Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

SUSARAK KONUŞMAK!..

noter_1

Başbakan, kaç haftadır kamuoyuna aynı şeyleri söylüyor. 11 yıllık ortağı Cemaatin devlet içerisinde “paralel devlet” kurulduğundan şikâyet ediyor. Çoğunlukla abartıyor, desteksiz atıyorsa da devletin istihbarat örgütleri elinde olduğundan söylediklerine kulak tıkayamayız. Cemaatin devlet içerisinde ayrı bir yapılanma olduğu kanıtlandı. Başbakanın “Ne istediler de vermedik” itirafı bu durumun en ciddi kanıtı. Kuşkusuz elinde iddialarının başka kanıtları da var. Ne diye bunları yargıya teslim etmez ve soruşturma başlatmaz anlamak mümkün değildir. Aynı şekilde Cumhuriyet savcıları neden kendiliğinden harekete geçmezler onu da anlamak mümkün değildir. Bu durumun tek bir sebebi olabilir. O da başbakanın yargıya güveninin olmamasıdır elbette.  Büyük olasılıkla onun da Cemaatten korkusu var. Kim bilir daha neler var ellerinde. Başbakan yargının yürütmeye bağlanmasından önce de yargıya güvenmediğini söyleyip, halka anayasa değişikliğinin zorunlu olduğunu anlatıyordu. Ona inananlar değişikliklere “evet” diyerek bugünlere gelmemize sebebiyet verdiler… Başbakan iktidara geldiği günlerde de yargıya güvenmiyordu, iktidardan giderken de!..

Erdoğan’ın kendi eliyle Cemaate teslim ettiği yargı şimdi başının belası oldu. Bu nedenle de özel görevli mahkemelerin kaldırılmasına ilişkin yargı paketi hazırlattı. TBMM’nde geçen gün kabul edilen yasaya göre, özel görevli mahkemeler kaldırıldı. Bu mahkemelerin baktığı kesinleşmiş dosyalara ait evrak ve emanetler,  HSYK’nın belirleyeceği genel mahkemelere devredilecek.  Yargılamanın yenilenmesi gibi talepleri  genel mahkemeler değerlendirilecek!.. Bu değişikliği beklemeden alelacele, 11. Ağır Ceza Mahkemesi, yangından mal kaçırırcasına  başbakanı yalanladı!..  “Özel görevli mahkeme”  yargılanmanın yenilenmesi talebinin reddine ilişkin itirazı reddederek, giderayak siyasete müdahale etti. Başbakanın da kabul ettiği, Cemaatin devlet içerisinde paralel bir devlet kurarak, “orduya kumpas kurduğu” iddiasını “soyut” değerlendirme olarak kabul etti… Hâlbuki mahkemenin başbakanlığa “kumpas” iddiasının kanıtlarını sorması gerekirdi… Başbakan “devlet içerisinde paralel yapı” vardır diyorsa, bunun bazı kanıtları da var demektir. Hiçbir araştırmaya gerek kalmadan talebi reddetmesi, başbakanı yalancılıkla ve iftira atmakla suçlamaktır!.. Bu da mahkemenin yargı görevi dışına çıkarak “siyaset” yaptığını gösterir!..

***

Emekli Büyükelçi ve eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Abdullah Öcalan’ın tehditleri karşısında, TBMM’nin sessiz kalmasını eleştirdi. “ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra, Türkiye’nin PKK’ya karşı operasyonlarına da müdahale edildi” tespitini yapan Öymen, ABD’nin Irak’taki kamplara her türlü desteği verdiğine de vurgu yaptı. Deneyimli diplomat Öymen:“Bu süreçte CHP’de de yönetim değişti. Yaşananlara itiraz etmeyecek bir yönetim oluşturuldu. TSK içinde yaşananlara itiraz edenler Silivri’ye, Hastal’a vs hapsedildiler. Türkiye PKK açısından dikensiz gül bahçesi yapıldı” dedi… Özel görevli mahkemelerin temel işlevi karşıdevrime itiraz edecekleri susturmakta zaten. Şimdi de Başbakanı dahi yalancı durumuna düşürerek, siyasete son ayarlarını veriyorlar…

O bakımdan Türkiye’nin bir numaralı gündemi, özel görevli mahkemelerin verdiği kararların tüm sonuçları ile birlikte yok sayılmalarını gerektirecek yasal değişiklikler olmalıdır. “Darbecileri yargılama”  kılıfı ile Cumhuriyet rejimi yıkılmış ve ülkenin toprak bütünlüğü tehlikeye sokulmuştur. Ne yazık ki, bu süreçte muhalefet de görevini yapmayarak bu ağır suçlara ortak olmuştur… Vaktiyle Baykal’ın Kılıçdaroğlu ve ekibi için söylediği, onlar da kendilerini göreve getirenlerin verdiği görevi yapıyorlar şeklindeki tespitin ne kadar yerinde olduğu anlaşılıyor…

***

Sanki Erdoğan’ı benzetecek faşist lider kalmamış gibi, Kılıçdaroğlu Esat’a sataşıyor: “Esat’ın Suriye’si ne ise Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde de aynı koşullarla karşı karşıya kalmaya başladık, getirilen sistem oradaki El Muhaberat düzeni gibi”  sözleri ile Erdoğan’ın bu ara yapamadığını, yani Esat’ı yıpratma görevini yerine getiriyor. Bu durumu bilgi eksikliğinden kaynaklanmış gereksiz bir beyan olarak kabul edemeyiz.  ABD’nin isteklerini iktidar yerine getiremiyorsa, muhalefet mutlaka gereğini yapıyor. Bu anlamda muhalefete “yandaş muhalefet” nitelemesi pek de yakışmış… Türk halkı tarafından bu gerçeğin mutlaka görülmesi ve gereğinin geciktirilmeden yapılması gerekiyor…

 Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün, kabinenin 4 bakanının yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına bağlı olarak istifa etmesi karşısında hiç konuşmamış olması oldukça anlamlıdır. Gül; istifa eden bakanlar yerine, yenilerini atamakla bir bakıma konuşmuş sayılıyor. Bu tutum istifa eden bakanlar hakkındaki iddiaları, ciddi bulduğu anlamına geliyor. Aksi halde, “kuru” iftiralar ile bakanları istifa ettirmek ve hükümeti düşürmek mümkün hale gelirdi. Demek ki, olaylar gerçek ve başbakanın savunduğu gibi kimseye iftira atılmış değil! Bu noktada devletin tepesinin mesajını doğru okumak  gerekir… Başka bir açıdan ele alırsak, Cumhurbaşkanı da yeni kabineye onay vererek, Başbakan Erdoğan’ı yalanlamıştır!..  Bir bakıma Gül, susarak konuşmuştur denebilir…

Gül’ün ikinci susarak konuşması ise; HSYK, İnternet ve MİT yasalarını onaylaması ile olmuştur. Açık faşizmin yürürlükte olduğu ülkelerde bile tereddütle çıkartılan bu tür yasalar, Cumhurbaşkanı tarafından geciktirilmeden onaylanmakla, gerçekte yolsuzluk ve rüşvetle suçlananlara kalkan olunmuştur. Bu koruma eylemi de bir tür konuşma kabul edilmelidir. Bu defa Cumhurbaşkanı, haklarında soruşturma başlatılması gerekenleri koruyan yasaları onaylayarak, adaletin gerçekleşmesini engellemiştir.  Yaptığı iş, şüphelilerin savunmalarını tekrar gibidir!..

Av. Cemil Can

“MİLLETİN A..NA KOYMAK!..”

M_Cengiz_1

Yolsuzluk ve rüşvet yolu ile çalındığı tahmin edilen para 242 milyar TL civarında. Başbakanın bu paralar devletten çalınmamış anlamına gelen sözlerinin hiçbir inandırıcılığı yok. Çalınan her kuruş Türk halkının cebinden çıkmıştır veya yakında çıkacaktır. Devletin bankalarından usulsüz olarak alınan krediler battığında,fatura tüm halka çıkartılır. Geçmişte de bu hep böyle olmuştur. İhale yolsuzlukları ile ele geçirilen paralar kimindir? Onlar da halka aittir. Sonuç olarak 76 milyon Türk halkı soyulmuştur. Bu hırsızlıklardan adam başına ne düşer onu hesaplayalım: Nüfusumuz 76 milyon olduğuna göre, 243 milyon bölü 76 milyon eşittir 3.197.00- TL eder. Yani tüyü bitmemiş yetim dâhil, her birimizden 3.197 TL çalınmıştır… Hesap bu kadar basittir yani!..Gelecek 12 ay içerisinde ödemek zorunda olduğumuz dış borcumuz 163 milyar dolar civarındadır. 2013’ün cari açığı ise 65 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Bu miktar dışarıdan gelen 72 milyar dolarlık sermaye ile finanse edilmişmiş… Kısaca; borcumuz ödenmiş değil, her geçen gün katlanarak büyüyor!.. Borcumuzu ve çalınan paraların miktarını siz karşılaştırın istedim…

Hazine yağmalanınca, doğal olarak elde avuçta bir şey kalmıyor. Hükümet,mecburen dolaylı vergilere başvuracaktır. İki de bir petrol  ve tekel ürünlerine ne diye zam yapıldığını sanıyorsunuz?..Sen o “iki kişiden biri”;  vergiden, harçtan, haraçtan muaf mı sanıyorsun kendini? Payına düşen 3.197 lirayı Almanlar gelip ödeyecek değil. Sen ödeyeceksin!..O eylemli durum için yatak odalarına girmiyorlar artık, oralara para kasalarını koyacaklar. Anlayacağın,bu iletişim çağında “Milletin a..na koymak” 3.197 lirayı bir şekilde insanın cebinden almakla gerçekleşiyor! “AKP’ye oy vermedim” veya “ben bu Milletten değilim” demekle kurtulamazsın!..Sen de herkes gibi Mehmet Cengiz’in küfründen payına düşeni alacaksın!..

2014 yılında parası çalınan vatandaşın,3.8 milyonu okuma-yazma bilmiyor. Bu yüzden onlara durumu anlatmak biraz zor olabilir ama okuma-yazma bilip de okumayanlarımız var. Onlar hayli kalabalık. Okuduğunu anlamayanlar, yandaş kanallara abone olup dünyaya gözlerini kapayanlarımız cabası. Onları da eklediniz mi rakam, on milyonları buluyor. Kimilerinin “güruh” dediği bu geniş kesimin desteğini almış bir iktidarı düşürmek,öyle kolay değil!.. Geriletmek bile çok büyük başarı sayılabilir!..Stratejiyi bu gerçeğe göre belirlemek gerekir. Böylesine hayati öneme sahip seçimlerde, eşi dostu bir yerlere getirmek, Cumhuriyete doğrudan ihanet sayılır. Bu dönem; AKP’li olanlar dışında, güçlü olan adaylara destek vermek, ulusal bir görev olarak karşımıza çıkıyor!..

