Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

YENİ CHP “F TİPİ”DİR!..

Y-CHP_1

CEBİMİZDEN HÜKÜMETİN ELİ ÇIKMIYOR!..

Doların 2.30 TL’yi, benzinin 5.00 TL’yi aştığı bugünlerde, cebimizdeki her 100 liranın 30 lirası uçup gitti. Ekonomi dilinde bu işe  “devalüasyon”  diyorlar. Size sormadan bir gece cüzdanınızdan paranızı çalıyorlar. Sıcak para ile idare edilen ekonomimizin nereye kadar dayanabileceğini göreceğiz. Devlet krizinin yanında ekonomik kriz de kara kış gibi kapımıza dayanmış. İki kişiden birinin desteği ile iktidara gelen AKP, başka havalar çalıyor şimdi!.. Temsilcilerimiz Suriye’de yenilen emperyalistlerin şansını tersine çevirmekle meşguller. Akıllarınca “muhalif” teröristleri destekleyerek Esat’ı devirecekler…  Esat’tan size ne, kendi yurttaşınızın derdine çare olsanıza!… Belli ki, büyüklerimiz varlıklarını Esat’ın gidişine bağlamışlar. Şam’da kılacakları Cuma namazının hayali ile yaşıyorlar!..

Başbakanımız iyice duvara dayanmış, ülkeyi yönetemiyor artık!  “Türk milleti adına” egemenlik yetkisini kullanan erkler de öyle; yaşam ünitesine bağlanmış, doyasıya nefes alamıyorlar. Savcılar, 31 Mart’a kadar dosyalarına el süremiyor. Sürenler sürgün! Polis için ise durum biraz daha farklı. Onların denkleri bağlı, her gün yer değiştirme tehlikesi ile yaşıyorlar. Aslında hepsi de bu yaşadıklarını fazlasıyla hak ettiler. Cumhuriyetin yıkılmasında rol alanlar, er geç yaptıklarının hesabını bir gün verecekler… Bu bölüm bir iç hesaplaşmadır, burada bizim yerimiz olamaz!..

Böylece Erdoğan ile Cemaat arasındaki kavga giderek kızışacağa benziyor. Adalet Bakanlığı Müsteşarının tehdit ettiği İzmir’in  –Cumhuriyet sözcüğünü bilerek kullanmıyorum- Başsavcısı Hüseyin Baş’ın da başı dertte… Tek başına tuttuğu tutanağı, kamuoyuna Kılıçdaroğlu açıklamış iyi mi? Kılıçdaroğlu, nedense desteğin bu kadarını, kahraman Türk askerlerinden bugüne kadar hep esirgemiş…  O tutanak doğru ise, -ki doğru olduğu kuvvetle muhtemeldir- devletin düşürüldüğü durumun bir ibret belgesi olarak kabul edilmelidir.  O tutanak bile, bağımsız yargının tamamen yok edildiğinin en somut kanıtıdır. Demokratik bir ülkede; böyle bir belge, hükümetin istifa etmesi için yeter de artar bile. Bizdekilerde nerde o yüz! Utanma ve arlanma duygusunu tamamen yitirmiş bir kabinenin,  Adalet Bakanı  da müsteşarının ardından  aynı savcıyı arayarak, “ilgili savcıdan dosyayı al kendin yürüt”  diyebilmiş!..

Y-CHP, “F TİPİ” BİR PARTİDİR!..

Belli ki, hükümet ile Cemaat, ellerindeki kamu gücünü birbirlerini yıpratmak için kullanıyorlar. Dolayısıyla bundan sonra kurallara uymaları da beklenemez. Kamu gücünü kötüye kullanmak zaten yasa dışı bir eylemdir.  İki tarafta aynı durumda olduğu için, hiçbir şekilde  birinden biri tercih edilemez!.. Bu noktada, birinin diğerine karşı yönelttiği suçlamaya son derece dikkatli ve temkinli yaklaşmak gerekir. En azından yıpratmak amaçlı olan, masa başında uydurulmuş bir “kumpas” olasılığını göz önünde tutmak gerekir. Gerek hükümet ve gerekse Cemaat, “kumpas”  kurmak konusunda ne kadar yetenekli olduklarını kanıtlamışlardır… Bu nedenle muhalefetin dik durması ve hukukun üstünlüğü çizgisini terk etmemesi şarttır. Muhalefet, ancak o zaman iktidar alternatifi olduğuna halkı inandırabilir ve geniş yığınlara güven verebilir. AKP’ye benzemek veya onun  görevini  bıraktığı yerden devralmaya hazır olduğunu ima etmek, bunun için de Cemaat’le işbirliğine girişmek  intihar anlamına gelir!..  Bu çerçevede bir an için savcı Hüseyin Baş’ın tutanağının gerçeği yansıtmadığını kabul edelim. Görevden alınacağı kesinleşen bir savcının, giderayak hükümete çelme takmak ve bu şekilde  mensup olduğu Cemaati avantajlı duruma geçirmek için böyle bir şey yapması imkansız bir şey mi? Ana muhalefet  partisinin genel başkanı,  eline tutuşturulmuş her kağıt parçasını TBMM’nde gerçekleşen grup toplantısına getirip, 76 milyon halkın gözünün içerisine baka baka sahiplenebilir mi? Bu kadarı yetmezmiş gibi , bir de gerçeğe uygun olup olmadığı kesinleşmemiş bu belgeyi İngilizceye çevirtip,  dünya aleme dağıtacakmış!..  İleride bu belgenin masa başında hazırlanmış  “düzmece” bir belge olduğu ortaya çıkarsa ne yapacaksın? Savcıya o kadar mı güveniyorsun? Cemaat mensubu bir savcının, ana muhalefet partisini, kendi kavgasının özel bir aracı gibi kullanmasına izin veren Kılıçdaroğlu, bunun hesabını nasıl verecektir! Bu kadar yeteneksiz ve inisiyatif koymaktan aciz,  bir adım ilerisini göremeyen bir  adam, Atatürk’ün partisinin başında neden tutulur?.. Anlamak mümkün değildir!..

Hiç gerekmediği halde CHP, Cemaat ile hükümet arasındaki kavgada neden taraf oluyor?

