Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

BUNLARI HAK ETTİK Mİ?

Süleyman Şah Türbesi_1

Ergenekon, Balyoz ve Odatv operasyonlarının merkezindeki adam İstanbul Emniyet İstihbarat Müdürü Ali Fuat Yılmazer, tertibi itiraf etti: “İşçi Partisi’ne yapılan operasyonla AYM üyeleri etkilendi ve AKP’nin kapatılmasına karşı olan 2,5 üye 5’e çıktı. Başbakan yapın dedi, biz de yaptık”  dedi… Bu operasyonların merkezinde İşçi Partisi’nin olduğunu soruşturmanın olağanüstü yetkilerle donatılmış özel yetkili savcısı Zekeriya Öz, AKP’ye verdiği mülakatla aylar önce doğrulamıştı…

Anlaşıldığına göre, operasyonu yapacak olan ekibe Başbakan elinizde yeterli delil var mı diye sormuş… Yokmuş ama ihtiyaç duyulan delilleri operasyon sırasında bulabileceklerini umuyorlarmış… Bulamazlarca delil üretme yetenekleri devreye girecek… Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun, 2008 tarihli raporunda, polis şefleri Ali Fuat Yılmazer ile Ramazan Akyürek’in, Hrant Dink cinayetinde ihmallerinin bulunduğu belirtilmişti… Cumhuriyet tarihinin bu en büyük operasyonunun da aynı ihmalkâr Ali Fuat Yılmazer  tarafından yürütülmesine karar verildi…  Aradan ancak 5-6 yıl geçtikten sonra,  hükümet uyanır gibi yaptı.  “TSK’ya komplo yapıldı”  diyerek suç ortaklığından kurtulma çabaları içerisine girdi. Harcanma sırası kendisine  geldiğini anlayan Yılmazer, bu yüzden doğrudan başbakanı hedef aldı!..

Tokmağın hala elinde olduğunu sanan Erdoğan’ın Dış İşleri Bakanlığı, sinyal bozucu aletlere rağmen, meğer yüksek teknolojili böceklerle dinleniyormuş!  Başbakana göre, devletin sırlarını dinleyenler, inlerine girmeye karar verdiği Cemaat üyeleriymiş. 13 Mart günü MGK talimatı ile yapıldığı söylenen toplantıda konuşulanları Cemaat sızdırmışmış!? Bu toplantıda, hükümetin Suriye ile savaş çıkartmak için yaratacağı bahaneler tartışılıyordu. Konuşmalar yalanlanmadığına göre, dinlemeyi yaptıranların kimler olduğu sorusu birinci sıraya oturur. Bülent Arınç’a göre, konuşmaların deşifre olmasından kim yararlandıysa olağan şüpheli de odur. Bu mantığa göre, Suriye veya aynı tarafta yer alan Rusya, Çin, İran, Irak olağan şüphelilerdir. Nedense bu sıralamada MOSSAD ve CIA kimsenin aklına gelmedi. Sanki ABD Büyük Ortadoğu Projesi’nden vazgeçmiş, sanki Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e doğru oluşturulmak istenen koridora bir alternatif bulmuş da çekip gitmiş gibi.  Türkiye’nin Suriye ile savaşmasında asıl çıkarı olan projenin sahibi ABD’dir. Buna rağmen, söz dinlemeyen Erdoğan’dan kurtulmak için, arkasındaki kitle desteğini azaltmak amacıyla, bu konuşmaları dışarıya sızdırmış olabilirler. O bakımdan CIA’yı ve ortağı MOSSAD’ı olağan şüpheliler arasından çıkartmak veya arka sıralara atmak doğru değildir…

Konuşmanın deşifre edilmesi, ilk başta Türkiye’nin Suriye ile savaşa girmemesi sonucunu doğurur. Bunda hem Suriye hem de Türkiye halklarının yararı vardır. Böyle bakıldığında olağan şüpheliler sıralamasının başına Türkiye ile Suriye’yi koymak gerekir…

Görüldüğü gibi yorum yaparak, şüpheliyi bulmak olanaksızdır.

Dolayısıyla Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yürüttüğü mantık, dış politikada geçerli akçe sayılamaz.  Türkiye gibi devlet geleneği eski olan bir ülkenin Dış İşleri Bakanlığı’nı dinlemek kolay bir iş olmasa gerekir. Yabancı servisler açısından bu işi yapmak, bir gizli servis zaferi sayılır. Kendi ülkeleri adına böyle bir istihbarata imza atan ajanları “vatan haini” olarak ilan etmek, tam olarak bir acizlik ifadesidir. “Vatan haini” sözünü kullanabilmek için, eylemi yapanın Türk vatandaşı olması gerekir.  Buradan bakılınca,  demek ki, hükümetimiz Dış İşleri Bakanlığı’nda yapılan üst düzeyde bir konuşmayı, bir Türk vatandaşının sızdırdığını düşünmektedir.  Zaten Başbakanın “İnlerine gireceğiz” sözleri de asıl şüphelenilenin bir Cemaat üyesi olduğunu akla getirmektedir… Yargıyı ve polisi Cemaate teslim eden hükümetimiz, acaba Dış İşleri Bakanlığı’nı da  CIA’nın kucağındaki Cemaat’e mi teslim etmiştir? Eğer öyleyse, Başbakanın bağırıp çağırmaları beyhudedir. Zira bu dinlenmenin de sorumluluğu kendi üzerinde kalacaktır…

Erdoğan’ın, Suriye’ye karşı savaş niyeti ortaya çıktıktan sonra, Beşar Esat’ın eli daha da kuvvetlenmiştir.  Esat’ın “Süleyman Şah Türbesi’ni MİT’e karşı koruyabiliriz” şeklindeki karşılığı, bu rahatlamayı gösterir ve belki de son yüz yılın diplomasideki zekâ fışkıran tek esprisidir…

Hükümetin bu sarsıcı olayı, iç politika malzemesi olarak değerlendirmek istemesine şapka çıkartıp, “pes” demek gerekir… “Sıfır sorunlu” dış politikanın bir şaka olduğu açık seçik olarak ortaya çıkmıştır…

Uluslararası sözleşmeler, evrensel hukuk ilkeleri ve yerleşik içtihatları çiğneyerek, idare edilen devlete doğal olarak her türlü sızma olanaklıdır. Kaldı ki, devletin kendini koruma mekanizması, AKP iktidarları ile tahmin edilenin çok üzerinde zaafa uğratılmıştır. Uyduruk nedenlerle, kozmik odalara girilmiş, TSK’nın tatbikat planlarının eklemeler yapılarak iddianameler yaratılmış, devletin istihbarat arşivi “klon”lanıp dışarıya çıkarılmış, elde kalan arşiv ise silinerek, devlette hafıza bırakılmamıştır. İletişimin alt yapısının en önemli kuruluşu olan ve hiçbir zaman zarar etmeyen TÜRK TELEKOM’un iki yıllık karı karşılığında yabancılara satılması, telafi edilemeyecek ilave bir güvenlik zaafı ortaya çıkartmıştır. ABD’nin yabancı devlet başkanlarını dinlemesi, uydular aracılığı ile ve Telekom hatları üzerinden gerçekleştirilmektedir. Alman Spiegel dergisinin haberine göre, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) 122 devlet ve hükümet başkanı hakkında bilgi topladığına ilişkin yeni bir belge ortaya çıkmıştır…

Hükümetimiz, siyasi rakiplerini itibarsızlaştırmak için Anayasa referandumunda ve geçen genel seçimlerde hukuksuz dinlemelerden yararlanmıştır.  Erdoğan, başka ülkelerin yurttaşı olmak için o ülkelerin çıkarlarını korumak üzere yemin etmiş kişilere, kabinesinde görev vermiştir. Bu dahi devletin bilgi güvenliğini tehlikeye atan önemli bir tedbirsizlik sayılır. Çifte vatandaş olan bir kişinin, çıkarlarının çatışması halinde, uyruğunda olduğu hangi devleti koruyacağını kim nereden garanti edebilir ki?..

