Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

ENDİŞE EDİYORUZ!..

Tayyip

ÇEMBER DARALIYOR MU?

PKK Cizre’nin hakim tepelerine Doçka uçaksavarlarını yerleştirdikten sonra, şimdi de Yüksekova’nın Dağlıca mevkiine silahlarını mevziliyor. PKK yığınak ve mevzilenmeyi bitirdikten sonra ne yapacak acaba?..

TSK, 9/15 Mayıs tarihleri arasında terör gruplarının kontrolündeki Suriye sınırında yüklü miktarda klor ve sülfürik asit ele geçirildiğini duyurmuş. Sülfürik asit “sarin gazı“nın üretiminde kullanılıyor!..

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, CHP Milletvekili Mehmet Şeker’in soru önergesine verdiği yanıtta; Suriyeli muhaliflerin toplandığı Suriye Ulusal Komisyonu-SUKO’nun faaliyetini Türkiye’den yürüttüğünü, itiraf etmiş!..

Lafın tamamını söylemeye gerek var mı?

Bu gidişat pek yakında Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtacağa benziyor…

***

MUHALEFET HÜKÜMETİN DÜMEN SUYUNA GİRMİŞ!..

Bir taraftan kamuoyu Balyoz Davası ile ilgili AYM kararını bekliyor, diğer taraftan Soma’dan daha tehlikeli madenlerin varlığı tartışılıyor. Türk-İş Başkanı, “Soma’nın sorumlularına katil muamelesi yapmalı” demiş… Ölümlerin trafo patlamasından meydana geldiği açıklaması, pek çok kişi gibi bizi de olayda “bilinçli taksir” olduğu sonucuna ulaştırmıştı. Sınırları aşan gaz ve ısı ölçümlerine rağmen, şirketin üretime devam edilmesi yönünde talimat verilmesi, işin rengini değiştirdi. Türk-İş Başkanı haklı: Sorumlular hakkında, “olası kast“la birden çok adam öldürmekten dava açılmalıdır!..

Sonuçları itibariyle, hükümeti düşürmeye elverişli olan Soma olayını, ne yazık ki, muhalefet doğru değerlendirememiştir. TKİ’ye bağlı ELİ müessesesinin “hizmet alımı yoluyla ihaleye verdiği” ocakta, kanuna karşı hile yapıldığı da ortaya çıkmıştır. Asıl işverenin devlet olduğu ve bütün sorumluluğunun üzerinde olduğu tartışma dışıdır artık. Muhalefet, bu noktada hükümetin üzerine gideceği yerde, Meclis’teki grup toplantısında koyu renk takım elbise defilesi yaparak ve ölenleri “şehit” ilan ederek olayı geçiştirmiştir… Dikkatinizden kaçtı mı bilmem, dinsel bir mevkiyi gösteren “şehit” kavramı, son yıllarda hükümete yakın iş adamlarının hukuki ve siyasi sorumluluklarını gizlemek için kullanılmaya başlanmış ve siyasallaşmıştır. Ne yazık ki, Kılıçdaroğlu da hükümet gibi, benzer dil kullanarak bu korkunç katliama “kader-kaza”çerçevesinde yaklaşmış olup, Erdoğan’ın bu badireyi atlatmasını kolaylaştırmıştır…

Ana muhalefet partisinin yapması gereken işi, yine Aydınlık gazetesi yapmıştır. 21 Mayıs 2014 tarihli nüshasında, Soma katliamının sorumluları saptanmıştır. Bu korkunç katliamda; Cumhurbaşkanından Başbakana, Çalışma Bakanından, Enerji Bakanına, Diyanet İşleri Başkanından, ocağı işleten şirket yetkililerine, yandaş sendikalardan AKP Manisa İl Başkanlığına kadar, herkesin sorumluluğu bir bir açıklanmıştır!..

***

HASTALIĞA TEŞHİSİ KİM KOYAR?..

Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi, Erdoğan’ın Gaziantep Mitingi’nde Berkin Elvan’la ilgili sarf ettiği sözler üzerine, 15 Mart tarihinde yaptığı basın açıklamasında:”Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe ediyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi ve ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyu ile paylaşıyoruz” demişti… Doğrusunu söylemek gerekirse, o tarihte birkaç cümle içerisinde “endişe” sözcüğünün dört kez kullanılmasını garipsemiştim!.. Meğer, bu açıklama bir “tanı” koyma işiymiş!.. Başbakanın o “tanıyı” doğrularcasına; 20-30 kişilik liseli bir grubun, Soma katliamı ve Berkin Elvan’ı anma amacıyla Okmeydanı’nda yaptığı protesto gösterisi sırasında, iki yurttaşın ölümü üzerine sarf ettiği sözler, durumun vahametini sergilemeye yetiyor!.. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı: “Polis eli kolu bağlı mı duracak? Nasıl sabrediyorlar ben anlamıyorum” diyerek, Gezi olayları sırasında şiddet kullandığı için “kahraman” ilan ettiği polisleri yine savundu!.. Koşar adım “polis devleti”ne doğru gidiyoruz!..

Polis, Erdoğan’ın bu sözlerini “vur emri” olarak algılayabilir!

Erdoğan’ın evinde “zorla tuttuğu” milyonlar, bu sözlerden “sokağa inin” mesajını alabilir!..

Bundan sonraki toplumsal olaylarda, polisin şiddeti artırması veya silah kullanması söz konusu olursa eğer, işlenecek olan suçların azmettiricisi Başbakan Erdoğan olacaktır elbette!..

Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gözetmediği için “açılım” ve “Kıbrıs politikaları” yüzünden gün gelir Erdoğan yargı önüne çıkartılabilir.

12 yıllık AKP iktidarı boyunca işlenen pek çok Anayasal suç yargılama konusu yapılabilir. Başbakanın bir de sokaktaki muhalefete karşı şiddet kullanılmasını özendiren sözleri var ki, savunulması imkansız gibi… O sözler, bir anlamda “kanunsuz emir” gibi değerlendirilse de sonuçta polisin işlediği tüm suçların azmettiricisi olarak Başbakanın sanık sandalyesine oturtulma olasılığı gündemdedir. O da bunu biliyor olacak ki, mezhep kışkırtıcılığı dahil, her yola başvurarak tabanını diri tutmak istiyor.

