Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

Özür dilemiyoruz!..

Ermenilerin Türk kıyımı_1

Bu yıl Y-CHP adına ilk açıklamayı Genel Başkan Faruk Loğoğlu yaptı: “Gocunmamak lazım. Niçin bu kadar geç kalındıktan sonra 2014 yılını seçiyor. Biraz sorgulamak lazım” dedi… Hazret, özür için geç kalındığından yakınıyor. İkinci açıklama Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç’tan geldi. Ona göre, Başbakanın açıklaması “İyi niyet mesajları ile itibar arama gayreti.” Ve nihayet, Y-CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu son noktayı koydu:” Ölenler sadece Ermeniler değil. Karşılıklı bir kırım olduğu biliniyor. Her ülke kendi tarihi ile yüzleşiyor. Biz de yüzleşmeliyiz” diyerek, o da Obama-Erdoğan çizgisindeki yerini aldı!..

Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ve Cumhuriyeti kuran CHP’nin, 24 Nisan’da takındığı tutum böyle olabilir mi?.. Yerel seçim hezimeti tartışılırken, Antalya Milletvekili Osman Kaptan’ın “Halk bize inanmıyor ve güvenmiyor” sözlerini doğrulayacak şekilde; “Evet bizim inandırma ve  güvenme sorunumuz var” diyerek (1) önemli bir itirafta bulunan Kemal Kılıçdaroğlu, gündemi derhal “Ermeni Meselesi” üzerine yoğunlaştırarak, kendi acıklı durumunu gizleyebileceğini sanıyor…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  (AİHM), “Perinçek kararı” ile 1915 olaylarının “soykırım” olmadığı kanıtlandıktan sonra, Türkiye’nin özür dilemesini gerektirecek ve geçmişiyle “yüzleşecek”  bir durum olmadığı da ortaya çıkmıştır. “Karşılıklı katliamlar” nedeniyle özür dilenecekse -bence hiç de gerekli değil, zira katliamı yapanların torunlarının biri birlerinden özür dilemeleri gerekmez- iki tarafın özür dilemesi gerekir ki, bu durum özür dilememekle eş değerdedir…

Kaldı ki, anayasalarına göre, halen topraklarımızın bir kısmını, kendi toprakları olarak gösteren, Ağrı dağını futbol federasyonlarının sembolü olarak kullanmaya devam eden bir ülkenin, nihai amacı, geçmişten gelen yaraları sarmak ve geçmişi unutmak olamaz. Emperyalistlerin isteği ve tahriki üzerine, dedelerinin başlattığı sivil halk katliamına bir önlem olarak getirilen tehcirin, zorunlu bir askeri önlem olduğu tartışmasızdır. Tehcirden önce yaşanan olaylara, bir tepki olarak kendiliğinden gelişen bazı üzücü olaylar yüzünden, bugün özür dilemek, haklı olanın, haksız olan taraftan, özür dilemesi anlamına gelir!…

Kabul etmek gerekir ki, bu konudaki en doğru duruşu sergileyenlerden biri de Ermeni asıllı Hrant Dink’tir.  Bu duruşu nedeniyle ona destek verenlerin, cenaze töreninde  ”Hepimiz Ermeni’yiz” şeklinde attıkları slogan bile, tam tersine çevrilmiş, sanki bu sözü söyleyenler Ermeni Diasporası‘nın taraftarlarıymış gibi lanetlenmişlerdir. Ele geçirilmiş medya ile baş etmek öyle kolay değildir. Ne yazık ki, bu bilgi kirliliği günümüzde de devam etmektedir…

Gerçek CHP’nin, Ermeni meselesi nedeniyle duruşu, “yeni” yetkililerin yukarıda aktardığımız cümleleri ile özetlenemez.  Gerçek durum çok farklıdır:

Atatürkçü düşünceye ve kuruluş felsefesine yüzde yüz bağlı olan bir partili olarak, görüşlerimi geçmiş yıllarda kaleme almıştım.(2) Bu tartışmaları izleyenlere, aşağıdaki bağlantıları açıp okumalarını öneriyorum. Bildiğiniz gibi, Dışişleri Bakanlığımız tarafından İstanbul Üniversitesi araştırma görevlilerinden Mehmet Perinçek‘e verilmiş milli ödev, Moskova Devlet Arşivi’nde 10 yıl araştırma yapılarak yerine getirilmiştir. Perinçek, bu konudaki çalışmalarını;” Rus Devlet Arşivlerinden 150 BELGEDE ERMENİ MESELESİ’ adlı kitapta toplamıştır.(3)  Bu eserin yayınlanmasından sonra, artık “Ermeni meselesi” hakkında desteksiz atmak, haddini bilmezlik kabul edilmelidir. O bakımdan meraklılara, bu kitabı da temin edip okumalarını öneriyorum. Ermeni belgeleriyle “SOYKIRIM YALANI”  dizisinin diğer kaynakları da Kaynak Yayınları’nda yayınlanmıştır.(4)  Bunlara ilaveten, Ermeni meselesi Dr. Doğu Perinçek tarafından, AİHM’nde nihai çözüme kavuşturulmuştur. Perinçek’e,Türk Ulusu olarak teşekkür borcumuz vardır. Onun mahkemede yaptığı savunmalar, sunduğu belgeler yeterli görülmüştür ki, Avrupa Birliği açısından Ermeni meselesi kapanmıştır. Bugün “Perinçek kararı”nı Dışişleri Bakanlığı’mız, “Ermeni sorunu” için bir milat olarak kabul etmektedir. Artık böylece, bizlerin de belge ve bilgi sorunumuz kalmamıştır!.. Bu yüzden şaşkın Y-CHP yöneticilerinin saçmalıklarına inanmak zorunda değiliz!..

Yapay “Ermeni sorunu”nu, bir süre daha ABD’nin kaşıyacağı gün gibi ortadadır. Bu süre içerisinde, AKP ve Y-CHP’nin basiretsiz genel başkanları da ABD’nin değirmenine su taşıyacaklardır. Bu bağımlılıktan ötürüdür ve açıkça görünüyor…

Bilindiği gibi 1915 yılının acıklı olayları Osmanlı‘nın çöküş döneminde yaşanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ise, tarihin tozlu sayfalarında yer alan Osmanlı’nın külleri üzerinde doğmuş ve yeni bir devlet olarak kurulmuştur. Dolayısıyla Osmanlı’nın kötü mirasını kabul etmek zorunluluğu yoktur… Lozan’da kabul etmediğimiz hiç bir konu, bugün önümüze bir özür sorunu olarak getirilemez…

Tehcir Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, yaşanan acıklı olaylara kimsenin bir itirazı olacağını sanmam. Bir sürü masum insan, siyasetçilerin fahiş hataları yüzünden ağır bedeller ödemiştir. Tarih boyunca bedel ödeme zaten hep böyle olmuştur. Bizim itiraz ettiğimiz husus; olayların adını “Büyük Felaket” olarak koyan ABD’nin belirlediği gündemi, yine emperyalizmin belirlediği şekliyle tartışmak ve tekrar etmektir. Bir an için ABD’nin bu tanımlamasının doğru olduğunu kabul edelim. “Büyük Felaket”in sorumlusu kimdir? Türkler olabilir mi?  Elbette ki hayır. Hiç kuşku yok ki, bu acıların baş sorumlusu, İngiltere ve Rusya gibi o zamanın güçlü emperyalist devletleridir. Ermeniler de onlara alet olmakla ikinci derecede kusurlu ve sorumludur. Türkler, sorumlulukta ancak üçüncü sıraya yerleştirilebilirler. Gerçeğe uygun olan bu sıralamayı tersine çevirerek, önümüze getirenler, kim olursa olsun aldatıldıkları kesindir, bu yüzden de söylediklerini kabul edemeyiz. Etmemiz için ahlaki bir sebep de bulunmamaktadır…

Bunun dışındaki konuları elbette kabul edebiliriz. Ortak yaşamda, Ermenilerden öğrendiğimiz çok şeyler vardır. Aynı şekilde, Kürtler ile de kültürlerimiz harmanlaşmıştır.  ”Türk Milleti“nin önemli bileşenleri olan Ermeniler ve Kürtlerle aynı topraklar üzerinde yaşayarak, kader birliği yapmışız. Bunlara itiraz eden yok. Uluslar zaten böyle oluşurlar… Kültürlerimiz birleşerek, ortak “Anadolu Kültürü“nü oluşturmuştur. Etle tırnak gibi yüzlerce yıl birlikte yaşamışız. Bunlar ayrı şeylerdir. Bizim tartıştığımız konu, emperyalizmin önümüze getirdiği bu “yeni” sorunu, onların istediği çerçevede kabul etme zorunluluğumuzun olup olmadığıdır. “Yeni” adıyla önümüze ne getirildiyse bize yabancıdır!..