Şimdi gelelim konuşmanın inkâr edilmeyen içeriğine:  Devletin tepesinde yapılan konuşma, tam bir fecaat kabul edilmelidir…  Devleti yönetenlerin, teröristlere 2000’i aşkın TIR dolusu silah ve mühimmat göndermeleri, hiçbir şekilde kabul edilemez. Bunların parasal tutarı kim bilir ne kadar eder! Hatalı Suriye politikamız yüzünden, Türkiye’ye sığınan mültecilere yapılan yardımlar 2,5 milyar doları geçmiştir. Yoksulluk içerisinde kıvranan halkın paraları, bu şekilde çarçur edilemez…

Genelkurmay’ın Suriye ile savaşmak için kurduğu bin kişilik ordu, 40 bin insanımızın ölümünden sorumlu terör örgütü PKK’ya karşı acaba neden savaşmaz? Bu özel orduyu yönetmek üzere, general görevlendirmek TSK’ya yakışıyor mu? Teröristlerle aynı safta savaşan bir Türk generalinin varlığını düşünmek bile istemiyorum. Balyoz ve Ergenekon davalarında yargılanan komutanlara sormak gerekir. Türkiye’nin kucağında büyütülen İŞID adlı terör örgütü, Süleyman Şah türbesine saldıracak kadar aptal mıdır? Suriye ve Irak’la savaşmak durumunda olan bu örgüt, bir de Türkiye’yi başına bela olarak neden salsın?  MİT Müsteşarının “4 adam gönderirim 8 füze attırırım”  sözleri, Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışıyor mu?  Tüm bu gerçekleri bire bir yaşayan Genelkurmay İkinci Başkanı, TSK’ya “Yıldırım Harekât Mesajı” nasıl verebilir aklın alacağı bir şey değil… En gizli olması gereken toplantımızda, ABD’liler “uçuşa yasak bölge planları” dağıtıyorlar…  Demek ki CIA içerimizdedir! Bu ülkeyi kim yönetiyor Allah aşkına? Böyle bir rezillik Cumhuriyet tarihi boyunca hiç yaşanmamıştır…

Başımızda bu kadar iş varken,  bir de yolsuzluklar ve hırsızlıklar konusunda tek söz söylemeyen Diyanet işleri partisi, “Twiter” ve “Youtube” yasaklarını savunuyor… Başkan, yasakların “hürriyeti kısma” anlamına gelmediği şeklinde saçma sapan  hutbeler hazırlayarak Cuma günleri okutuyor!.. Daha da korkunç olanı, bu Diyanet işleri partisi, Allah’ın evinde muhalif olan herkesi “gemiyi dipten delmeye çalışanlar” olarak gösterip, siyasete soyunuyor…  Hürriyetin nasıl kısıtlanabileceğini anlamayan bu kurum,  demokrasinin olmazsa olmazı olan karşı görüşü,  (muhalefeti) çok görüp, lanetlemekten beter ediyor… Dinin ve dince kutsal sayılan değerlerin bu kadar aşağılık şekilde istismarı, bir tek bu dönemde yaşanmaktadır…

Böyle bir yönetimi, ne yaptık da hak ettik anlamıyorum!?..

Av. Cemil Can

“YA MÜZAKERE YA SAVAŞ”!..

ya_muzakere_ya_savas_1

Ordumuz ne zaman teslim alındı?..

Nevruz nedeniyle Diyarbakır’da yapılan törene, bu defa Kandil damgasını vurdu. AKP ile yola devam mesajı veren Öcalan‘ın mektubunu Sırrı Süreyya Önder okudu.(1) Mektup yumuşaktı… Kandil’deki en üst düzey yönetici Cemil Bayık ise, görüntülü olarak yaptığı konuşmasında tehdit savurdu. “Türkiye’nin bölünmesini istemiyorsanız Apo’yu özgürleştirin” dedi… Aynı şekilde, PKK yöneticilerinden Murat Karayılan, Sterk TV’de: “Apo serbest bırakılmadıkça silah bırakmayız” demişti… Karayılan bu sözlerini: “Apo talimat verse bile silah bırakmayız” diyerek iyice pekiştirmiştir. Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kılıçların efendisi Kemal Bey, Tunceli’de yaptığı mitingde: ”Dersim‘den sesleniyorum, ‘Barış Süreci‘ kimsenin tekelinde değildir. Bu ülkede barış sağlanacaksa bunu yapacak olan parti CHP’dir. Herkes çok iyi bilsin bunu. Bu ülkede ‘Barış Süreci’ durmaz” diyerek, BOP Eş Başkanı Erdoğan’ın görevini üzerine aldığını ilan etmiştir. Kılıçdaroğlu’nun, daha önceden “Terör örgütü ile devlet görüşmez, “akil” adamlardan oluşacak bir komisyon görüşür” diyerek destek verdiği, “Barış süreci”nin, ülkeyi getirdiği nokta burasıdır!

Zaman gazetesine konuşan Fetullah Gülen de “Kürt Açılımı” konusunda olumlu mesajlar verdi:”Şimdi bir sulh ve sükun süreci var. Bozmamak lazım.” dedi… Hatta, Erdoğan hükümetini “anadilde eğitim” konusunda gerekli adımları atmamakla suçladı!.. Cemaat’in sürekli iktidarda kalacağı göz önünde tutulursa, olası koalisyon ortaklarının daha şimdiden politikalarını BOP ile uyumlu hale getirmeleri sürpriz değildir!..

Yaşanan gelişmeler, yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır ve herkes safını buna göre belirlemelidir!.. Atatürk Cumhuriyeti’nin yurtsever bekçileri, seçimlerden hemen sonra, başlarının çaresine bakmak zorundadır!..

Hiçbir şekilde silah bırakmayacağını açıklayan bir terör örgütü ile barış yapılabilir mi? Kafasına silah dayalı olan taraf, sadece teslim alınır!.. Bu durumun adının “barış” olarak konulması sonucu değiştirmez!.. İsteklerini silahla elde eden terör örgütü PKK, Apo’yu serbest bıraktırdıktan sonra, silahlarını neden bıraksın ki?!..

Ne yazık ki, “Teslim alınmış devlet” algısının oluşmasına en önemli katkıyı Y-CHP yapmaktadır… Adamlar Suriye’nin Kuzeyi’nde (Rojava’da) üstelik de MİT’le birlikte “kanton” sistemini kurmayı tartışıyorlar, MİT’ten müsteşar yardımcılığı isteyip, Ordu’da “Kürt birimi” kurmanın peşinde koşuyorlar…(2)Bizimki hala “Barış süreci durmaz” diyerek, süreci destekliyor ve bölücülerin değirmenine su taşıyor!..

Hükümetin 12 yıllık hasar tespit raporu!..

Hükümetin 12 yıllık hasar tespit raporu yayınlandı. 22 milyar ödeyip, 243 milyar borçlanmışlar. Dış borcumuz 372 milyar dolara çıkmış…

12 yıllık AKP döneminde, toplam 367 milyar dolar faiz ödenmiş. Dışarıdan alınan borcun tamamı “faiz lobisi”ne verilmiş ve bu da faiz borcunu kapatmaya yetmemiş! Demek ki AKP 12 yılı, faizcilerine borç ödemekle geçirmiş…

Hükümetin 11 yılda kullandığı para 1 trilyon 697 milyar dolar. Bu miktar AKP’den önceki 42 hükümetin kullandığı paranın iki katından fazladır. Kullanılan paradan halka verilen pay ise, yok denecek kadar azdır. Bu yüzden kredi kartı borçları 19 kat, tüketici kredileri 109 kat artmış…

Merkez Bankası’nın rezervleri 4.6 kat arttı, buna karşılık dış borç ve cari açık o kadar fazla arttı ki, her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için, Merkez Bankası’ndaki para AKP öncesinde 166 dolar iken, 11 yıl sonunda 67 dolara kadar düşmüş!..

12 yıllık dönemde, İstanbul’un 6,5 kat büyüklüğünde tarım arazisi ekilemez hale geldi. Tarım ve sanayi çöktü… İşsizlik yüzde 8.3′ten 10.8‘e çıktı. Vatandaşın durumu ise icra dairelerindeki dosyaların sayısından bellidir: Takipteki dosya sayısı, iki kat artarak 21 milyona ulaştı…

AKP hükümetleri ile, cari açık 104 kat, dış ticaret 2,8 kat, döviz açık pozisyonu 4,6 kat, kısa vadeli dış borç 8 kat artmıştır. Artış yapılmayan bir tek kalem emekliler ile emekçilerin maaşlarıdır!.. “Ben icraata bakarım” veya “Bu dönemde iyi işler de yapıldı” diyerek, hükümeti savunanlara bu karneyi göstermek gerekir!..