Ne yazık ki, bu basit stratejiye muhalefet partilerinin çapsız yöneticileri de çanak tutuyor:Soma’da ölen madenciler için Güvenpark’ta, bir Alevi geleneği olduğu belli olan “lokma dağıtmak” da neyin nesidir? İdeolojisinin merkezine “laiklik ilkesi“ni koyan bir partinin, dinsel bir ritüeli, parti içerisinde yaşatmaya çalışması hangi kafanın ürünüdür? İnançlarının gereği ise ve illa da lokma dağıtılacaksa, bu “dua” bir Cemevi’nde yapılamaz mı? Benzer hata CHP grup toplantısındaki yoklamada da yapıldı. İsimleri Ali olan ölü madencilerin alt alta sıralanarak, vurgulu şekilde okunması da Erdoğan’ın “gerilim siyaseti“ne hizmet etmiştir… Siyasi parti ile Cemevi’ni biri birinden ayıramayan odun kafalılar, CHP’nin yönetiminde bulundukça, Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırmak günden güne zorlaşmaktadır!..

***

CHP AKP’NİN YEDEĞİ Mİ?

Cumhurbaşkanlığı seçimine muhalefetin ortak adayla gitmesi şarttır!..

Siyasette varlık sebepleri, sadece “Baykal’ın adamı” olmak olanlar, vefa borçlarını ödemek için, CHP’nin Cumhurbaşkanlığı adayının, partili biri olarak tarif ettikleri Deniz Baykal olmasında ısrarcılar. Bunun için nabız yoklamaya başladılar bile. Gerçekte bu fikri savunanların her biri CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olabilirler ama Baykal asla olamaz!.. Neden mi? Çünkü, Baykal’ı Cumhurbaşkanlığına aday göstermek, hiç yarışmadan Cumhurbaşkanlığı makamını Recep Tayyip Erdoğan’a teslim etmekten farksızdır.

Bu saptamanın seçmenin aklına yatkın önemli sebepleri var. Bunlardan birincisi; 30 Mart’ta yapılan yerel seçim kampanyası boyunca, 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk soruşturmasının konusunu teşkil eden olayların anlatılamadığı halka, Deniz Baykal’ın istifasına neden olan kaset olayının”, onun özel hayatına ilişkin olduğu ve hiç kimseyi ilgilendirmeyeceği hususunu anlatmaktaki zorluktur. Anlatılabilseydi eğer, neden baştan anlatılmadı da bu günlere gelindi?..

Anayasa oylamasını bile ciddi ölçüde etkileyen bu handikabı aşmak imkansız gibidir. Baykal’ın özel yaşamının hoşgörü ile karşılanmasını Türk halkından beklemek hayal gibidir. Çünkü böyle bir durumu CHP üyeleri bile sindirememiştir… İkincisi; Türk siyasetinin en deneyimli ve eskilerinden olan Baykal’ın, o gün yaptığı doğru saptamanın, şimdi neden yanlış olduğunu kanıtlamaktır…

Baykal, o kasetin sosyal medyada paylaşılmaya başlanmasından sonra, CHP’nin daha fazla zarar görmemesi için istifa kararı almıştı ve bu karar son derece yerindeydi… Baykal’ın, CHP’nin Genel Başkanlık koltuğunda oturmaya engel görüldüğübir durumun, bugün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya neden engel olmadığına halkı nasıl ikna edeceksiniz?

Baykal’ın, Cumhurbaşkanılığına aday olamayacağının bir başka nedeni de yetenekli, inançlı, birikimle partilileri kendisine rakip görüp, tasfiye etmiş olmasıdır… Savunduğu ilkelerden çok, kendi durumunu ön planda tutan biri, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna yakışmaz. Bu söylediğimin en çarpıcı kanıtı; Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’den milletvekili yapması ve genel başkanlığa getirilmesini desteklemesidir. O günden sonra yaşadıklarımız ise ortadadır: Soroscu bir ekip, partiyi teslim almıştır ve CHP’de buna direnebilecek bir tek adam kalmamıştır. Çünkü Deniz Baykal, vaktiyle “Baykalcılık” şeklinde çağdışı bir ölçüyü esas almıştı ve söz dinleten adamları dışarı atıp, söz dinleyenleri partiye doldurmuştu… Bu kadrolarla gelebildiğimiz yer burasıdır: Ne yazık ki, “aşure günü tertip etmek” ve “lokma dağıtmak”, Atatürk’ün CHP’sinin en önemli “siyasi” mesaisi haline gelmiştir!..

Kısaca söylemek gerekirse; Kılıçdaroğlu, Baykal’ın milletvekili seçildiği ilin kongresinde, yuhalanmasına neden olan hatalı bir tercihidir… Bu durum bile, Baykal’ın kadro seçimindeki yeteneksizliğini ve bencilliğini göstermeye yeter. O bakımdan iyi bir siyasetçi olarak kabul edilemez. Bu nedenlerle RTE’nin karşısında Cumhurbaşkanlığını kazanması imkansızdır!..

Dolayısıyla RTE’nin karşısına Baykal’ın çıkartılması, ona “itibarının iadesi”ni sağlamayacağı gibi, eski defterlerin yeniden açılması sonucunu doğurur ve yeniden daha fazla yıpratılmasına neden olur!..

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kılıçdaroğlu’nun grup içerisinde yaptırdığı “Cumhurbaşkanı adayımız kim olmalıdır?” anketine verilen yanıt da ibretliktir. Öne çıkan isim, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’dir. Acı gerçek de budur işte. Kılıçdaroğlu›nun seçtiği milletvekilleri bile, kendisini Cumhurbaşkanlığına layık görmüyorlar!.. Bu anket bir tür güven oylaması sonucunu vermiştir. Partisi tarafından Cumhurbaşkanlığına layık görülmeyen bir lidere, Cumhurbaşkanı adayını belirlemek, elbette bırakılamaz!.. Bu yüzden CHP’nin göstereceği aday da ABD tarafından belirlenmiş ve Kemal Derviş derhal göndermiştir. Kılıçdaroğlu sorulan Derviş Cumhurbaşkanı adayınız mı şeklindeki soruya “Niçin olmasın” yanıtını vererek, Atlantik ötesinin “emrini” tebliğ etme görevini de yerine getirdi!.. Kemal Derviş ise, “Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim biliyorsunuz” diyerek, bu aşamada verilmesi gereken cevabı vermiştir!..

CHP’yi, ABD’nin Türkiye ofisi haline getirenler yönetimden uzaklaştırmadan AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak imkansızdır!.. Bunun için ilk işimiz partimizi geri almak olmalıdır!..

Av. Cemil Can

SOMA’DAKİ KAZA DEĞİL, CİNAYETTİR!..