Türkiye Cumhuriyeti, Sevr’i kabul etmeyen kahramanların başlattığı mücadele sonunda savaşarak kurulmuştur. Kuruluş belgesi, Lozan’da imzalanan antlaşmadır. Hiç bir devletin kendinden önceki imparatorlukların bütün günahlarını açıklamak veya bedellerini ödemek zorunluluğu yoktur. Diğer imparatorlukların üzerinde kurulan devletlerin, hiç özür dilediğini duydunuz mu? Özetle; Lozan’da imza attığımız anlaşma ile üzerimize aldığımız yükümlülüklerden başka hiçbir yükümlülüğümüz yoktur. Emperyalizmin Türkiye’yi parçalama planına hizmet eden “Büyük Felaket” teorisini bu yüzden temelden reddediyoruz…

“Ermeni Sorunu”na bağlı olarak ortaya atılan diğer soruların yanıtları; dipnotta verdiğim kaynaklardan öğrenilebilir. Anadolu’da yaşayan halkların içerisinde, Ermenilerin nüfusunun ne kadar olduğu Osmanlı Salnamelerinden bellidir. Vaktiyle toplam nüfusun yüzde kaçına denk geldikleri çok da önemli değildir. Ama ne olursa olsun ortada bir “soykırım” olmadığı kesindir. Bir an için aksini iddia edenlerin verdiği rakamların doğru olduğunu kabul edelim. Tehcir zorunlu göç olduğuna ve tehcire tabi tutulan Ermeniler, Suriye-Lübnan tarafına gönderildiğine göre, onları bugün Anadolu’da aramak beyhude bir çabadır. Bu iki coğrafya parçası da sınırlarımız dışarısında kalmıştır. Ermenilerin bir kısmı oralarda yaşamaya devam etmişken, bir kısmı da ABD’ye, Fransa’ya, Rusya’ya ve diğer ülkelere göç etmişlerdir… Dolayısıyla Anadolu’da kalanların 8-9 bin civarında oldukları iddiası doğru olsa da, diğerlerinin nerede olduğu sorusunun yanıtı bulunmuş oluyor. Bu saptama dahi, Ermenilere karşı “soykırım” yapılmadığının en açık kanıtıdır. Ermeni nüfusunun Anadolu’da azalmış olması, “soykırım”ın kanıtı olarak gösterilemez! Soykırım, Hitler tarafından Almanya’da yaşayan Yahudilere karşı uygulanmıştı. İşte bu yüzden Almanya’da bir tek Yahudi kalmamıştır…

Türkiye’de ise Ermeniler hala yaşamaktadır… Kaldı ki, dönemin siyasetinden sorumlu tutulanlar, Malta’ya sürgün edilmiş ve İngilizler tarafından, olağanüstü bir mahkemede  “soykırım” yapmakla suçlanıp, yargılanmışlardı. Olayların baş sorumlusu İngiltere, üstelik bütün arşivler ellerinin altındayken, Türkleri “soykırım” yaptıkları için mahkûm etmeye yeter kanıt bulamamıştır. Bu yalın gerçeğe rağmen, her yıl 24 Nisan’da ABD’nin yaptığı açıklamayı beklememiz oldukça tuhaftır. Bu durumu diplomatik bir avantaja çeviren ABD’yi,  artık emperyalizm düzleminde değerlendirme zorunluluğu vardır. Başka türlü onlarla baş etmemiz olanaksızdır…

Her yıl aynı oyunun neden bir parçası biz  oluyoruz, anlamak mümkün değildir!.. Bu olaylar nedeniyle, Türklerin karşısında  yer almak, neredeyse “aydın” tanımının zorunlu bir unsuru haline getirilmiştir!..

Bu arada şunu da söylemek gerekir ki; Türkler, Çanakkale Savaşı’nda dalga dalga ölüme giderken, cephenin gerisindeki Ermeniler, Türklere karşı katliamlara başlamışlar ve Türklerin bu var oluş savaşında, olumsuz yönde rol almışlardı. Unutmayınız ki, Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek, İstanbul’un işgalini öngören bir planı Başbakan Herbert Asquith‘e vermiştir. Plan, çeşitli evrelerden geçerek uygulamaya konmuş ve Birleşik Krallık ve Fransa gemilerinden oluşan bir donanmanın Boğaz’a geniş çaplı ilk saldırısı 1915 Şubat ayında başlatılmıştır. En güçlü saldırı ise 18 Mart 1915 günü uygulamaya konulmuştu…

Lütfen bu tarihlere dikkat ediniz…

Demek ki, o tarihlerde Doğu cephesinde ve düşman saflarında “Hınçak” ve “Taşnak” adlı Ermeni çeteleri vardı. Bu bölgeyi Çanakkale’den ayrı düşünemeyiz. Bu yüzden İçişleri Bakanlığı 24 Nisan 1915′te, bu Ermeni komitelerinin kapatılmasına, evraklarına el konulmasına, liderleri ile zararlı faaliyette bilinenlerin tutuklanmasına ve bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin ise uygun yerlere toplanması kararını almıştı.

Tarihe dikkat ediyorsunuz değil mi? 18 Mart 1915 Çanakkale’ye düşman donanmasının başlattığı saldırıdır. Arada sadece 1 hafta vardır. Yaklaşık 5 hafta sonra da 27 Mayıs 1915′te Tehcir Kanunu kabul edilmiştir. Demek istediğim; Çanakkale’yi göz ardı ederek, Ermeni meselesini değerlendirmek mümkün değildir…

Perinçek. bütün bu bağlantıları göstererek ve kanıtlarını koyarak, AİHM’nde dava açmıştır. Mahkeme kararı ile kazanılan hukuk zaferi, bu doğru tezleri bir kez daha teyit etmiştir. Unutmayınız ki, tarihte “Pirus Zaferi” de bir zafer olarak anılır.  Bu zafer sonunda ortada birkaç sefil askerden başka kimse kalmamıştı.(5) Pirus zaferinde olduğu gibi, Ermeniler de kalkışmaları sonucunda fazla zayiat vermiş olabilirler. Zayiatın fazlalığı, yaşanan olayın adını belirleyemez!.. Ortaya çıkan sonuçlardan Türkleri sorumlu tutmak açık bir haksızlıktır. Çünkü: Hiç kimse kendi kusuru ile uğradığı zarardan başkalarının sorumlu tutulmasını talep edemez!.. Bu son söylediğim, genel kabul gören evrensel bir hukuk kuralıdır… Ebetteki bazı konularda farklı düşünenlerimiz olacaktır. Böyle düşünenler, az önceki kuralın tersini de savunuyor olabilirler. Bu onların kişisel sorunudur.  Böyle sorunlar koca topluma mal edilemez…

ABD’nin hazırlatıp Erdoğan’a okuttuğu “taziye mesajı”nı ne yazık ki doğru bulanlar da çıkmıştır. Onlar açık bir yanılgı içerisindedirler. Şimdi eğri durup, doğru konuşalım: “Taziye mesajı” verilecek idiyse, vaktiyle bunu her iki tarafın birbirine vermesi gerekmez miydi? Vakitsiz mesajlar, başka amaçlar için değil midir? Bu oyunu görelim artık…

İlla da birilerinden “özür” dileyerek rahatlayacaksak, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelene kadar ve daha sonra da 4 kıtaya yayılıp kılıçtan geçirdiğimiz – o arada çocuklarını devşirdiğimiz- topluluklardan ve uluslardan özür dileyelim!.. Çok sahip çıktığımız ve övündüğümüz Osmanlı’nın, insanlığa karşı işlediği o ağır suçlardan dolayı da özür dileyebiliriz. Vatan savunması yaparken, düşmana verdiği zarardan özür dileyenler, biraz da “Kahrol düşman! Al sana bomba…” esprisindeki askere benzemiyorlar mı?.. Her şey o kadar açık ki, biz hala anlaşılmaz bir eziklik içerisinde, “özür” dilemek için çırpınıp duruyoruz!… Neden böyleyiz acaba?.. Başımıza taş mı düştü?!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/kilicdaroglu-halk-bize-inanmiyor-ve-guvenmiyor-h38709.html

(2)  a.) http://cemilcan.gen.tr/2004/12/seni-ermeni-seni/

b.) http://cemilcan.gen.tr/2011/12/soykirim-iddiasi-soysuzlugun-itirafidir/

c.)http://cemilcan.gen.tr/2011/12/biz-ermeni-degiliz/http://tr.wikipedia.org/wiki/Pirus_zaferi

(3)http://www.idefix.com/kitap/150-belgede-ermeni-meselesi-mehmet-perincek/tanim.asp?sid=XIJQPSC1DD0D9Q0PYR20

(4)  1. Ovanes Kaçaznuni/Taşnak Partisi’nin yapacağı bir şey yok,

2.A.A.Lalayan/Taşnak Partisi’nin karşıdevrimci rolü,

3.Kızıl Kitap/İngilizlerin Mavi Kitap’ına Sovyetlerin yanıtı,

4.A.B.Karinyan/Ermeni milliyetçi akımları,

5.Mehmet Perinçek/B.A.Boryan’ın gözüyle Türk-Ermeni Çatışması,

6.KARİBİ/Ermeni iddialarına yanıt Gürcü Devletinin Kırmızı Kitap’ı,

7.S.G.PİRUMYAN/Diasporadaki Taşnaklar,

8.Çarlık Polis Raporlarındaki Taşnaklar.

(Kaçaznuni, Lalayan ve Karinyan’ın kitapları Kaynak Yayınları tarafından İngilizce, Almanca, Fransızca, İsveççe ve İspanyolcaye(ya) çevrilip basılmıştır.)

(5)  http://tr.wikipedia.org/wiki/Pirus_zaferi

“CeHaPe Zihniyeti”!..

yerel_secimler_1

Uzun zamandır söylemek istediğim; fakat bu sefer de kalsın, diyerek ertelediğim bir tespitim var. Y-CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, sürekli Başbakan Erdoğan’ın cahilliğine vurgu yapmak için; şunu okusun, bunu okusun gibi tacizlerde bulunuyor. Her nasıl oluyorsa, Erdoğan da bu tür saldırıların hemen karşılığını vermiyor. Kılıçdaroğlu, bu fahiş hatayı, birkaç kez tekrar ettikten ve halkın hafızasında iyice yerleştikten sonra, arka arkaya yumruklarını indiriyor. Bir değil, beş değil, onlarca yaşadık bu tabloyu. Her seferinde bu tartışmadan kazançlı çıkan Erdoğan olmuştur. Son olarak 15 Nisan 2014 tarihli grup toplantısında aynı şeyler yaşandı. Kılıçdaroğlu, bu defa da Erdoğan’ı kastederek; “Başbakanlık koltuğunda oturan zata, hukuk devleti nedir, ben ona kitapları söylemeyeceğim, İpsala Kaymakamlığı internet sitesine girsin, hukuk devleti nedir bir oradan okusun bakalım. Okusun öğrensin” diyerek aynı tutumunu sürdürdü.(1) Yine dikkatimi çekti, izledim. Erdoğan, bu “aşağılamaya” yanıt vermedi!.. Fakat aynı konuşma sırasında Kılıçdaroğlu, bu defa cebinden bir kağıt parçası çıkarıp “Totaliter demokrasi”nin (2) ne olduğunu okumaya başladı!.. Ey alim adam, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyecektim, demedim!..