Karnenin bir de arka yüzünü okuyalım. Ayakkabı kutuları, yatak odasındaki kasalar içerisindeki paraları konuşmuyoruz bile. Davutoğlu’na göre, Suriyeliler için harcanan para 2,5 milyar doları aşmış. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı “Kadir Abi”nin 21 gayrimenkulünün değeri ise 60 milyon lira civarında. Zevcesi Özleyiş Hanım, 20 trilyonluk gayrimenkulü birinci sırayı işgal ediyor. Oğul Mustafa Ömer’inkiler ise, sadece 2 milyon değerinde… Topbaş ailesine büyük pastadan ne kadar pay düştüğü, mal varlıklarının ne kadarının dede Topbaş’tan kaldığı ise şimdilik bilinmiyor…

Oyumuzu AKP’yi geriletmek için vereceğiz!..

Yerel seçimlerde en çok zorlanacağımız konu, kime oy vereceğimizdir. Y-CHP’ye oy vermekle, Kılıçdaroğlu’nun uyguladığı fakat CHP programına taban tabana zıt politikalara da “evet” demiş olacak mıyız? Hayır! Yerel seçimlerden güçlenerek çıkan Y-CHP’de; SOROSCU, TESEVCİ, CEMAATCİ ve LİBERAL ekipler daha da güçlenerek iyice kök salacaklar. Bu doğru tespit Bu şekilde CHP’yi işgalci ekiplerin elinden geri almak, imkansız hale gelebilir! AKP’nin yerel seçimlerde gerilemesi sonucu “erken genel seçim” kararı alınırsa, diyelim ki alındı ve genel seçimlerde Y-CHP ile Cemaat ittifakı başarılı oldu. Bu durumda, Cemaat’in AKP ile birlikte yaptığı karşı devrimi geri çevirmek imkansız hale gelmez mi? Aynı şekilde, zaten yargı ve polisi ele geçiren Cemaat’in, “orduya kumpas yapmak” gibi işlediği pek çok anayasal suçun hiç birinin hesabı sorulamaz hale gelecektir. Bu “fiili affı” kabul edebili miyiz? Olası bir Y-CHP Cemaat koalisyonu ile Cemaat, en avantajlı konumunu yakalayıp ve devleti tamamen ele geçirebilir. Buna karşı bir önlem alınmış mıdır ve nedir? Bilen yok. Beklenen ortaklıktan tek kazançlı çıkacak tarafın Cemaat olacağı kesindir. Yakın geçmişte; ANAP, DYP ve DSP’nin başına geldiği gibi bu defa da CHP “siyasi mevta” olarak, siyaset mezarlığına gömülür!.. Kılıçdaroğlu’nun umurunda mı?..

Bu yüzden, yerel seçimlerde oylarımızı AKP’yi geriletmek için CHP, MHP ve İşçi Partisi’nden adaylığını koyan ve Atatürkçülüğünden kuşku duyulmayan adaylardan en güçlü görünenine vermek durumundayız… Y-CHP yöneticilerinin sözlerine bakarak, bölücü PKK’nın siyasi uzantıları olan BDP ve HDP’ye hiç bir şekilde oy veremeyiz!.. Aksi halde, kullandığımız oylar “geçersiz” sayılmaktan beter olurlar… Bugün “Oyları bölmeyelim” söyleminin hiç bir geçerliliği yoktur. Zira asıl bölünme tehlikesi, topraklarımız için söz konusudur!.. Bölünmenin aktörleri de saklı değil, apaçık ortadadırlar!.. Bu yakın tehlikeye göre, konuşlanmak hayati önemdedir. Yurtseverliğin gereği de bunu gerektirir!..

Sağduyusunu hiç bir zaman yitirmemiş yazarlardan Mehmet Faraç bile, son yazılarında “dehşet içindeyim”, “ürküyorum” ifadelerini kullanmıştır… Mustafa Mutlu ise, “kafayı yemek” üzere olduğunu açıklamıştır… Belli ki, toplum olarak derin bir “depresyon” içerisinden geçmekteyiz… Bu durumu “Toplumsal cinnet” olarak tanımlayanlar da vardır… Neyse ki, önümüzde bir yol gösterenimiz vardır: Ulu Önderimiz Atatürk’ün izinden yürüyerek, bu karanlıklardan çıkabiliriz. Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi yine ülkemize ve halkımıza kurulan tuzaklardan el birliği ile kurtulabiliriz. Bir tuzaktan kurtulup, diğerine düşmemek için 24 saat uyanık ve nöbette kalmak zorundayız!..

Bilinmez”lik üzerine bir yerel seçim!..

AKP çoğunluğuna güvenerek, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasına bağlı olarak, görevden alınan 4 bakanı hakkındaki fezlekeleri TBMM’nde okutmamış. Demek ki, AKP milletvekilleri arkadaşlarının ne ile suçlandığını bilmek istemiyorlar!.. Başbakan bir ilke daha imzasını attı, sanırım Meclis tarihinde okutulmayan ilk fezlekeler bunlardır. Erdoğan, çok övüneceği bu meclis faaliyetinin ardından, bu defa da sosyal medyanın en çok kullanılan sitesi “Twitter”i kapatmış! Anlaşılan 25 Mart’ta yayınlanarak istifasına neden olacağı ileri sürülen görüntülerin ardındaki gerçeklerin bilinmesini istemiyor!..

Demek ki, yerel seçimlere giderken, sadece RTE’nin söyleyecekleri dinlenecek. Bu nedenle bir tek onların öğrenilmesi serbest bırakılmış!.. Bu şekilde seçmeninin “en doğru” kararı vereceğinden emindir!.. Hakaretle eş değerde bir durumla karşı karşıyayız. İyi ki de AKP’nin seçmeni değiliz!..

Y-CHP’deki derin kimlik bunalımı!..

Siirt’te CHP’den belediye başkan adayı olan Galip Çakmak, Parti Meclisi üyesi Dursun Bulut‘un seçmenlerine “CHP’ye oy vermiyorsanız BDP‘ye verin” sözünden dolayı adaylıktan çekilmiş!..

New York’ta siyaset bilimi okuyan ve CIA-NED (3)fonlarından destek alan Açık Toplum Enstitüsü gibi Soros tarafından finanse edilen TESEV gibi kuruluşların faaliyetlerini kuşku ile karşılamayan Parti Meclisi üyesi, İstanbul Milletvekili Prof. Binnaz Toprak, “Ağrı için oyumuzu kime verelim” diye soran seçmenine; “Tabii ki, HDP‘ye” yanıtını vererek, o da HDP’nin desteklenmesini istemiş!..

“Gandi Kemal”in, önceki açıklamaları Cumhurbaşkanı seçimlerinde Abdullah Gül’ün destekleneceği yönündeydi. Şimdi kararı biraz değişmiş… Yol arkadaşları ile birlikte Cemaat’in de sıcak baktığı MHP Milletvekili Hacı Meral Akşener‘in destekleneceği konuşuluyor. Emin olduğumuz tek şey var: O da önemli bir makam için CHP’li birinin, hiç bir zaman aday gösterilmeyeceği!..

Kılıçdaroğlu, CNN Türk’teki açıklamalarında; PKK’nın Suriye kolu PYD tarafından ilan edilen “özerklik” için “Rojava’yı(4)iyi görüyoruz, orada duvar örmek yanlış” ifadelerini kullandıktan sonra, Beşar Esat için “Kendi halkını katleden bir kişiye siz nasıl ‘iyi bir adamdır dersiniz’ ifadesiyle,“17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonu” nedeniyle, zor günler geçiren RTE’nin ara vermek zorunda kaldığı, BOP’ndeki görevini üzerine almıştır!.. Sterk TV’ye konuşan PKK liderlerinden Karayılan; “açılım” nedeniyle kazanımları şu şekilde ifade etmişti:” 1. PKK’ın meşruiyeti arttı, 2. “Kuzey Kürdistan” ve “Rojava” bu süreçten istifade etti. Yeni devletin adı konuldu ve kamuoyuna benimsetildi”… Yerel seçimler öncesinde, teröristlere karşı ülkesini savunan Esat’a “katil” demenin ve AKP’nin vatana ihanet etmekle eş değerde bir suç olan “Açılım”ını sahiplenmenin, CHP’ye ne gibi bir yararı olabilir çok merak ediyorum. Dikkat çeken bir başka husus Kılıçdaroğlu ile PKK sözcülerinin, Kuzey Doğu Suriye için kullandığı dilin (Rojava) aynı olmasıdır!..

