Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

ABD’NİN YENİ BEYZBOL SOPASI KILIÇDAROĞLU MU?..

sopa_3_1

Başbakan Erdoğan deliğe süpürülmemek için son kozlarını oynuyor. ABD, kim bilir bu tehdit altında Türkiye’den daha ne tavizler koparacak!.. Suriye konusunda Erdoğan’ı yalnız bırakan Obama, yola Erdoğan’sız devam edeceğinin ilk işaretiniRusya ile anlaşarak ve İran’a yaklaşarak verdi…

ABD’li düşünce kuruluşlarından Bipartisan Policy Center, ABD’nin eski Ankara büyükelçileri Mortan Abramowitz ve Eric Edelman’a hazırlattığı raporda; Erdoğan hükümeti için “Hükümet, çözüm noktasında güven oluşturamazken AKP her defasında otoriterliği ve mezhepçiliği seçti” değerlendirmesini yaptı. AB’nin Gezi olayları ile ilgili “ilerleme raporu”ndaki, saptamaları (1) görmezden gelen hükümet, direnişe katılanlara dava üzerine dava açmaya başladı… Temel hak ve özgürlüklere tamamen aykırı olan bu davalar ile belli ki, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılımın azaltılması hesaplanmıştır!.. AB’nin “ilerleme raporu”nda, Türkiye’de gelişen ve faal bir sivil toplumun mevcudiyetine delil olarak gösterilip övülen Gezi protestoları, hükümet tarafından “suç” gibi işlem görmeye başlamıştır!.. AB’nin son 10 yılda yapılan reformların bir sonucu olarak gördüğü bu Gezi direnişine katılanların, hükümet kanadından Çanakkale’de savaşılan düşmana benzetilmesi ise, bilgisizlik veya anlayış farklılığı ile açıklanamaz!.. Belli ki, Erdoğan’ı korku sardı!..

Hükümete sık aralıklarla dışarıdan verilen mesajlar aşağı yukarı aynı. AB’ye paralel olarak, ABD de Erdoğan’ı gözden çıkartmışa benziyor! Washington Post gazetesinde ileri sürülen Türk hükümetinin MOSSAD için çalışan 10 İranlının kimliğini Tahran’a verdiği yolundaki iddia, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Marie Harf tarafından da yalanlanmadığına göre, iki ülke arasında güven bunalımı bilek güreşi ile devam edecek. ABD Kongresi’nin bazı silah sistemlerini “dost ve müttefik” olarak tanımladığı Türkiye’ye vermemesi, buna karşılık Türkiye’nin ABD tarafından yaptırıma uğramış ve NATO sistemleri ile birlikte çalışmayacak olan füze savunma sistemlerini Çin firması CPMIEC’den satın alınmak için görüşmelere başlaması, ilişkilerin ne kadar hassas bir noktaya geldiğini gösteriyor. Nitekim, ABD Büyükelçisi Francois Ricciardone, Diploması Muhabirleri Derneği’nde yaptığı değerlendirmede; bu durumu “ticari” değil, “stratejik” bir konu olarak gördüklerini ve Çin firması ile anlaşma olması halinde, işbirliğinin etkileneceğini açıkça söyleyerek, aba altından sopayı göstermiştir!.. “Genel valinin” MİT müsteşarına “sadık” sözleri ile övgüler dizmesi ise oldukça anlamlıdır!..

Bütün bu olup bitenlere, ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu ayağına kadar çağırması ve Sheraton otelinin bir odasında gizlice buluşmaları eklenince, Atatürk Cumhuriyeti ve CHP’nin ne hallere düşürüldüğü açıkça görülmektedir… Kabul etmek gerekir ki, “sömürge valisi” Ricciardone, bu görüşmede bir taşla iki kuşu vurmuştur: Bir taraftan AKP’ye CHP’nin desteklenebileceği ima edilerek sopa göstermişken, diğer taraftan CHP tabanına ABD’nin desteği olmadan CHP’nin iktidara gelemeyeceği fikri kabul ettirilmek istenmiştir… Görüşmeden parti yönetiminin haberdar olmaması ise oldukça hazindir! Bu acıklı durum CHP’de yaşanmakta olan “yenileşme” sürecinin özeti gibidir… Salt bu gizli görüşme, Kılıçdaroğlu’nun gizli bir ajandası olduğunu göstermeye yeter de artar bile… Gerçekte, Kılıçdaroğlu Erdoğan’a gösterilmiş ikinci bir beyzbol sopası gibidir!.. Kılıçdaroğlu, her zaman olduğu gibi yine ABD’nin hizmetindedir ve basit vaatlere teslim olacak kapasitede küçük bir memur gibidir. Nitekim, Ricciardona bu gizli görüşmede; olası Washington ziyaretinde ABD yönetiminin yürütme kanadından ve Kongre’den pek çok kişinin kendisi ile görüşmek isteyeceğini söyleyerek, Kılıçdaroğlu’na mavi boncuk dağıtmaya devam etmiştir. Nitekim, aradan bir gün bile geçmeden ABD Kongresi’nden beklenen davet gelmiştir. Kılıçdaroğlu’nu ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşları önünde zor bir sınav bekliyor. Büyük olasılıkla “sadakatını” ölçecekler!.. Bu davet, ABD tarafından Erdoğan’ın gözden çıkarılabileceği anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda ona yeni tavizler vererek iktidarını sürdürme olanağını da sunmaktadır… Ana muhalefet partisi liderinin, ABD yönetimi ile Erdoğan arasındaki bu restleşmede, tehdit malzemesi gibi kullanılması, Kemal Bey’in CHP Genel Başkanlığına getirilme sebebine ve kişiliğine uygun düşse de CHP’nin geçmişi ve diplomatik teamülle hiç uyuşmamıştır!..