Bundan böyle “kumpas” amacıyla hazırlanmış her belgeyi Kılıçdaroğlu’nun eline tutuşturup ortalığa salmak mümkün hale gelmiştir… CHP’de tabandan gelen ortak akılın tepeye doğru akışının önüne ne yazık ki set çekilmiştir. SOROSCU, Amerikan hayranı bir ekip, memur Kemal’i kukla gibi parmağında oynatmaktadır. Fetullah  Gülen’in kucağına oturmuş bir CHP, hiçbir şekilde Cemaat mensuplarının işlediği suçların hesabını soramaz!.. Tam aksine, işlenmiş bütün suçlara kılıf uydurmak zorunda kalacaktır. Aklınıza getirin hele, Y-CHP ile Cemaat ortak bir iktidar kurmuştur.  12 yıllık bu kara dönemde; devletin hiçbir kurumunda, CHP’ye yakın bir tek memur bile bırakılmamıştır. Dolayısıyla, CHP’nin olası iktidarında, bu kurumlarda istihdam edecek yetişmiş kadrosu bulunmamaktadır…. AKP’nin iktidara gelmesi ile “F Tipi” hâkimler, savcılar ve polisler Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığına doldurulmuştur. Olası bir  CHP-Cemaat “koalisyon” hükümetinde, Cemaat bu bakanlıkları seve seve CHP’ye bırakabilir!.. Onların yerine de iki ayrı bakanlık ele geçirir. Bu kadrolarla, böyle bir hükümette,  CHP’liler geçmiş hükümetin hukuksuzluklarının hesabını sorabilirler mi? Hele de hesap sorulacak olan kişi Cemaat mensubu ise. Hesap sormak bir yana, Cemaatin istemediği yasaları bile çıkartamazlar. Yani o zaman da gerçek iktidar yine Cemaat olur. CHP’ye sadece figüranlık yapmak düşer… Belki birkaç aç gözlü bu iktidardan nasiplenebilir, ama halkın hiçbir sorununa çözüm üretilemez!.. Böyle bir iktidara,  önceden işlenmiş suçları zamanaşımına uğratma iktidarı demek çok daha yerinde olur!.. Bizim Kılıçdaroğlu, ne yazık ki, böylesine  aşağılık bir ortaklığa  “evet” demiştir!..

Bu iddialı sözlerimin onlarca kanıtı vardır. Kılıçdaroğlu’nun nerede ne zaman ne yaptığı artık herkesin malumudur. Maskesini bile takma gereği duymamaktadır. Dolayısıyla onun Cemaate yaklaşımını ele almak zaman israfıdır. Buna rağmen birkaç hatırlatma yapmak gerekir. Bir kere Kılıçdaroğlu, yargıdaki “F Tipi”ne kayıtsız, koşulsuz kol kanat germektedir. 17 Aralık operasyonundan sonra, hükümetin görevden aldığı savcı ve polis memurlarına dava açmaları yönündeöğüt vererek,  sahip çıkmıştır. Bu sözler bile başlı başına,  onların haksızlığa uğratıldıklarının kabulü anlamına gelmektedir.  Haksızlığa uğrayan bir memurun, üstelik bu kişi polis veya yargı mensubu ise,  nereye başvuracağını  “hesap uzmanı”  Kılıçdaroğlu’na soracak değil herhalde, bu konuyu ondan çok daha iyi bilirler. Aynı şekilde, Kılıçdaroğlu, Ergenekon davalarının en önemli aktörü olan Zekeriya Öz’ün, hükümete karşı söylediği sözlerin doğru olduğunu da kabul ederek, onu da  “dürüst” bir memur gibi lanse etmiştir…. Bay Kemal,  Hüseyin Baş’ın, tek başına hazırladığı tutanağı koynuna koyup, heyecanla kürsüye fırlamıştır…  Son olarak da HSYK’nın doğrudan hükümete bağlanmasına dönük yasa tasarısının AKP tarafından askıya alınmasına teşekkür etmiştir. Böylece yargının Cemaat elinde kalması için elinden geleni yapmıştır! Erdoğan’ın oluru ile yargıyı işgal eden ve  özel mahkemeler eliyle Cumhuriyeti  yıkan Cemaat’in en önemli silahı, Kılıçdaroğlu’nun katkısı ile yine ellerinde kalacaktır!..

Seçimler yaklaştı diye, bunları görmezden gelemeyiz!..

Bu açıklamalardan sonra biraz da Cemaat ile Y- CHP’nin, Ergenekon davaları ile başlayan ortaklığının, bundan sonraki yol haritasına bakalım…

GÜLEN’E GÖRE HÜKÜMETİN TEK BAŞARISI “EKONOMİK BÜYÜME”!..

Fetullah Gülen, ABD’nin ünlü gazetesi Wall Street Journal’e verdiği mülakatta şu noktaların altını çizmiştir:

  1. Gülen hareketi, AKP’yi zorlayan CHP’ye sıcak bakmaktadır…
  2. Ortak oldukları 12 yıllık AKP iktidarında hükümetin en büyük siyasi başarısı “ekonomik büyüme(1) dir,AKP ile yapılan ittifak “ortak demokratik değerler”, “evrensel insan hakları” ve “özgürlükler”  etrafında gerçekleşmiştir,
  3. AKP ile yapılan ittifak “ortak demokratik değerler”, “evrensel insan hakları” ve “özgürlükler” etrafında gerçekleşmiştir,
  4. Geçen 15 yılda Türkiye’nin  “ekonomik” ve “demokratik” ilerleme kaydettiği, son iki yıl içerisinde ise bu ilerlemenin tersine döndüğü ileri sürülmektedir,
  5. Emniyet ve yargıdaki Cemaat mensupları tarih boyunca dünya görüşleri nedeniyle “fişlendiği” ve “ayırımcılığa” tabi tutuldukları için bu kurumlarda görev almışlardır,“” ile binlerce duruşmanın hükümleri feshedilecekse bunun yargı güvenliğine zarar vereceği ve on yılda elde edilmiş “  tersine çevireceğine inanılmaktadır,
  6. Yeniden yargılanma” ile binlerce duruşmanın hükümleri feshedilecekse bunun yargı güvenliğine zarar vereceği ve on yılda elde edilmiş “kazanımları”  tersine çevireceğine inanılmaktadır,

(2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile elde edilmek istenen sonuç zaten bu yargılamaları yapabilmekti…)

    8. Koza Grubu, İstikbal Grubu ve Bank Asya’ya karşı yapılan sıra dışı denetimler,  Koç ve Doğan Gruplarına karşı yapılan vergi cezası vuruşları ile aynı mahiyettedir

    9. “Demokrasi”, “evrensel insan hakları” ve “özgürlükler” gibi değerlerin arasında “şeffaf ve hesap sorulabilir” hükümetler de bulunmaktadır…

Hiç kuşku yok ki, bu saptamaların çoğu gerçek dışıdır… Cemaat hükümeti başarılı kendini de suret-i haktan(2) göstermek çabası içerisindedir!..