Yerel seçimler öncesinde CHP’de yaşanan en ciddi sorun; genel başkandan parti meclisi üyelerine kadar, yönetimde görev alan yabancı unsurların yaptığı bu zevzekçe açıklamalardır. Bu şekilde partiye verdikleri zarar bir yana, bir de gerçek CHP’lilerin sinirlerini bozmaktadırlar!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)https://www.youtube.com/watch?v=VyxFCNwInWg

(2)http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/abdullah-ocalan-mitten-kadro-istiyor-h36365.html

(3) http://en.wikipedia.org/wiki/National_Endowment_for_Democracy

(4) Rojava: Batı Kürdistan, Kuzey ve Kuzey Doğu Suriye’yi ifade ediyor…

 http://en.wikipedia.org/wiki/Syrian_Kurdistan

Nekro(fil)ler ve 14 yaşında yaşama veda edenler!..

2643375-14

 

12 yıllık AKP iktidarı, Türk siyasi tarihinde bazı ilklerin yaşandığı dönem olarak anılacaktır. “Nekrofili” sözcüğünün siyasi terminoloji içerisine sokulması da bunlardan biridir… Başbakan Erdoğan, 07.11.2012 günü TBMM’nde yaptığı grup konuşmasında; Kılıçdaroğlu’nu “Bahtsız Bedevi” ye (1) benzettikten sonra, cezaevlerinde süren açlık grevleri nedeniyle, BDP‘lilere de “Ölümlerden sapkın bir haz alıyorlar” diye beklemedik bir suçlama yöneltmişti. Ardından “Hepsi nekrofili hastalığına kapılmışlar” teşhisini koymuştu (2)

Nekrofili” konusu, Mayıs 2011′de Faslı imam Zamzami Abdül Bari‘nin açıklamalarından (3) sonra, tartışma konusu yapılmıştır… Fas Parlamentosu ve Uluslararası Müslüman Alimler Birliği kurucu üyesi, aynı zamanda da “Çağdaş Hukuk Araştırmaları Derneği”nin Fas’taki başkanı olan (4) Zamzami, Mısır’da Amerikancı bir darbe ile iktidara gelen “Müslüman Kardeşler”e esin kaynağı olmuştur!..

İmam Zamzami’nin, “ölü eşle seks” fetvasından sonra, Mısır’da Mübarek’i devirip, iktidarı ele geçiren, Başbakan Erdoğan’ın, mitinglerde 4 parmağını havaya kaldırarak destek verdiği “Müslüman Kardeşler”, “Selefiler” ile birlikte parlamentoda elde ettikleri çoğunluğa güvenerek, ilk iş olarak evlilik yaşını 14‘e indiren bir yasa çıkartmışlardı. Böylece Mısırlı çocuklarıyatak odasına atmanın yolunu açmışlardı! Ardından, eşi ölen erkekler için, “veda seksi hakkı” tanıyan ikinci bir rezil yasayı çıkartarak, iç dünyalarını gözler önüne sermişlerdir!.. (5)

17 Aralık Soruşturması ile görevinden alınan, rüşvet ve yolsuzluk batağında çırpındıkça biraz daha batan, lağım çukurunun tam orta yerinde “başını dik” tutmaya çalışarak öten, eski başmüzakereci Egemen Bağış, yeniden patronunun gözüne girebilmek için, kaldırım seviyesinin çok aşağısından mesajlar atarak, Türk halkının sabrını deniyor!.. Bu şekilde, gündemde kendine bir yer edineceğini sanan bu zavallı adam, “Gezi direnişi” sırasında başına isabet eden gaz fişeğinin komaya soktuğu ve 269 gün yoğun bakımda yaşam mücadelesi verdikten sonra, sonsuzluğa uğurlanan 14 yaşındaki çocuk, Berkin Elvan’ın cenazesine katılanları, “terörün bitmesinden rahatsız olan” ve bu yüzden “Çözüm sürecini hedef alan” nekrofiller (ölü seviciler) olarak suçluyor!.. Egemen Bağış, ülkeyi parçalama planı olduğu tartışma götürmeyen “açılım sürecine” karşı olan yurtseverleri, topluca “ölü seviciler” olarak nitelendirmiştir!.. ABD’nin çıkarlarını korumaya yemin etmiş ve bu şekilde ABD vatandaşlığını kazanmış bu sefil, aynı zamanda Washington’daki ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yeminli tercümanı (Türkiye Büyükelçiliği’nin değil ama), ABD’nin pek güvenilir adamıdır. Egemen Bağış, bu iğrenç sözleri ile Başbakanının gözüne ne kadar girdi bilemeyiz tabi… Ama “nekrofili” suçlaması ile Türk halkının gözünde layık olduğu yere, elbette kayıt edilmiştir!..

***

Başbakan Erdoğan, Berkin’in ölümü üzerine, kendisine sorulan “Döviz etkilenir mi?” sorusuna; “Etkilenmez. Türkiye bunları aştı” yanıtını vermiştir. Demek ki, Başbakanın gözünde 14 yaşındaki bir çocuğun ölümü, dövize olan etkisi kadarmış!.. Erdoğan’ın bu açıklaması ile ayakkabı kutularında, yatak odalarında ve kasalarında döviz saklayan bakan çocuklarının, yüreğine su serpilmiştir!.. Başbakan, oyun çağındaki Berkin’in mezarına, annesinin çocuğu öteki dünyada “oyun oynasın” diye attığı misketlere de anlam verememiş, güya, güvenlik kuvvetlerine sapan ile bilye atmış gibi bir yalan uydurarak, arkasına sığınmıştır. Masum bir çocuğu “terörist” olarak mahkum etmeye çalışarak, gözü yaşlı, yüreği kanatılmış, mazlum bir annenin ahını almıştır!.. Başbakan Erdoğan, bu talihsiz açıklaması ile tamamen insanca olan ve duygu yüklü bir davranışı, anlamayarak Necmettin Bilal’in babası olduğunu kanıtlamıştır!..

Başbakan Erdoğan ile aklı bir karış havadaki eski Bakanı Bağış, “Çözüm Süreci”ni destekleyen, daha düne kadar yol arkadaşları olan “akil kadın”, Sezen Aksu’nun: “Soğukkanlılığını, muhakeme yetisini kaybetmiş bir kibir, iktidar ve güç zehirlenmesinden doğan bir vicdan tutulması Berkin’i de aldı” şeklindeki doğru teşhisini dahi duymazdan gelmişlerdir… Dolayısıyla Egemen Bağış’ın “nekrofili” sözlerinin muhatapları arasında Minik Serçe de yerini almıştır!…

***

Başbakan Erdoğan, Siirt konuşmasında; Kürtlerin gözünün içerisine baka baka, şu soruları sormuştur: ”Ne yaptım, adam mı öldürdüm? Bir şeyler mi çaldım?.. “

“Polise emri ben verdim” (6) diye övünen Başbakan Erdoğan, polisin attığı gaz fişeği ya da polis veya jandarma tarafından açılan ateş sonucu vurularak -veya başka şekilde- yaşamını yitiren; (Berkin Elvan, Hasan Fırat Gedik, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım ve Mustafa Sarı’nın) ölümlerinden ve gözü kör olanların sakat kalmasından doğrudan sorumludur!..

Aynı şekilde, istifa eden 4 bakanının evlerinde bulunan paralar ile Necmettin Bilal’in “sıfırlayamadığı” avroların nereden ve nasıl kazanıldığını da tek tek açıklamak zorundadır…

Ancak o zaman, başı dik, alnı açık bir şekilde yukarıdaki soruları sorabilir… “Başı dik” deyince, sosyal medyada görüp pek beğendiğim bir paylaşım aklıma geldi… “Gezi zekalı” çocuklardan birinin paylaştığı kesindir. Başbakan üzerine alınmasın sakın. Paylaşım şöyle: İki ayağı b.kta iken, başı dik olan ve bağırabilen tek yaratık horozdur!?..