AKP iktidarı tarafından Türk halkının gerçek gündeminde olmayan; “ana dilde eğitim” , “andımızın kaldırılması”, “kamu hizmetlerinde türbanın serbest bırakılması” ve “Tunceli’nin adının Dersim olarak değiştirilmeye kalkışılması” gibi konuların, AKP tabanından ciddi oy kaymalarına sebebiyet verdiği tartışmasızdır. Yaklaşan seçimlerde, bu kayıpları durdurabilmek için AKP’nin “milli duruş” gösterileri yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede, ABD yönetimi ile anlaşılmış da olabilir. Bu bağlamda Kılıçdaroğlu ile görüşmek, bir bakıma Erdoğan’a yeniden havuç uzatmak anlamına gelebilir. Anlaşılan ABD yönetimi sopa-havuç politikasından öyle kolay vazgeçmeyecek… Böylece, ABD aynı zamanda Erdoğan’dan da vazgeçmediğini göstermiş olacaktır. Zira ABD açısından eli kolu bağlı bir Erdoğan, Türkiye’nin başına getirilebilecek en iyi seçenektir… Başka bir söyleyişle Erdoğan, Türkiye ve Ortadoğu’da ABD’nin çıkarlarını korumakla görevli (A) planı ise, Kılıçdaroğlu da (B) planı olarak her zaman yedekte tutulacaktır!..

Bu açıdan bakıldığında; bir taraftan Öcalan ile görüşmelerini sürdüren Erdoğan, diğer taraftan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı, “herkes haddini bilsin” diyerek azarlamaktadır da… Bu durum, doğal olarak AKP tabanının hoşuna gitmektedir… Aynı şekilde, ülke savunması söz konusu olduğunda, ABD’den “bağımsız” politika izleme görüntüsü de verilebilmektedir. Doğal olarak bu durum da AKP seçmenini memnun etmektedir. Ne yazık ki, AKP’nin bu basit seçim oyunları, ülkemizde hala prim yapabilmektedir. Olayların bu yanını da gözden kaçırmamak gerekir… Unutmamalıyız ki, Çin’den füze savunma sistemleri alma konusu tartışmaya açılmışken, eş zamanlı olarak ABD’ye 3,5 milyar dolarlık sikorsky helikopteri siparişi (2) verilmiştir. Bütün bu gelişmeler, yapılan hamlelerin seçimleri etkilemek amacıyla “danışıklı” olabileceğine kanıt teşkil eder!.. Muhalefetin basiretsizliği ve ele geçirilmişliği karşısında, elbirliği ile Türk halkı bir kez daha Kılıçdaroğulları ile Sarıgüllerle aldatılmak için hedef tahtasındadır!..

Bu yüzden yaklaşan seçimlerde, Cumhuriyeti yeniden inşa edebilmek için İşçi Partisi’nin önerdiği CHP-MHP-İP dayanışmasını hayata geçirmekten başka yol görünmemektedir!..

Yaşasın Cumhuriyet!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.abhaber.com/index.php?option=com_content&view=article&id=52987:ab-raporunun-y%C4%B1ld%C4%B1z%C4%B1-gezi&catid=217&Itemid=835

  2. http://www.aktifhaber.com/turkiye-abdli-sikorskye-35-milyar-dolarlik-ihale-verdi-871901h.htm

“SEYİT”(1) KEMAL!..

turbanli_ogretmen_1

Yeni CHP yol temizliğine devam ediyor!.. Öcalan’ın “Demokratik İslam Kongresi”nin toplanması isteğine paralel olarak, Cem Vakfı da bir toplantı düzenleyecek. Hükümetin, Diyanet İşleri Başkanlığı içinde Aleviler için kuracağı “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” bu toplantıda görüşülecekmiş. Görünüşe bakılırsa, “Büyük Ortadoğu Projesi” içerisinde planlanmış olan “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”nin kurulması için AKP ile PKK anlaşmaktan öte, iş bölümü de yapmışlar!..

Kılıçdaroğlu’nun Hürriyet Gazetesi’nde yaptığı “soy” açıklaması, (2) bu gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde; şer ittifakına Y-CHP’nin de dahil olduğu anlaşılmaktadır!..

