Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

“DÜRÜST” HAİNLER!..

 emine_1

TSK karargahında 40 paralel paşa varmış, RTE’nin Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşat Salih’e söylediği:”Musul da Kerkük de özerk bölge olacak. Konumunuzu buna göre ayarlayın” sözleri, Irak’ta esir alınan Konsolosluk görevlilerimizin son durumunun analizi, Balyoz Davası ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararı, PKK ile hükümetin görüşmelerini “yasal zemine bağlama” tasarısını, hatta bu kadarını eksik bulup, Y-CHP adına yeni tasarı hazırlayan Sezgin Tanrıkulu’nun densizliğini de bugün görmeyelim… Diyarbakır’da bayrağın indirilmesini, benzer eylemin Gaziosmanpaşa’da tekrar etmesini de duymamış gibi davranalım. Soma’daki madenci katliamını, Diyarbakır-Bingöl karayolunun PKK tarafından 23 gün kapatılmasını da daha sonra ele alırız!..

Cambaza bakıp zaman kaybetmeyelim şimdi. Önümüze kurulmuş yeni ve büyük bir tuzak var. Onu anlamaya çalışalım:

Üç buçuk saatte tanıyıp, en uygun “çatı adayı” olduğunu anladığı, tanıdıkça halkın da çok seveceğine garanti ettiği, Mısır’da doğup büyüyen İslam Konferansi Örgütü’nün eski genel sekreteri Ekmeleddin İnsanoğlu’na karşı, yeni bir aday çıkartılmasına izin vermeyeceğini ilan eden Kılıçdaroğlu, yine karizmayı çizdirdi!.. CHP Milletvekili Prof. Dr. Süheyl Batum, sorumluluğunun gereğini yerine getirdi ve -kimseden izin almadan- milletvekili yeminine sadık kaldığına inandığı Cumhuriyet kadını Emine Ülken Tarhan‘ı, ilk imzayı atarak, Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdi…

Anayasa’nın 101. maddesinin 3. fıkrasında; aynı aday etrafında bir araya gelen 20 milletvekiline tanınmış olan bu hakkı, Kılıçların efendisi acaba nereden aldığı yetkilerle yasaklamaya kalkışıyor?..

Başta CHP milletvekilleri olmak üzere, Alevileri bile ikna edemeyen Kemal Bey, bu konuda sorulan bir soruya: “Partinin almış olduğu bir karar var. Bu karara uymayanlar bedelini öder(2) yanıtını vererek, milletvekillerine gözdağı verebiliyor!.. Utanmazlığın bu kadarı da fazla!..

Partinin almadığı bir kararı, almış gibi göstermek, en basit tabiriyle yalancılıktır. Ayrıca, genel başkanın bu sözleri, kendisini parti organları yerine koymak anlamına gelir. Anayasal hakkını kullanmak isteyen milletvekillerine, “bedel” ödetmek kimin ne haddinedir? Bu adam kendini ne sanıyor? Başkanlığındaki Y-CHP’nin, Hitler’in partisi ile arasında ne farkı kalmış?..

Parti içerisindeki “korku imparatorluğu”nu yıkmak vaadi ile delegelerin desteğini alan Kılıçdaroğlu, dört yıl içerisinde kendi korku imparatorluğunu kurmuş!.. 60 yıldır iktidar yüzü görmeyen solcuların kaderi hep böyle mi olacak?..

***

İmparator Kılıçdaroğlu, Diyarbakır konuşmasında, hükümetin PKK ile yürüttüğü ve adına “süreç” denen görüşmeler için: “Süreç yasal zemine kavuşsun, bizden istenen desteği vermeye hazırız” demiş!.. Son Genel Başkan, CHP’nin programını takmıyor artık!.. (3) Bu Kılıçdaroğlu, parti programını değiştirmeden, çiğneme hakkını nereden alıyor acaba?..

(3 numaralı dipnot; Y-CHP yönetiminin, CHP ideolojisine ihanet içerisinde olduğunu kanıtlamak için sadece CHP üyelerine yazılmıştır. Başkaları okumasın, çok rica ediyorum. Parti sırlarımız ifşa olsun istemem!?…)

HDP Eş Başkanı Sebahat Tuncel, Kılıçdaroğlu’nun yukarıdaki sözlerinden sonra: “İşte önümüzde engel kalmadı” diyerek, başka bir gerçeği dile getirmiştir. HDP’nin gerçek genel başkanı Abdullah Öcalan’ın, sürekli yinelediği “yasal güvence” konusununda, hükümetin önünü açmak, CHP’nin üzerine vazife miydi? Parti Programı’na aykırı olan bu hain tutum; partinin hangi yetkili organında konuşularak karar altına alınmıştır?.. CHP delegesi, birkaç Sorusçu’nun Atatürk’ün CHP’sini, terör örgütü PKK’nın hizmetine sunmasına izin verecek mi?..