Almanya-Türkiye_1

Başlarında sarı baretleri, önlerinde sendika ağaları, piyade düzeninde miting alanına yönlendirilen maden işçilerinden 301‘i, yerin yedi kat dibinde havasızlıktan öldüler. Başbakan Erdoğan’ın söylettiği “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda” şarkısı, şimdi sağ kalanların kulaklarını çınlatıyor. Korkunç bir yanardağ ağzı gibi görünen o maden ocağının önünde; ölen işçilerle Erdoğan’ın yolu ayrıldı!.. AKP’nin seçim rüşveti olarak dağıttığı kara elması çıkaran maden işçisinin ülkemizdeki değeri 5 bin lira bile etmiyor… (1) Ocağı işleten şirketin maden müdürü ise, ayda 65 bin lirayı cebine indiriyor. Beyefendinin eşi, AKP’nin kazandığı Soma Belediyesi’nde Başkan Yardımcısı…

“Süreci iyi takip edemediklerini” itiraf eden Maden-İş Sendikası Genel Başkanı, Soma’da yaşanan felaket için “devlet de, işveren de, sendika da suçludur” diye konuşmuş…(2)

Hükümet sorumluluğu üstlenmiyor; tedbirsizlik ve denetimsizlik yüzünden meydana gelen kazaları, çoğunluğun “imanın şartlarından” biri olarak bildiği “kader(3) kavramı ile açıklıyor. Utanmasalar kazalardan Yüce Tanrı’yı sorumlu tutacaklar. Başbakan, Zonguldak Karadon Maden Ocağı’nda meydana gelen ve 30 madencinin öldüğü kaza sonrasında da “Bu tür kazalar bu mesleğin kaderinde var” demişti… AKP hükümeti, kazaları kadere bağlamayı neredeyse temel politika haline getirmiş… Bu yüzden olsa gerekir, Diyanet 1500 imamını maden ocağının önündeki alana gönderdi. İmamlar, yakınlarını kaybedenlere; bağırmamalarını, ağlamamalarını telkin ediyormuş. Aksi halde, Allah’a isyan etmiş olacaklarını ileri sürüyorlar. Hükümetin imamlara verdiği son siyasi görev bu işte…

Yetkililer, hükümete karşı duyulan tepkiyi, Türkiye çapında okutulan sela, hatim ve mevlitlerle hafifletebileceklerini hesaplıyorlar… Bir taraftan da ölen madencilerin “şehit” olduğunu ileri sürüyorlar. Sanki, şehitlerin AKP’nin imamlarının duasına ihtiyacı var!..

Din ve dince kutsal sayılan değerlerin, en acımasız şekilde siyasete alet edildiği bir dönemi yaşıyoruz.. Dini değerlerin insafsızca sömürülmesini görmezden gelen bazı yandaş yazarlar, hükümetin politikalarını eleştirenleri “ölü soyucular” olarak niteliyorlar… Her konuda çifte standart var!..

20 dakika fazla konuşmayı “edepsizlik” olarak kabul eden Başbakan, kazanın olduğu günden bu yana ekranlardan ayrılmıyor. Hiçbir değer taşımayan açıklamaları, devletin televizyon kanalları ile yandaş kanallardan aralıksız olarak veriliyor. Enerji Bakanı, şirket yetkilileri, hükümet sözcüleri, yandaş ve yalaka gazeteciler, edepsizce bilgi kirliliğine devam ediyor…

Son 40 yıl içerisinde, madenlerinde hiç ölüm olmayan Almanya örneği önümüzde dururken, Başbakanımız, “Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var. Hiç kaza olmayacak diye bir şey yok(4) diyerek, gerçeğin üzerini örtüyor, önlem almayan şirket ve devlet yöneticilerini koruyor!..

Ne yazık ki, Başbakan Erdoğan’ın kafası 166 yıl önceki Abdülhamit Han’ın kafasından farklı değil…(5) Bu yüzden olsa gerekir, Spiegel gazetesi15 Mayıs tarihli nüshasının manşetini “Cehennem’e git Erdoğan” diyerek Türklere ayırmış… (6)

Hiç kuşku yok ki, günümüzde işçilerin en önemli sorunu sendikasızlaştırılmadır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik bile, alt işveren uygulamasının örgütlenmeyi imkansız hale getirdiğini kabul etmiştir. Resmi verilere göre, “Taşeron işçileri” olarak bilinen alt işverende çalışan işçi sayısı; kamuda 586 bin, özel sektörde 419 bin olmak üzere 1 milyonun üzerine çıkmıştır. (7)

Kayıtlı 10 milyon işçinin bulunduğu Türkiye’de, sendikalı işçi sayısı 922 bin düzeyindedir. (8)

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR), 2013 Aralık ayında Türkiye’de gerçek işsizlik sayısının 4 milyon 908 bin kişi, gerçek işsizlik oranının ise yüzde 16.3 olduğunu açıklamış. (9) Bu verilere göre, Türkiye’de sendikaya üye olmak başlıbaşına cesaret işi haline geldi… Çünkü, işinden atılacak olan her işçinin yerine geçmeye hazır, en az 5 işsiz kapıda bekliyor… Bu kadarı yetmiyormuş gibi bir de sendikalar bölünmüş. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı bile, birlikte kutlayamıyorlar! Hükümete yandaş olan, bir bakıma işverenin kontrolündeki “sarı sendikalar”a ne demeli? Denetlemeyi yapmakla görevli hükümetin başının, işçi sendikaları konfederasyonunu övmesi, Türkiye’ye özgü bir durumdur ve olağan kabul edilemez. (10) İşçi sendikaları ile en büyük işveren olan hükümet, böylesine cıvık ilişkiler kurarsa, elbette ki işçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları da gereği gibi işletilemez…

Bir başka çıkmazımız ise, madenlerimizin özelleştirilerek yandaşlara verilmesidir.. Bu yüzden, yetkililer madenleri işleten arkadaşlarını hak etmedikleri halde, gereksiz yere övüyorlar. Doğal olarak, denetleme görevi yerine getirilmiyor. İşte bu nedenlerle Soma’da yaşananlara kaza denemez. Olay, “bilinçli taksirle” işlenmiş bir cinayetten farksızdır. Bu cinayetin birinci derecedeki sorumlusu ise, denetleme görevini yerine getirmeyen hükümettir. Zaten böyle olduğu içindir ki, olay “kader” kavramı ile açıklanmaya çalışılmış ve ocağı işleten şirket sahiplenilmiştir…

Böylesi rezil bir tutum, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir…

 

Av. Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

(1) “Kaçış odası” olarak tabir edilen ve hayat kurtaran odalar; 40 kişi alabiliyor ve fiyatı sadece 200 bin liradır. İşçi başına maliyeti ise 200.000:50=5.000.-TL eder.