Hedefine doğru adım adım ilerleyen AKP, şimdi de kadın milletvekillerinin Mecliste türban takmasına olanak sağlayacak içtüzük değişikliğini yapmaya çalışıyor… Y-CHP ise, Erdoğan’ın isteğini yerine getiriyor. Üzerinde anlaşmaya varılan Anayasanın 60 maddesinin genel kuruldan geçirilmesini istiyor. Kendi elleriyle sırayı, üzerinde anlaşmaya varılmayan maddelerihalkoylamasına” getirecekler!.. Görev bilinci buna denir bence!..

Kamu kurumlarında türban takmanın, Cumhuriyet’in “laiklik ilkesi”ne aykırı olduğu; vaktiyle Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararları ile saptanmıştı. Bu hukuki saptamaların doğruluğu ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ile de teyit edildi. Anayasamızda ve ilgili yasalarda aksi yönde bir değişiklik yapılmadan ve yüksek yargı organları içtihatlarını değiştirmeden, adeta bu kararlar yok sayılarak, türbanın serbest bırakılmasının önü Kılıçdaroğlu tarafından açılmıştır… Başka bir söyleyişle, yürürlükteki hukuku çiğneyerek, rejimin değiştirilmesi projesindeki kilit taşı, Y-CHP’ye çıkarttırılmıştır!..

Kılıçdaroğlu, bu girişimi ile güya AKP’nin elinden türban silahını alacaktı. Y-CHP, bu bahanesinin arkasına gizlenerek, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına itiraz etmeyeceği sözünü verdi… Kılıçdaroğlu bu şekilde görevini başarı ile yerine getirdi. Sayesinde bugün türban ilkokullara kadar girdi… Yargı kararlarının bu şekilde çiğnenmesi ile mahkemelerin bağımsız ve tarafsız görev yapamayacağı da ortaya çıktı. Anayasaya göre, kararları herkesi bağlayacak olan mahkemeler, ana muhalefetin aniden saf değiştirmesi üzerine, kesinleşmiş kararlarının delinmesine dahi direnemediler!.. Böyle olunca, mahkemeleri kolayca ele geçirildiler ve daha sonraki yıllarda rejimi değiştirmenin aracı olarak kullanmaya başladılar… Bu kullanılma Ergenekon ve Balyoz davlarında bütün çıplaklığı ve çirkinliği ile sergilenmiştir…

Gerek türban konusunda ve gerekse bu davalardaki tutumu dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nu ve Yeni CHP’sini, Cumhuriyet düşmanı olan gerici şer ittifakının suç ortakları arasında saymakta bir yanlışlık bulunmamaktadır!..

Stanford Üniversitesi Emeritus Antropoloji Profesörü Carol Delaney, New Yort Times gazetesine yazdığı mektupta, AKP’nin son paketinde yer alan türban yasağının kamu sektöründen kaldırılmasını“sinsi bir adım” olarak değerlendirmektedir…

Bir zamanlar, dini afyon olarak değerlendiren Abdullah Öcalan, şimdi Diyarbakır’da Şeyh Sait‘in ruhuna uygun olarak, “Demokratik İslam Kongresi”nin toplanmasını istemektedir… Öcalan’ın bu önerisine, liderliğini İhsan Eliaçık‘ın yaptığı “Antikapitalist Müslümanlar” da katkı sunmaya hazır olduklarını açıklayarak, ittifaka dahil oldular!..

Aleviler, 3 Kasım’da İstanbul Kadıköy’de kitlesel bir mitinge hazırlanırken, Cem Vakfı’nın Başkanı İzzettin Doğan, hükümetin himayesinde, bir gün önceden, Alevileri temsilen, Bostancı Kültür Merkezi’nde bir “açılım” toplantısı düzenleyecektir!.. Hükümetin Diyanet’e bağlı olarak çalışacak olan “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı”, bünyesinde 1500 alevi dedesine 2-3 bin TL maaş verilmesi projesi de muhtemelen bu toplantıda tartışılacaktır. Bu noktadan sonra, mellelere ve dedelere makarna ve bulgur dağıtılacak değildi herhalde!..

Tam da bu noktada, Atlantik ötesinden Yeni CHP’ye bir görev daha verilmiştir! “Seyit” Kemal, Kurban Bayramını bahane ederek, Hürriyet Gazetesi ile yaptığı bir söyleşide, peygamber soyundan geldiğini söyleyivermiştir!.. Hazret bu söyleşide, daha önce umreye gittiğini ve manevi yönden çok haz aldığını eklemeyi de unutmamıştır. Laiklik ilkesini programının merkezine oturtmuş CHP’nin Genel Başkanı, aslında Abdullah Öcalan gibi din duygularının sömürüsünü yapmıyor!.. O alandan siyasi bir kazanç elde edemeyeceğine adı gibi emindir… “Seyit” Kemal, kendisine verilen sahte muhalefet görevini yerine getirebilmek için çırpınıyor… Bu şekilde CHP Genel Başkanlığı’na getirilmenin diyetini ödüyor… Hükümetin önündeki taşları temizlemek öyle kolay iş değil!.. Hakkını yememek gerekir, karşıdevrimin her hamlesinin önünü, “Seyit” Kemal açmıştır!.. İzzettin Doğan ile hizaya getirilemeyen Alevileri, “Seyit” Kemal terbiye etmek için vazifelendirilmiştir!..