***

17 Aralık Operasyonu” sırasında yatak odasındaki kasalarda yüklü miktarda para bulunan Barış Güler, babası eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’i arayarak durumdan haberdar ediyor. Muammer,telaşla evde para olup olmadığını soruyor. Barış babasına yanıt veriyor:

“Kendi param, üç beş kuruş kalan param” diyor eski İçişleri Bakanına…

Baba yeniden soruyor: “Kaç para”. Barış: “Sen bilirsin” diyor. Baba: “Kaç lira oğlum” diye ısrar ediyor. Barış yanıt veriyor:” 1 trilyon civarında param var”!..

Nihayet, bu karşılıklı konuşmadan çocuğun kalan parasının 1 trilyon olduğu anlaşılıyor…

Eski İçişleri Bakanı, doğal olarak:”Diyeceksin ki,  bir danışmanlık ilişkim var. Gayri resmi danışmanlık yapıyorum. Benim alacaklı olduğum dayımın oğlu bunların yanında çalışıyor.  Onun bana borcu var, senetlerimiz var” diye oğluna akıl veriyor ve babalık duygusu ile onu korumaya çalışıyor!..

Her Türk vatandaşını 3.197 TL borçlandırılarak,toplanan paralardan Barış’ın hissesine düşen bu kadar mı acaba? Hiç sanmam. Çünkü kendisi açıkladı; “kalan param1trilyon” civarında demiş ya. Giden parası ne kadar olduğunu bilen yok!..Nereye gittiğini de bilen yok şimdilik!..

Aslında bu diyalogda iki itiraf var:Biri; Barış’ın“Sen bilirsin” diyerek, paralardan babasının haberdar olduğunu itiraf etmesi. Diğeri; paranın kaynağı; yani paralarıngayri resmi danışmanlık işinden elde edildiği. Resmi danışmanlık şirketi açsalardı, bir de devletevergi ödeyeceklerdi. Ne gerek var, enayi midir İçişleri Bakanı?Nasılsa dayı oğlunu da işe yerleştirdiler!..Umurunda mı Barış’ın vergi gelirleri.  Adam başına 3.197 liralık borcu, dolaylı vergilerle ödeyecek “kerizler”,varsın vergileri de ödesinler!..Gördüğünüz gibi, AKP iktidarında bakanlar bile, “gayri resmi” (kayıt dışı)  iş çevirdiklerini “savunma” olarak ileri sürebiliyorlar… Ne günlere geldik değil mi?

Adalet işliyor tabi! Barış’ın yatak odasında ele geçirilen mahkemenin el koyduğu paralar üzerindeki ihtiyati tedbir  kararı da  kalktı!.. Şimdi sırada; “rüşvet” ve “hırsızlığın”  tek kelime ile tanımlanmasına geldi.  Bence en uygun sözcük; “danışmanlık”tır. Bu iş için seçimlerden önce  bir “torba yasa” çıkartmanın vakti geldi de geçiyor bile!..

***

Önlerinde yürüyen bizim salaklara güvenmeseler; Sabah ve atv’yi ele geçirmek için talimat veren Başbakanın emri de olsa, o ünlü 41 büyük müteahhit; öyle büyük para havuzunu kuramazlardı… Dolayısıyla Kalkandereli Mehmet Cengiz  de “Milletin a..na”o kadar kolay koyamazdı!..

AKP, kurulduğu andan itibaren; cahil, mesleksiz, kimliksiz ve kişiliksiz kesimlerin sığınabildiğibir yerdi. Bu gerçeği dürüstçe kabul etmek gerekir. Sokaktaki işsizler,seçim kampanyası boyunca, döner-ekmek ve ayran ile karınlarını orada doyurabildiler. AKP, seçimlerden önce, kapı kapı dolaşıp, Allah için, din için oy dilenmeyi meslek edinenlerin de barınacağı yer olmuştur…

Her genel seçimden sonra, hep birliktekömür, bulgur ve makarnayardımı alarak; gelecek “güzel” günleri beklemeye başladılar. Bu kesim, salt bu nedenle bile, seçimlerde anne ve babalarının, eşlerinin, çocuklarının ve kardeşlerinin oylarını çılgınlar gibi ipotek altına almıştır.Onlara göre, herkes oyunu  “Müslüman parti” AKP’ye vermeliydi. Sıraları geldiğinde ki, geleceğine Allah’a inanır gibiinanıyorlardı,onlarda topladıkları oyları paraya çevireceklerdi!Avantadan paylarına düşeni alıp,kısa yoldan köşeyi döneceklerdi… “Avanta” dedikleri, sanki düşmandan yağmalanan mallardı!..

Anlayacağınız, her birinin hedefinde “Barış” olmak vardı! Aradan 12 yıl geçti, beklenen o gün hiç gelmedi, gelmeyecek elbette. Oy dilencilerinin hayalleri hepten suya düştü. Köşeyi dönenler, her zamanki, gibi kaymak tabakasının uyanık çocukları oldu! Bizim zavallılar, bulundukları yerde öylece kala kaldılar…  Sıranın kendilerine asla gelmeyeceğinişimdi biliyorlar, lakin ne fayda iş işten çoktan geçmiştir!..