(2) http://t24.com.tr/haber/soma-icin-ilk-ozelestiri-sendikadan-bizim-de-sucumuz-var,258573

(3) İslamcı yazar İhsan Eliaçık “Bütün dinler isyanla başladı ve bütün isyanlar dinle bastırıldı” dedikten sonra, Kuran’da “kadere iman” diye bir şey olmadığını, bu kavramı İslam dünyasına Muaviye’nin soktuğunu ileri sürdü… http://www.odatv.com/n.php?n=kadere-iman-emev-din-doktrini–2505101200

(4)http://www.radikal.com.tr/turkiye/bu_isin_fitratinda_kaza_var-1192125

(5)“Bartın Kaymakamlığı Vekâletine, umumi ocaklarda böyle sakatlıklar olması, madenin cümle hususundandır, her nerede olur ise olsun, eceli kaza, mukadderat-ı ilahiden olduğundan, hiçbir ocağın tatiline mahal olmadığı, gerekli tedbirlerin alınmasıyla, emsalleri gibi imalata devam etmek üzere, amelenin nasihatle tedibinden geri durulmaması gerekir, 27 Temmuz 1878.” http://www.seslimakale.com/yilmaz-ozdil-fitrat-video_0bbfb668f.html

(6) http://www.spiegel.de/politik/ausland/soma-in-der-tuerkei-grubenunglueck-wut-auf-erdogan-waechst-a-969471.html

(7) http://www.tr.boell.org/web/103-1539.html

(8) http://www.sgk.com.tr/581-Haber-sendikali-isci-sayisi-1-milyonun-altinda—.html

(9) http://sozcu.com.tr/2014/ekonomi/iste-gercek-issiz-sayisi-471668/

(10) http://www.milliyet.com.tr/2007/12/07/ekonomi/axeko02.html

 

 

 

 

 

 

 

“HER AĞACIN KURDU ÖZÜNDEN OLUR”!..

feyzioglu_1

“HER AĞACIN KURDU ÖZÜNDEN OLUR”!..

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen ve istifasına neden olan 700 bin liralık saati, “gazetede gördüm” dedi. Üretici firma “biz gazetelere reklam vermeyiz” diyerek Çağlayan’ı yalanladı. Ardından saatin “garantisi benim üzerimedir” dedi. Firma yetkilileri bu defa da garanti belgelerine müşteri ismi yazılmadığını söylediler. Zafer Bey, bunları görmezden geldi. Pişkin pişkin elindeki fatura ile kendini Meclis kürsüsüne attı. Bu defa da 76 milyon Türk halkının gözünün içerisine baka baka “Ben aldım. İşte faturası” dedi… Vücut dili zaten Çağlayan’ı ele vermişti. Fatura da sahte çıkınca, Başbakanına sözünü verdiği zaferi kazanamadı…  Erdoğan, bu yüzden burnundan solumaya başladı. Kızgınlığının hıncını, Danıştay’ın 146. kuruluş yıl dönümünde konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’ndan çıkarttı…

Feyzioğlu’nun Van’da konteyner kentte yaşayanlardan getirdiği selamı “siyasi” bulan Erdoğan, adeta çılgına döndü. Feyzioğlu’na bir küfür etmediği kaldı… Oysa Feyzioğlu, bu önemli toplantıyı fırsat bilerek, devletin tepesine; Anayasanın “sosyal devlet” ilkesini ve buna bağlı olarak da devletin yurttaşın barınma ihtiyacını gidermesi gerektiğini hatırlatmak istemişti… En üst hukuk normu olan Anayasadaki bu kuralın hatırlatılmasının “siyasi” bir söylem olarak değerlendirileceğini nereden bilebilirdi!..  Kaldı ki, siyasi olsa ne fark ederdi?..

Time dergisinde yayınlanan bir habere göre, 2013 yılının başlarında Türkiye 200 bin Suriyeliye ev sahipliği yapıyordu. Son zamanlarda 700 bine çıkan bu sayının, bu yıl içerisinde 750 bin daha artması bekleniyor. Suriyelilere karşı kesenin ağzını sonuna kadar açarak, cömertlik gösterisi yapan hükümetin, kendi vatandaşının feryadını duymaması ne tuhaf değil mi? Bu durumun hatırlatılmasını ise, Başbakan neredeyse devlet krizine dönüştürdü!..

Hükümetimiz, hesap sorulmasına hiç alışık değil. Sözünün edilmesinden bile rahatsızlık duyuyor. Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın, Bilal’in Vakıfbank’taki hesabına gönderdiği 99 milyon 999 bin 990doların, Sevda Tepesi olarak bilinen ve Krala satılan araziye imar izni verilmesinin karşılığı olduğu iddiasına dair soruya,  üç haftadır yanıt verilemiyor…

Aslında Feyzioğlu’nun Başbakanı sinirlendiren sözleri, Van’dan getirdiği selamdan çok; Barolar Birliğinin meslek odalarından farkını ortaya koyan “devletin üç erkinden biri olan yargı erkinin içinde kurucu unsur olan avukatların örgütlü gücüdür” şeklindeki sözleridir. Belli ki, Başbakan Feyzioğlu’nun bu cümlesini hiç sevmemiştir. Zaten bağımsız olması gereken Yargı erkinin, kurucu unsurlarından olan avukatların da bağımsız olması gerektiğine işaret edilmesini bir türlü sindirememektedir. Kendisine bağlı olmayan hiçbir kurum ve kuruluşa tahammül edemeyen Erdoğan, bu yüzden bağırıp çağırmaya başlamıştır…

Feyzioğlu’nun, “Demokrasilerde siyasi partiler, iktidara, yargı tarafından denetlenmeyi peşinen kabul ederek talip olurlar. Elbette bu denetim siyasi değil, hukuki bir denetim olmalıdır” şeklindeki sözlerini,  Erdoğan adeta hakaret gibi kabul eder ve hiçbir zaman duymak istemez.  Bakanlarının yaptığı yolsuzluklar, aile fertlerinin mal varlığındaki korkunç artış ve hükümet üyelerinin işlediği anayasal suçların hesabını vermemeye kararlıdır! Bu yüzden pek yakında “hesap verme” sözünü de yasaklarsa, hiç şaşırmayın…

Bütün bu olup bitenden daha da ilginç olan ise, Danıştay Başkanı Zerrin Güngör‘ün,  Başkanlık adına yaptığı Erdoğan’ı destekleyen açıklamasıdır. Güngör’ün: “Devlet Protokolünün de yer aldığı bugünkü resmi törende, Barolar Birliği Başkanı tarafından siyasi içerikli ve idari yargı konuları ile ilgisi olmayan bir konuşma yapılmıştır” şeklindeki sözleri, hukukçuların dudaklarını uçuklatmıştır. İdarenin işlem ve eylemlerini hukuka uygunluk bakımından denetlemekle görevli olan yüksek mahkeme, bu açıklaması ile adeta kendini inkâr etme noktasına getirilmiştir…  Yüksek yargıçların salonu terk eden Erdoğan’a teşrifat memurluğu yapması ise yargının düşürüldüğü durumun hazin resmi olarak hafızalara kazınmıştır…