Halka son derece yabancı olan bu akademik terim, öğretide bile pek kullanılmazken, ana muhalefet partisinin grup toplantısında dile getirilmesi ne işe yaramıştır bilen var mı? Tayyip Erdoğan’a “Hukuk devleti”nin ne anlama geldiğini, İpsala Kaymakamlığı’nın sitesinden öğrenmesini tavsiye eden Kılıçdaroğlu, “Totaliter Demokrasi”yi not aldığı kağıttan okuyarak, aklınca ondan daha “bilgili” olduğunu mu kanıtladı?.. “Okuma” konusunda, gerçekte her iki lider biri birini aratmaz durumda olmakla birlikte, kabul etmek gerekir ki, bu tarz tartışmalardan hep kazançlı çıkan; “Bizi hakir gördüler, bidon kafalı dediler, aşağıladılar…”  şeklinde cümleler kurarak, bu konuyu acımasızca istismar eden Erdoğan olmuştur!..

Başbakanın 12 yıldır miting meydanlarında, genişletilmiş grup toplantılarında “CeHaPe zihniyeti” olarak halka şikâyet ettiği ve meyvelerini de fazlasıyla topladığı kara propaganda bu kadar basittir işte… Ne yazık ki, Kılıçdaroğlu, sanki asıl görevi böyle bir ortamı yaratmakmış gibi, iktidara sürekli  bu altın fırsatı sunmaktadır!.. Recep Bey, olur olmaz yerlerde bile, “CeHaPe zihniyeti budur işte”  dediğinde, onu dinleyen kalabalıklar, önceki sesleri hatırlamakta ve acayip etkilenmekteler. Bunun sonucu olarak da Recep’in etrafında adeta etten duvar oluşturup, kenetlenmekteler!..

Yüzde 24’ü ilkokul mezunu, yüzde 9’u ise hiç okuma yazma bilmeyen, geri kalanın ise ezici bir çoğunluğu gazete ve kitap okumayan, başka bir söyleyişle 61 milyonu temel eğitimden yoksun olan bir halkın, “totaliter demokrasi”yi bilememeleri son derece doğal değil mi? Kendini halkın anlamadığı bir dilden konuşmaya zorlayan bu adam, halkın temsilcisi kabul edilebilir mi? Başında oturduğu partiye halkın partisi  denebilir mi?.. Halka cahilliğini anımsatan bu söylem ile, halktan oy alınabilir mi?.. Yoksa asıl amaç, halkın oyunu almak değil de, oyları AKP’ye yönlendirmek mi?.. Öyleyse eğer, sözlerimi geri alıyorum, başarılısın efendim. Tebrikler!..

***

Yeni CHP yönetiminin, aklı ermediği konulardan biri de 200 bin sandık için, görevli bulamadıkları (3) halde, 11 milyon oyu nasıl aldıklarıdır! Alternatifsiz kalan kitlelerin mecbur kaldığı için verdiği bu oyları, Y-CHP yönetimi kendilerine verilmiş destek olarak değerlendirmekle en büyük hatayı yapmaktadır. Seçim sonuçları üzerinden boş gevezelikler yaparak, başarısızlığı gizlemek mümkün değildir. Sonuçlar açıkça göstermektedir ki, Türk halkı Erdoğan’ı başbakan olarak istemiyor, ama ona mecburen katlanıyor… Aynı şekilde halkın ezici bir çoğunluğu da Kılıçdaroğlu’na (ve Bahçeli’ye) güvenmemektedir… Her dört kişiden üçünün güvenmediği bir liderin, istifa ederek halk tarafından sevilen, güvenilir birine yerini vermesi gerekmez mi? Onu göreve getiren dış güçlere verdiği söz neydi acaba? Kılıçların efendisinin  tek görevi, bu süreçte demokrasinin önündeki engelleri kaldırma mücadelesini yükselterek, Türk halkının önünü açacak, güvenilir ve sevilir bir liderin önünü kesmek olabilir mi? Kim ne derse desin, büyük çoğunluğun bu soruya verdiği  yanıt, “evet” olduğu için CHP’nin oyları muhalefette iken bile gerilemiştir!..

***

Bu acınacak noktada olmamıza rağmen, Y-CHP’nin Sakarya Milletvekili Engin Özkoç; Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan’a “Bir genel başkana uyarıyorum diyemezsiniz” diyecek kadar kendini kaybetmiştir. Gelecek seçimlerde milletvekilliğini garanti altına almaktan başka derdi olmayan bu vekillerle CHP’nin alacağı yol bu kadardır!…

Bu zatın fikrine göre, genel başkanlar uyarılamaz. Ama CHP’nin eski genel başkanları yerden yere vurulabilirler… Hatta hükümetin başı için söylenemeyen en ağır sözler bile, onlar için söylenebilir!.. Ve biz bu insanları yasama görevini yapsınlar diye meclise gönderiyoruz!..

Madem genel başkanlar uyarılamazlar ve sadece alkışlanırlar.  Ben de görevimi yapayım o zaman:

Genel seçimler havasına sokulan yerel seçimlerden çıkan sonuç: Halkın yüzde 65′inin Erdoğan’ı desteklemediği ve sevmediğidir… Aynı şekilde, halkın yüzde 75′i de Kılıçların efendisini sevmiyor ve ona güvenmiyorlar… Bu yalın gerçeğe rağmen, Atatürk’ün ve İnönü’nün koltuğunda oturmak, sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmamaya söz veren bir adama yakışır mı? Yoksa, dürüstlüğün Yeni CHP’deki tanımı mı değişti?.. Atatürkçülerin iktidara gelmesinin önündeki en büyük engel olan Kemal Kılıçdaroğlu, yerel seçimlerdeki hezimetin sorumluluğunu, dürüstçe üzerine alacak yerde, laf cambazlığı yaparak işi geçiştirmeye çalışmıyor mu?… MHP’lilerin bile oy verdiği Y- CHP’ye, kendi üyeleri oy vermiyorsa eğer, ortada bir güven bunalımı yok mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, Amerikan büyükelçisi ile otel odasında tek başına görüşme yapan, “açılım”ın yoluna başını koymuş ve Cemaat’in uşağı olmuş bu genel başkana, ben de zerre kadar güvenmiyorum…

Duygularımız dosdoğru böyledir Beyler!..

Çekilin halkın önünden, inin sırtımızdan… Artık yeter!…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)               http://vimeo.com/92029138

(2)               Totaliter Demokrasi: “Kavramın mucidi Jacob Leib Talmon, kavramı günümüzde Sheldon Wolin, Wiliam Engdahl savunuyor. Bu tezlerin tamamı aslında devletin yürütme gücünün yasama gücüne baskın çıkarak, güçler ayrımına son vermesini, dahası İktidarın olağanüstü güçlenerek toplumsal hayatı belirleme gücünü de elde edilmesine dikkat çekerler. Klasik totaliter rejimlerden farkı sistemin demokratik normlar üzerinde yükselmesi, iktidarın demokratik usullerle belirlenmesi ve toplumdaki demokratik hakların zedelenmemiş olmasıdır.”

http://www.kuyerel.net/modules/AMS/article.php?storyid=7713

(3)               http://www.internethaber.com/chp-bu-bolgede-sandik-gorevlisi-bulamiyor-    529056h.htm

 

 

 

“ÇOK ÇALIŞMAM LAZIM ÇOOOOOK”!..

davet_uzerine_isgal_1

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (1) yargılanmak da var!

İngiliz İndependet gazetesinden Robert Fisk’ten sonra (2),  ABD’li gazeteci Seymour M. Hersh, Suriye’de muhaliflerin kullandığı ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olan “sarin” gazı ile ilgili olarak Türkiye’yi işaret etti. (3) Batı’nın ünlü yazarları, iddialarını iki temel kanıta dayandırıldılar:  Biri, sarin gazının Moskova’nın daha önce Libya’ya sattığı stoklardan geldiğidir, diğeri 10 El-Nusra militanı hakkında Türkiye’de açılan davanın 130 sayfalık iddianamesinde yapılan açıklamalardır… Pulitzer ödüllü gazeteci Hersh, ABD Savunma Bakanlığı İstihbarat Teşkilatı Başkan Yardımcısı David Shedd’e hitaben yazılan raporda: “Saldırıyı MİT’in planladığı, sarin gazı yapımında kullanılan kimyasalların da bizzat Türk jandarması tarafından Halep’e taşındığı”nın yazıldığını açıklamıştır…

El-Kaide’nin “sarin” gazını hayvanlar üzerinde denediği de yazılan raporda;  El-Nusra cephesi bağlantılı “Sarin Üretim Hücresi”nin 11 Eylül 2011 öncesindeki El-Kaide bağlantılı hücreden bu yana en ileri sarin üretim merkezi olduğu belirtilmiş…

Görünüşe bakılırsa, ABD, Esat rejimini yıkma planının başarısızlıkla sonuçlanmasından Türkiye’yi sorumlu tutacak. O kadarla kalsalar iyi.  Suriye’nin daha önce, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Türkiye hakkında yaptığı başvurusu da hesaba katılırsa; birbirini tamamlayan bu süreç sonunda, Erdoğan’ı uluslar arası “terörist” ilan etmelerine de şaşırmamak gerekir. ABD’nin dostluk anlayışı böyledir işte. Arkasındaki halk desteğini çekemediği Erdoğan’ı, ancak bu şekilde saf dışı edebileceğini düşünmektedir!.. Anlayacağınız ABD yine bir taşla iki kuş vurma peşindedir. Şanghay İşbirliği Örgütü önündeki yenilgisini dünya kamuoyundan bu operasyonla gizlerken, bir taraftan bu operasyonla “başarı” gibi gösterecek,  diğer taraftan da söz dinlemeyen “stratejik ortağı” Erdoğan’dan kurtulmuş olacaktır!.. Aynı zamanda Erdoğan’ın yerine gelecek olana (muhtemelen Kılıçdaroğlu olacaktır) da peşinen gözdağını vermiş olmaktadır…

***

Hacı Efendi! Dini kirli siyasete alet etmeye mecbur musun?