***

İktidarın horozları, MEB’nın sözüm ona müfettişleri de yaşanmakta olan sürece katkılarını sundular. Adana ve Mersin’de okul ve yurtları dolaşarak öğrencilere, “Erdoğan’ı mı yoksa Atatürk’ü mü seviyorsunuz” sorusunu yöneltmişler. Milli eğitim teşkilatında odacı bile olamayacak bu adamlar müfettiş yapılırsa, sorulacak sorular da elbette kendi zeka düzeyleri ile sınırlı kalacak. Atatürk; ülkeyi düşman işgalinden kurtarıp, Cumhuriyeti kuran 20. yüzyılın eşsiz lideridir ve bütün dünya onu bu yönüyle tartışmasız olarak kabul eder, Erdoğan ise, ABD’nin modası geçmiş BOP’nin deliğe süpürülmek üzere ayrılmış eşbaşkanıdır. Müfettişlere hatırlatırım. Müfettişler, anaokulu çocuklarına, “Ayakkabı kutusu ile ilgili konuşan öğretmeniniz var mı?” diye de sormuşlar… Asıl tuhaf soruları cinsel yaşama dairmiş: “Anne-baban ayrı mı, annenin sevgilisi var mı?” Molla Zamzami gibi MEB Müfettişlerinin de aklı fikri bacak aralarında!.. Eşinden ayrılan bir kadının, aylığının yetip yetmediği, yaşamını tek başına sürdürüp sürdüremediğini soracak yerde, sevgilisinin olup olmadığının, üstelik de çocuğuna sorulması, Milli Eğitim Bakanlığı’nın meselesi midir?..

Nekro(fil)ler ve horozlar kimlerdir acaba?..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.haber3.com/erdoganin-soyledigi-bahtsiz-bedevi-ne-demek-haberi-1596496h.htm

(2)http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/11/07/bunlarin-hepsi-nekrofili-hastaligina-kapilmis

(3) https://www.youtube.com/watch?v=taZngkAhCNM

(4) http://en.wikipedia.org/wiki/Abdel-Bari_Zamzami

(5) https://www.youtube.com/watch?v=kJRr1LydB8g

veya

http://dunya.milliyet.com.tr/oldukten-sonra-cesetle-seks- yasasi-/dunya/dunyadetay/27.04.2012/1533443/default.htm

 

(6) http://www.radikal.com.tr/turkiye/polise_emri_ben_verdim-1138828

“SANA SEVDANIN YOLLARI…”

kathimerini_1

*Çalıyorlar ama iş de yapıyorlar!?…

*Ben yapılan hizmetlere bakarım: Marmaray’ı kim yapmış, 3. Boğaz Köprüsü ve bölünmüş yollar kimin eseri?
*Çalıyorsa beni çalıyor, size ne!!!
*Oy verecek başka parti mi var?!..
*Muhalefet bugüne kadar ne yaptı?..
*Hiç iyi bir iş yapmadılar mı? Onları anlatsanıza!..

BU KALİTEDE SORU VE YARGILAR UZAYIP GİDİYOR…

Gelin sizinle başka bir alemde ve biraz da ayaklarımız yerde gezinelim:

YEREL SEÇİMLERDE OYLARIMIZI AKP‘YE VERMEDEN ÖNCE; 5. CUMHURBAŞKANIMIZ CEVDET SUNAY‘IN İLÇESİNDE VE KÖYÜ ATAKÖY’DE YAŞAMDAN KÜÇÜK KÜÇÜK KESİTLER…

Ataköy’den başlıyoruz;

 1940‘da 1 ilkokulu ve 1 camisi olan“Ata” köyümüz, 1955 yılında belediye olmuştur.(1) O tarihten bu yana, belediyemiz belde sakinlerine yapacakları bütün duyurularını hoparlör aracılığı ile yapmışlardır… O yılların en medeni aracı hoparlördü…

Aradan 59 yıl geçmiş, 2014 yılına gelmişiz,fakat bir ilkokulumuz bile yoktur.  Bunu bir yere not edelim. Buna karşılık -cemaatsiz- cami sayımız 7′ye çıkartılmıştır. Öğünmek gibi olmasın bir de Kur’an Kursumuz vardır.  Camilerimizin her birinde, 1′er imam ve sesi güzel olmayan 1’erde müezzin görev yapmaktadır. Pek tabii ki, bizim bu duruma itirazımız olamaz,yoktur da…

Hoparlör sayımız 7+1 olmuştur…

7+1 ‘den kastettiğim:Köyümüzde 5 vakit ezanın hoparlörlerden okunmakta olduğudur… Başka bir ifade ile, 59 yılda belediyemizin hoparlörlerine 7 adet daha ilave edilmiştir…

Biz Ataköylüler olarak şükrümüzü biliyoruz!..

Beldemizin yüz ölçümü tam olarak ne kadardır bilmiyorum, diyelim ki 500 veya 1500 dönümdür. O kadardır yani… Bu kadar bir alanda yüksek sesle bağırsanız köyün öteki ucundaki rahatlıkla duyulabilir!  Düşünün ki, bir kaç saniye aralıklarla okunan vakit namazları sürekli birbirine karışıyor, Ezan seslerine yazın çakallar, kışın eski muhtarın köpeği eşlik eder… (Mizah yapmaya çalışmıyorum. bu anlattığım gerçektir…)

Ortaya çıkan gürültü kirliliğinden şikâyet edecek değilim, ben de alıştım. Yıllar önce bu konu ile ilgili (ilk)şikâyeti,  Kaymakamlığa ve Müftülüğe ben yapmıştım. Tek merkezden güzel sesli bir müezzinin ezan okumasını istemiştim. Belde sakinlerinin “ezana karşı olmak“gibi saçma gerekçelerle dile getiremedikleri bu yakınmayı onlar adına ben dile getirmiştim.

Dinleyen olmadı bizi tabi… O günden beri, yönetmeliğe rağmen, gürültü kirliliği artarak devam etmiştir…

Çevre kirliği ve doğanın katledilmesine  (HES’ler, taş ocakları v.s.) karşı  duyarsızlıktan -ve iş birlikçilikten-  söz bile etmeyeceğim…

Onlara girip de konuyu dağıtmayalım…

Ben bugün, çevre konularını gündeme getirmek niyetinde değilim. Asıl söylemek istediğim; bu nasıl bir belediyecilik anlayışıdır ki, (tamir veya bakım nedeniyle) planlı olarak yapılacak olan su kesintilerinden bile, belde sakinlerini haberdar etmeyi akıl edememektedir!..

Yarım saat önceden, o “masum” hoparlörlerden su kesintisi yapılacağını duyursalar, insanlar kaplarına biraz su koyar ve  taharet için teyemmüm yapmak zorunda kalmazlardı?..

Belediyesinin kapatılmasına sevinen belde sakini olur mu hiç? Olur tabi…Ataköy beldesinin sakinleri, bu dönem belediye “hizmetleri”nden o derece memnun (!) olmuşlar ki, 59 yıllık belediyelerinin kapatılmasına  ve köylerinin Çaykara İlçesi’ne  mahalle olarak bağlanmasına dahi sevinmişlerdir!…

Bu trajikomik durumu komşularına reva görenler, hiç kuşku yok ki, akla ve mantığa sığmayacak ölçülerde hala AKP’ye destek isteyen Ataköylü hemşerilerimizdir!…

Böylesine acıklı durumlar için eski Türk filmlerinde:”KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM” derlermiş…

Komşu köylüler, 12 yıllık AKP iktidarında dişe dokunur bir hizmet alamayan Ataköylüler için, haklı olarak şu yakıştırmayı yapmışlardır: Güya AKP’liler oy istemek için köye geldiklerinde, belde sakinleri kendilerini en iyi şekilde temsil edecek olanları takdim ettikten sonra,”Aynı yolun yolcusuyuz”  şarkısı eşliğinde “Bu köyden AKP’den başka parti oy alamaz” diyerek “Bir dahaki sefere yüzde 100 olacağız inşallah” diyerek, güvence bile vermişlerdi. Ne var ki, son seçimlerde AKP’ye destek ancak yüzde 75′lerde kalınca, parti yöneticileri çok kızmışlar… Köyün ileri gelenlerine: “Hani ne oldu, söz verdiğiniz yüzde yüz desteği tutturamadınız” diye sitemde bulunmuşlardır…Ve ceza olarak da hizmetlerden yararlandırmadılar bizi tabi!… İnşallah bu seçimlerde desteği yüzde 100′e çıkartacağız!.. Bu nedenle Ataköylü AKP’liler olarak çat  kapı  evlere girip çıkıyoruz. Partimize oy toplamaya başladık, bu defa başaracağız İnşallah!?…

Anlayacağınız Ataköyümüz, 12 yılda AKP’ye desteğini, söz verdiği gibi yüzde 75’ten (2) yüzde 100’e çıkartamadığı ele geçirilmiş “paralel devlet” tarafından cezalandırılmıştır…

“Devlet” de haklı, tutamayacağımız sözü vermeyecektik!..