Vaktiyle Tayyip Erdoğan, Zerrin Güngör’ün Danıştay Başkanlığı’na seçilmesi için, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e,  şimdiki 13. Daire Başkanı Nevzat Özgür’ün yarıştan çekilmesi talimatını vermiş ve o talimat yerine getirilmişti. Bu şekilde başkanlığa “seçtirilen”  Zerrin Hanım, belli ki, şimdi Erdoğan’a olan diyet borcunu ödemektedir…

Y-CHP‘nin Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu da bu fırsatı kaçırmamıştır. Loğoğlu, Feyzioğlu’nu yıpratmak ve Erdoğan’ı aklamak için üzerine düşeni yapmıştır: “Feyzioğlu’nun adı birçok platformda değişik mevkiler için geçiyor. Konuşma tarzından da beden dilinden de konuşmanın öyle çok masum, siyasi olmayan bir konuşma olmadığı da açık” diyerek, Zerrin Hanımın yolunu izlemiştir… Düşünebiliyor musunuz ana muhalefetin Genel Başkan Yardımcısı, hükümetin başı Erdoğan’ı eleştirme yerine, CHP’li Feyzioğlu’nu yıpratmayı tercih etmiştir. Bu tutum oldukça anlamlıdır. Böylece, Y-CHP’nin iktidara gelme gibi bir derdi olmadığı, işgalcilerin sadece parti içindeki iktidarlarını korumak için çaba gösterdikleri ve “yandaş muhalefet” görevini yerine getirmeyi yeterli gördükleri de kanıtlanmış olmaktadır…

Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun “bağımsız yargı” feryadının ve gerçek CHP’lilerin önlerine koyduğu, partiyi Sorosçuların işgalinden kurtarma hedefinin, ne kadar haklı ve yerinde olduğu gerçeği de bir kez daha gözler önüne serilmiştir!..

Tıpkı TSK’ya ihanet edenlerin başında subayların geldiği gibi, yargı bağımsızlığının yok edilmesi için de en önemli adımlar, yine yargı içerisinden gelmiştir…

Av. Cemil Can

“CESUR” SAVCILAR…

sari-okuz_1

… ve “BEDEL ÖDEYECEK” AYDINLAR!..

“Dost ve müttefikimiz” ABD,  2013 Terörle Mücadele Raporu’nda; Türk vakıflarının terörü finanse ettiğini vurgulamış. Her yıl 195 ülke ve 14 bölgede “özgürlük raporu” hazırlayan ABD’deki düşünce kuruluşu “Freedom House” da Türkiye’yi “kısmen özgür ülkeler”  grubundan, “özgür olmayan ülkeler” grubuna düşürmüş!..  Dışarıdan görünüşümüz aynen böyle…

Gelelim içeriye:

Başbakan ve Cumhurbaşkanı Ağustos’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi ile meşgul. Onların derdi kendi gelecekleri. Kılıçdaroğlu,  ise, Salı günü yapılacak olan grup toplantısında; kendisini ifadeye çağıran Savcı Mehmet Demir’in “olay fazla abartıldı” şeklindeki sözlerine, cevap verecekmiş. Ana muhalefet, laf ebeliğinde bayağı deneyim kazanmış gibi. Hazret, bir önceki grup toplantısında, “cesur, yiğit, namuslu” bir savcı arıyordu… CHP’yi,  “grup toplantısı partisi”ne dönüştürdükten sonra, bu durumu yadırgayan da kalmadı artık!.. Çok yerinde bir tespitle Y-CHP, ana muhalefet görevini, kadrolu şakşakçıları  ve genel başkan yalakaları eşliğinde, Salı günü  yaptığı grup toplantılarındaki gevezelikle sınırlandırdı!.. Her şeyden önce bu tespiti yapalım, zira hayati önemi sahiptir ve bundan sonraki çıkış noktamız olacaktır…

Kemal Bey’in, Y-CHP Genel Başkanı sıfatı ile   “dürüst devlet memurları” olarak lanse ettiği Cemaat savcılarının, artık haber değeri  dahi kalmayan, 17 ve 25 Aralık’ta başlattıkları soruşturmalar üzerine, yeniden görevlendirilen savcıların verdikleri “takipsizlik” kararı, beklenen bir durum olarak değerlendirilip, tuhaf bile karşılanmamış…  Kemal Bey’in,  “dürüst” savcılarını atayan HSYK ise, şimdi aynı savcılar hakkında, “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nı başlattıkları için soruşturma izni verdi…

Ana muhalefet, “cesur, yiğit ve namuslu” bir savcı ararken, birden bire 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturması’nı hükümete karşı “darbe” olarak değerlendiren savcı Mehmet Demir’i karşısında buldu… “Tarafsız ve bağımsız” savcı, Bilal Erdoğan’ın şikâyeti üzerine, “milletvekili dokunulmazlığı”nı görmezden gelerek,  soruşturmaya koyuldu… Yiğit savcı, 76 milyonla alay eder gibi, ana muhalefet partisinin genel başkanını 10 gün içerisinde ifade vermek üzere, sanık sıfatı ile ayağına çağırıyordu!.. Yargının içerisinde bulunduğu acıklı durumu bu haber özetlemeye yeter…

Bu hukuksuzluğa CHP’den verilen yanıt, içerisinden geçmekte olduğumuz dönemi özetliyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, HSYK’ya verdiği şikâyet dilekçesinde: Milletvekilleri hakkındaki soruşturma usulünün uygulanmamış olmasını, “kamuoyunun adalete olan güveninin sarsılmasına ve kişiye özel uygulama yapılması kanaatine varılmasına neden olacaktır” gerekçelerine dayandırmıştır… Y-CHP’ye göre, bu soruşturmaya kadar “adalete güven” sarsılmamış ve “kişiye özel uygulama”  yapılmamıştır!.. “Hakim teminatı”nın bulunmadığı, “bağımsız ve tarafsız yargı”nın yok edildiği bir ülkede, devletin temeli olan  “adalet”ten söz edilemeyeceğini hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencileri dahi bilir. Yeni CHP başka bir gezegende mi yaşıyor? Bu nasıl bir mantıktır anlamak mümkün değil!..

Bülent Tezcan’ı bu harika (!) tespitinden dolayı kutlamak gerekir!.. Olmayan bir şeyi var göstermek, sanki ana muhalefetin görevidir!..  Aferin Bülent Tezcan, sen de  sonunda görevini yaptın!..

***

Çağdaş demokrasilerde “cesur, yiğit, namuslu” olarak nitelendirilen kahramanlara ihtiyaç duyulmaz!..