Diyanet işleri partisi, eski bakan Egemen Bağış’ın “Bakara-makara” sözlerini “Din ve dince kutsal sayılan değerleri alaya almak”  olarak değerlendirdikten sonra, “alaycılık kadar yapılan konuşmayı teşhir etmenin de gayri ahlakı olduğunu” vurgulayarak, eski bakanın eleştirilip kınanmasını dini açıdan yasakladı!.. Öyle ya,  dince kutsal sayılan değerlerle alay eden birini teşhir etmeden, kınamak mümkün olamayacağı için Diyanet’in yaptığı; olayın üzerinin örtülerek,  unutulmasını sağlamaktır. Başkan Prof. Dr. Mehmet Görmez, bizi temsil eden bakanların dinle alay etmelerinin gizli tutulmasını önermektedir. Böyle kişilerin gerçek yüzlerinin görülmesini acaba neden istemiyor? Halkın dini duyguları ile alay eden insanın teşhir edilmesinin neresi gayri ahlakidir? Görmez, “İslam dini, kamu hukukuna tecavüz olmadığı müddetçe, kötülük ve günahın teşhirini kabul etmez” diyerek,  Bağış’ın sözlerinin kamu hukukuna tecavüz sayılmayacağını da savunuyor. Bu şekilde, dini alandan çıkıp hukuk alanında da “fetva” veriyor… Anayasamız,  24. maddesi ile koruma altına aldığı dini inanç ve duyguların istismar edilip kötüye kullanılmasını da yasaklanıyor. Aynı şekilde, dini değerler, Türk Ceza Kanunu’nun 115, 125, 153 ve 158. maddelerinde (*) belirtilen suçların ağırlaştırma nedeni olarak gösterilmektedirler. Bunlara ilaveten 216. maddede (**) Egemen Bağış’ın sözlerinin doğrudan suç olduğu açıklanmıştır. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” suçu “Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kimse demek suretiyle, “dini değerler” ile tanımlamış bulunmaktadır. Hal böyle olmasına rağmen, Diyanet İşleri Başkanı’nın, durumu “kamu hukukuna tecavüz” olarak görmemiş olması düşündürücüdür…  Diyanet İşleri Başkanı,   Egemen Bağış için doğrudan “kamu hukuku” alanına giren (4) “ceza hukuku”nu bile bu alanın dışına çıkartmayı göze alabilmiştir. Onun bu çabası devletin ve dinin kimlerin eline geçtiğini göstermek bakımından oldukça anlamlıdır…

17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ile temel dini değerlerin sarsılmasını göremeyen ve bu konularda bir tek söz söylemeyen Diyanet’in, Egemen Bağış’ı korumak için böyle özel bir çaba içerisine girmesi, bu anayasal kurumun da yozlaşıp, temel görevlerinden uzaklaştığını, iktidarın hukuka ve ahlaka aykırı icraatlarını gizlemeyi üzerine bir görev olarak aldığının en çarpıcı kanıtıdır…

***

Bu kadar da pişkinlik olmaz, insanda biraz yüz olur!..

Emniyet ve Jandarma’nın ortaklaşa hazırladıkları “Çözüm Süreci-PKK Raporu”ndan çıkan sonuç: “PKK’nın silahlı unsurlarının sınır dışına çekilmesi 3 ayla sınırlı kaldı. PKK’lılar yurt dışındaki kamplarında eğitilerek geri döndüler. Örgüte yeni 2000 katılım var.“ Analar ağlamasın, şehit cenazeleri gelmesin” edebiyatı ile AKP-PKK planına payanda olan Kılıçdaroğlu, “Açılım kimsenin tekelinde değil” diyedursun, atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiştir. Erdoğan’ın yerel seçimleri etkilemek amacıyla PKK ile yaptığı anlaşma, istediği sonuçları vermiştir. AKP, geçen yerel seçimlerde yüzde 38 olan oy oranını, yüzde 44’e çıkartarak,  Recep Bey’i deliğe süpürülmekten kurtarmıştır!..

Adeta CHP tabanı ile alay eden Kılıçların efendisi, “Sandıktan bize daha çok çalışın mesajı çıktı” diyerek, istifa etmeyi aklının ucundan dahi geçirmediğini ortaya koymuştur. Tıpkı yardımcısı Gökhan Günaydın gibi, o da Yeni CHP’nin uyguladığı politikaların “doğru” olduğunda ısrarcıdır… Tabanın tepkisini boşaltmak için ayarlanmış gençlerden oluşan, sözde “CHP’yi işgal”  planı da bir işe yaramamıştır!.. İnandırıcılıkları yok tabii ki. Yollarına kırmızı halılar serilen  “Atatürk’ün yurttaşları”nı Yeni CHP’nin gerçek genel başkanı TR 705 numaralı Sezgin Tanrıkulu, döner-ayranla karşılamıştır… Bu tür yapay gösterilerle, başarısızlıklarını gizleyeceğini sanan genel merkez yöneticilerinin, maskeleri düşmüş ve gerçek yüzleri iyice ortaya çıkmıştır…

Halbuki halkın Yeni CHP’ye verdiği mesaj son derece açıktır: Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e karşı darbe yapılırken, Mustafa Kemal’in askeri olup direnme yerine, evlerinde oturmayı tercih eden,  Gezi Direnişi’ni  TV’lerden seyreden, Atatürkçülük yerine, liberalizmi ve ikinci cumhuriyeti savunan Soroscu gençlik, Ulu Önderin “Ey Türk Gençliği” yine seslendiği gençlik değildir!..Dolayısıyla onlar, Aslanlı Yol’da buluşan Türk gençliğini temsil edemezler!.. Yerel seçim sandığından çıkan mesaja gelince; Türk halkı, Kılıçdaroğlu’nun sandığı gibi kendilerine “daha çok çalışın” dememiştir!.. Halkın mesajı son derece açık ve anlaşılır şekildedir: Komployla ele geçirdiğiniz CHP’den istifa edip gidiniz, varlığınıza lanet olsun, sizin gibilerin oyu bile CHP’ye lazım değildir!..

Açılım kimsenin tekelinde değildir” diyerek, Türkiye’yi bölme projesini sahiplenen Kılıçdaroğlu’na, aynı zamanda denmiştir ki: Güvenilir bir lider değilsin!.. 12 yıllık AKP iktidarında; hükümeti sabun gibi eritip bitirecek bu kadar olay yaşanmasına rağmen, ana muhalefetin oy kaybetmesine, iktidarın yükselmesine sebebiyet vermişsin. Basiretsiz birisin. Demek ki, bu halk seni Recep Tayyip Erdoğan’dan daha tehlikeli ve beceriksiz olarak görmektedir. Ona bile bir dönem daha katlanmayı göze almış ama seni elinin tersi ile deliğe süpürmek zorunda kalmıştır… Buna rağmen, bütün bu olup bitenlerden “daha çok çalışın” mesajını çıkartmışsın öyle mi?..

Kemal Efendi; şu gerçeği gör artık. Seyit Rıza’yı, Şeyh Sait’i ve Abdullah Öcalan’ı kendine rehber alan, CHP’nin geçmişini karalayan, Dersim isyanını bastırmayı “katliam” olarak değerlendiren biri, Mustafa Kemal Atatürk ile İnönü’nün koltuğunda oturamaz!.. Erdoğan yerine, ABD’nin BOP’ne eş başkan olmaya talip olan kişi, antiemperyalist mücadelenin karargahı olan CHP’de genel başkanlık koltuğuna oturamaz!.. Senin ve ekibinin varlığı, CHP’ye bir şey katmaz.  Siz olmasanız da CHP tabelası bile yüzde 25 oyu her zaman alır.  Varlığınız her zaman eksi hanesine yazılır…

Yolunuz Atlantik ötesine kadar açıktır… Haydi güle güle!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)    http://tr.wikipedia.org/wiki/Uluslararas%C4%B1_Ceza_Mahkemesi

(2)    http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2014/04/140410_robert_fisk_erdogan_sarin.shtml

(3)    http://www.lrb.co.uk/v36/n08/seymour-m-hersh/the-red-line-and-the-rat-line

(4)    http://tr.wikipedia.org/wiki/Kamu_hukuku

(*) Anayasa:

MADDE 24- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Türk Ceza Kanunu

İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme

MADDE 115. - (1) Cebir veya tehdit kullanarak, bir kimseyi dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlayan ya da bunları açıklamaktan, yaymaktan meneden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Dinî ibadet ve ayinlerin toplu olarak yapılmasının, cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla engellenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkraya göre ceza verilir.

Hakaret

MADDE 125. - (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.

(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

(3) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b) Dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,

İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

(4) Ceza, hakaretin alenen işlenmesi hâlinde, altıda biri; basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, üçte biri oranında artırılır.

(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır.

MADDE 153. - (1) İbadethanelere, bunların eklentilerine, buralardaki eşyaya, mezarlara, bunların üzerindeki yapılara, mezarlıklardaki tesislere, mezarlıkların korunmasına yönelik olarak yapılan yapılara yıkmak, bozmak veya kırmak suretiyle zarar veren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada belirtilen yerleri ve yapıları kirleten kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

(3) Birinci ve ikinci fıkralardaki fiillerin, ilgili dinî inanışı benimseyen toplum kesimini tahkir maksadıyla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır.