***

“BÜYÜKLÜK” SİLAHI!..

Denebilir ki,  Fetullah Hoca Efendi “En büyük Amerika’dır ve ben onun kâhyasıyım”  sözleri ile özetlenebilecek bir büyüklük havasını üflemektedir!  Gerçekte ABD’nin de en büyük silahı “büyüklük” fikrini kabul eden insanların her ülkede fazlaca bulunmasıdır. Bu fikir zayıf ve güvensiz insanları ABD işbirlikçisi yapmakla kalmıyor, kararsız kitleleri de güçlünün yanında yer almaya yönlendirerek, gerçekte gücü olmayan bir odağı, büyük ve güçlü hale getiriyor…  Gülen’in, bugün için geçerli  tek sermayesi  arkasına aldığı Amerikan sanal gücüdür…  Ne yazık ki, bu saplantı, az gelişmiş toplumlarda derin etkiler yaratmaktadır. Emperyalizmi ilk defa yenilgiye uğratanların  partisi olan CHP bile, bugün için ABD’nin desteği olmadan iktidara gelinebileceğine inanmamaktadır!… Oysa ABD desteği ile gelen bir iktidarın, AKP’den farklı olamayacağı son derece açıktır. Bu yüzden böyle bir iktidar arayışına şiddetle karşı çıkmak gerekir. Dış güçlerin desteği ile gelen bir iktidar, her şeyden önce aslanlı yolda başlayan yürüyüşü yavaşlatır ve gerçek halk iktidarını geciktirir…  Ayrıca yabancı güçlerin desteği ile kurulan bir hükümet, ulusal çıkarlarımızı gerektiği gibi savunamaz,  bağımlılığı nedeniyle de her türlü tavizi kolaylıkla verebilir. Böyle bir durum,  Atatürk’ün “Tam bağımsız Türkiye” ideali ile çelişir ki, buna hiçbir yurtsever CHP’linin yanaşmaması gerekir…

Bu nedenle halka dayanmayan bir CHP iktidarı için koşuşturmak yerine, halka dayanan yurtsever çekirdek bir kadronun peşine düşerek,  yeniden Samsun’a çıkmak en isabetli hareket olur…

***

CESETLER NEDEN HABER KONUSU OLMADI?

Anadolu Ajansı ceset görüntülerini yayınladığı gün, Cenevre-2 toplantısına katılmak üzere, pek çok ülkenin dışişleri bakanları yola çıkmıştı. Akla ilk gelen soru, bu fotoğrafların çekildikleri zaman neden haber konusu yapılmadıklarıydı. Savaşta bile olsa sivil halkın öldürülmesinin haber değeri vardır. On binlerce fotoğraf, on binlerce cinayet demektir. Böyle bir durumda, basını sustursanız bile ölenlerin yakınlarını susturamazsınız!.. Toplantı bitti ama nedense bu sorulara hala yanıt veren çıkmadı…

Geçmişte Suriye ordusunun,  kimyasal silahla öldürüldüğü ileri sürülen çocukları, dışarıdan gelen ve kendilerini “muhalif”  adını veren teröristlerin öldürdüğü, BM uzmanları tarafından ortaya çıkartılmıştı. MİT’in “insani yardım” TIR’ları ile Suriye’deki muhaliflere taşıdığı, tank mermileri, roket parçaları gibi silah ve mühimmatın ne için kullanılacağı sorusuna bile izin vermiyor hükümetimiz… “Devlet sırrı” deyip geçiyorlar. Hükümetin en yetkin hukukçusu Burhan Kuzu,  bu hukuksuzluğu   vicdana uygun buluyor!… Kızılay’ın işini yapan MİT’in görevini hangi kurum yapıyor acaba? Bu tartışmalar sürerken, Suriye Dışişleri Bakanı Velit Muallim, Dışişleri Bakanımızın gözünün içerisine bakarak, suçluları açıklıyor:” Suriye’yi yok etmek için uzun yıllardır yapılan planları uygulama emri aldılar. Erdoğan hükümeti olmasa bunların hiçbiri yaşanmazdı. Bu hükümet kendi topraklarında teröristleri eğitiyor” diyerek doğrudan bizim hükümeti işaret ediyor…  ABD 83 ülkeden getirdiği teröristlerle, halkının yüzde 70’inin desteğini almış meşru bir hükümeti yıkmak istiyor ve biz onun yardımcısıyız!..

SİCİLİMİZ BOZUK!..

Hükümetimizin sicili, Irak’ın ABD tarafından işgaline destek vermekle zaten bozulmuştu. Başbakanın, “Libya’da NATO’nun ne işi var” dedikten sonra, ordumuzu Kaddafi üzerine yürütmekle, gerçek yüzümüz ortaya çıkmıştı. Ardından İsrail’i korumak için kurduğumuz füze kalkanı, işleri çığırından çıkardı… “One minut” kabadayılığı ve “Mavi Marmara” gemisi baskını da bir işe yaramadı… Nihayet,  Filistin ve Suriye halklarının yanında savaşan Lübnan Hizbullah’ını “hizbulşeytan” ilan ederek, gerçek safımızı n, Ortadoğu halkları değil, ABD ve İsrail’in yanında olduğunu belirledik. Mısır’da İhvan’ı destekleyerek bir kez daha duvara tosladık. Cenevre-2’de Davutoğlu’nun yüzüne söylenenleri, doğrusunu söylemek gerekirse  fazlasıyla hak ettik!.. Son bir not ekleyelim: Suriye ile ilgili olup olmadıkları kesinleşmeyen o ceset fotoğrafları ile ilgili olarak Y-CHP’de hükümetin yanında yerini aldı. ABD’nin Y-CHP içerisindeki  en has adamı Faruk Loğoğlu, peşinen bu cinayetleri işleyenin  Esat yönetimi olduğunu ilan ederek,  CHP adına bir kınama mesajı yayınladı!.. Dolayısıyla, Suriye sınırında yakalanan silah yüklü TIR’larla ilgili, önceden yapılan açıklamaların gösteri amaçlı olduğu da kabul edilmiş oldu. Öyle ya cinayetleri işleyen Esat ise, Erdoğan’ın gönderdiği silahlar için kıyameti koparmanın alemi ne!.. Burhan Kuzu gibi vicdanidir deyip geçin… ABD’nin  CHP’deki büyükelçisi Faruk Loğoğlu, bu konuda hiç ağzını açmayacaktı!.. Delegeyi huylandırmayın!?.. Balık hafızalı olabiliriz ama dün dediklerinizi gün gibi hatırlıyoruz!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)    “Bu dönemde devlet üretimden çekildi. Özel sektör rantiyeleşti, üretimden koptu ve karlarını üretimden değil, devlete borç vermekten elde etmeye başladı. Üretim ekonomisinin yerini, borç paraya bağımlı bir tüketim ve israf ekonomisi aldı. Türkiye ödeyebileceğinden çok daha fazlasını borçlanarak tüketiyor. Fakat bugün sıcak para ve borç ekonomisi açısından deniz bitmiş gibi gözüküyor…”

http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/chpde-cemaat-tartismasi-chpde-krizin-uc-katmani-h32103.html