Bu nitelikler, kamu hizmetlerini gören, kamu görevlilerinde aranmaz. Belki parti liderlerinde aranabilirler, o kadar yani. Çünkü kamu görevlileri, yürürlükteki mevzuat hükümlerini uygulamakla görevlidirler. Takdir yetkileri ise son derece kısıtlıdır. Yürürlükteki yasaları uygulamaktan hiçbir şekilde kaçınamazlar. Bağlı oldukları üst kurullar için de durum aynıdır. O bakımdan “hukukun üstünlüğü ilkesinin” egemen olduğu devletlerde, “kahraman” kamu görevlilerine ihtiyaç duyulmaz!.. “Kurallar” ve “kurumlar”  bu işi görürler. Kahramanlardan beklenen görevlerin gerektiği gibi yapılıp yapılmadığını o kurumlar denetlerler. Demokratik yönetimler, “kahraman”ların varlığına bağlı olsaydı, kahramanların ölümü ile her şey sona ererdi!..

Çağdaş demokrasileri yaşatan kuralların başında “kuvvetler ayrılığı ilkesi” gelir. Bu kuralı uygulamakla görevli olanların başında; TBMM, AYM, HSYK, yüksek mahkemeler ve hükümet gelir… Türk halkı adına egemenliğin belirli bir kısmını kullanan güçlerden biri, “kuvvetler ayrılığı ilkesi”nin ihlal edilmesi söz konusu olduğunda;  örneğin, yasama veya yürütme organından birinin, yargıya müdahale etmesi halinde, bu müdahalenin şekline göre, ilgili yere (genellikle Anayasa Mahkemesi’ne) başvurularak, müdahaleyi engeller… Anayasa Mahkemesi, yürütmenin etkisi altına girmişse, bu noktada sözün bittiği yere gelinmiş demektir. Şimdiki gibi kuvvetler tek elde toplanmış kabul edilir. Bundan sonraki mücadele, ancak miting meydanlarında yapılabilir. Kısır döngü içerisinde, (grup toplantıları gibi)  aynı şeyleri tekrar ederek zaman kaybedilmez. Durum bütün çıplaklığı ile halka anlatılır… Çözüm halktan istenir…

Demokrasilerde “kahraman” aranmasına gerek bırakmayacak kurallardan bir diğeri de, “hukukun  üstünlüğü ilkesi”dir. Bu ilke, Türk Milleti adına “egemenlik hakkı”nı kullanan erklerin tümünün, yürürlükteki yasalara uymak zorunda olduğuna işaret eder. Başka bir deyişle,  bir ülkede hiçbir kişi ya da kurum, yürürlükteki yasalar yerine, kendi iradesini dayatamıyorsa, o ülkede “hukukun üstünlüğü ilkesine” uyuluyor denir… Aksi halde,  “hukukun üstünlüğü ilkesi”  yerine, “üstünlerin hukuku ilkesi”  geçerli olur ki, böyle bir yönetim,  bir anda faşizme dönüşebilir… Yönetim faşizme doğru yol alıyorsa, yine görev muhalefete düşer. Bu noktaya gelindiğinde de, mücadele alanı bütün yurt sathıdır. Gerektiğinde “sine-i millet”e (1) bile dönülür… Bu konuda en küçük bir tereddüt yaşanmaz!..

Çağdaş demokrasilerde, hukuku çiğneyen kamu görevlilerinin ortaya çıkarttıkları sonuçlar,  “bağımsız ve tarafsız”  yargı organlarının önüne getirilirler. Yargı organlarının kararına uymama hiçbir şekilde akıldan bile geçirilemez. Aksini yapan yönetimler ise, muhalefet tarafından derhal gayrimeşru ilan edilirler. Bu bağlamda, meşruiyetini kaybeden iktidarlarla bir daha görüşülmez. Örneğin; 2010 Referandumu’nda geçen ve yargı bağımsızlığını yok eden maddeleri, “kırmızıçizgi” olarak ilan edip, görüşme dışı bırakılmış bir iktidarla, yeni anayasa yapmak üzere hiçbir şekilde masaya oturulmaz. Çünkü iktidarın demokrasiyi araç olarak gördüğü ortaya çıkmıştır.  Oturulursa eğer, gayrimeşruluğun üzeri örtülerek, yaptıklarına meşruiyet verilir… Bu tutum, halkı aldatmak sonucunu doğurur ve ihanetle eş değerdedir… Demokrasinin olmazsa olmazı olan “laiklik ilkesi” de gözbebeği gibi korunmak zorundadır. Laiklik ilkesini tanımayan, devleti “Şeriat” kurallarına göre yönetmek arzusunda olan bir partinin çıkarttığı yasalara, “elbette halk dinini öğrenecek” diyerek destek verilemez. “Siyasi simge” olduğu tartışmasız olan ve laiklik ilkesine ters düşen “türban”, muhalefet eliyle Meclise sokulmaz. “Analar ağlamasın” sözünün arkasına gizlenerek, bölücü teröre destek verilmez. Devletin bölünmez bütünlüğünü  sağlayacak olan TSK’ya karşı kurulan kumpasa, “Ordu darbecilerden temizlenmeli” diye destek verilmez!..

***

Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden uzaklaşan, devletin kurumlarının itibarsızlaştırılmasında rol alan bir adam, elbette ki bir gün cesur savcılar arayacaktır, bir başka gün ise bedel ödeyecek aydınlar!.. Kendinde bulunmayan özellikleri dışarıda arayan bir lider, dünyanın neresinde görülmüştür? Böyle bir kişilik, seçimleri kazansa bile, YSK engelini aşamaz. Pısırık, korkak ve işbirlikçi olanlar, seçilseler  bile seçim kurullarından mazbatayı alamazlar!..  Taze taze örneklerimiz var! Atatürk ve İnönü’yü itibarsızlaştırma yarışında önde giden; Seyit Rıza ve Şeyh Sait gibi gerici hainleri önder bilen, Fetullah Gülen’in dizinin dibine çöken birinin, zaten demokrasi mücadelesi diye bir derdi de olamaz!.. İsterseniz geçmişine bakın!..