Nitelikli dolandırıcılık

MADDE 158. - (1) Dolandırıcılık suçunun;

a) Dinî inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle,

b) Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlardan yararlanmak suretiyle,

c) Kişinin algılama yeteneğinin zayıflığından yararlanmak suretiyle,

d) Kamu kurum ve kuruluşlarının, kamu meslek kuruluşlarının, siyasî parti, vakıf veya dernek tüzel kişiliklerinin araç olarak kullanılması suretiyle,

e) Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak,

f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle,

g) Basın ve yayın araçlarının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle,

h) Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında,

i) Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle,

j) Banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak maksadıyla,

k) Sigorta bedelini almak maksadıyla,

İşlenmesi hâlinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

(2) Kamu görevlileriyle ilişkisinin olduğundan, onlar nezdinde hatırı sayıldığından bahisle ve belli bir işin gördürüleceği vaadiyle aldatarak, başkasından menfaat temin eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

(**) Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

MADDE 216. - (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

KÖTÜ SEÇMEN PROFİLİMİZ!..

hırsız_4_a

Erdoğan tarafından bir tür güven oylamasına çevrilen yerel seçimlerin ortaya çıkarttığı ilginç sonuçlar yeterince tartışılmadan, doludizgin yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin konuşulması ana muhalefetin seçim başarısızlığını geçiştirmesi olarak algılanıyor. “Kasetler savaşı” şeklinde geçen tartışmalardan asıl kazançlı çıkanın ABD olduğunu ortaya koymuştuk. (1)  Her ne kadar seçimlerde oylarını artıran tek parti MHP (2) olsada, asıl kazançlı çıkan belediye başkanlıklarını artıran Erdoğan’nin AKP’sidir.  Bu gerçeği kabul etmek gerekir…  Bu nedenle de seçmen davranışlarını irdelemeden geçemeyiz.

Hırsızlık yapmadığı halde hırsızlığı, ahlaksız olmadığı halde ahlaksızları, hain olmadığı halde ihanet edenleri destekleyip savunan insanları anlamakta zorluk çekiyorum… Uzmanlık gerektiren bu konuda sözü işin uzmanlarına bırakmak en doğrusudur…Onların tespitlerine geçmeden kişisel gözlemlerini aktarmak istiyorum. Toplumun eğitilmemiş bölümü, “elit” olarak tanımladığı kesimin, sürekli olarak kendilerini aşağıladığını ve dışladığını düşünür… Gerçek asla böyle değildir. Bu alan kolayca sömürülebileceği için, bir programı olmayan “siyasiler” işin kolayına kaçarak sürekli bu konuyu işlerler ve sonuç da alırlar. Aslında toplumun cahil kalmasına sebep olanlar, bu kesimi küçümseyip, aşağılayanlardır. Başka bir söyleyişle, toplumun eğitimsiz kesiminin bu duygularını sömürenler, bu kesimi sadece “oy” gibi gören, yine aynı kesimin lider ve yönetici olarak kabul ettiği kadrolardır. Cahil insanları küçük görüp, aşağılama algısı, günümüzün en geçerli “siyasi malzemesidir“… Bu malzemenin satıcıları her zaman kendilerini “sağ görüşlü” ve “muhafazakar” olarak tanımlayanlar olmuştur. 2009 yılında kaleme aldığım “Bir garip ezilmişlik duygusu: İnsan yerine konmamak” başlıkla yazımın, 7 ile 12 numaralı paragraflarının arasını mutlaka okumanazı öneririm.(3) Çağdaş kafalı insanların, böyle aşağılık bir davranış gösterdiğine hiç tanık olmadım… Okumuş yazmış ve okuduğunu anlayabilecek kadar zekası olan bir insan, asla böyle bir duygu sömürüsüne tenezzül etmez. Önce kendine duyduğu saygıyı korumak, sonra da insanlara, insan oldukları için saygı duymak durumunda olanların tavırları böyle olmak zorundadır. İnsanların zayıf yanlarını veya özürlerini alay konusu yapanlar, aydın tanımı içerisinde hiçbir şekilde yer alamazlar. Onları, ağır “hastalar” gibi değerlendirmek çok da yanlış olmasa gerekir.   

Öyleyse bu iğrenç “algı” nasıl oluşmuştur? Bu sorunun yanıtını ancak olgulardan giderek bulabiliriz. Anımsayınız! Başbakan Erdoğan’ın hemen hemen bütün söylemlerine; “Bizi aşağıladılar, küçük gördüler… Bize bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam dediler. Başörtülü kızlarımız’ın okumasını engellediler, onlara hakaret ettiler vb gibi…” motifler serpiştirilmiştir.  “Türbanlı gelinimin üzerine işediler, camide içki içtiler” şeklindeki iftiraların, gerçekle ilgisi olmadığı kesinkes ortaya çıktıktan sonra bile, bu söylemlerden asla vazgeçilmemiştir. Kabul etmek gerekir ki, sermayesi cahil halkın duygularını istismar edip sömürmek olan siyasilerin arkalarında, Türk toplumunu çok iyi analiz etmiş “düşünce kuruluşları” vardır. Geniş yığınları fikirler yerine, duyguları ile harekete geçirmenin her seferinde bir yolunu bulmuşlardır. Bu işte oldukça başarılıdırlar da…

Kullandıkları sloganların, tümü içerikten yoksundur. Hiçbir mesaj taşımazlar… Örneğin; “Daima Millet, Daima Hizmet”, “Durmak yok yola devam” sloganlarıı ile hangi mesaj verilmek istenmektedir?  “Vur vur inlesin… Türkiye seninle gurur duyuyor… şeklinde başlayan sloganlar da boş ve içerisiksizdir… Bu kalıpları, her isteyen kendi anlayışına göre doldurabilir! Anlamı, okuyanın duygusuna göre yüklenen cümleler, boş vagon gibidirler. Tek başlarına bir fikir taşımazlar…

Bu noktada; “AKP’nin bir ideolojisi var mıdır?” sorusuna da yanıt aramamız gerekir. Buna bağlı olarak ideolojisi olmayan bir partiye destek verenlerin ideolojisi var mı sorusu da önemlidir! AKP tabanı, geçmişte savunduğu fikirleri şimdi yanlış mı buluyorlar? Aynı fikirleri bugün savunan bir parti var. Seçmen acaba bu partiye neden itibar etmiyor? AKP’yi destekleyenler illa da iktidar olanaklarından yararlanmak isteyen kesim mi? Bu sorular yanıtını doğru bir şekilde alabilmek için doğrudan halka sormak gerekir. Masa başında; “Hırsızlık ve yolsuzluk yapmadığı halde, yapanları savunanlar; ileride ellerine fırsat geçti mi aynı şeyi yapacaklar” gibi yanıtlar, kolaycılıktır. Çalınacak mevki ve makamlara, ömürleri boyunca asla gelemeyeceklerini bilenler bile, aynı davranışı gösteriyorsa, bu şekildeki yanıt doğru olamaz! Bugün emperyalistlerin elinde, onların çıkarlarını korumak üzere araç gibi kullanılan insanlar, bizim insanlarımızdır. Onları korumak ve uyarmak insanlık görevlerimiz arasındadır.  Hiç kuşku yok ki, bu durumun psikolojik-sosyolojik iki esaslı yönü daha vardır. Yetersiz olduğumuz bu hususlarda ahkam kesmek yerine, konunun uzmanlarını dinlememiz gerekir..

Kimlik kaybı korkusu” (4) yaşayanların, kaybetmek istemedikleri kimlik hangisidir acaba? Böylelerin, hak ederek almadıkları, partilerinden alınma, bir kimlikleri olduğu kesin! Güçlü bir kitleye ait olma duygusunu yaşatan bu sanal kimliği kimse kabetmek istemiyor. Emek harcamadan, okumadan elde edilmiş bu avantajlı kimlik, karşı tarafa çoğu zaman üstünlük de sağlıyor.. 

Temel değerlerinden uzaklaştıktan sonra, aldıkları yeni kimlikle iktidarı savunanlar; zorunlu olarak “Ilımlı İslam”, “Dinler arası diyalog” ve “Medeniyetler ittifakı” gibi zor konuları  da savunmak zorunda kalacaklardır. Nedense bu işi hiçbiri üzerine almaya yanaşmaz. Aslında böylelerinin, savunma mekanizmaları pek iyi çalışır…  İnandıkları ile yaşadıkları arasındaki korkunç çelişkiyi, masum cümleler kurarak, tamir etme yetenekleri dudak uçuklatır. Hangi konu olursa olsun, bir şekilde kendilerini aldatmayı başarabilirler!.. Sanırım bu tür davranışlar tekrar edile edile, liderle seçmen arasında bir kişilik bütünleşmesi de oluşmaktadır!.. Bu noktadan sonra, liderin yaptığı hata; örneğin söylediği bir yalan, “yalan değildir” denilerek savunuluyor. Çünkü bütünleşen kişilik, kendi öyle bir hata yapmadığını biliyor. Sanırım böyle bir çıkarımla, liderin da hata yapmayacağı sonucuna ulaşıyor…

Siyasette marifet, işte bu duyguları yaşayan insanları yönetebilmektedir…

Şu da bir gerçek ki, “duyguları yönetmek” fikirleri yönetmekten çok daha kolaydır. Çünkü duygu herkeste vardır ama bilgi herkeste bulunmamaktadır. Allah’ın bir kulu olan liderin, hiç hata yapmayacağına olan kör inanç ve bu inançtan kaynaklanan kesin yargı, bilim dışı olduğu kadar din dışı olmasına rağmen, liderin yalan söyleyebileceğine inanmayan milyonlar var. Ne yazık ki, halkın ciddiye alınacak bir çoğunluğu, hala bu saçma fikirle oluşturulan bataklıkta kulaç atmaya devam etmektedir…

Erdoğan’ın yerel seçimlerdeki başarısında, yukarıdaki etkenlerin katkısı küçümsenemez. Bu başarı ile  “hırsızlık ve yolsuzluk” olaylarından elbette aklanmış değillerdir. Erdoğan’ın ortalığa saçılan kasetleri, Atlantik ötesi ile bağlantılı göstermesi, antiemperyalist bir duruş gibi algılanmış ve kendisine önemli bir ölçüde destek sağlamıştır…

Seçim sonuçları ve Başbakanın balkon konuşmasından sonra, doğal olarak Türkiye şoktadır!..

Böyle bir ortamda ne yazık ki, muhalefet liderleri, halka güven vermiyorlar!..