(2)    Her şeyin doğrusunu, akla ve vicdanların sesine uygun olanı yapmaya çalışıyormuş gibi görünürken başka bir amaç gütmek anlamına gelir. (Oktay Ekşi)

http://www.kongar.org/medyanotu/256_Sureti_Hak-Sureta_Hak.php

PANİK!..

 Bilal

 

AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan Başbakan Erdoğan’ı “Allahın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” olarak tanımladıktan sonra, dış mihrakların önünü kesmek için uğraştıklarını söyleyerek rüşvet ve yolsuzluk iddialarının gerçek dışı olduğuna vurgu yaptı… Arslar İmam Hatip mezunudur. İlk imza sahibi olduğu hiç bir kanun teklifi yoktur. Bugüne kadar arkadaşlarının hazırladığı üç yasa teklifini imzalamış, bir tek yazılı ve sözlü soru önergesi yok. Meclis soruşturması talebi de hiç olmamış. İktidar milletveki olduğu için gensoru önergesi vermesini bekleyen yoktu zaten. Genel kurulda toplam üç kez konuşmuş, iki kez bütçe görüşmelerinde söz alan Arslan, TSK Disiplin Kanun Tasarısı üzerinde de kısa bir konuşma yapmış. Bir de Giresun Milletvekili Nurettin Canikli’nin terör olaylarındaki artış nedeniyle verdiği genel görüşme önergesini imzalamış… Milletvekili olarak bugüne kadar yaptığı işler bunlardan ibarettir!.. Milletvekili seçilme nedeni, Başbakana yağcılık yapmaktan başka bir şey olmayan biri, bu yüce milletin vekili olabilir mi?.. Parti içi demokrasinin işlediği bir partide Fevai gibiler değil milletvekili, siyasi partilerde çaycı bile yapmazlar… Gelen tepkiler üzerine, Bay Fevai güya dilinin sürçtüğünü söyleyerek bir düzeltme yapmış. Erdoğan için: Allah’ın insanlarda olması istediği üstün vasıfların tümünü üzerinde toplayan lider demek istedim demiş!.. Düzeltme düzeltilmemiş açıklamasından beterdir. Gören Allah için desin hele, Tayyip Erdoğan’da Allah’ın insanlarda olmasını istediği üstün vasıflardan hangisi vardır? Yağcılığın bu kadar işe yaradığı bir başka ülke olduğunu hiç sanmam!..

***

Başbakan’ın ruh sağlığının nasıl göründüğü psikiyatris Mehmet Bekaroğlu’na sorulmuş. Meslek etiği nedeniyle, bu soruya tam olarak yanıt vermeyen Bekaroğlu:”Başbakanın panikte olduğunu söyleyebilirim. İnsan panik anında neyi, nasıl yapacağını tam kestiremez. Panikten kurtulmak için attığı adımlar paniği arttırır.Kendisine ve çevresine daha çok zarar verir” demiş…

Aralarında Başbakanın oğlu Bilal’in de bulunduğu ikinci dalga operasyonu başlatan savcı Muammer Akkaş’tan dosya alındıktan sonra, yerine gelen yeni savcı ilk iş olarak “yakalama ve gözaltı” kararını kaldırmış. Biraz rahatlayan Erdoğan, İmam-Hatiplerin kuruluşunun 100. yıl dönümü münasebetiyle yaptığı konuşmada, İmam-hatiplileri övdükten sonra, 4 çocuğunun da imam hatip mezunu olduğunu söyleyerek, çocukları ile gurur duyduğunu açıklamış!.. Çocuklarının yolsuzluklara karışması halinde, onları evlatlıktan reddedeceğini söyleyen Başbakanın bu sözlerine inananoldu mu bilmem ama panik hali için geçti denemez!.. Ne demiş atalarımız? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!..

Toplu konut mevzuatı ile yaratılan “kent rantı”, iktidarın başını çok fazla döndürmüş olmalı ki, hükümet HSYK’yı RTÜK gibi parlamentoda temsil edilen partilerin göstereceği adaylardan oluşturmayı bile düşünmeye başlamış.Böyle bir durum gerçekleştiğinde, Mecliste çoğunluğu olan parti HSYK’yı ele geçirecek demektir. Erdoğan’ın kafasının içinde yargıyı tam olarak kendisine bağlamak düşüncesi var… Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Arınç bile, AB ülkelerinin çoğunda HSYK benzeri kurumların üyelerinin çoğunluğunu yürütmenin seçtiğini ileri sürerek Erdoğan ile aynı düşünceyi paylaştığını söylemiş. Hükümetin iki ağır topu bu kadar ileri gittiğine göre, Erdoğan’ın ailesinin karıştığı yolsuzluk olayları da hayli büyük olsa gerekir. Bu yüzden Başbakanın paniği bir türlü geçmek bilmiyor!.. Yargıyı ve emniyeti bu panik halinde iken dağıtan Erdoğan, kendini ve ailesini kurtarmak için, devletin temeli olan adaleti de gözden çıkartmış. Bundan sonra atacağı her adım, yeniden ve daha büyük paniğe kapılmasına neden olacak. Doğal olarak, panik üstüne yeni hatalar da yapacak ve her hatadan sonra yeniden paniğe kapılacak… Tepe taklak yuvarlanmanın başlangıç noktası paniğe kapılmaktır…

Hükümet, Singapur ve Malezya’ya yolsuzluklarla nasıl mücadele edileceğini öğrenmek için heyet gönderecekmiş! Şükredelim ki, akıllarına Afrika’nın yamyam kabileleri henüz gelmemiş!..