***

1 Mayıs’ta gençlerin boynuna zorla “poşi” takarak, fotoğraflarını çekmeye kalkışan sahte kanıt üretme uzmanı polisleri de gördükten sonra, sahte CD’ler üreterek, TSK’yı kafese kapatan, Cemaat’le işbirliğine hazır muhalefeti, “yandaş”  olarak nitelendirenlere haksızlık etmeyeceğiz. Bu tespiti yapanlar,  yerden göğe kadar haklılar…

Bu yüzden eleştirilerimizi, görevini gereği gibi yapmayarak, ülkeyi bugünlere getiren muhalefet partilerine yöneltmek zorundayız. İktidardan sonra,  ikinci derecede sorumluluk taşıyan; başkalaşım içerisindeki yeni CHP ve yeni MHP yönetimleridir. Bir başka yalın gerçek de; önümüzde gerçek bir muhalefet partisi olmadan demokrasi mücadelesi veremeyeceğimizdir! Muhalefet partileri “yandaş” veya “ele geçirilmiş” ise, yapılacak olan tek iş var; o da ele geçirilmiş partileri geri almak veya bu mümkün olamıyorsa yenisini kurmaktır. Bu nedenle muhalefete muhalefet yapmak, yanlış değildir ve en başta gelen görevimiz olmalıdır. Asıl iktidarın işine gelen davranış: Muhalefeti eleştirmeyi; iktidarın işine gelir mantığı ile engellemek veya erteletmektir…

Milletvekilliği dokunulmazlığına dokunan savcı, gençlerin boynuna zorla “puşi” takan polis ve 1 Mayıs nedeniyle, metrobüs bulamayan ve yolların kapatılması üzerine karşıya nasıl geçeceğini soran genç kadının yüzüne tokat indiren polisin hareketini, “Hak ediyor bunlar” diyerek onaylayan yurttaşı, eleştirerek, sonuca asla ulaşamayız!.. İktidar ve muhalefetin birlikte hazırladıkları bataklıkta, üreyen sivrisinekleri, tek tek yok ederek sorun çözemeyiz!..

***

İkiyüzlü, içten pazarlıklı, kişiliğine güvenilmez ve kimseye güvenmeyen bir adamı; Atatürk’ün partisinin başına kimler nasıl getirdi? Bu durumu sorgulamadan bir adım atmak bile mümkün değildir. Cumhuriyeti kuran CHP’nin son lideri, ABD Büyükelçisi ile bir otel odasında baş başa ne konuşur? Partililerinden, yol arkadaşlarından ve oy istediği halkından gizlediği ne olabilir? Böyle bir adamın peşinden nereye kadar yürüyebiliriz? Yolun sonuna gelmedik mi?..  Yerel seçim sonuçlarını bile “başarılı” bulan bu şaşkın adamı, T.C.  hükümetinin başında görmektense, bir süre daha AKP faşizminin balyozu altında yaşamayı tercih eden halk, haksız mı?.. Belki  “başarılıyız” sözünü bize değil de, kendisini,  bir kaset operasyonu ile göreve getirenlere söylüyordur. Onların verdiği görev: CHP’yi muhalefet yapamaz hale getirmek ve karşıdevrimin önündeki taşları  temizlemek idiyse, Kemal Bey oldukça başarılıdır!..Hakkını yememek gerekir…

***

Erdoğan’ın “milli idare” diye diye ele geçirdiği ve temel işlevinden uzaklaştırdığı anayasal kurumlar, kısa bir süre sonra hükümetin hukuk dışı icraatlarının “onay” makamı haline getirildiler… İktidar, bu yöntemle, devleti ele geçirme operasyonunu yürütürken,  muhalefet seçilmiş milletvekillerini dahi tutuklu olmaktan kurtaramamıştır. Bu komediye “danışıklı dövüştür” diyenler de haksız değildir. Hükümetin elinde etkili bir silaha dönüştürülen “milli irade” kavramını, muhalefet ağzına ayıp bir söz gibi nedense hiç almamıştır.  Halkın umudu gibi sunulan Kılıçdaroğlu,  kendi koyduğu Meclis boykotunu kırarak en kötü sınavını vermişti!.. “Sarı Öküz” (2) kıssası ile eşdeğerde olan bu durum, muhalefet açısından sonun başlangıcıydı, ama biz anlayamadık… Yıllar içerisinde yaşananlar ve Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan’ın yukarıdaki son beyanı ile herkesin yeri belirlenmiştir!..

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kılıçdaroğlu’nun,  kendisine yöneltilen eleştirilere karşı  “Kamikaze mi yapalım?” diyerek, acizliğini itiraf ettiği gün, bizim bu savaşı kaybedeceğimiz korkusu yüreğime düşmüştü. Beklenen tehlike gerçekleşti artık. Sonunda laik Cumhuriyeti de yerle bir ettiler. Cumhuriyeti yeniden kurmak için verilecek mücadelede, onu yıkanlarla işbirliği edenlere ihtiyacımız olacağını hiç sanmam!.. Omurgasız oldukları için dik duramayanları anlayabiliriz de, sürekli “kamu spotu” gibi mesajlar vererek halkın direnme azmini öldürenleri af edebilir miyiz

 bilemem!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.uludagsozluk.com/k/sine-i-millet/

(2) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18127392.asp

“İDRAKSİZ TÜRKLER” SORUMLU TUTULAMAZLAR!..

osmanldevleti_1

TEHCİRİN 100 YILINA KARŞILIK GELEN 2015 YILINDA; OSMANLI UYRUĞUNDAKİ ULUSLARDAN EN İTİBARSIZ OLAN VE BU YÜZDEN   “Etrâk-ı bî idrâk”(İdrâksiz Türkler) (1) OLARAK ANILAN TÜRKLERİ, ERMENİLERDEN “ÖZÜR DİLETMEK” HİÇ ADİL DEĞİL!..

UZUN ZAMANDIR DÜŞÜNÜYORDUM, ADİL BİR ÇÖZÜMÜ BULDUM:

BUNDAN BÖYLE, GEÇMİŞTE OSMANLI DEVLETİ İLE İLİŞKİLERİNİ “ERMENİ PATRİĞİ” ARACILIĞI İLE YÜRÜTEN SÜRYANİ, HABEŞ VE KIPTİ KİLİSELERİNE BAĞLI  BÜTÜN HRISTİYAN TEBAA DA DAHİL OLMAK ÜZERE;  ARAPLAR, ARNAVUTLAR, RUMLAR, YAHUDİLER VE SLAVLAR  ERMENİLERDEN SIRASIYLA “ÖZÜR” DİLEYECEKLER!..