Siyasette söz verilmez,  fikirlerin ve inançların (dini inançların değil tabi) gereği yerine getirilirmiş,  nereden bilebilirdik!?..

Benzer durum Çaykara’nın bütün köyleri için de geçerlidir… Lakin ilçe merkezinde yaşananlar biraz daha göze batacak şekildedir:

Diğer köyleri geçip doğruca ilçeye geliyoruz:

AKP’nin 12 yıllık iktidarında -oydan başka- Çaykara’dan alınanları  biliyor musunuz?..

 SAYIYORUM:

*İlçe’de 3 banka (Ziraat Bankası, İş Bankası ve Halkbank) varken, ikisi kapatılmış, emekli maaşlarını ödemek için sadece Ziraat Bankası bırakılmıştır…

 

*İlçemizde bir mezbaha vardı onu da hayvan sevgisinden (!) olsa gerek, yıktılar…

 

*Düğün salonunu bir yandaşa sattılar…

 

*Fiskobirlik’i kapattılar…

 

*Tarım-Kredi Kooperatifi sizlere ömür, oda yok şimdi…

 

*Askerlik Şubesi’ni Of’a taşıdılar…

 

*Devlet hastanesini sağlık ocağına dönüştürüp, kuşa çevirdiler…

 

*Türk-Telekom’u Of’a götürdüler…

(Oradan da  Lübnan’a gitti, çok şükür!  Şimdi  başbakan ve oğlu Bilal dahil herkes dinleniyor tabi!?)

 

*Kadastro Mahkemesi’ni kapattılar…

 

*Elektrik hizmetlerini Çoruh Elektrik şirketine sattıktan sonra, TEK’in beldelerdeki hizmet binalarını da kapattılar…  Şebekelerin yenilenmemesi ve bakımsızlık yüzünden elektrik kesintileri  o derece arttı ki, aboneler tamir için günlerce beklemek zorunda kalıyorlar…

 

*Bu dönem de Çaykara’nın imtiyazlı mahallesi Kadahor’da yapılan binalar nedense ruhsattan muaf tutulmuşlar. Diğerlerine cezalar adeta yağdırılıyor…

 

*Çaykara Belediyesi’nin başka da bir tek icraatı yokmuş!..(Var diyen buradan ekleme yapabilir, yeterince yerimiz var…)

Vaziyet böyle iken:

ÇAYKARALILAR AKP’Yİ BİR DÖNEM DAHA İKTİDAR YAPMAK İÇİN ADETA YIRTINIYORLAR!..

Onlardan ayrılamam, o yüzden ben de oyumu açıktan ; AKP’ye atıyorum!..

Av.Cemil Can

(1)  http://www.caykaraatakoy.bel.tr/

(2)  http://www.yerelnet.org.tr/belediyeler/belediye.php?belediyeid=126977

GÜNDEM SEÇİMLER DEĞİL

adalet_1

GÜNDEM SEÇİMLER DEĞİL, YENİDEN YARGILAMADIR!..

Başbakan, Cemaat hakkında  30 Mart yerel seçimlerinden sonra; casusluk yapmak, örgüt kurmak ve vatana ihanet suçlamaları ile dava açılması için düğmeye basacakmış!..  Anlaşılan Başbakan, Ergenekon ve Balyoz gibi davaların tüm sorumluluğunu Cemaat üzerine yıkmaya çalışacak. Pensilvanya’da ikamet eden eski ortağı, bakalım nasıl bir karşı hamle yapacak. O zaman kim ak kim kara daha iyi göreceğiz…

26. Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ’un tahliye edilmesinden sonra Başbakanın söylediği şu sözleri çok önemlidir: “Balyoz davasını alelacele hallettiler. Ergenekon’da halen gerekçeli karar hazırlanmadı. Burada bir katakulli olduğu çok açık. Bu davalarda haksızlığa uğrayan insanlar var. Bütün bu davalarda intikam hissiyle hareket ettiler. Kısaca paralel yapı bu davalarda görevini icra etti”.

Başbakana göre Cemaat “özel görevli” ve görevini icra etmiş!.. Fetullahcılar demek ki,  din ve Allah edebiyatı ile ABD adına hayati öneme sahip işler görmüşler!..  Yurt dışında  iyi yetiştirilmiş elemanları vardı!..

Cemaat’in tüm mensupları yargılanmalıdır!.. Y-CHP ile yerel seçim ittifakları onları kurtaramaz. Bu ittifaka kapıları açan ve Cemaat’i korumak üzere kolları sıvayan Y- CHP yöneticileri de yaptıklarının hesabını mutlaka vereceklerdir!.. Cemaat’i içerisine alarak gerçekleşecek olan bir iktidar asla ve asla CHP’nin iktidarı olamaz!.. Kurumsal olarak CHP’yi kullandırarak Cemaat’in devletin içine iyice yerleşmesi sonucunu doğurur. Davul CHP’nin boynunda olur, tokmak Cemaat’in elinde!.. Bu gerçeği yakın geçmişte yaşadığımız acı deneyimlerden biliyoruz…

Acaba Balyoz ve Ergenekon davalarında gerekçeli karar 7 aydır neden yazılamıyor? Bu gidişle hiçbir zaman yazılamayacak da! Zira kararın dayandığı temel kanıt, sahteliği TÜBİTAK tarafından da onaylanan 51 numaralı “hardisk” idi… O sahte belgeleri hazırlayanlar kimlerdi ve bu adamlar şimdi kimlerin kollarındadır? Bu sorunun yanıtını arayacağız.

Sahte kanıtlara göre, kanaatini oluşturan mahkeme, şimdi gerekçesini hangi kanıtlara dayandıracak? Gerekçe yazma işine girişen her kim olursa olsun rezil olacağı kesin ve hukukçuluğu tartışılacak… Bu nedenle, o karara gerekçeyi yazmayı kolay kolay kimse göze alamaz. Göreceksiniz gerekçeyi yazmak zorunda bırakılacak olan yargıçlar, öyle bir gerekçe yazacaklar ki, o gerekçe hem yeniden yargılama sebebi olacak, hem de bütün davaların beraatla sonuçlanmasında kullanılacak!.. Çünkü  başka yolları kalmamış. Kararın gerekçesini dosyadaki diğer kanıtlara dayandırmaları da imkânsızdır. Zira onlar da aynı sakatlıkla maluldür. Dolayısıyla hukuki yoldan bir tek çözüm kalıyor ortada; o da yeniden yargılanma yapmaktır… Zaten işler de oraya doğru gidiyor ve bu yola girilmesi için pek çok sebep var…

Başbakan Erdoğan,  “paralel yapı” dediği Cemaat’in, kanıtlara dayanarak değil, “intikam hisleri” ile hareket edilerek mahkûmiyet kararı verdiğini söylüyor. Sadece bu sözcükten yola çıkarak bile yargılamanın yenilenmesi istenebilir… Bu sözleri söyleyen kişi, hala yürütmenin başındadır. Devletin gizli ya da açık kanıt toplama yeteneğine sahip bütün birimleri ona bağlıdır ve sürekli kendisine bilgi taşımaktadırlar. Başbakan bu davaların savcısı olduğunu söyleyecek kadar ileri giderken de aynı bilgi kaynaklarına sahipti.  Devletin kurumlarının, o gün kendisini “aldatmış” olması gerekir ki,  bugün davaların tümünü “orduya kumpas” olarak niteleyebilmektedir…  “Aldatılmış olmak” Erdoğan’ın sarılabileceği yegâne savunmasıdır. Başbakanı aldatan devletin kurumları, acaba hangi devlete hizmet etmekteydiler? Bu sorunun yanıtı; ilişkilerinden ve sığındıkları ülkeden bellidir. Buna rağmen, yine de açılacak olan “casusluk” davası bütün bu gerçekleri ortaya çıkartacaktır… Bu bakımdan o dava oldukça önemlidir!..