Tayyip Erdoğan’ın eski avukatı Faik Işık, Doğu Perinçek’in hukuk zaferinin Türkiye için önemini vurgu yaptıktan sonra, “ödül verilmesi gereken yürekli hukukçu” demiş. Perinçek’in hapiste olmaması gerektiğini söyleyen Işık, Ergenekon ve Balyoz davalarında adaletli karar verilmediğine inanmayanların saflarına katılmış… Bir kaç yıl önce Ergenekon davalarının savcısı olmakla övünen Başbakan’ı,Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’dan sonra eski avukatı da yalnız bıraktı!..

***

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na mahkeme kararı olmaksızın erişim engelleme yetkisi veren yasa tasarısı, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilmiş. Yasanın çıkartılması halinde alan adı engelleme, IP adresinden engelleme ve URL’ye engelleme yöntemleri ile paylaşılan içerikler sansürlenecek… Düşünceyi ifade etme özgürlüğüne açıkça aykırı olan bu yöntemlerle hükümete yöneltilen eleştiriler etkisizleştirilecek…

AKP’nin “ileri” demokrasisi böyledir işte!..

Av. Cemil Can

BEN DE VARIM!..

feyzioglu_1

Başbakan Erdoğan Malezya’da günah çıkardı. Ergenekon ve Balyoz davalarını kastederek “İçlerinde günahsız yatanlar var” dedi… Hükümet derhal harekete geçti. “Ne istediler de vermedik” dediği Cemaatin elinden verdiklerini alacaklardı. Polisin işini bitirmek kolaydı, yer değiştirdiler, kendi adamlarını kilit noktalara getirdiler. Yargıda ise zorlanmaya başladılar. Anayasal düzenleme de gerekebilirdi. Bu işler şakaya gelmez. Bu yüzden HSYK’nın doğrudan hükümete bağlanmasına ilişkin düzenleme Adalet Komisyonu’nda görüşülürken, Tokat Milletvekili havada uçan tekmesini konuşturmak zorunda kaldı… Bu kez hedefinde inançlı ve yürekli bir adam, Yargıçlar Sendikası Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu vardı… Erdoğan ne zaman antidemokratik bir adım atmaya karar verse, tam tersini söyleyerek işe başlardı. Bugüne kadar hep böyle oldu. Ele geçireceği kurumları önce itibarsızlaştırdı, sonra yasal düzenleme yaparak ele geçirdi. Erdoğan’a yakın yeterince eleman olmadığı için HSYK ve Emniyet gibi bazı kurumlar, koalisyon ortağı Cemaate bırakıldı. Haklarını yemeyelim Cemaat de kurumları ele geçirmede son derece başarılıydı. Erdoğan’ın şimdiki hedefi bu kurumlardan Cemaatcileri temizleyip, kendi adamlarını yerleştirmektir. Bunun için yine yasal düzenlemeye gereksinimi vardır. Mecliste Cemaatten doğacak fire, belli ki muhalefet partileri ile doldurulacak… Daha şimdiden saflar belirlenmeye başlandı… Aksi halde, 17 Aralık’ta düğmesine basılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının altında kalacaklar. Bu yüzden, Emniyet ve yargıyı tam olarak kontrol etmeleri şarttır. Yargı itibarsızlaştırılırken, verilecek olan tavizin büyüklüğüne bakamazlar artık. Ergenekon ve Balyoz davaları ile tutsak edilen yurtseverlerin serbest bırakılmasını bile kabul edebilirler…

Hükümetin bu açmazını yargının üç ayağından biri olan savunmanın başı, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu altın bir fırsata çevirdi. 76 milyon Türk halkı, bu yürekli adama her zaman minnettar kalacaktır. İki dalda profesörlüğü bulunan Feyzioğlu’nun, bu akıllı ve gerçekçi çözümüne, kahramanlığı defalarca kanıtlanmış olan Doğu Perinçek ile eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da destek verdiler… “Yolsuzluk gündemden düşer” diyerek, lafı ağzında geveleyenleri dinleyen olmadı elbette. Ne acıdır ki, bu lafazanların başında; yeni CHP ile yeni MHP’nin genel merkezlerine yakın adamları geliyor!..

Neymiş efendim, Feyzioğlu’nun çıkışı CHP Genel Başkanlığına veya Cumhurbaşkanlığına gelmek içinmiş! Bre ahmak herifler! Bu iki makam birbirine bağlı mı ki, bu çıkış, o makamlara gelmenin bir hazırlığı olsun? Bir hamle ile bu iki sonuç elde edilebilir mi? Feyzioğlu’nun çözümüne karşı gelenlerin ilk mantık hatası buradadır. İkincisi ise, ortaya konulan çözümün ne CHP genel başkanlığı ile ne de Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olmamasıdır. Hukuka aykırı olarak yapılan yargılamalar sonucu, müebbet hapse mahkum edilerek mağdur edilen kahramanlara bir kurtuluş yolu öneriliyor. Üstelik, olabilir ve gerçekçi bir çözüm ortaya konulmuştur. Sorunu bağlamından kurtarıp, ilgisiz bir alana taşıyan bu demagoglar, hiç kuşku yok ki, bugüne kadar saf tuttukları yerin yanlış olduğunun farkına yeni vardılar ve şimdi hükümetin işlediği günahlara ortak oldukları ortaya çıkacağından korkuyorlar. Neyse ki, CHP yönetimi başlangıçtaki tutumunu değiştirip, son anda TBB’nin çözüm önerisi doğrultusunda yasa teklifi verdi… Bahçeli’nin bu gerçekçi öneriyi “kanun değişikliği ile avunma” gibi göstererek küçümsemesi, kendi acizliğinin itirafıdır… Belli ki kendilerinin yapması gereken hamleyi, bir meslek kuruluşunun yapmış olmasını hazmedememişlerdir. Kabul etmek gerekir ki, Bahçeli de Türkeş’in koltuğunu dolduramıyor, ülkücülere doğru yolu gösteremiyor!.. O da Kılıçdaroğlu’nun baştan beri tutturduğu “yargıya güveniyoruz, yargı çözer” şeklindeki teslimiyetçi çizgide şaşırarak yolunu kaybetmiştir!..

Maskeleri düşen her iki lider, Türk halkına daha fazla vakit kaybettirmeden istifa etmelidir!..

