çıkılarak tercüme edersek; Rusya’nın, T.C Hükümetini Suriye’ye saldıran teröristlere sarin gazi vermekle suçladığı açıktır!..

 

Şimdi de şu sorulara yanıt arayalım: Emniyet İstihbarat Dairesinin yönetim kadrosu, hükümete karşı görevden alınmayı gerektirecek ne gibi hukuk dışı işler yapmıştır? Hukuka aykırı bir eylemleri yoksa neden görevden alınmışlardır?..

 

Bu soruların yanıtı ne şekilde verilirse verilsin, Emniyet İstihbaratının benzer işlem ve eylemlerini TSK mensupları için de yaptıkları ortaya çıkacaktır. Bu son duruma göre, Ergenekon ve Balyoz Davaları temelden çökmüş sayılır!.. Bu davaların başsavcılığı sıfatını üstlenerek, bütün bu hukuksuzlukların arkalarında duran Erdoğan hükümeti, bir de bu nedenle meşruiyetini kaybetmiştir

 

Yürürlükteki hukukun dışına çıkan ve halkına zulmeden bütün iktidarlar meşruiyetini kaybetmiş sayılırlar!..

 

İşte tam da bu noktada devreye, halkın “direnme hakkı” çıkar!..

 

Böyle olunca da “meşru” olan hareket, seçilmiş iktidarın ki değil, onu seçen halkın hareketi kabul edilir!..

 

Suriye ile savaşın eşiğine gelmek mi önemlidir yoksa Kuzey Marmara’nın son ormanlık alanının talan edilmesi mi?.. Elbette ki savaş daha hayati öneme sahiptir…

 

O bakımdan Taksim Gezi Parkı’nda kesilen bir kaç ağaç için Türk halkı ayağa kalkmamıştır!..

 

Reyhanlı’daki patlamalardan önce, Suriye uyruklu bir kişiye ait olan restoranda, Türk bayrağının cinsel organına sürüldükten sonra yere atılması, çiğnenmesi ve yakılması ile başlayan gerginlik üzerine, yapılan soruşturmada ortaya çıkan gerçekle, Türk halkının bam teline basılmıştır!.. Restoranın sahibi Muhammet Quadaymat‘ın ABD vatandaşı olduğu ve ABD Konsolosluğu’nun bu olaya müdahil olduğu ortaya çıkmıştır ve Türk halkı bunu bilmektedir!..

 

Bütün bu yaşananlar karşısında hükümetin gösterdiği sağırlık, Türk halkının onurunu zedelemiştir!..

 

Bu nedenle de olup bitenlere sebebiyet veren AKP Hükümeti, artık Türk halkının meşru temsilcisi olarak görülemez!..

 

Meşruiyetini yitirmiş bu kafası kıyak iktidarı değiştirmek için, yapılan bütün yasal eylemler, meşru ve haklı kabul edilmelidir!..

 

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

  1. http://80.251.40.59/politics.ankara.edu.tr/karahan/makaleler/menimuskirat.pdf

  2. http://www.odatv.com/n.php?n=kimyasal-silah-esadda-degil-el-nusrada-cikti-3005131200
  3. Türk Ceza Kanunu, Yabancı devlet aleyhine asker toplama

MADDE 306. -(1) Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz

olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye

beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

  1. http://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/sarin-gazini-acikla-tamami-h22089.html