11 yıllık koalisyon ortağının casusluk yaptığı sonucuna ulaşan Başbakan’ın, 30 Mart yerel seçim sonuçlarını beklemesi gerekmiyor. Öte yandan Cumhuriyet Savcıları, Başbakanın bu yöndeki açıklamalarından yola çıkarak, re’sen soruşturmayı başlatmak zorundadırlar. Yay gerilmiş, ok atılmıştır bir kere. Artık geriye alınamaz. Başka bir ifadeyle, suç ihbarı en yetkili ağızlardan yapılmıştır. Hiçbir savcı, soruşturmayı geciktirme hak ve yetkisine sahip değildir. Gecikilen zaman içerisinde delilleri karartma ve kaçma olaylarının tümü gerçekleşebilir. Bunun da anlamı;  o ağır suçları işleyenlere yardım etmek ve kaçmalarına olanak sağlamaktır. Bu ise başka bir suç işlemek anlamına gelmektedir.. Bu noktada, Başbakanın 30 Mart’ın beklenmesini söylemesi kabul edilemez ve aynı suçu işlemesi anlamına gelmektedir…

Başbakan, hakkında CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri ile yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesinde ileri sürdüğü hususlar oldukça önemlidir. Kılıçdaroğlu’na göre, Başbakan yerel seçim yenilgisini aldıktan sonra, yurtdışına kaçacakmış! Büyük olasılıkla, Kılıçdaroğlu bu iddiasını, yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesinde sözünü ettiği hazırlıklara bağlamıştır. Ona göre, güya Başbakan kendisi ve ailesi için Malezya’dan sığınma hakkı istemiştir. Çalık Holding binasında tutulan dolar ve avrolar, kaçış için düzenlenmiş Uzakdoğu gezisi için ayarlanan uçağa taşınmışlardır bile. Medical Park hastanelerinin Carly (varlık yönetimi şirketi) tarafından sahip olunan yüzde 40 hisseleri de Malezyalılara (Turkven Özel Yatırım Fonu) satılmıştır… Söylenenler ne kadar doğrudur yaşayarak öğreneceğiz!..

Bütün bu gelişmeler bir yana, ortada bir gerçek vardır. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde TSK’yı  etkisizleştirmek kapsamında donanmayı görev yapamaz hale getirmek için düzenlenen kumpasa bağlı olarak, esir alınan yurtsever komutanlar, görevlerinden uzaklaştırılmış olmakla, ülkemiz için ciddi bir güvenlik zafiyeti yaratılmıştır.  Bu son günlerde Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne aykırı olarak Karadeniz’de dolaşan ABD istihbarat ve savaş gemileri bu saptamaya açık kanıttır. Bu yüzden çok hızlı bir şekilde, yeniden yargılamalar başlamalıdır. Beraatla sonuçlanacağı kesin olan yeniden yargılamalardan sonra, haksız şekilde görevlerinden alınan komutanlar, eski görevlerinin başına mutlaka gönderilmelidir. Başka bir ifade ile tutuklulukta geçen 5 yılı aşkın süre,  yasal düzenleme ile hiç yaşanmamış hale getirilmelidir…  Belki o zaman kahramanlar devleti affedebilirler. Kahramanların ömürlerinden alınan 5-6 yıllık bir sürenin yarattığı tahribat, kısmen de olsa, ancak itibar ve görevlerinin iadesi ile gerçekleştirilebilir…

“Genel af” asla çözüm olarak ileri sürülüp savunulmamalıdır. Genel  af  ile, af çıkacağına güvenerek hırsızlık yapanlar, devleti soyup soğana çevirenler ve topraklarımız üzerinde ayrı bir devlet kurma hayalleri kuranlar da kurtulabilirler!.. Bu nedenle çözüm yeniden yargılanmalarda aranmalıdır… Bunun için de tüm koşullar hazırdır!..

Yeter ki, küçük hesaplar uğruna Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’nun gösterdiği yoldan sapılmamış olsun. Feyzioğlu’nun çözüm önerisi ile hem yaralar sarılabilir hem de ülkede yeniden barış tesis edilebilir…

Av.  Cemil Can

ALDATILDIK!..

Milcep-_1

Başbakan Erdoğan Avrupa Birliği yetkililerini aldatmış, öyle diyorlar!..

Başbakan Erdoğan’ı da Cemaat aldatmış!…

Cemaat’i aldatan büyük olasılıkla Obama’dır…

Ergenekon davasına bakan hâkim ve savcıları ise,  soruşturmalarda görev alan F Tipi polisler aldatmışlar…

Aldatılamayanlar da var elbette; onlar AKP’ye  koşulsuz destek veren yığınlar!..

Bu aşamada “aldatıldık” demek bir tek onlara yasak!..

Başbakan Erdoğan, oğlu Bilal ile arasında geçen konuşma “tape”lerinin sızdırılmasından sonra, en acımasız şekilde:“Aldatıldık, gerçekten safmışız” diyerek, yine mağduriyet edebiyatına sarılmış. Din duygularına ek olarak, merhamet duygularını da sonuna kadar sömüreceği kesin!.. Oğlunun evinde bir oda dolusu para olan bir baba, üstelik de Başbakan iken, hala yoksul halka, kendini acındırmak istiyor… 11 yıldır ne istedilerse verdiği ortağı Cemaat’in, kendisine ihanet ettiğinden yakınıyor hala… Meğer, kendi elleriyle teslim ettiği devletin kurumlarından; bakanlarının ve kendinin, çocukları ile yaptığı telefon konuşmalarını dinlemişler!.. Cemaat’in yaptığı ortaklıkla bağdaşmaz elbette; yasa dışı ve terbiyesizce… Başbakan önce onlara yapılması gerekeni yapsın da görelim, mağduriyetlerini ondan sonra dinleyeceğiz!..

Başbakan, yalanla(ya)madığı o konuşmalarda geçen milyarlarca liraların, yatak odalarındaki kasalarda, ayakkabı kutularında ve odalarda ne aradığını da anlatsın bize… Ecevit’in vaktiyle çıkardığı ve 2003’te yürürlüğe girecek olan “nereden buldun” yasasına, vaktiyle en hararetli karşı çıkan Erdoğan’dı… İktidar olanağını eline geçirir geçirmez, ilk işi bu yasanın yürürlüğe girmesini engellemek olmuştur. Acaba neden? Demek ki, ileride ne yapacağı inceden inceye planlamıştı. Başbakan Erdoğan, mağduriyetlerine geçmeden önce, başbakanlığa seçilmeden önceki, yırtık ayakkabılı durumu ile şimdiki malvarlığı arasındaki korkunç farkı, açıklamak zorundadır!..  Gerisi masaldır bize…

Kendi söylediği kadar “saf” olan bir adam, halkı borç içerisinde yoksulluk ve açlık sınırında kıvranırken, neler yaptı da dünyanın en zengin başbakanı oldu, bize de anlatmalıdır!.. Paraları için torunları sevinsin, eğer yasal yollardan bu kadar zengin olmayı başarabildiyse kendisini kutlayacağız. En azından zengin olmanın yollarının bir kısmını, kendisini kayıtsız, koşulsuz destekleyen saf halkı ile paylaşmasını bekleriz!..

Bu aşamada Erdoğan’ın  “aldatıldık” yalanına dileyenler inanabilirler!.. Ama çok iyi bildiğimiz bir şey var ki, o da kurumların kolay kolay aldatılamayacağıdır. Çünkü devlet kurumlarının duyguları yoktur. Kurumlar, heyecanlanmazlar ve hisleri ile iş yapamazlar. Onlar, hizmetlerini yasalara ve kurallara göre yürütürler. Bu nedenle hukuka uygun hareket eden kurumları aldatmak, mümkün olamaz!.. Ancak o zaman çağdaş değerlere ve yasalara uygun hareket eden devler adamları, “hukukun üstünlüğüne saygılı” kabul edilirler… Yasaları hiçe sayıp, keyfi hareket edenler, günü gelir halkı da kandırabilirler!.. “Muz Cumhuriyeti” deyimi, böyle devletler için kullanılır… Dolayısıyla, Başbakanın; “aldatıldık” itirafından, devletin kurallarla değil,  duygularla yönetildiği sonucunu çıkartılabilir!..

Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu yetkilileri bile, AKP hükümeti tarafından “aldatıldıklarını” söylemişler… CHP milletvekilleri Loğoğlu ve Türmen, 17 Aralık’taki yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan bu yana, kendilerini korumak bakımından, hükümetin attığı adımların nasıl değerlendirildiğini incelediler. Avrupalı yetkililer, özellikle de Genişlemeden Sorumlu Komiser Füle;  hükümetin “HSK’yı dondurduk” demesine rağmen, yasayı geçirmekle kandırıldıkları mesajını vermiştir!..