Bu yalın gerçeğe rağmen, bir tür savunmadır galiba, bu acı deneyleri yaşayanlar, hala politikacıların önünde, onlara oy dilenip, kendileriniyolsuzluk ve rüşveti savunmakla görevli hissediyorlar!..

***

Emperyalistler, Abdullah Öcalan’ın İmralı sorgusunun video kayıtları ile sarsılan Kürtlere, yeni bir lider yaratılabilir mi göreceğiz! BOP’a teslim olan ve taşeronluğu kabul eden Apo,  kadrolarının ne kadar tehlikelive acımasız olduklarına vurgu yaptıktan sonra, bütün Kürtleri hizaya getirerek devletin hizmetine sokacağının sözünü vermişti. Bu sözünü henüz yerine getiremedi.. Tam aksine “özerklik” istiyor şimdi! Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan devleti kovdular. Açılımın geldiği nokta burasıdır işte. İşçi Partisi, bu önemli ifşaatla; Kürtlere ve Türklere önemli bir fırsat sunmuştur: Seyit Rızalar, Şeyh Saitler, Apolar ve diğer Kürt liderlerinin hepsinin, emperyalizmin maşası olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır… Bu görüntülerle aynı zamanda, Kürtler ve diğer azınlıkların Türklerle birlikte, insanca ve eşit yurttaş olarak yaşama olanağını veren Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, ufkun ötesini gören, son yüzyılın en büyük lideri olduğu ve kurtuluşun onun izinden yürümekle gerçekleşeceği gerçeği görülmüştür!..

O’nun ve yolunda yürüyen kahramanların mücadelesi önünde saygı ile eğilirim!..

Av. Cemil Can

ENAYİLER!..

atakoy_2_I_a

Son yapılan anketlerin birinde elde edilen sonuç,  “Aziz Nesin’lik durum” olarak nitelendirilmiş. Ankete katılanların yüzde 77’si, yolsuzluk ve rüşvetin varlığına inandığı halde genel seçimlerde tercihlerinin değişmeyeceğini söylemişler. Başka bir deyişle; hırsızlığa ve rüşvete yol veren iktidara desteklerini sürdürecekler!…

Tam da Türkiye’ye göre bir durum!?..

Siyasetten beklentisi olup da halkı suçlamaktan çekinenler, elbette bu durumu Aziz Nesin’lik olarak isimlendireceklerdir. Toplumsal bir felaketin ipuçlarının göründüğü bu acıklı durumda, komik olan hiçbir şey bulunmamaktadır. Bu isabetsiz yakıştırmayı yapanlara göre, halk ne yaparsa yapsın hiçbir zaman  sorumlu tutulamayacaktır!.. Bu görüşe göre, halkın çoğunluğunun iradesi ile ortaya çıkan en olumsuz sonuçlardan bile, son tahlilde yine yöneticiler sorumlu tutulacaktır. Kuşkusuz bu yargıda haklılık payı vardır ama asıl görülmesi gereken, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ali Sirmen’in işaret ettiği yan olmalıdır… (1)  Sirmen’e göre, seçimlerden önce, gecekondular için çıkartılan imar af yasaları ile meşrulaştırılan “talan sosyal adaleti”nin, toplumda yarattığı çürüme bizi bu noktaya kadar getirmiştir. Bu tespite vergi ve prim aflarını da ekleyebiliriz. Hazineye ait arazilerin üzerinde kurulan gecekondulara; yol, su, elektrik gibi kamu hizmetlerini verdikten sonra, tapu tahsis belgesi ile taçlandırmak, son derece hatalı bir politikadır. Bu durum yasaları çiğneyerek, hazineye ait taşınmaz malları işgal edenleri, cezalandıracak yerde bir tür ödüllendirmektir. İşgalciler, yasalara saygılı, dürüst vatandaşlar karşısında, üstelik devletin eliyle,  pek çok kez,  haksız bir şekilde zenginleştirilmişlerdir!.. Aynı şekilde, mali aflarla da hazineye girmesi gereken kamuya ait paralar, bunları ödemek zorunda olanların cebinde bırakılmıştır. Bu yalın gerçek karşısında, yasalara saygılı yurttaşlar bir anlamda cezalandırılmış ve “enayi” durumuna düşürülmüşlerdir…

Bu tür olayların kısa aralıklarla tekrarı, dürüst vatandaşları “enayi” olmadıklarını ispat etmeye zorlamıştır!.. Dürüst vatandaş “enayi” olmadığını nasıl kanıtlayacaktır? Yanıt bellidir. Dürüst olmayan yaptığı gibi… Ya hazine arazilerini işgal edecek, ya da devlete olan borçlarını ödemeyecektir!..  Vatandaş, “enayi” olmadığını kanıtlamak için “hırsızlık” yapmaya teşvik edilmektedir…

Bu anormal davranışların  doğal sonucu olarak, enayi olmamanın ispat aracı haline gelen kamu malını talan, giderek  dürüst vatandaşlar arasında da meşrulaşmaya başlamıştır!.. Yasalara saygılı, dürüst vatandaşlar, yağma ve talana yatkın olanlarla birleşince, yüzde seksenlere yaklaşan bir oy oranını ortaya çıkartmış bulunmaktadır… Bu korkunç bir rakama karşılık gelmektedir.  İçerisinde kararsız seçmenleri de bulunduran bu geniş dilim, doğal olarak güncel siyasetin de odağını oluşturmaktadır. AKP, üç seçim arka arkaya halkın yararına dişe dokunur bir icraat yapmadığı halde, yüzde 50’yi bulan desteğini bu kitle içerisinden ayarlayabilmiştir!.. Akıl ve mantık süzgecinden geçirmeden, sadece lider  kabul ettikleri Erdoğan’ın, ses tonundan etkilenerek, antidemokratik anayasa değişikliklerine bile “evet” demişlerdir!..