AKP tabanını “hırsızlığa evet” diyenler olarak nitelendirmek doğru değildir. Bugün seçmenin yüzde 25’ini teşkil eden “kararsız seçmenler”dir. Çünkü kararsız olan insanların, oturmuş, belirli ve tutarlı bir fikirleri yoktur. Bununla birlikte, güçlünün yanında olmak isterler. Kendi dünyalarında yaşayıp, bir tek kendi sorunlarını önemsedikleri için yolsuzluk olaylarını göremezler bile…

AKP’ye verilen oyların toplamı: 19.455.621’dir…  Okuma yazma bilmeyenler ise, 17 milyon 820 bin kişi olup, acaba oylarını hangi partiye vermişlerdir?.. (5)

Muhalefet, belirli bir ideolojisi olmayan insanlara uygun yeni bir söylem geliştirmek zorundadır. Bu kesimin duyguları daha kolay yönetilir. Yüzde 25 civarında olan kararsız oylar, korkunç bir gerçeğe işaret etmektedir. İktidarı belirleyen, CHP’nin seçmeni kadar olan bu kararsızların oylarıdır. Bu kesim için “güven duygusu” herşeyin önünde gelir. Kendini ve geçmişini inkar eden, siyasi rakibi gibi olmaya özenenlerin, taklit kokan söylemleri, hiçbir şekilde kararsız kitlelere güven veremez.Halkın ne istediğini “uzmanlar” yerine, halka sormak en doğru yoldur. Ancak o zaman gerçeklerla yüz yüze gelinebilir.  Kararsız insanlar, güçlü olmayanın yanında yer almazlar!.. Güçlülüğün en önemli kanıtı ise duruştur.  Duruş: Zigzag yapmadan kararlı yürüyüştür… Tutarlı olmaktır, ilkelerden ödün vermemektir, dürüst davranmaktır, kurnazlığa kaçamamaktır. Dün siyah dediğine bugün beyaz dememektir… Kaypak olmamak, gizli ajandası bulunmamaktır… Kapalı kapılar ardında iş çevirmemektir. Omurgalı olup, dik durmaktır… Düşman bilinenlerle işbirliği yapmamaktır. Bu memleketi düşmandan kurtaranlara ve Cumhuriyeti kuranlara saygılı olmaktır. Seyit Rızalar, Şeyh Saitler, Öcalarlar gibi bölücü, vatan haini ve gericileri, kutsayıp kahraman gibi göstermemektir. Atatürk’ün koltuğundan Atatürk’e küfretmemektir… Atalarımızın emanetine Adam gibi sahip çıkmaktır…

Güvenilir lider, seçim yenilgisini tartışmak için kurultayı toplar, ABD’ye heyet göndermez… Kısacası; kitlelere güven vermek, halkın arasında Atatürk gibi olmaktan geçer!..

Atatürk’ün koltuğuna oturup, onun yolundan gitmeyenlerin yapabileceği tek onurlu hareket, istifa ederek, çekip gitmektir. Ne var ki, bu önemli makama hak etmeden, dış güçlerin desteği ile gelenler, diyet borçlarını ödemeden bile istifa edemezler.  Daha baştan, istifa haklarını yok etmişlerdir. Güçlü ve güven veren liderler, onurlu bir mücadele sonunda veya tabanın ısrarlarıyla temsil makamlarına gelirler. Şartlar gerektirdiğinde de adam gibi istifa edip, ayrılmada en küçük bir terüddüt göstermezler. Kılıçdaroğlu ve ekibi gibi layık olmadıkları o koltuklara yapışmazlar!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://cemilcan.gen.tr/2014/04/usaklar-uc-olunca-kazanan-abd-oldu/

(2)http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/wp-content/uploads/2014/04/g%C3%B6khan_3_a.jpg

(3) http://cemilcan.gen.tr/?s=ezilmi%C5%9Flik+duygusu

(4)Prof. Erdal Atabek. Bu durumu “kimlik kaybı korkusu ile açıklamaktadır: “AKP’nin karşısındaki partinin kazanması için, oy istediği kişilere ‘daha güvenilir, daha güçlü, daha ona ulaşan, daha değerli bir kimlik’ verebilmesi gerekir. Böyle bir kimliği verebileceğine oy istediği kişileri inandırması gerekir. Böyle bir değişim olabir mi? Elbette olabilir. Bu da, ‘bireysel ve toplumsal korkuyu yenebilmek’le olacaktır. Doğru bildiğiniz yolda cesaretle yürümek. Her türlü engeli aşacağınıza ilişkin kararlılık. Bu kararlılığı sürdürecek sarsılmaz irade. Doğruları cesaretle toplumla paylaşmak. Bütün bir toplumu hedefinize götürmek. Bıkmadan, yorulmadan, korkmadan yürümek. İşte, liderlik de budur, rehberlik de budur. Toplum bunları yaptığınız zaman size güvenir, arkanızdan yürür ve güv enilir kimliği kazanır.

http://erdalatabek.wordpress.com/2014/03/30/kimlik-kaybi-korkusu/

Prof. Emre Kongar ise, basitçe: “Güçlüden, zalimden etkilenmek” olarak tanımladığı bu durumu, “güce tapınma” diye özetlenebilecek bir kitle davranışı olarak görmektedir.

http://www.kongar.org/aydinlanma/2011/1172_Siyaset_ve_Stochlom_Sendromu.php

http://www.kongar.org/aydinlanma/2011/1175_Siyaset_ve_Stockholm_Sendromu_II.php

http://www.kongar.org/aydinlanma/2011/1177_Siyaset_ve_Stockholm_Sendromu_III.php

(5)TÜİK verilerine göre, 2013 yılı itibariyle toplam nüfusumuz 76.667.864’tür. Bunun, 61 milyon 500 bin’i gerekli temel eğitimden yoksundur. Temel eğitimden yoksun olanlar, toplam nüfusun yüzde 82 sine karşılık gelirler. 9 milyon 625 bin kişi, hiç okuma-yazma bilmiyor. İlkokulu bitirmemiş kişi sayısı ise, 17 milyon 820’dir. Sadece ilkokul mezunlarının sayısı 24 milyona ulaşmıştır.

YENİLENLERİN TÜRKÜSÜ!..

“YENENLER YENİLENLERİN AK LİBADELERİNE SİLDİ KILIÇLARININ KANINI”!..

AKP’ye;

30 Mart’ta 19 milyon 111 bin 182 kişi AKP’ye oy verdi.  2011 yılında 21 milyon 399 bin 82 oyları vardı.  Son seçimlere göre, yaklaşık 2 milyon seçmen artışımız var. “İki kişiden biri” kuralına göre, bunun yarısı AKP’ye gider.  Buradan gelen 1 milyon oyu, 2011’de alınan oylarına eklersek;  bu seçimde 22 milyon 399 bin 82 oy almaları halinde, yerinde saydıklarını söyleyebilirdik… Oysa oylarındaki azalma:  22.399.082-19.111.182=3.287.900 kadardır

CHP’ye;

30 Mart’ta 11 milyon 270 bin 468 kişi CHP oy verdi.  2011 yılında 11 milyon 155 bin 972 oy almışlardı. Seçmen artışının yüzde 26’i ne karşılık gelen 520.000 oy, CHP’nindir. Bu miktarı 2011’de alınan oylara eklersek,  11 milyon 675 bin 972 oya ulaşırız. Bu kadar oy alınması halinde, CHP yerinde saymış kabul edilebilir. Başka faktörleri göz ardı etsek bile, salt bu hesaba göre bile CHP’nin oylardaki azalma: 11. 625.972-11.270.468=405.504 kadardır…

MHP’ye;

30 Mart’ta 7 milyon 718 bin 799 kişi MHP’ye oy verdi. 2011 yılında 5 milyon 585 bin 513 oy almışlardı. Seçmen artışının yüzde 13’üne karşılık gelen 260 bin oy da MHP’nindir. Bu miktarı 2011’de alınan oylara eklersek; 5 milyon 845 bin 513 oya ulaşırız ki, bu kadar oy alınması halinde MHP yerinde saymış kabul edilir. Oysa MHP’deki oy artış: 7.718.799-5.845.513=1.873.286 kadardır. MHP’lilerin Büyükşehirlerde CHP’li adaylara verdikleri oyları da eklersek, MHP oylarındaki artışın çok daha fazla olduğu ortaya çıkar…

Bu tablodan çıkan sonuç: 30 Mart yerel seçimlerinde AKP ve CHP oy kaybına uğramıştır, oylarını artıran tek parti MHP’dir… CHP ve MHP sözcülerinin bu gerçeği gizleyerek her iki partinin oylarında artış olduğunu söylemeleri halkı aldatmak içindir…

Şimdi CHP’nin oylarını biraz daha irdeleyelim:

İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde MHP’lilerin önemli bir kesimi CHP’nin adaylarını desteklemiştir. Bu oyların ne kadar olduğunu saptamak olanaksızdır.  Lakin MHP’nin Türkiye genelinde aldığı oy oranına göre, bir hesaplama yapmak olanaklıdır. Bu oyların CHP’nin oylarından ise düşülmesi gerekir. Ancak gerçek sayılara o zaman yaklaşırız. Demek ki, MHP’nin oy artışı göründüğünden çok fazladır. CHP’deki oy azalması göründüğünden daha fazladır. Aynı şekilde İşçi Partisi ve Milli Merkez de aday göstermeyerek, CHP’li adayları desteklemişlerdir. CHP dışı solun da genel olarak tavrı, CHP’ye oy verme şeklinde olmuştur. Bu kesimlerin oylarının ne kadar olduğunu bilemeyiz elbette. İşçi Partisi ve TGB’nin, harekete geçirdiği kitlenin, küçümsenemeyecek kadar bir oy potansiyeline sahip olduğunu kabul etmeliyiz. Sözünü ettiğim bu kesimin oylarını da CHP’nin eksi hanesine yazarsak. CHP’nin oy kaybının çok daha fazla olduğu ortaya çıkar…

Güya “Gandi Kemal”in yere göğe sığdıramadığı  Cemaat’i,  bu seçimlerde CHP’li adaylara oylarını vermişlerdir!.. Ben inanmam da, bir an için verdiklerini düşünelim. Başbakan Cemaat’in oyları yüzde 3’ü geçmez der. Bence o kadar da değiller ama yine de sayıları ne kadardır bilmediğimiz için, sağlıklı bir rakam verme olanağımız yoktur…  Her neyse, CHP’yi desteklediklerine göre, onların verdiği oyları da CHP’nin toplam aldığı oydan düşmek gerekecek. Geriye Y-CHP’ye ne kalır bilemem! Ancak şunu kesinlikle ve rahatlıkla söyleyebilirim ki, CHP bu yerel seçimlerden ağır bir yenilgi ile çıkmıştır!..