Yerini “Ilımlı İslam Devleti”nde “ana muhalefet” olarak garantiye alan Kemal Bey, “soy” tartışmasını açmakla, bir bakıma bozulan abdestini tazelemiştir… Aleviler için İzzettin Doğan ne ifade ederse, CHP tabanı için de Kılıçdaroğlu aynı şeyi ifade etmektedir… Üstlendikleri rol de aynıdır!.. Gerçekte Kılıçdaroğlu, gerici ve Cumhuriyet düşmanı bir aileye mensup olmanın ezikliğini tedavi için peygamber soyundan geldiğini söylememiştir… Zaten inananlar açısından, soylu, soysuz, hırlı, hırsız ve ne kadar ahlaksız varsa, hepsi Adem peygamber soyundan gelmiyor mu? Dolayısıyla, peygamber soyundan gelmek bir ayrıcalık değildir!.. Kılıçdaroğlu bu yanını öne sürerek, Mamak’ta direnen Alevileri ve onlarla aynı yolda ilerleyenleri yönetmek istemektedir!.. Bu dönemde Alevilere söz dinletecek ve hükümetle uyumlu çalışacak bir yüksek makama ihtiyaç duyulmaktadır!.. Bu oyunu kuranlara göre, peygamber soyundan gelen bir genel başkan, pekala bu işi yapabilir olarak düşünülmüştür!..

Biliyoruz ki, referansı din veya mezhep olanın, çağdaş siyaset içerisinde yeri olamaz!.. Siyaset, laik sistem içerisinde bir anlam ifade edebilir… Bu nedenle, Aleviler de CHP tabanı da Kılıçdaroğlu’nu ellerinin tersi ile itmek durumundadır… Sırtımızdaki bu kamburun bir an önce atılması elzemdir!..

“Seyit” Kemal, peygamber soyundan geldiğini söyleyerek, aynı zamanda Türk ve Kürt kökenli olmadığını da itiraf etmektedir… “Türk” sözcüğünden neden bu kadar nefret ettiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır!..

Bay Kemal, bugünlerde CHP’den umudunu kesmemiş ve laikliği benimsemiş geniş yığınların önüne, oyalansınlar diye yerel seçimlerde CHP’den gösterilecek adayları atıyor… Belli ki, Cemaat’in adamları bu seçimde de CHP’den aday gösterilecekler. CHP tabanı yine rejim düşmanlarına oy vermeye mecbur bırakılacaktır!..

Yurtseverlerin önündeki soru şudur:Tutulduğumuz bu ayı tuzağından nasıl kurtulacağız?!..

Y-CHP’nin karşı tarafa çalışan akıldanelerine göre, AKP İstanbul’u kaybederse, iktidardan da uzaklaştırılabilirmiş!… Parti yönetimi son paket içerisindeki “dar bölge” ve “daraltılmış bölge” tuzağını nedense görmek ve göstermek istemiyor… Aksi halde foyaları ortaya çıkacak… AKP, karşıdevrim hamleleriyle kaybedeceği oyun karşılığını, seçim sistemini değiştirerek milletvekili olarak zaten alacak!.. Yeni CHP, sanki demokratik ve adil bir seçim yapılacakmış gibi, hala hayal dünyasında geziniyor… 450 imam hatip okulunda okuyan 71 bin öğrenciyi, 10 yıl içerisinde 2074 imam hatip ve 450 bin 969 öğrenciye çıkaran AKP, üstelik karşıdevrimini de yapmışken, iktidarı seçimle “yol düşkünü” (3) “Seyit” Kemal’e hiç devreder mi?..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)Gerek Seyit ve gerekse Ehl-i Beyit Resulallahın akrabaları veya kendi sünnetine tam bağlı olan ciddi Müslümanlardır.

(Hatta seyit bir cahil, Seyyit olmayan bir âlimden daha itibara mazhar olur bizde.) http://www.batmangazetesi.com/index_makale_show.php?yazar_id=7&makale_id=761

(2) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24919069.asp

(3) Alevilik öğretisinde yol düşkünlüğü: Kendi nefsine ağır geleni başkasına uygulayan kimselerin düşkünlüğüdür.