Halkın önemli bir kesimini, ilkesiz olmakla, dürüst davranmamakla ve haksızlık yapanın yanında yer almakla suçlamak, öyle kolay bir iş değildir. Bu şekilde tanımlanan bir kitlenin, desteğini alarak oya çevirecek olan parti için ilk icraat: Bu yığınların temel karakteristiğini reddetmemek ve onlarla aynı-yağma ve talan üzerine kurulu-  düşüncelerin benimsendiğini göstermektir. Bu bir tür siyasetçilerle seçmen arasında yapılmış gizli bir anlaşmadır. 1999 genel seçimlerinde, (2) barajın altında kalarak Meclise milletvekili sokamayan CHP’nin lideri Baykal, içerisinde bulunulan durumu açıklarken; seçmeni “mantıksız” davranmakla suçlamış ve kabahatli olarak ilan etmişti… (3)  Siyasi başarısızlıktan seçmeni sorumlu tutmak, her siyaset adamının yapabileceği bir iş değildir. Kabul etmek gerekir ki, o tarihte Baykal, bu tespiti ile halkın sağduyusunu yitirmekte olduğu gerçeğinin de altını çizmiştir. Ali Sirmen’in yerinde saptaması ile “sorunların çözülmesinin talanla sağlanabileceği ve bundan herkesin yararlanabileceği yanılsamasının yaratılması” ile “büyük talandan bana da pay kalır; komşuda pişer bana da düşer” zihniyeti, kınanacak yerde sürekli yeşertilmiştir…

Hiç kuşku yok ki, böyle bir duruma gelinmesinin baş sorumlusu,  “talan sosyal adaletine” olur veren siyasettir… Halkın sorumluluğu da vardır elbette, ama onlarınki,  ahlaki temelde ve ikinci derecedendir…

Boğazına kadar yolsuzluğa batan AKP iktidarına destek veren seçmenlerin, bugünkü durumuna göre, siyasi tercihlerini değiştirmemelerinin gerçek nedenini öğrenmek,  çok kolay değildir. Bu kokuşmuş iktidara desteğini hala sürdürenlerin çoğunluğu, yağma düzeninden şu ana kadar hiçbir şekilde yararlanamayanlardır! Başkasının yaptığı hırsızlığı savunmak zorunda hisseden insanın ruh sağlığını düşünebiliyor musunuz? Bu insanların içerisinde bulundukları karmaşık duyguları hakkında yanılsak da devam etmekte olan yağmadan pek yakında yararlanacaklarına dair kör bir inanç içerisinde olduğunu söyleyebiliriz… Tersi düşünüldüğünde; kamu mallarını yağmalayanlara sadece destek vermiş olmakla kalacaklar ve  paylarına düşeni alamamış olmakla “enayi” durumuna düştüklerine inanacaklardır!..

Dürüst davranarak yağmacılara destek vermeyenleri  “enayi” durumuna düşüren bu garip sistem, giderek destekleyenlerin  de payını vermeyerek, onları da “enayi” durumuna düşürmektedir!..

“Enayi” damgasını yemektense, sistemi savunmak daha kolaydır!..

Kişiliği, adeta siyasi lideri ile bütünleşen kitleler, yasa dışı hiçbir işe bulaşmadıkları halde, yasadışı işlere bulaşan liderlerini ve yakın çevresini  neden savunmak zorunda kalırlar?…

Akıl almaz rüşvet ve yolsuzluk olayları ile suçlanan liderlerine karşı yapılan en ağır eleştirileri, kendilerine karşı yapılmış hakaretler olarak kabul edip, aşırı tepki vermelerinin sosyolojik bir nedeni vardır elbette!.. Bu durumdaki seçmenler, sorunlara çözüm üretmeyen siyasetçiler için paha biçilmez değerdedir. Çok büyük ve fahiş hatalar yapmadıkça liderlerini terk etmezler!.. Bu yüzdendir ki, hırsızlıkla suçlanan siyasetçiler, hesap vermek için mahkeme yerine, sandığı göstermektedirler!..  Rüşvet ve yolsuzluğun varlığını kabul edip, bunu yapanlara destek vermeyi ve yolsuzluğa bulaşan siyasileri savunmaya çalışmayı, bilinen insan davranışları açıklamak, neredeyse imkânsız hale gelecektir! Bu noktada sosyal bilimcilerin ayrı bir başlık açmaları zorunlu görülmektedir!..