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN PARÇALANMASINDAN SONRA, BU ULUSLARIN HANGİ DEVLETLERİ KURDUĞU, DOLAYISIYLA “ÖZÜR DİLEME” İŞİNDEN HANGİ HÜKÜMETLERİN NE KADAR SORUMLU TUTULACAĞI HUSUSUNU, ZORUNLU OLARAK TARİHÇİLERE BIRAKIYORUM…

ÖRNEĞİN; ANADOLU’DA VE KUZEY KIBRIS’TA YAŞAYAN TÜRKLER, BU ULUSLARDAN SADECE BİR TANESİDİR. TÜRKLER GİBİ ARNAVUTLAR DA; ARNAVUTLUK, KOSOVA VE MAKEDONYA DEVLETLERİNİ KURDULAR… AYNI ŞEKİLDE RUMLAR; YUNANİSTAN VE GÜNEY KIBRIS’TA YAŞAMAKTADIRLAR… BULGARİSTAN’DA BULGARLAR, SIRBİSTAN’DA SIRPLAR, ROMANYA’DA ROMENLER, IRAK, SURİYE, ÜRDÜN, FİLİSTİN, LÜBNAN, SUUDİ ARABİSTAN, YEMEN, BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ, KATAR, KUVEYT, MISIR, LİBYA, CEZAYİR, FAS VE TUNUS’TA ARAPLAR VAR. BÜTÜN BU ULUSLARIN BUGÜN AYRI AYRI DEVLETLERİ VAR. HEPSİNİ SAYAMIYORUM. ZİRA BİR DEVLETİ UNUTUP, ATLAMAKTAN KORKARIM… O YÜZDEN OSMANLI’NIN PARÇALANMASI İLE ORTAYA ÇIKAN YENİ DEVLETLERİ, COĞRAFYACILARA BIRAKIYORUM…

OSMANLI TOPRAKLARI İÇERİSİNDE YAŞAYAN ULUSLARIN; HANGİSİNİN, HANGİ YIL ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEYECEĞİNİ DE DİPLOMATLAR SAPTASIN. BU SORUNUN YANITINI BEN NEREDEN BİLEBİLİRİM?!..  SIRALAMAYI KİM, HANGİ ÖLÇÜLERE GÖRE YAPACAKSA BİR AN EVVEL YAPSIN DA BİZ DE BİLELİM!..

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞUNU 23 NİSAN 1920 OLARAK KABUL EDEBİLİRİZ. BİZİM İÇİN HİÇ SORUN DEĞİL. HADİ DİLERSENİZ BİRAZ DAHA GERİLERE GİDELİM.  19 MAYIS 1919’U DA KABUL EDEBİLİRİZ… BU TARİHTEN SONRA, TÜRKİYE CUMHURİYETİ UYRUĞUNDA OLAN ERMENİLERE, DEVLET YÖNETİMİNDE OLAN TÜRKLER, ÖZÜR DİLEMEYİ GEREKTİRECEK KÖTÜ BİR MUAMELE YAPTIYSA, HALİHAZIRDAKİ BAŞBAKAN ERDOĞAN, TAZİYE MESAJI YANINDA  ÖZRÜNÜ DE DİLESİN!.. GOCUNMAYIZ! HATTA ÖZÜR DİLEMEYE PEK MERAKLI OLAN KEMAL KILIÇDAROĞLU’NU DA YANINA VERİYORUZ. BİRLİKTE TARİHLE “YÜZLEŞİP”, ERMENİLERDEN ÖZÜRLERİNİ DİLESİNLER…

TARİHİN TOZLU RAFLARINDA YERİNİ ALAN BİR İMPARATORLUĞUN, VAR OLMASIYLA EŞ DEĞERDEKİ ÇANAKKALE SAVAŞI SIRASINDA, DOĞU CEPHESİNDE SİVİL HALKI KATLEDEN ERMENİLERİ, ASKERİ AÇIDAN ZORUNLU OLARAK DAHA GÜVENLİ OLAN SURİYE VE LÜBNAN’A GÖÇ ETTİRMENİN NERESİDİR YANLIŞ? BU AMAÇLA YAPILAN TEHCİR SIRASINDA, YAŞANAN İSTENMEYEN OLAYLARDAN, AKLI BAŞINDAKİ HİÇBİR ULUS, ÜSTELİK OSMANLI UYRUĞUNDAKİ ULUSLARDAN EN DEĞERSİZİ KABUL EDİLEN  TÜRLERİ VE ONLARIN KURDUĞU TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ, BİRİNCİ SIRADAKİ SORUMLU OLARAK GÖSTEREMEZ!..  ÇÜNKÜ; YUKARIDA SAYILAN DİĞER ULUSLARIN YANINDA, TÜRKLERİN SIRASI EN SONDA GELİR!.. ÖNCE ONLARI SORUMLU TUTACAKLAR, SONRA TÜRKLER!..

O DEVLETLERİN HİÇBİRİ OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN DEVAMI DEĞİLDİR. OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN DEVAMI OLAN DEVLET, SADECE TÜRKİYE CUMHURİYETİDİR DİYORLARSA EĞER, NEDENİNİ DE AÇIKLAMALARI GEREKMEZ Mİ?

KİM NE DERSE DESİN, TÜRKİYE CUMHURİYETİ, OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN DEVAMI DEĞİLDİR!..

ÇÜNKÜ YENİ KURULAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ, EMPERYALİSTLERLE SAVAŞIRKEN, AYNI ZAMANDA DA OSMANLI İMPARATORLUĞU İLE SAVAŞARAK KURULMUŞTU!.. BU YÜZDEN İMPARATORLUĞUN DEVAMI OLAMAZ!.. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ KURAN; BAŞTA ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE, KURTULUŞ SAVAŞININ KAHRAMANLARI HAKKINDA, DÖNEMİN PADİŞAHINI VAHDETTİN’İN VERDİĞİ İDAM FERMANINI NE ÇABUK UNUTTULAR?

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN DEVAMI İDİYSE, PADİŞAHIMIZ EFENDİMİZ, İNGİLİZ ZIRHLISI İLE NEDEN İNGİLTERE’YE KAÇMIŞTI?..

MADEM, TÜRKİYE CUMHURİYETİ OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN DEVAMIYDI, NEDEN HİLAFET VE SALTANAT KALDIRILDI?..

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞ BELGESİ, LOZAN ANTLAŞMASIDIR. (2) ORADA ÜZERİMİZE ALMADIĞIMIZ YÜKÜMLÜLÜKLERİ, HİÇ BİR GÜÇ ÜZERİMİZE YIKAMAZ!..

BAĞIMSIZ DEVLET” OLMANIN GEREĞİ BUDUR!..

YAŞATABİLDİĞİMİZ SÜRECE, “YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE” İDEALİMİZ!..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1)   http://nedir.antoloji.com/etra-i-bi-idrak/

(2)   http://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

 

NOT:

1.) “Ermeni meselesi” konusunda son derece aydınlatıcı olan aşağıdaki makaleyi (açarak) mutlaka okuyunuz.

Ermeni Meselesi

2.)”Ermeni meselesi” ile  ilgili olan bu bağlantıya da bir göz atmanızı isterim..

http://www.unaturkey.org/dergiler-bulletins/38-say-02-number-02-october-1999-/65-osmanli-devletnde-azinliklar-.html