12 yıl boyunca, her türlü yolsuzluğa ve hukuksuzluğa bulaşmış, kokuşmuş bir iktidarın karşısında, bu vatanı düşmandan kurtaran ve Cumhuriyeti kuranların, şu an için ana muhalefet görevini yapan partisi CHP, ne yazık ki, başarısız olmuştur…

 Y-CHP’nin yeni kalem efendisi Gökhan Günaydın, bu hezimeti bir “başarı” gibi yutturmaya çalışmaktadır. Bu arsız, bu utanmaz, bu rezil herif; pişkin pişkin televizyonların karşısına geçerek; gözümüzün içerisine baka baka yalan söylemektedir. Aklınca akademik kariyerinin (1) arkasına sığınarak, CHP’lileri aldatabileceğini düşünmektedir.  Bizi 2009 seçimlerine göre, CHP’nin oylarının yüzde 5 oranında arttığını inandırarak,  kendi yenilgilerini, başarı gibi göstermeye çalışmaktadır…  Böylelerine,”istifa etmek” gibi onurlu müesseseleri hatırlatmıyorum bile…

Gerçek nedir? Biz şimdi de ona bakalım: Resmi kayıtlara göre, her yıl nüfusumuz, buna bağlı olarak seçmen sayısı yaklaşık 900.000 kişi artmaktadır…(2)  5 yıldaki seçmen artışımız: 900.000×5=4.500.000 kadardır. Bu sayı 75.627.384 olan toplam nüfusumuzun, yüzde 5,9’una, (yaklaşık olarak yüzde 6’sına) karşılık gelir.  Hesap ortadadır: 4.500.000×100/75.627.384=5,95 eder.  Demek ki, Gökhan Efendinin anlattığı gibi, CHP’nin oylarında 2009 yerel seçimlerine göre yüzde 5’lik bir artış olmamıştır…  Bu zavallı akademisyenin, “Oylarımızda sayısal ve oransal artış var” şeklindeki sözlerinin hiçbir değeri yoktur!.. Tam aksine, seçmen sayısındaki artışı hesaba katmasak da, yine Y-CHP’nin oylarında yüzde 1’lik bir gerileme söz konusudur…  Artışla birlikte gerileme  yüzde 6 olmuştur…

Trakya’da CHP’nin oy oranı düşmüştür. Cumhuriyet’in kalesi İzmir gibi bir metropolde aynı şekilde düşüş yaşanmış,  8 ilçede seçim kaybedilmiştir.  Y-CHP, bu yerel seçimde; Antalya, Mersin,  Ordu ve Artvin’i de kaybetmiştir. Kemal Kılıçdaroğlu, bir tek Tunceli Belediyesinde başarılı (!) olmuştur… Gönül verdiği parti BDP,orada tekrar  seçimi kazanmıştır!.. Bu başarısı ile dilediği kadar övünebilir artık…

Demek ki, Kılıçdaroğlu’nun tombaladan çıkmış günaydınlı ekibi,  CHP’lileri aldatmak için o makamlara getirilmiştir…  Sanki iktidarın halkı aldattığı yetmiyormuş gibi bir de muhalefet halkı aldatmaya başlamıştır!..

Kemal Bey’in üç diplomalı akıl hocası Gökhan Efendi ise, seçim sonuçları ile ilgili değerlendirmesinde vardığı sonucu halkla şu şekilde paylaşmıştır: “Deniyor ki, bütün bu “tape”lerden, yolsuzluktan AKP seçmeni etkilenmedi. Bu doğru değil, AKP oylarında önemli azalma olduğunu görüyoruz. Bu politikamızın yanlış olduğunu hiçbir şekilde düşünmüyorum” demiştir. Y-CHP adına yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı’nın değerlendirmesi, bu kadar yüzeysel ve basittir işte.  Politikalarında da bir yanlışlık yokmuş! Onlarda yanlışlık yoksa yanlışlığı başka yerde aramamız gerekecektir. Geriye seçmen kalıyor elbette.  Genel Başkan Yardımcımızın bu iğrenç ifadesinin mevhumu muhalifinden; “asıl yanlışlığı yapan seçmendir” mesajı çıkıyor… Tıpkı, o da Baykal’ın CHP’yi barajın altında bıraktığı seçimlerde yaptığı değerlendirmeyi yapıyor. Sorumluluğu “hata yapan” halkın üzerine yıkıyor hazret…

Tam da bu noktada Kılıçların efendisi yeniden devreye girerek,  geniş kapsamlı değerlendirmesini The Wall Street Journal Türkiye’ye (WSJ) yapıyor. Ne de olsa onların adamıdır. Bu noktada, sazı Gökhan’ının elinden alıp, başka bir türkü çalmaya başlıyor. Gazetesinin sorusu üzerine, yerel seçimlerde hedefledikleri yüzde 30’u tutturamamış olmayı: “Toplumun, kendi ekonomisini iktidar ile özdeşleştirmesine” bağlıyor… Anlayacağınız yine kendisi ile ekibinin bir eksiği, kusuru yok!.. Ama kurnazlık tahmin edemediğimiz kadar var. Bu önemli konunun tartışılmasının önünü kesmek için, sözü  derhal yaklaşan  Cumhurbaşkanlığı seçimlerine getiriyor!.. Bundan sonra kendisini dinleyen olursa, o konuyu anlatacak…

Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, CHP Genel merkezi’ndeki koltuklara yapışmış CHP’li olmayan ekibi; bu hezimetin sorumluluğunu üzerinize alacak ve yenilginin faturasını er geç ödeyeceksiniz. Halkı daha fazla aptal yerine koyamazsınız!..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://www.chp.org.tr/?pm=gokhan-gunaydin

(2) http://cemilcan.gen.tr/2013/12/boyle-giderse-akp-secimle-dusurulemez/

UŞAKLAR ÜÇ OLUNCA…

KAZANAN ABD OLDU!..

Hazineyi soyup soğana çevirenlerin, halkın oylarını da çaldığı tartışılan bir ortamda, belki biraz tuhaf kaçacak ama biz de seçimlerin galibinin kim olduğunu tartışalım…

Sevgili Mehmet Patan’ın bu konudaki yazısını çok beğendiğim için paylaştım. Katılmadığım tek yeri;  “Erdoğan’ın başarısı ABD’nin yenilgisidir” şeklindeki saptamasıdır. Bu konudaki görüşümü söylemeden önce, bu tartışmaya katılacak olanları dinlemek istemiştim. O sırada, Duygu Hanım Cemaat’le ilgili bir soru sordu, ona cevap vermek zorunda kaldım. Konunun başka yöne kaymasını istemiyorum.

Bence bu süreçte, kazançlı çıkan ABD’dir!..

Kanıtlayayım:

Önce  “17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” ile başlayan Cemaat ile AKP arasındaki kavganın ortaya çıkarttığı sonuçlara bakalım. Köşe yazısının ulaştığı sonuç ile bizim bulduğumuz sonuçlar örtüşüyorsa, yapılan analiz doğru ve yerindedir. Kabul edeceğiz…

1.)   Hiç kuşku yok ki, Sayın Patan’ın kalemi işlek, çok da haklı yanları var  Bu süreçte, Türkiye’deki ABD karşıtlığı katlanarak artmıştır. Bu doğrudur ama geçici olan durum, kaybedenin ABD olduğunu göstermez. Zira Y-CHP’nin genel seçimlerdeki beyannamesinde de belirtildiği gibi ABD’nin “Türkiye’de karşıtlığı azaltma”yı kendine görev edinmiş güçlü müttefikleri vardır…  Onlar da ellerinden geleni yapacaklardır. Anlayacağınız durum her an tersine dönebilir. O bakımdan geçici bir durumu, sonuç gibi göstermek hatalıdır.

 Bugün itibariyle Fetullah Gülen’in yeşil pasaportu iptal edilmiştir. Hocanın, Türk pasaportu ile gidebileceği bir ülke kalmamıştır. Ayrıca Cemaat, T.C. Hükümeti tarafından “Casusluk yapmak” ve “Terör örgütü”  olmakla da suçlanmaktadır. “Balkon konuşması”ndan verilen mesaja bakılırsa, “Hoca Efendi” Türkiye’ye dönme şansını yitirmiştir!..  Buna bağlı olarak, devlet içerisinde yuvalanmakla, elde ettiği mevzileri de bir bir kaybetmeye başlamıştır. “Türkçe olimpiyatları”nın sadece bir vitrin olduğu da bu süreçle ortaya çıkmıştır. Cemaat okullarını CIA ajanlarının üst olarak kullandığını tespit ederek kapatan Rusya’dan sonra, Başbakan Erdoğan da aynı noktaya gelmiştir. O kadar ki, halka çağrı yaparak Cemaat dershanelerine giden çocuklarını geri almalarını bile istemiştir… Özetle “Hizmet Hareketi”nin durumu hiç de iç açıcı değildir… Önemli ölçüde itibar kaybına da uğrayan “Hoca Efendi”,  ABD’nin kucağına iyice –oturdu demiyorum-  oturtulmuştur!.. Bundan böyle, kendilerinden istenecek her şeyi, itiraz etmeksizin yerine getireceklerdir. Başka yolları kalmadı çünkü… Kaderlerini Obama’ya bağladılar…