 

KARŞIDEVRİM, İKRARIN BÖLÜNMEZLİĞİ VE KİMYASAL SİLAHLAR!..

balyoz_1

 

Hukuk çözer”, “Daha herşey bitmiş değil, bu işin Yargıtay’ı da var” gibi halkı uyutmak için uydurulan zırvaların afyonlama etkisi bitti… Sırada başka yöntemler var! Halkı oyalama ve afyonlama işini iktidardan çok, ona yandaş olmaya özen gösteren, sözde “entel” yalakalar yapıyorlar. “Darbe karşıtlığı” sözlerinin arkasına sığınarak iktidara destek verenler arasında Yeni CHP de var… Emperyalizme teslim olmaktan başka, ayrıca bir de görev üstlenen bu hain dönekler, kim bilir başımıza daha ne çoraplar örecekler…

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Balyoz Davası’nda verilen kararı onayarak, “karşıdevrimin” en etkili silahı olduğunu kanıtlamıştır!.. Böylece “Darbe karşıtlığı” edebiyatının arkasında gizlenen hainlerin de bu silahın parçası olduğu ortaya çıktı… Özel Daire, delillerin en önemlilerinin sahte olduğunu kabul ettikten sonra, yapacağı iş “bozma” kararı vermek iken, tam tersini yaptı. Medeni hukuktaki “basit ikrar”ı bölmekle eş değerde, fahiş bir hataya imza attı!? Yalan söyleyen bir tanığın beyanları hiçbir şekilde hükme esas alınamaz! Zira, bir tanığın beyanlarının bir kısmının “yalan” olduğu ortaya çıkmışsa, diğer söylediklerinin doğru olduğunu kimse garanti edemez. Yalancı tanığa güvenilerek adaletli hüküm verilemez. Bu nedenle yalancı tanığın beyanları yok sayılır ve hükme esas alınamazlar… Balyoz davasındaki durum da yalancı tanığın durumundan farklı değildir. Dosyadaki delillerin bir kısmının “sahte” olduğu ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından, bilimsel yöntemlerle defalarca rapora bağlanarak kanıtlanmıştır! Artık bu kanıtlara dayanılarak adaletli bir hüküm kurulamaz!.. Bu yalın gerçeğe rağmen, özel daire sanıkları, üstelik dış dünyaya yansımamış ve ceza hukukunun alanına girmeyen “düşünceleri” nedeniyle suçlu bulup cezalandırıyorsa, ortada bir yargılamadan söz edilemez. Yapılan iş bir “karşıdevrim”dir ve yargı bu iş için araç olarak kullanılmıştır… Hazırlık hareketleri gösterilemeyen kanıtlara dayanılarak verilen hükümle, ancak düşünceler cezalandırılabilir. Öyle de olmuştur… Bu davada savcılık, yerel mahkeme veya özel daire sanıkların düşüncesini nasıl bilebilmiştir? Bu sorunun akla yatkın bir yanıtı verilememiştir ve verilemez. Denebilir ki, özel daire, sanıkların niyetini okuyan özel görevli mahkemenin kararını onayarak, onun hatasına ortak olmuştur… Bu noktada Yargıtay 9. Ceza Dairesi kaldırılan özel görevli ağır ceza mahkemelerinin çok gerisine düşürülmüştür… Doğal olarak da kurumsal kimliğini yitiren ve karşıdevrimin aracı durumuna düşürülen yargının saygınlığı yok edilmiştir…

Öte yandan, ne diyeceği bilinmeyen tanıkların beyanlarını sonuca etkili görmeyenbir mahkemenin elinde “darbe suçuna teşebbüs” etme suçunun kesin kanıtlarının olması gerekir. Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme, bu kanıtlara dayandığını kararının gerekçesine açıklamak zorundadır. Ayrıca darbeye teşebbüs suçunun oluşabilmesi için, sanıkların hükümeti “tehdit” de etmeleri gerekirdi. Sanıklar, hangi sözleri ile ne zaman hükümeti tehdit etmişlerdir? Bu soruların da yanıtı verilememiştir. Dolayısıyla Balyoz Davasının siyasi bir dava, verilen kararın da siyasi bir karar olduğunu kabul etmek gerekecektir. Kararı veren siyasilerdir, buna alet olan ise yargı mensuplarıdır. Dolayısıyla nihai çözümün de siyasi olması kaçınılmazdır!..

Öncelikle kabul etmeliyiz ki, “karşıdevrim”; işbirlikçi siyasal partiler ve sözde “aydın”ların elbirliği ile hayata geçirilmiştir… Bu teşhisi dürüstçe yapamayanların, bundan böyle doğru strateji izlemelerine olanak yoktur. Geriye doğru kısa bir gezinti yaptığımızda; emperyalistlerin desteği ile ve onlarla işbirliği içerisinde olan bir siyasi partinin (AKP’nin) siyasi iktidarı ele geçirdiği, iktidar olmanın avantajlarını ve yasama olanaklarını kullanarak, polis içerisinde bilinen yapılanmayı gerçekleştirdiklerini, daha sonra da Süleymaniye’de başına çuval geçirilen ordunun başına çorap örmeye başladıklarını, teknolojik üstünlüklerle TSK’ni kuşattıklarını, bu şekilde elde ettikleri işbirlikçilerle yurtsever pek çok subayı tutukladıklarını biliyoruz… Ergenekon, Balyoz ve Casusluk adı verilen davalar ile ordu bir bütün olarak töhmet altında bırakılmıştır. TSK, geçmişinde ABD destekli darbeler yapmış olmanın ezikliği içerisinde, komplolara karşı etkili mücadele yapma yerine, olmayan hukuk zemininde “savunma” yaparak aklanma yolunu seçmiştir… 2010 yılında yapılan Halkoylaması ile yargıyı ele geçiren hükümet, kansız bir şekilde kendi darbesini yapmıştır… Bu gerçeği göremeyenlere kör demek zorundayız. Kendi yolunu bulmak için değnek kullanan CHP ve MHP gibi siyasi körler; bu girift ve dikenli yollarda Türk halkına artık doğru yolu gösteremezler!…