Yolsuzluğa bulaşmış bir iktidarı desteklemeyi, “suç ortaklığı” ile açıklamak da mümkündür. Hiçbir şekilde suça bulaşmamış seçmenlerin, olası bir iktidar değişikliğinde, hesaba çekilecekleri veya başka bir şekilde, örneğin bazı olanaklardan yararlandırılmama şeklinde cezalandırılacaklarını düşünmeleri, oldukça etkilidir… Bu şekilde gelişen davranış biçimine, hak etmeden elde edilenleri kaybetme korkusunu da dâhil etmek gerekir… Ama asıl önemli olan, iktidara gelme olasılığı bulunan muhalefetteki partilerin, hukuka saygılı kesimler ile “talan sosyal ekonomisine” bağlanmış kitlelere, umut ve güven verememiş olmasıdır… Bu güvensizliği yaratan temel olgu, yolsuzluk ve rüşvete bulaşmış, milli orduya birlikte kumpas kurmuş koalisyon ortakları arasında başlayan kavgada, haksızlardan birinin yanında saf tutmuş olmaktır… İki yanlış arasında doğruyu gösterip savunmaktan aciz olan muhalefet, zaten kafası iyice karışmış, güven bunalımı içerisinde çırpınan, şaşkın yığınların desteğini hiçbir şekilde alamayacaktır!.. Bu yüzden, yanlış yerde konuşlanan seçmenler de kolay kolay yol arkadaşlarını terk edemeyecektir!… Sandığa gitmeden önce, çözülmesi gereken sorun budur ve çözüme buradan başlamak gerekmektedir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/38793/Talan_Sosyal_Adaleti.html

(2)    http://tr.wikipedia.org/wiki/1999_T%C3%BCrkiye_genel_se%C3%A7imleri

(3)

http://cemilcan.gen.tr/2002/12/simdi-chp-zamanidir/

YETİMİN HAKKI SEZAR’A!..

carsafli_diploma_toreni_1

TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİM”İN HAKKI!..

Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre, 2013 yılı toplam dış ticaret açığı bir önceki yıla göre yüzde 18.7 artarak 99 milyar 782 milyon dolara ulaşmış! 17 Aralık’ta başlayan Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonlarında takip edilen para, dış ticaret açığını kat kat aşmıştır!…  Sadece Başbakanın çocuklarına ait TÜRGEV’e tahsis edilen hazineye ait arazilerin bedelİ bile, dış ticaret açığımızdan fazladır… Maliye’nin İstanbul Tuzla’daki 120 dönümlük arazisinin 57 dönümü de aynı vakfa tahsis edilmiştir. TÜRGEV’in,  İstanbul’daki 66. Mekanize Piyade Komutanlığı’nın bulunduğu askeri arazi üzerinde de “eğitim tesisleri” kurması için Maliye Bakanlığı onay vermiştir. 76 milyona ait hazine arazilerini, kendi çocuklarına tahsis etmek ne kadar etiktir bilmiyorum!? Onu ancak iktidar değiştiğinde öğrenebileceğiz!  Gece gündüz, beş vakit, tüyü bitmemiş yetimin hakkını aslanlar gibi “savunan” hükümetimiz,  isterse havuzlarda topladığı paralarla tüm açıkları kapatabilir… Sonunda bu iş de elbette hükümetin başarı hanesine yazılacaktır… Ama nerdeee! Nedense hükümetimiz kendi  başarısından çok, kabine üyelerinin çocuklarını hapisten kurtarmanın derdine düşmüştür!.. Bütün mesaisini bunun için harcıyor. Görünüşe bakılırsa, bu hükümet giderayak gözü kara  bir şekilde en temel yasaları dahi değiştirebilir!..

KAHRAMANLARIMIZ  HAPİSTEDİR!..

Silivri’de yapılanların, yargılamadan çok maskaralık olduğu, şüphe götürmeyecek şekilde ortaya çıkmıştır. Özellikle de İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in yaptığı tarihi savunmadan (1) sonra, iddianameleri hazırlayan savcılar ve bu iddianamelere değer vererek hüküm kuran yargıçlar, kaçacak delik arıyorlar. Zira bir zamanlar bu davaların başsavcılığını üstlenen ve savcılara Başbakanlığa ait zırhlı otomobiller veren Erdoğan bile, son iki haftadır yaptığı açıklamalar ile Perinçek’in savunmalarını yüzde yüz doğrulamıştır. Aynı şekilde, Başbakan Erdoğan’ı dinledikleri iddiası ile tutuklanan Aydınlık Gazetesi  Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ile  Ulusal  Kanal Haber Müdürü Ufuk Akkaya haklarında açılan davalar da bizzat Başbakanın sözleri ile çöpe atılmalık hale gelmiştir!.. Ne var ki,  Perinçek, Silivri’de yaşanmakta olan çadır tiyatrosunu, kamuoyuna duyurabilmek için oldukça ağır bedel ödemiştir. 6 yıldır hapistedir, dile kolay…  Sadece savunması nedeniyle 20 yıldan fazla hapis cezası alan Perinçek, 4 metrekarelik hücresinden Türk halkına doğru yolu göstererek,  gerçek bir kahramanı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır… “TSK’ya kumpas kurulmasının”ın ortaya çıkması ve “5 numaralı CD’nin sahte” olduğunun rapora bağlanması ile doğal olarak verilen o cezaların  da hukuksal dayanağı kalmadığı ortadadır!..

CEZA HÜKÜMLERİ “YOK HÜKMÜNDE”DİR!.