Ceza usul hukuku ve ceza hukuku alanında en yetkin akademisyenlerimizden biri olan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na, okuduğunu anlamakta zorlanan ya da yanlış anlayan siyasetçi ve gazetecilerin hukuk dersi vermeye kalkışmasının nedenini anlıyorum. Her şeyi bilir gibi konuşma hastalığı ne yazık ki, toplum olarak hücrelerimize kadar işlemiştir. Nedense bir türlü haddimizi bilemeyiz. Hadi diyelim ki, Erdoğan cahil destekçilerine bir “kimlik” verdi ve onlar bu kimlikleri ile her türlü işe maydanoz olabilirler, bize ne oluyor? Gazete okumayan, tahsili olmayan, haberleri bile sürekli bir tek kanaldan izleyen biri, nasıl oluyor da Türkiye’nin en yetkin hukukçusunun önerisine karşı çıkabiliyor? Son 12 yılda herkesin her konunun uzmanı olması anlaşılır gibi değildir!..

Hoca ne diyor, okuyun, öğrenin sonra konuşun… (1)

***

Başbakanın “inlerine gireceğiz” dediği çetelere, Cumhurbaşkanı Gül, “elçi” göndermiştir. Yanlış duymadınız. Cumhurbaşkanı, Erdoğan ile Fetullah Gülen arasındaki kavganın “sulh” ile sonuçlanması için aracılık görevi üstleniyor. Galiba, tarafların bir birine vereceği zarar kadar Abdullah Gül’ün manevra alanı genişleyecek. Bu çerçevede Fetullah Hocanın “devlete” yazdığı mektup ibretliktir. Kendi internet sitesinde yayınlanmış, dileyen oradan okuyabilir… (2)

***

Hukuka ve gerçeğe aykırı delilleri üreten merkezin başında bulunan Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ü, “Sözlerine itibar etmek gerekir” diyerek, Kılıçdaroğlu sahiplenmiştir!.. Demek ki, bundan böyle, Öz’ün “dürüstlüğüne” adeta kefil olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözlerine itibar etmeyeceğiz… Kendini bu duruma düşüren biri Atatürk’ün koltuğunda oturabilir mi? CHP’de liderlik sorunu olduğu için her çıkış, genel başkanlık hazırlığı gibi değerlendirilmektedir!.. Saçlarınız yakında önünüze dökülecek, ak mı kara mı göreceksiniz. Genel merkez tutulduğu bu paranoya ile nereye kadar gidebilir ki?..

***

Başbakana göre, Savcı Zekeriya Öz yalancının biridir… Zekeriya Öz’e göre Başbakan iftiracıdır… Bir an için Başbakanın doğru söylediğini kabul edelim. Bu durumda Ergenekon ve Balyoz davalarının soruşturma aşamasını yürüten kişi yalancının tekiydi ve Cumhuriyetin Savcısı olacak niteliklere de sahip değildi… Dolayısıyla onun yönetiminde hazırlanan soruşturma dosyasına, savunmanın söylediği gibi sahte deliller katılmış olması göz ardı edilemez… Başbakanın bu açıklaması bile, başlı başına davanın yeniden görülme sebebidir!..

***

5 Temmuz 2012′de kaldırılan Özel Görevli Mahkemelerin kaldırılma sebebi; çağdaş hukuku uygun ve adaletli yargılama yapamadıkları değil miydi? Böyle oldukları hükümetce de kabul edilen bu mahkemelerin, ellerindeki davaları sonuçlandırmaları istemek akla uygun mudur? Sanıkların aradığı adaleti dağıtmadan, davalar sonuçlanırsa, verilecek olan mahkumiyet kararlarının inandırıcılığı olabilir mi? Nitekim, gelinen nokta burasıdır ve Özel Görevli Mahkemelerin kaldırılıp, doğal yargıç ilkesine de uygun olarak genel mahkemelerde yargılamaları şarttır!.. O bakımdan Feyzioğlu’nun çözümü tartışmasız desteklenmelidir…

***

Gerçek hukukçuların yıllardır işaret ettiği bu yakıcı tespitleri, bugün HSYK da kabul etmiş bulunmaktadır. HSYK’nın en tepesi:”Herkes yargı kendi elinde olsun istiyor… Yargının bütün ellerin üstünde olması lazım. Ama Maalesef Türkiye bu dengeyi tutturamadı” diyerek bu gerçeği itiraf ediyor. Demek ki neymiş? Bugün yargı bütün ellerin üzerinde değilmiş!.. Binicisine göre kişneyen at gibi, üzerine binenin düdüğünü çalıyor!.. HSYK’nın bu itirafına göre de Ergenekon ve Balyoz davalarını yeniden görmek gerekiyor!.. Kanıtsa işte size kanıt. Aslında en kuvvetli kanıt bu itiraflardır…

***

Bu yalın gerçekler karşısında, kendini gazeteci veya “uzman” sanan, sahibinin sesi kiralık kalemler ile saray soytarılarının başlattığı karşı kampanyanın hiçbir gerçekliği yoktur… Başbakanlık Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, yargı içerisinde örgütlü Cemaatçi yapı için “Medya maniplasyonları ile yargısız infazı ve itibarsızlaştırma operasyonlarını bunlar yapıyor” diyerek, çok daha ciddi bir itirafta bulunmaktadır… Başbakanlığın Başdanışmanı bu yargılamalarda “yargısız infaz” ve “itibarsızlaştırma” yapıldığını kabul etmektedir. Bu kabul dahi Feyzioğlu’nun çözüm önerisi doğrultusunda, yargılamanın yeniden yapılması için yeterlidir!..

Güneşli güzel günleri görmemiz pek yakındır…

Silivri zindanından yakılan mum, karanlığı bıçak gibi yarmaya başlamıştır. Oradaki kahraman tutsaklara, her geçen gün yeni mumlar yakarak yurtseverler katılacaktır. “Ben varım” diyerek yola çıkan Feyzioğlu’nun peşine “ben de varım” diyerek takılıyorum… 

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://www.odatv.com/n.php?n=var-misiniz-ben-varim-0501141200

(2) http://www.herkul.org/yazarlar/hocaefendinin-sukutu-ve-o-mektubu/

HAS(TIR)INIZ!..

mit_nakliyat_1

Hükümet, TSK’yı demir kafese kapatan ve Cumhuriyete yürekten bağlı aydınları müebbet hapse mahkum eden “bağımsız yargı”nın kararlarını artık tanımıyor! Başbakan Erdoğan, vaktiyle o davaların “savcısı” olmakla övünüyor ve “Bırakın bağımsız yargı çalışsın” diyordu. Şimdi aynı yargı, gelen bir ihbar üzerine Suriye’deki muhaliflere silah götürdüğü iddia edilen MİT’e ait TIR’ı, arayamıyor bile. MİT görevlileri yükün “devlet sırrı” olduğunu açıklamış. Çiçeği burnunda İçişleri Bakanı Efkan Ala, yükün Irak’taki Türkmenlere gönderilen “insani yardım malzemesi” olduğunu açıklamış! İnsani yardım malzemesi “devlet sırrı” olamayacağına göre, bunlardan biri yalan söylüyor. Demek ki, zamanında yetişebilselerdi, Halk Bankası Genel Müdürü’nün evinde bulunan dolar dolu ayakkabı kutuları ile, bakan çocuklarının evindeki para kasalar içerisindekiler için de “devlet sırrı”dır diyerek kimseye göstermeyeceklerdi!..