11 yıl gibi kısa bir sürede, önemli ölçüde toplumu ve rejimi dönüştüren iktidar karşısında, bu çakma muhalefet; gündem belirleyememiş, halka umut olamamıştır. Tam aksine muhalefet yapar gibi yapmış, olayların arkasında kalmış ve havanda su döverek boş gevezeliklerle zamanı geçirmiştir… Bu tutumuyla “karşıdevrim”in başarısı için en anlamlı desteğin muhalefetten geldiğini söylemekte bir yanlışlık yoktur… Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, CHP içerisinde yuvalanan Sorosçu ekip ile MHP Müdürü Devlet Bahçeli’nin etrafında kenetlenen avantacı takımın, en kritik konularda karşıdevrimin başarısı için koltuk değneği görevi yaptığı sır değildir!..

Ne yazık ki, yaşanan gerçekler bu kadar acıdır…

Şimdi önümüzde duran acil bir görev vardır: “Bulunduğumuz durumdan nasıl kurtulacağız?” sorusuna akıllıca ve doğru bir yanıt bulmak zorundayız. “Karşıdevrim”in de bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Onu durdurmak ve Atatürk Devrimlerini kaldıkları yerden sürdürebilmek için tek silah sağ duyulu Türk halkıdır. Siyasi mücadeleyi sürdürebilmek için, hayati öneme sahip olan siyasi partiler (CHP ve MHP), karşıdevrimciler tarafından ele geçirilmiştir. Bu acı gerçeği görüp kabul ettikten sonra, ne yapmamız gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. CHP ve MHP yönetimlerini çok hızlı bir şekilde bu işgalcilerin elinden geri almak gerekir. Bu yönde atılacak adımların başarısızlıkla sonuçlanması da olasıdır. Zira 11 yıllık sürede bu iki partiyi delege düzeyinde de ele geçirmek olasıdır… Eğer gerçek böyle ise, o zaman başka bir çatı altında mücadeleyi sürdürmek kaçınılmaz olacaktır. O çatı, yaşamın somut pratiği içerisinden çıkarak kendisini kanıtlayacaktır. 29 Ekim’de Cumhuriyeti kutlayacak ve alanlarda andımızı okuyacak olan bu soylu ve milli olan hareket, bundan böyle de Türk halkına önderlik edecektir…

***

Atatürk ve İnönü’ye, hatta Ecevit ile Baykal’a dahi “ırkçı-şoven”, diyecek kadar cahil, daha sonra da Lüleburgaz mitinginde “Atatürk’ün askeriyiz” diyecek kadar şaşkın birine ne kadar güvenilir? Atatürk ırkçı ve sen de onun askeriysen, sen nesin? Ya ırkçı ve şoven bir askersin ya da yalancının tekisin!.. Her iki halde de bizden değilsin…

Kemal Kılıçdaroğlu, Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine verdiği demeçte “Evet, CHP ırkçı-şovendi ama artık öyle değil” demiş… Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğuna oturan bu zavallı, Seyit Rıza ile Şeyh Sait’i önder kabul eden bu mürteci, ne kadar “dürüst” ve “namuslu” bir politikacı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır!..

Yerel seçimler öncesinde, parti içi tartışmaların bir kenara bırakılmasını isteyenler, genellikle “solda birlik” kavramına sarılarak, CHP Genel Merkezi’ndeki Sorusçuların işgalini yok saymamızı istiyorlar. CHP’nin yerel seçimlerde stratejisini belirleyecek olan kişinin Aydın Ayaydın (1) olması, sanırım bu konuda bir fikir verecektir. Aldatılmak için ağzı açık bekleyen ayran delilerine göre, seçimlerden sonra, kurultaylarda bu hesaplaşmalar yapılmalıdır. Bu aymaz delege bozuntularının atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra bile, söyleyecekleri bir şey elbette vardır. Aslında bu söylem, işgalcilerin görevlerini tamamlamaları için onlara zaman tanımaktan başka bir işe yaramaz. Bu gerekçe ile sağlanan zaman, işgalcilere parti içerisinde iyice örgütlenmek, muhalif olan sesleri kısmak ve tasfiye etme olanağını sağlar… Bu nedenle “solda birlik” söylemi sol bir söylem değil, tam aksine sağda birliği sağlamaya dönük bir slogandır. Türkiye’de solun ve sağın oy yüzdeleri göz önünde tutulduğunda; solda birlik sağlansa bile, bunun en çok yüzde 40′lara kadar tırmanabileceği, buna karşılık refleks olarak, sağda birliğin kendiliğinden oluşacağı ve yüzde 60 ile yine çoğunluğu sağlayacağı açıktır…