Bunun sonucu olarak da ABD’nin Müslüman dünyasındaki eli kolu oldular!.. İşte ABD’nin birinci kazancı, kendilerinden kopma şansı  kalmayan Fetullah Gülen Hareketi’dir…

 2.)   Diğer yandan hükümet; yani Başbakan Erdoğan, özellikle de Suriye meselesinde, ABD’nin politikalarından bağımsız, biraz da başına buyruk hareket ederek, kontrol edilemez bir lider profili çizmiştir. Erdoğan, ABD Genelkurmayı ile Kongresinin, Suriye’ye karşı karadan bir askeri harekât yapamayacağı açıklamasından sonra, ABD’yi karadan savaşa girmeye mecbur bırakacak adımlar atmıştır…

Oldubittilerle ABD’yi sıcak savaşa sokmaya çalışmıştır… Kendisine müttefik olarak gösterilen İsrail’e karşı, kabul edilemez sözler söylemiştir. Uyarılara rağmen, ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği HAMAS’la görüşmüştür. Mısır’da ABD’nin iktidardan düşürdüğü Müslüman Kardeşler örgütünün yanında yerini aldığını dünyaya ilan etmiştir. Nereneyse bütün mitinglerinde “Rabıta”nın 4 parmak işaretini yaparak, ABD’nin inadına onlara desteğini sürdürmüştür. NATO’dan ayrılmaya hazır olduğunu gösterecek adımlar da atmıştır. Benim bildiğim, üç defa Türkiye’nin Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) alınması için Putin’den ricacı olmuştur… Hava savunma sistemleri için ihaleyi Çinli bir şirkete vermiştir… ABD, bu hareketleri “blöf” olarak görse de işini şansa bırakamazdı.

 Erdoğan’ın ABD ile uyuşmayan politikalarını başkaldırma olarak değerlendiren Obama, Erdoğan’a bir ders vermeye ve onu hizaya getirmeye karar verdi. MİT Müsteşarının sorguya çağrılması ile başlayan ve 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile devam eden süreç, bunun için başlatıldı. ABD’nin kontrolünde olan  (Emniyet ve Yargı içerisinde örgütlü) Cemaat üyeleri harekete geçirildi. Bu anlamda, başlatılan kavga gerçekte Erdoğan ile ABD arasındaydı. Bu doğru tespiti kabul ediyorum…

Sonuçta karizmatik lider Recep Tayyip Erdoğan, bir kez daha halkın desteğini alarak deliğe süpürülmekten kurtuldu. ŞİÖ’nden yüz bulamayan Erdoğan’ın,  tabanını sıkıştırarak iktidarını sürdürmekten başka yolu kalmamıştı. Yoksa sonunun Saddam veya Kaddafi gibi olacağını çok iyi biliyordu. Çünkü ABD’nin çıkarları tehlikeye düşürüldüğünde şakası yoktu. Erdoğan seçimleri kazanır kazanmaz, o meşhur “balkon konuşması”nı yaptı.

Balkon konuşması Atlantik ötesine uzatılmış zeytin dalıydı. Bu konuşmada iki husus öne çıkmıştır. Biri Erdoğan’ın arkasındaki kitle desteğini çekmek amacıyla kullanılan zayıf halkalarını yanına almasıdır. Bu gösteri, “aklandığını” ve ayakta olduğunu kanıtlamak için yapılmıştır. Diğeri okyanus ötesine verilen, verilecek yeni “göreve hazırım” mesajıydı. Erdoğan, aralarında Egemen Bağış gibi kredisi bitmiş yol arkadaşlarını ve rüşvet paralarını sıfırlayamayan çocuklarını bu nedenle yeniden vitrine çıkarmıştı. Erdoğan, “Suriye ile savaştayız” diyerek, Atlantik ötesine; BOP eş başkanı olarak daha önceden, üzerine aldığı görevi de yerine getireceğini ilan ediyordu. Yeter ki, kendisinden vazgeçilmesin mesajını veriyordu. Washington, “Pensilvanya”da yaşayan beyefendiyi unutun. Türk hükümeti ile ikili bir ittifaka sahibiz”(1) diyerek yanıtını verdi ve mesajı doğru okuduğunu ilan etti… Böylece kontrol dışına çıkan Erdoğan da, terbiye edilip, hizaya getirilmiş oldu… ABD’nin ikinci kazancı Erdoğan’dır…

3.)    ABD’nin kazançları sadece Fetullah ve Recep ile sınırlı değildir. ABD yeni ekibe, bir kişi daha katarak, BOP’ne taze kan pompaladı… Tahmin edeceğiniz gibi, o da kılıçların efendisi yeni CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu…  Devlet Bey’i yazı uzamasın diye şimdilik geçiyorum. Kemal Bey, ABD’nin Erdoğan’a haddini bildirme projesinde çok fena kullanıldı! ABD Büyükelçisi Ricciardone ile bir otel odasında “halvete”(2) çağrıldı. Demek ki, ABD Kemal Beyden başka CHP’li hiç kimseye güvenmiyordu. Söz buraya gelmişken peşinen söyleyeyim, Türkiye’nin ikinci kurtuluşu; CHP’yi, bu Sorosçu ekipten geri almakla başlayacaktır!..

Her neyse, bu konuya da şimdi girmeyelim. Gizli görüşmede neler konuşuldu bilemiyoruz ama görüşmeden sonra yapılanlardan neler konuşulduğunu çıkartabiliriz. Ricciardone,  muhtemelen bu görüşmede;  Kılıçdaroğlu’na, Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılacağını, yerine Y-CHP’nin iktidara getirileceğini, ABD’nin düşüncesinin bu yönde olduğunu söylemiştir. Bunun için Cemaat’le işbirliği yapılmasını, Cemaat’in getireceği kasetlerin kullanılarak hükümetin yıpratılmasını, bu arada Emniyet ve Yargı içerisinde örgütlü bulunan Cemaat üyelerine, (hukukun üstünlüğü, masumiyet ilkesi, hukuk devleti ilkesi savunularak)  kol-kanat germesini istemiştir… Dünyada ABD çıkarlarına aykırı görülen iktidarları devirip, ABD yanlısı hükümetler kurmakla görevli Soros Vakfı’nın, finanse ettiği TESEV’in kurucu üyesi,  Seyit Rıza ve Şeyh Said’i önderin müridi Dersimli Kemal Efendiden, zaten ABD’nin “kaset operasyonu” sonucu CHP’nin başına getirilmiş olmakla, diyet borcunun en azından bir kısmını ödemesi istendi… Gandi Kemal, Ricciardone’nin önüne koyduğu plana “evet” diyerek yola koyuldu…

İlk mesajını memleketi Tunceli’den  verdi:”Dersim’den sesleniyorum, barış süreci kimsenin tekelinde değildir. Bu ülkede barış sağlanacaksa bunu yapacak olan parti CHP’dir. Herkes çok iyi bilsin bunu. Bu ülkede barış süreci durmaz” diyerek, (3) Erdoğan’ın bıraktığı yerden görevi devir almaya hazır olduğunu duyurdu…  Geçen genel seçimlerde, “Yerel Yönetimler Şartı” adlı sözleşmeye konulan çekinceleri tümden kaldıracağını vaat ederek “açılım”ın önündeki taşları temizleyen de o değil miydi? Açılım kimsenin tekelinde değilmiş, siyasi yaşamına dahi mal olacaksa, açılımı sürdürecekmiş…  Sonra ağzında bir “hırsızlık türküsü”  Anadolu yollarında koşuşturup durdu. İktidara gelince ne yapacağını, hangi blokta yer alacağını asla söyle(ye)medi…

Bu arada, Cemaat üyelerinin görevden alınmasına şiddetle karşı çıktı. Özel görevli ağır ceza mahkemeleri döneminde; hukuku ayaklar altına alan, hukukçuların yüz karası olan özel yetkili savcı Zekeriya Öz’ü bile ”dürüst ve namuslu” devlet memuru ilan etti!.. Ergenekon ve Balyoz davalarında aklına gelmeyen “masumiyet karinesi”ni, Cemaat üyeleri için hatırlayıverdi. Yıllarca Ordunun darbecilerden temizlenmesi”  yalanın arkasına sığınarak, TSK’ya kumpas kurulmasına göz yuman Kılıçların efendisi, artık bu kumpası kuranlara da kol kanat germeye başladı…

Kim ne derse desin, eski genel başkan Baykal’ın dediği gibi, o da verilen görevini yapıyordu. Hem de layıkıyla. Bu noktada bir hususa daha temas etmeden geçmek istemem: Bir an için Yeni CHP’nin Cemaatle kurduğu ittifakın iktidarı olduğunu düşünün. Dersimli Kemal Efendi, koalisyon ortağı Cemaat’in, “vatana ihanet” ağırlığında ve çoğu da Anayasayı ihlal niteliğinde olan suçlarının hesabını sorabilir mi? Cemaat’in ele geçirip, yuvalandığı devlet kurumlarından onları söküp atabilir mi? Siyasetle hiç ilgilenmeyen biri bile, bu sorulara “elbette hayır” yanıtını verecektir… Peki, öyle bir iktidar halkın iktidarı kabul edilebilir mi ki, bu projeye  CHP adına “evet” dedin?!.. Öyle bir iktidar Cemaat’in iktidarıdır!!!

Dilerseniz daha fazlasını uzatıp da CHP’li yoldaşlarımı üzmeyeyim. Görüldüğü gibi bu süreçte, Yeni CHP de iyice ABD’nin kucağına otur(tul)muş bulunmaktadır. ABD’nin üçüncü kazancı da Kılıçdaroğlu’dur…

 ABD’nin kucağındaki uşakları üç oldu!.. Bir taşla üç kuş böyle vurulur!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)      http://www.aksam.com.tr/dunya/abd-pensilvanyayi-unutun-turkiye-muttefikimiz/haber-296453

(2)      Halvet: Issız yerde yalnız kalma. (TDK sözlüğü)

(3)http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/kemal-kilicdaroglu-akpnin-acilimina-sahip-cikti-h36004.html