Asıl acı olan, silah yüklü TIR’ı arayamayan ve yakın çevresine “canımı zor kurtardım” diye yakınan savcının, suç duyurusunda bulunmasıdır!.. Biliyorsunuz yasalarımıza göre “suç duyurusu” Cumhuriyet savcılarına yapılır… Demek ki, bizim savcı görevini yapmaya engel olanlara karşı, gereğini yapacak bir Cumhuriyet savcısı aramaktadır!.. Yoksa o da, ne yapması gerektiğini Yargıtay’daki “Cemaatin imamı” gibi Pensilvanya’da ikamet eden Hoca Efendiye mi sorsaydı? Bu önemli bilgiyi kamuoyu ile yeni paylaşan eski TBMM Başkanı ve eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, sokaktaki sıradan bir adam değildir!.. İsmi aynı zamanda AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’de saklı olan “Cemaatin imamı”, o kadar “güçlü” biri ki, ismi hala açıklanamamıştır!.. Hemen belirtelim, o zaman ki Adalet Bakanı M. Ali Şahin ve AKP hükümeti, “Cemaatin imamı“ olan o yargıçla, suç ortağıdır ve yürürlükteki pek çokyasa hükmünü birlikte ihlal etmişlerdir. (1) Yürütme ve yargının durumunu en iyi özetleyen bu örnekten anlaşılıyor ki, bundan böyle, önemli ceza davalarının temyiz yeri Yargıtay değil, Pensilvanya olacaktır!.. Sırası gelmişken belirtmek gerekir ki, eski Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın yazdığı “Haliç’teki Simonlar” adlı kitaptaki iddialar, bir bir doğrulanmıştır. Bu nedenle itibarının iadesini istemekte yerden göğe kadar haklıdır…

O kadarla kalsa öpüp anlımıza koyabilirdik. Başbakan Erdoğan, oğluna ve yakın çevresine karşı soruşturma başlatan savcıyı “çete üyesi”, bağlı olduğu cemaati ise, devlet içerisinde devlet gibi hareket eden bir “paralel yapı” şeklinde tarif edip, adeta küfür tonunda bir sesle inlerine kadar girileceğini söylemektedir… Yürütmeye bağlı Emniyet birimleri, hakimlerin verdiği gözaltı kararlarına, dalga geçer tarzda “ne dediğiniz anlaşılamamıştır” şeklinde yanıtlar vererek, karar gereğini yerine getirmemekte direnmektedir. Bu nedenle olsa gerekir, Başbakan yetersiz bulduğu AKP milletvekillerini elinin tersi ile bir kenara iterek, bir dediğini iki etmeyecek olan müsteşarını İçişleri Bakanlığına getirmiştir!.. Doğal olarak AKP milletvekillerinin görevi de; her zaman olduğu gibi, hükümetin Meclise getirdiği yasa tasarılarını, sorgulamadan onaylamakla sınırlı kalmıştır!..

Son olarak Başbakanlık Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Başbakan’ın “Şimdiye kadar ne istediler de vermedik” dediği “koalisyon ortağı” Cemaati, “Milli orduya kumpas kurmakla” suçlamıştır! Bu açıklama üzerine, Hastal’daki tutuklu komutanlara, her şeyin yoluna gireceği vaadiyle sakin olmalarını öğütleyen ve ardından da hiçbir şey yapmayan Genelkurmay Başkanlığı, Suç delilleri üretildi, bilirkişiler manüple edildi, adli kolluk görev suçu işledi, savcılar delilleri kararttı, mahkeme heyeti adil yargılamayı olumsuz etkiledigibi son derece ağır suçlamalarla, suç duyurusunda bulunmak zorunda kalmıştır!.. Asıl güven bunalımı, tutuklu olan komutanlarla, görevdeki komuta kademesi arasında başlamıştır. AKP’nin tek başardığı iş; toplumdaki yapay bölünmedir ve bu bölünme TSK’nde de ciddi bir kırılmayı yaşatmaktadır…

Dilerseniz burada bir nokta koyup, hafızalarımızı biraz geriye doğru saralım:

Anımsarsanız birkaç ay önce Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç: ”Anayasa Mahkemesi TBMM’nde çelme takma yeri değildir” demişti. Oysa Anayasa Mahkemesi’nin asıl görevi; TBMM’nin Anayasada belirtilen temel hak ve özgürlükler ile çağdaş evrensel hukuk kurallarına aykırı olarak çıkartılan yasaları iptal etmektir. Yani bir anlamda Anayasa Mahkemesinin görevi; keyfi yasalar çıkartan hükümete “dur” demektir… Bu görev için kaba bir ifade ile pekala “Çelme takmak” ifadesi de kullanılabilir. Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç, o zaman yukarıdaki sözleri ile Anayasa Mahkemesi’nin görevini gereği gibi yapmayacağının işaretini vermişti. Aynı şekilde, idarenin hukuka aykırı işlem ve eylemleri ile düzenleyici işlemlerini iptal etmekle görevli olan Danıştay’ın eski Başkanı Hüseyin Karakullukçu da: “Ben burada idareyi yargılamıyorum” diyerek, yasalarla belirlenmiş asli görevini yapmayacağını belirtmiştir.

Bu açıklamalarla, yargı direnmeden yürütmeye teslim olmuştur!..