Bu nedenle buna benzer içi boş sloganların etkisi altında kalmadan, doğru fikirler etrafında ve yeni bir çatı altında örgütlenmek en doğrusu olacaktır. Unutulmamalıdır ki, Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan önce, ne “solda birlik” sağlanmıştı ne de çoğunluk sağlanmıştı. Bir avuç inançlı yurtsever, kararlı adımlarla mücadeleye başlamış ve bütün dünyanın önünde saygıyla eğildiği büyük bir zafere imza atmıştır. İkinci Kurtuluş Savaşı’mız için de aynı yol izlenmelidir…

***

Kanada merkezli “Global Research” dergisinde ; “Ğuta’da Kimyasal Silah Saldırısı, ABD Yalanı ve Çocukların Ölümü Üzerine İnsani-Askeri Müdahale” başlığını taşıyan kapsamlı bir çalışma yayınlandı. (2) Bu çalışmada, “dış müdahale” için çocukların “Suriye silahlı muhalefeti” tarafından katledildiği, vücutlarına “zehirli gaz” enjekte edildiği, video çekimleriyle oynandığı ve sahte fotoğrafların servis edildiği kat-i bir şekilde Birleşmiş Milletler heyetinin raporunda tescil edildiği” ifade edilmiştir…

Suriye’ye silahlı müdahale edilmesi için üstünü başını parçalayan hükümetin destekçisi olan “iki kişiden biri”ne duyurulur!…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)Bir zamanlar Takvim ve Sabah Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan sarı basın kartı sahibidir. Yazılarına vatan gazetesinde devam etmektedir. Ayrıca Eylül 1992′de dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özaltarafından YÖK üyeliğine atanmış ve 1995 yılının Kasım ayında DYP’den milletvekili adayı olabilmek için istifa etmiş ancak milletvekili seçilememiştir. 1999-2002 yılları arasında ANAP İstanbul milletvekilliği yapmıştır. 2011 seçimleri öncesine kadar Vatan Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmıştır. 2011 seçimleri için CHP’den İstanbul milletvekili adayı olmuş ve seçilmiştir.

(2)http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/kimyasal-silah-meselesi-ve-aydinlik-gazetesi-h16312.html

KAYBEDECEK VAKTİMİZ KALMADI!..

kurtcebe_cumhuriyeti_1

 

Üzerinde anlaşmaya varılan yeni Anayasanın 59 maddesini Meclis’ten geçireceksiniz de ne olacak? Kılıçdaroğlu, Başbakanın bu isteğini neden sahipleniyor? Herkes biliyor ki bu işten sonra, sıra üzerinde anlaşmaya varılmamış maddelerin “halkoyu”na sunulmasına gelecek…

“Halkoylaması”ndan önce, iktidarın “evet”i mi muhalefetin “hayır”ı mı daha çok taraftar bulacak!… Yeni yapılacak halkoylamasının, 12 Eylül 2010′da yapılan halkoylamasındanne farkı olabilir? Y-CHP bu farkı hangi araçlarla nasıl yaratacaktır ki, oylamanın sonucu “hayır” çıkabilsin? Bütün bu soruların akla yatkın yanıtlarının verilmesi gerekir. Aksi halde muhalefet eliyle, AKP’nin önündeki BOP Programının anayasa aşamasına geçilmiş olur!..

Y-CHP, tıpkı MHP gibi iktidarın bir koltuk değneği durumuna düşürülmüştür. CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndaki üyesi Atilla Kart’ın, “ortak vatan”, “tek devlet” ve “eşit yurttaşlık” kavramlarını ortaya atarak, “Türk Milleti” kavramını sulandırmakla görevli olduğu ortaya çıkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun bu komisyondaki gerçek sesi Rıza Türmen ile Atilla Kart’tır. Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halka Türk Milleti denir açık tanımlamasına rağmen, “Türk” sözcüğünün bir ırkı tarif ettiği şeklindeki kasıtlı ve yanlış propagandaya inanılması için bu önerinin ortaya atıldığı tartışmasızdır. Aynı durum öğrencilerin okuduğu andın içerisinde geçen “Türk” sözcüğü nedeniyle andın kaldırılmasında da yaşanmıştır. CHP’nin “andımız”ın kaldırılmasına gerçekte bir itirazı yoktur. Öte yandan hükümetin Çin ile füze anlaşması yapılmasına herkesten önce, ABD’nin çıkarlarını korumakla görevli Erdoğan Toprak karşı çıkmaktadır. Erdoğan Toprak, Kılıçdaroğlu’nun gerçek sözcüsü durumundadır. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu da emperyalizmin çıkarlarını korumakla görevlendirilmiş bir Amerikan hayranıdır. Tıpkı MHP’nin Suriye tezkeresinde takındığı tutum gibi yapmaktadır… MHP, lafta tezkereyi eleştirip karşı çıkmış gibi yapmıştır fakat oylamada tam tersini yaparak, hükümete destek vermiştir. Demek ki, MHP görevini yapmıştır. Şimdi sıra Y-CHP’dedir ve ondan beklenen görev, yeni Anayasa’nın bir an önce halkoyuna sunulması için yoldaki taşları temizlemektir. Bu konuyu gündeme taşımak Y-CHP’ye verilmiş olan görevdir!.. Ana muhalefet tarafından iktidara en anlamlı destek, ancak bu şekilde verilebilir…