Hükümet de  Cemaat’in, devlet içerisinde “paralel devlet” kurarak  7000 kişiyi dinlediğini ve  kendilerini kandırdıklarından yakınıyor mu?..  Anlayacağınız, bu dönem işler, kandıran kandırana yürüyor!..

Erdoğan’ın “paralel yapı” dediği bir aldatmacadır, yalın gerçeği alalamadır sadece. Türkiye’nin içişlerine asıl doğrudan müdahale eden ABD’dir. Bu denklemde Cemaat, ABD’ye “hizmet” etmeyi taahhüt etmiş bir piyondur sadece. Tıpkı Erdoğan ve yol arkadaşları gibi… Her iki taraf da Obama’nın avucunun içerisindedirler!.. ABD’nin çıkarları gerektirdiğinde, birinden birini her zaman feda edebilir. Yerine yedeğini çağırır elbette!.. Bu iş bu kadar basittir işte!..

Seçimlerden önce, Erdoğan için dinlenme işi hayati öneme sahiptir. Türk halkı için öyle değildir ne yazık ki. Zira bütün dünyayı dinleyen ve kendi ellerimizle en mahrem (kozmik) odalarımıza girmesine izin verdiğimiz ABD, Türkiye’yi atlayacak değildi herhalde. Geçen aylarda dünya kamuoyunu şaşkına çeviren Almanya Başbakanı Merkel ile adı açıklanmayan 35 dünya liderinin,  Pentagon tarafından dinlendiğini ne tez unuttunuz? Obama hazretleri, The Guardian gazetesinin sorusuna: ”Bir daha dinlemeyeceğiz!..” dememiş miydi?..

***

Başka bir ülkeyi dinlemek “casusluk” faaliyetidir. Bu gerçeğin altını çizelim. Peki, AKP hükümetleri döneminde; son derece ağır ve itibar kırıcı olan “vatana ihaneti” suç olmaktan neden çıkartmışlardır? Gerçekte bu suçu işleyenler, işgal sırasında düşman askeri ile kol kola girip, kendi halkını ispiyonlayanlar gibi lanetlidirler… Halkın “casus” dediği onursuz kişiler, suçları kanıtlandığında insan içerisine bile çıkamazlar!.. Bu tespiti de bir köşeye not edelim…

Dinleme skandalıyla Cemaat’in TÜBİTAK ayağı da ortaya çıkmıştır. AKP’nin iktidara gelmesinden kısa süre sonra, CIA’nın kucağında yetişen Fetullahcılar, haksız yere tutuklanan ve tehditle TÜBİTAK’tan ayrılmak zorunda bırakılan uzmanların yerlerini aldılar. İlk yaptıkları iş; devletin gizli görüşmelerinin yapıldığı MİLCEP K1 yazılımına müdahale ederek, İngiltere ve ABD için “güvenlik açığı” oluşturmak olmuştur… Bu şekilde, devletin dinlenilmez telefonlarını dinlenilir hale getirdiler!.. Kısaca, düşmanlarımızın bin bir zahmetle yapacağı dinlemeler, düşmana açık hale getirilmiştir!.. Demek ki, “vatana ihaneti” suç olmaktan çıkaranlar, bugünleri öngörmüşlerdi!.. Artık, düşmanlarımız, T.C kimliği taşıyan adamları aracılığı ile devletin kurumlarında faaliyet gösteriyorlar… Yaptıkları casusluk işi için, bir de Türk halkı kendilerine maaş ödemektedir!.. Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesindeki habere göre; Cemaat, çantada kolayca taşınabilen 14 adet ortam dinleme cihazı satın alarak Türkiye’ye sokmuştur!.. Neden devlet değil de Cemaat acaba?..

Sonunda Bilim ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, sızdırılan “tape”ler konusunda bakanlığın fikrini açıklamıştır. Fikri: Ses kayıtlarının teknik incelemeyi gerektirmeyecek kadar açık montaj olduğunu hissetmişmiş!.. Gördüğünüz gibi Teknoloji Bakanı, teknik inceleme istemiyor. Uzmanlara da danışmıyor bu konuda. O hislerine güveniyor sadece ve doğruca sonuca gidiyor!.. İyi de o zaman ne diye TÜBİTAK’ta bu işle görevli 5 “kripto” yazılımcısını görevinden aldınız?.. O çok güvendiğin hislerine göre, “tape”ler “montaj” ise, görevden almadan önce, devletin memurlarının bu işte suçları olduğunu ispatlamanız gerekmez mi?..

Erdoğan’ın sesi, “Bu alçaklar devletin ‘kriptolu’ telefonlarını da dinlemişler” diye arşa çıkıyor. Başbakan bu sözleri oğluna verdiği “Bilal paraları sıfırla” talimatının dinlenmesi üzerine etmiştir. Zaten konuşmayı inkar da etmiyor şimdi!..  Hükümetin anayasacısı Burhan Kuzu; bu ses kayıtları için “Ses kayıtlarına doğru olsa bile inanan yok” diyormuş!.. Doğru olan bir şeye inanmayan halk olabilir mi? Bu nasıl bir bakış açısıdır? Bir milletvekili, kendini seçen halkı bu kadar küçümseyebilir mi? Hükümet yalakası romancı Emine Şenlikoğlu; “Kaset doğru olsa ne derdin?” sorusuna, “Derdim ki, dindarlar zekâtını yoksullara ulaştırmak için Başbakana vermişler.” Emine, Başbakanın yerine yalan uydurmak sana mı kalmış? Hükümetin koşulsuz destekçisi olan gazeteci Fehmi Koru ise, ses kayıtlarının montaj olmadığı ispatlansa dahi inanmayacağını söyledikten sonra,”Tayyip Erdoğan, gibi biri harama el uzatmaz; diyelim Şeytan’a uydu, onun gibi biri, günahına çoluğunu çocuğunu ortak etmez” diyerek, AKP tabanının duygularına dört dörtlük tercüman olmuştur!.. Sözcüleri, AKP tabanının hislerini, bu cümlelerle dile getirmiştir!.. Bu gerçeği görmek ve ona göre hareket etmek zorundayız!..

***

Ancak erdemli insanlar özeleştiri yapabilirler… Bunun için; önce okuma yazma bilme, sonra okuduğunu anlayabilecek kadar akıllı olmak gerekir… “Aldatıldık” deme yerine, “biz hata yaptık” diyebilmek, erdemli insanların işidir!.. “En büyük hatayı yap ama en küçük hatayı savunma!” dememiş mi büyüklerimiz?.. Tersini yapmak için ne sebebimiz olabilir?..

İstismar edilmek suretiyle sömürülmek, “aşırı iyi niyetli” olmanın bedelidir. Bir eksiklik veya kusur olarak kabul edilmemelidir. Böyle birinin, af edilmeyecek tek hatası vardır: O da  “istismar” edildiğini gizleyip, olmamış gibi göstermeye çalışmaktır. Bazı kişiler çevrelerine bu şekilde aldatılacak kadar “saf” olmadığını göstererek, kendilerini kanıtlamak isteyebilirler!.. Güya, ne yapmışsa bilerek ve isteyerek yapmışlardır!? Böylece kimsenin aldatamayacağı kadar “zeki” olduklarını göstermek ihtiyacı duyarlar. Belki biraz da “kurnaz” olarak tanınmak için, böyle ahmakça işler yaparlar.  Çoğu kez bu noktadan itibaren “hatayı savunmak” gibi akıl dışı bir durum içerisine girdiğinin farkında bile olamazlar. Yaptıkları iş: Son tahlilde kendileri de dahil, milyonlarca insanı en acımasız şekilde istismar edilip, sömürülmesini savunmaktır!.. Ne yazık ki, halkımızın ciddiye alınacak önemli bir kesimi, bu duygular içerisinde bocalamaktadır!.. Aksi halde, suça katılmamış geniş yığınlar, ne diye “Soymuşsa bizi soymuştur” diyerek, yolsuzluk yapanları korumaktadırlar? Hırsızlara “iftira atılmıştır” diyerek savunma yapanların “medeni hakları kullanma ehliyeti” olup olmadığı mutlaka araştırmalıdır!..

Av. Cemil Can