Ergenekon davası kapsamında tutuklanan Abdullah Arapoğulları; Akyazı Asliye Ceza Mahkemesi’ne 28.11.2013 günü verdiği ifadede,  Kılıçdaroğlu’nun  kendisi kadar “dürüst” gördüğü Cemaatin Savcıları Zekeriya Öz ile Mehmet Ali  Pekgüzel’in, sanıkların koğuşlarını dolaşarak, gizli tanıklık teklif ettiklerini ve kabul edenleri salıverdiklerini açıklamıştır… Demek ki, özel görevli ağır ceza mahkemelerinin hakimleri gibi, gizli tanıkları da “dürüst” savcılar tarafından bizzat yerinde ayarlanmıştır!.. Hükme esas alınan kanıtlar;  bilirkişi raporu ile sahteliği saptanan dijital kanıtlar (5 numaralı CD)  ve gizli tanıklar olduğuna göre, bunlara dayanılarak verilen mahkumiyet kararlarının hukuksal dayanağı kalmamıştır!.. Bu noktadan sonra yapılacak olan iş; yeniden yargılama değildir. Üst mahkeme olan; Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi’nden birinin, bu durumu tespit ederek, özel görevli mahkemelerden verilen kararların “yok hükmünde” olduğuna karar vermesi  şarttır ve yeterlidir!..

Balyoz, Poryazköy ve Amirallere Suikast davalarının temelini oluşturan Gölcük Donanma Komutanlığı’nda bulunan “5 nolu harddisk” için TÜBİTAK’ın verdiği “tarih ve saati ile oynanmış” şeklindeki rapordan sonra, “kesin” hükümle sonuçlanan Balyoz Davası’nda,  neden bu incelemenin yapılmadığı sorusunu gündeme getirmiştir! Yanıt olarak, mahkemenin peşin hükümlü olduğundan başka bir şey akla gelmiyor, ne yazık ki!..  Hükme esas alınan bu sahte CD için, vaktiyle sanıklar ve savunma avukatları, sahtelik iddialarını defalarca dile getirmişlerdi. Salt bu nedenle bile Balyoz davasında mahkemenin “ayarlanmış” olduğunu ve  “kasten” adil yargılama yapmadıklarını söyleyebiliriz. Bu yerinde iddianın asıl kanıtı; koşulları oluştuğu halde,  Haberal’ı tahliye etmeyen yargıçların, tazminata mahkûm edilmesinden sonra, hükümetin yaptığı, yargıçlara karşı açılacak olan tazminat davalarında hükmedilen tazminatı devletin ödeyeceği şeklinde düzenlemedir. Bu düzenleme ile yargıçların bağımsızlığını değil, tam aksine, hükümete daha da bağımlı hale gelmeleri sağlanmıştır.  Düzenlemeye göre, siyasi iradenin haksız bir şekilde “mahkûm edin!” dediği muhalif kişiler, hükümetin ayarlanmış yargıçları tarafından mahkûm edileceklerdi. Daha sonra,  bu yüzden  bir tazminat davası açılır da hakkıyla hukuk fakültesi bitirmiş bir yargıcın önüne gelirse ve o da  tazminata hükmederse, hükmedilen tazminatı devlet ödeyecekti!.. Demek ki, helal süt emmiş ve hukuk fakültesini hakkıyla bitirmiş yargıçlar, yargı teşkilatından tamamen temizleninceye kadar, bu hüküm  işletilecekti. Keyfi kararlar veren bir yargının,  kararlarını; hiç kuşku yok ki,  (Yargıç teminatı, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, doğal yargıç ilkesi, adil yargılanma ilkesi, masumiyet karinesi, aleyhteki hükümlerin geriye yürümezliği ilkesi, hukukun üstünlüğü ilkesi vb gibi…) evrensel ilkeler  karşısında, yok hükmünde kabul etmek, hukuki, vicdani ve ahlaki  bir zorunluluktur!..

Yargının ne hale getirildiğini en iyi anlatan olay, 16 Temmuz 2005 tarihinde Kuşadası’nda Kadınlar Denizi’ne giden minibüse konulan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybedenlerin yakınlarının açtığı tazminat davasının başından geçenlerdir. İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesince o insanlık dışı eylemi gerçekleştiren PKK’lı M.S.K. eylemi sabit görülerek, 5 kez ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılmıştır. Bunun üzerine, “asayiş ve güvenliği” sağlamada “hizmet kusuru” işleyen İçişleri Bakanlığı aleyhine açılan tazminat davasını, yerel mahkeme son derece isabetli bir şekilde kabul etmiş ve bakanlığı tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. Danıştay 10. Dairesi ise, temyiz üzerine ele aldığı davayı, bu olayda “devletin hizmet kusuru bulunmadığı” gerekçesi ile bozarak geri göndermiş ve ödenen tazminatların geri istenmesi yolunu açmıştır… Oslo’da, İmralı’da, belki de daha önceleri başka yerlerde  PKK ile diz dize görüşmeler yürüten hükümetimiz,  teröre karşı – gerekli önlemleri alsaydı demiyorum artık- PKK’ya rica etseydi de bu eylemi önleyebilir ve o insanların hayatta kalmalarını sağlayabilirdi!.. Bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde terör eylemleri nedeniyle yaşamını kaybedenlerin açtığı davalarda, mahkemeler hükümeti “kusursuz” bulmuş değillerdir!.. Böyle  hükümler,  bir tek hükümete “çelme takmak“ istemeyen  yargının bulunduğu  muz cumhuriyetlerinde verilebilir!.. “Hizmet kusuru”nu bir tarafa bırakalım; çağdaş-demokratik ülkelerde devlet,  en azından  “hizmetin kötü işlemi”  gerekçesine dayanarak tazminata hükmederdi. Bu dahi mümkün olmazsa, bu defa da  “kusursuz sorumluluk” ilkeleri gereği, yine devlet sorumlu tutulur ve kişilerin uğradığı zararlar devlet tarafından karşılanırdı… Bizimkiler, nimet-külfet dengesi nedeniyle yurttaşlara ödenmesi gereken paraları, hak sahiplerine ödemek yerine,  “imam-hatip okulu yaptırmak” gibi inandırıcı olmayan sebepler göstererek,  yatak odalarındaki kasalarda veya  ayakkabı kutularında saklamaktadır. Bu yapılanlar ise  tek kelime ile ahlaksızlıktır!..