Bu fikri doğrulayan en temel olgu, sözde “Demokratikleşme Paketi”nin açılmasından sonra takınılan tutumdur… Y-CHP, karşıdevrimin mimarlarından AKP milletvekili Prof. Dr. Burhan Kuzu’nun, “ana dilde eğitim” ülkeyi bölünmeye götürür şeklindeki açıklamalarından sonra bile, ayaklarının üzerine kalkamamıştır!.. CHP kurumsal olarak Burhan Kuzu’dan çok geride kalmıştır. Kılıçdaroğlu bu paket için, “Bizim önerilerimizin kötü bir kopyası” diyebilmiştir. Böylece anlaşılmaktadır ki, Y-CHP yönetimi “Türk” ve “Atatürk” sözcüklerinden oldukça rahatsızdır!.. Demek ki, Y-CHP de “dar bölge sistemi” ile milletvekili seçimi yapılmasına razı gelmektedir. Bunun anlamı açıktır: AKP’nin gerekli oy desteğine sahip olmadan iktidarını sürdürmesi ve karşıdevrimini tamamlaması istenmektedir. Kabul etmek gerekir ki, Kılıçdaroğlu bu noktada oldukça gözü karadır…

Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan hükümetlerine yönelttiği eleştirilerin tümü, danışıklı dövüşten farksız ve halkı yönetmek içindir. Nitekim, bu yöntemle hükümetin hiç bir icraatı engellenememiştir. Gerek parlamentoda gerekse parlamento dışında biteviye havanda su dövülmüştür… Ayrıca Y-CHP’nin, “ana dilde” eğitim yapılmasını kabul etmek suretiyle, bu topraklar üzerinde 18 ayrı dilde eğitim yapılabileceğine aklı yattığı anlaşılmaktadır… Açıktır ki, fiilen ülkeyi bölme anlamına gelen bu önerinin gerçek sahibi, Türkiye’yi bölmeyi kafasına koymuş olan ABD’dir. ABD’nin Türkiye elçisi Rıza Türmen, PKK’nın “özerklik” isteğini CHP adına kabullenmiştir… BOP’nin en önemli elemanlarının Y-CHP içerisinde olduğu defalarca kanıtlanmıştır. Emperyalizmin Türkiye’yi bölme isteği, uşakları tarafından aheste aheste Türk halkına benimsetilmek istenmektedir. Bu işi yapanların başında AKP hükümeti gelmektedir. İkinci sırada ise PKK vardır ve ardından Y-CHP ile MHP bu ihanet planında görev almış bulunmaktadır… “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” atasözü her gün yeniden bu sözde muhalif partiler tarafından doğrulanmış olmaktadır…

“Dersimli” Kemal, Lüleburgaz’da Mustafa Kemal’in askeri, CHP Genel Merkezi’nde ise, Mustafa Kemal’in yurttaşı rolünü oynayarak halkı aldatmaktadır… Karşıdevrim, üst yapı kurumlarını tamamlayana kadar, Kılıçdaroğlu bukalemun gibi renk değiştirip, CHP tabanını oyalamaya devam edecektir… Genç Cumhuriyet’e ihanet eden Seyit Rıza ve Şeyh Sait’in CHP’yi ele geçiren torunları, dedelerinin intikamını almak için tıpkı onlar gibi düşmanla işbirliği içerisine girmişlerdir. Bu noktadan itibaren, CHP’nin geri alınması da oldukça zorlaşmış bulunmaktadır… Örgütsüz toplumun karşıdevrimi durdurabilmesi olanaksızdır. Bu nedenle Atatürkçü düşünceyi benimseyen Cumhuriyete bağlı gençliğin, bu yeni durumu tartışmaya başlayarak, gereğini yapmaları önlerindeki en acil görevdir… Bekleyerek, yeni gelişmelere göre tavır belirlemek asla doğru değildir. Zira bu şekilde kaybedilecek vakit, hayati öneme sahiptir ve kaybedilmekle iş işten geçmiş olabilir…

Av. Cemil Can