İki yüksek yargı organının başkanları, bu sözleri ile aslında “kuvvetler ayrılığı”nın da bittiğini ilan etmişlerdi… Dolayısıyla “denetimsiz”, keyfi bir rejime geçilmiş oldu. Böyle bir rejime demokrasi denemeyeceği son derece açıktır. Bütün bu olanlara ilave olarak, “laiklik ilkesi” de rafa kaldırılınca, karşıdevrimin başarıya ulaştığını kabul etmek gerekir. Bu tespit gözardı edilerek, kurgulanacak olan stratejiler, yaşanan “sessiz devrim”i hafife alma anlamına gelir. Aynı zamanda da karşıdevrime kitle tabanı sağlar!.. O bakımdan analizleri doğru yapmak öncelikli işimiz olmalıdır…

Hükümet, geçenlerde Danıştay’ın karar düzeltme işlemlerinde; “yürütmenin durdurulması” ve duruşma yapılmasına karar verme yetkisini kaldıran bir yasa tasarısını Meclise göndererek, yargı yetkilerini iyice budamak istediğini göstermiştir. Tasarıya göre, “kamu görevinin sona ermesi” sonucunu doğuran işlemler hariç olmak üzere, kamu görevlileri mevzuatın uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlıklara ilişkin, temyiz ya da itiraz üzerine verdikleri kararlar hakkında, kararın düzeltilmesiyoluna gidilemeyecektir!.. Bu tasarı yasalaşırsa ki, yasalaşmasının önünde ciddi bir engel bulunmamaktadır, o zaman yargının “yargılama yetkisi” iyice kısıtlanmış olacaktır!..

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Elmar Brok, geçen hafta başlatılamayan büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile ilgili olarak “Türkiye’de yargı sadece şeklen bağımsızdır” diyerek, bu gerçekliğin altını bir kez daha çizmiştir…

Sayıştay raporlarının Meclis’ten gizlendiği, yüksek yargı organlarının yargı yetkisinin kısıtlandığı, mahkeme kararlarının gereğinin yerine getirilmediği bir devlet içinde, hükümetin söylediği çetelerin yuvalanması elbette olanaklıdır. Bununla birlikte, aynı çete ile işbirliğiiçerisine giren, çetenin her isteğini yerine getiren ve birlikte pek çok operasyona imza atan hükümet de suç ortağıdır! Böyle durumlarda seçilmiş hükümetler bile, devlet içerisinde “gizli örgüt” durumunda değerlendirilebilirler. Hükümetler, yürürlükte olan yasaların dışına çıktıklarında, doğal olarak meşruiyetlerini de kaybederler. Bu duruma düşen bir iktidarın, tüm eylem ve işlemleri tartışmalı hale gelir. Tıpkı çetelerin eylemleri gibi… AKP hükümetinin durumu da tıpatıp bu duruma uymaktadır!..

***

Böyle hassas durumlarda ana muhalefetin görevi daha bir hayati önem kazanır. İktidar ve “koalisyon” ortağının, bütün kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi için ne gerekiyorsa yapılması şarttır. Muhalefet, meşruiyetini kaybeden iktidarı her yönü ile halka anlatacaktır. Bu onun kaçınılmaz bir görevidir. Yaşanmakta olan “Devlet krizini” çözmek veya krizin daha da derinleşmesini önlemek için araya girmek, muhalefetin görevleri arasında değildir… Anlaşılıyor ki, krize neden olanlar, ülkeyi yönetememektedir ve onların yerine ana muhalefet partisi ülkeyi yönetmeye hazır olduğunu kamuoyuna açıklamak zorundadır. Aksi tutum, meşruiyetini kaybetmiş iktidarın daha fazla iktidarda kalmasına olanak sağlar. Bu ise, muhalefetin yetersizliğinin ve iktidara talip olmadığının bir göstergesidir..

CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, iktidar ortağı tarafından çıkartılan “devlet krizinden, kendisine vazife çıkartarak, bazı görüşmelere kalkışmasını bu şekilde değerlendirmek gerekir. Halen CHP’nin bir genel başkanı varken, onu yok sayarak, adeta bir genel başkan gibi hareket etmek ve krizin sona ermesine dönük çözüm önerilerini ortaya atmayı anlamak veya anlatmak mümkün değildir. Hükümetin yıpranmasının CHP’ye iktidar yolunu açacağını çocuklar bile öngörebilirken, siyaset bilimi uzmanı Baykal’ın öngörememesi düşünülemez. Baykal, anayasal-hukuksal çerçevede krizin çözülmesine katkı sunarak, hükümetin ömrünü neden uzatmaya çalışmaktadır? Bu arada hiç gerekmediği halde istifasına neden olan kaset komplosundan dolayı Cemaati bir kez daha aklamıştır. Ne diyelim, Allah akıl fikir ihsan eylesin!.. Cemaati ikinci kez aklayan Baykal, garsoniyerini kayıt altına alanları da biliyor olması gerekir. Bari onları da açıklasa da biz de bilsek!..

Otur oturduğun yerde be adam!..

Bir de seninle uğraşmayalım. İstifa ederek, o kasetteki görüntülerin gerçek olduğunu zaten kabul etmişsin. Bu ayıbın yüzünden hala yüzümüz kızarıktır. Türk toplumunun içine sindiremediği gönül ilişkin kimseyi ilgilendirmese de, siyaseten sırtına mahkum numaran gibi kazınmış kocaman bir eksidir. Onu silmen olanaksızdır. Artık bu gerçeğe göre davranman gerekir… Biraz da bizleri düşün! Bu ne dizginlenemez bir ihtirastır. Sosyal medyada “Baykal göreve” başlığı ile açtırdığın sayfaların tam bir rezilliktir. Bari Atatürkçüleri ve gerçek CHP’lileri suç ortağın durumuna düşürme!.. Biraz utan! Bundan böyle siyasetteki yerin, o da ihtiyaç duyulursa eğer, “bir bilen” olarak bir köşede oturmaktır!..

Öte yandan, yeni CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun, Cemaat-Milli Görüş kavgasında, Cemaati görmezden gelmesini ise anlamak mümkün değildir. Nedir o ABD elçileri ile gizli görüşmeler, ABD düşünce kuruluşlarını ziyaretler, ulusalcı basın kuruluşlarını dışlama gibi hafiflikler! Yoksa, sen de söylendiği gibi Atlantik ötesinin “Erdoğan’sız hükümet” formülleri içerisinde yer almaya mı niyetlisin? Eğer öyleyse, CHP’yi son derece tehlikeli sularda kulaç attırdığını ve bir gün bunun mutlaka hesabını vereceğini bilmelisin!..

Bu ara, zıvanadan çıkan işler, hukuk zemininden çıkınca bedduaya kaldılar. Ben de bu modaya uyarak, bu defaki yazımı duayla bitireyim…

Yüce Tanrı hepimizin sonunu hayır eylesin!..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) Yargıtay’daki Cemaatin imamı dosya özetini Pensilvanya’ya göndermekle, Anayasanın 138, Ceza Yargılama Yasası’nın 22 v e izleyen maddelerini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca benimsenmiş olan Bangalor Yargı Etiği İlkelerini ihlal etmiştir.