İkinci Yolsuzluk Operasyonunu yürüten savcının görevden alınmasından sonra,  yerine getirilen yeni savcı İsmail Uçar,  İstanbul Organize Suçlar ve Mali Suçlar Şubesi görevlileri hakkında “örgüt” soruşturması başlatmış!.. Bu arada Bilal oğlan ile ilgili olarak hazırlanmış iddianame de yırtılıp çöpe atılmış tabi… Güya savcı yenisini hazırlayacakmış!.. Bu yeni soruşturmanın  anlamı; devletimiz tarafından, Ergenekon ve Balyoz  davalarının soruşturma evrakını hazırlayan emniyet birimlerinin, yasa dışı “örgüt” olduğunun kabul edilmiş olmasıdır!.. Alın size özel görevli ağır ceza mahkemelerinde yapılan yargılamaların, hukuk dışı olduklarına ve “yok hükmünde” sayılmaları gerektiğine dair esaslı bir kanıt daha…

EKONOMİMİZ ALÇAK SÜRÜNMEDEDİR!..

Ekonomistlere göre, aylık cari açığımız 5 milyar dolarmış. Kısa vadeli borç ödemelerimiz ise, 9 milyar dolar.  Anlayacağınız her ay 14 milyar dolar sıcak para bulmak zorundaymışız. Aksi halde, bu çark dönmezmiş!.. Bir ülkede (tarım ve sanayide) üretim durmuş, buna bağlı olarak da ihracat yerlerde sürünmeye başlamışsa, günü kurtarmak için gelen sıcak para,  elimizde avucumuzda olanı faiz adı altında alıp götürür. Sıcak parayı nereden, ne zamana kadar bulabiliriz? Bu sorunun akla yatkın bir yanıtı yoktur. Üretim yoksa daha çok faiz ödeyerek yeniden borç bulmaktan başka çare de görünmemektedir…

Ülkemize sıcak para girişi, Suudi Arabistan ile Katar’dandır. Erdoğan’ın, Mısır’da Mursi’yi desteklemesi ve bu iki ülkenin İhvan’ı kendi ülkeleri için tehdit olarak görmeleri nedeniyle, para musluklarını kapatmışlardır. Bu da sona yaklaştığımızı gösterir. Amerikan Merkez Bankası (FED) da ayda 80 milyar doları bulan piyasaya para sürme politikasından vazgeçmiştir!..Oradan da para gelmeyecek demektir.  Almanya Borsası Dax’ta satış listesinin başında Türk ve Arjantin para birimleri vardır. Bu durum karşısında yatırımcılar, ellerindeki Türk tahvillerini ellerinden çıkartmaya başlamışlar. TL’nin dolara karşı aşırı değer kaybı (devalüasyon), piyasaları önemli ölçüde tedirgin etmektedir.  Daha fazlasını söylemek için yerim yok, dileyen bir zahmet elini cebine uzatsın ve gerçek durumla kendi cüzdanında yüzleşsin!..

Borçlarımızı nasıl ödeyeceğiz? Cumhuriyet tarihi boyunca, aralarında TELEKOM ve TEKEL gibi zarar etmeyen kuruluşların da bulunduğu kazanımlarımızı, birkaç yıllık gelirleri karşılığında yabancılara satmışız. Ortakları arasında AKP’liler var mı bilmiyoruz! Artık satacak bir şeyimiz de kalmamış. Bundan sonra, sıkıştığımızda vatanı satacak değiliz herhalde…  Durumumuzu üreterek düzeltemezsek eğer,  bu toprakları vatan yapanlar, yedi kat yerin altından kalkıp gelecekler!.. Ona göre…

Memurlara yılbaşında verilen maaş artışı, ay sonuna kadar bile dayanamamış. 2013 başında 1096 dolar olan memur maaşı, bu yıl 933 dolara düşmüş! Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, 17 Aralık Operasyonunun ardından 127 milyar liralık ölçülebilir hasar oluştuğunu, ölçülemez hasarın ise daha fazla olduğunu vurgulamış. Bunların bedelini vatandaş ödeyecek tabi.  Ödeme gücü olan bir tek bakanlarımızın çocuklarıdır! Ayakkabı kutularından, havuzlarından ödemeleri yaparlar mı acaba?… Hiç sanmam…  Bizim çocuklarımız, becerip sınav sorularının yanıtlarını bile ellerinden alamamışlar. Bu yüzden çoğu işsizdir!..

Av. Cemil Can

DİPNOT: http://www.youtube.com/watch?v=i7tKOYWdZT8&feature=share