Kılıçların efendisinin, “Biz çözüm sürecinin hiçbir şekilde karşısında olmayız ve olmayacağız da. Bizden istenen desteği vermeye hazırız” sözleri, CHP’nin temel ideolojisine açıkça ihanettir. Bu sözleri, aşağıda belirtilen parti programının neresine koyabiliriz? Açıkça partinin programına ve kuruluşcu felsefesine ihanet eden birinin, saçma sapan sözlerini dinlemek zorunda değiliz!..

***

Cumhurbaşkanlığı seçimi için üçünçü aday, Türk halkına kurulan hain tuzağı bozacaktır…

30 Mart Yerel Seçimlerinde AKP’nin oy oranı yüzde 43.13‘lere kadar düşmüştü. CHP ile MHP’nin aldığı oyların oransal toplamı yüzde 44.21 kadardır. Kalan oylar, yaklaşık yüzde 20′yi bulur. Bu oyların arasında; yüzde 6 oranındaki BDP ve HDP’nin oyları da vardır. Apo’nun istediği ve Kılıçdaroğlu’nun desteklediği “çözüm yasalarının” seçimden önce çıkartılacağı ve buna bağlı olarak Kürtlerin birinci turda Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyeceğini varsayarsak; Erdoğan’ın alabileceği en yüksek oy oranı: 43.13+6.10=49.23 olacaktır.

Yukarıdaki dağılıma göre, kalan yüzde 6.56 oyu üçüncü bir adayın alması halinde ise; RTE’nin aldığı oylar yüzde 50′nin altında kalacak ve salt çoğunluğu bulamayacağı için cumhurbaşkanlığına seçilemeyecektir!.. Bu şekilde gidilecek olan seçimin ikinci turunda ise, büyük olasılıkla seçimi kaybedecektir de!..

Üçüncü bir adayın olmaması halinde ise; yukarıda belirtilen yüzde 6,56 oranını teşkil eden oylar, daha şimdiden açıklandığı gibi büyük olasılıkla oy kullanmaya gitmeyeceklerdir. Bu seçenek, son derece tehlikeli bir durum yaratabilir... Çünkü o zamanRTE’nin almış olduğu aynı oylar, geçerli oyların yüzde 52.68‘ine karşılık gelecektir ve salt çoğunluk sağlanmış olacaktır… (4)

(4 numaralı dipnotta, bu hesap 100 oy üzerinden basitleştirilerek yapılmıştır...)

Üçüncü adayın çıkmaması yüzünden, umutsuzluğa düşerek ve küserek oy kullanmaya gitmeyecek seçmenlerin, gerçekte RTE’nin oylarında bir artış olmamasına karşın, oy yüzdesini salt çoğunluğu teşkil edecek şekilde artırmış olacağı gerçeğini gözden kaçıramayız… Bu yüzden bu seçimlerde duygusallığa yer yoktur!..

Türkiye’ye kurulan tuzak da bu noktadadır… Bu gerçeği gözden kaçıramayız. Bu nedenle CHP Milletvekili Hakim Emine Ülker Tarhan’ın adaylığı hayati önemdedir…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) ANAYASA

MADDE 101- (Değişik: 21/10/2007-5678/4 md.)

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasî partiler ortak aday gösterebilir.

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

(2)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/87433/Aleviler_sevemedi.html

(3) CHP’nin amacı, ilkeleri, tüzüğü ve programına göre, Kılıçdaroğlu yönetimini yeniden gözden geçirme zamanı gelmiştir de geçiyor bile:

CHP Tüzüğünün 3. maddesinin son fıkrasında partinin amacı:”Emperyalizmin, sömürünün ve sömürgeciliğe yönelik her türlü uygulamanın önlenmesi için mücadele etmek ve tüm insanlığın esenliğine ve özgürlüğüne katkıda bulunmak” olarak açıklanmıştır.

2.maddede :”CHP programındaki anlamlarıyla (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik) ilkelerine bağlıdır.” denmektedir…

Parti programında; güncel siyasi tartışmalar, en küçük bir kafa karışıklığına meydan vermeyecek şekilde açık ve net olarak yazılmış ve kurultay onayından geçerek basılı kitapçık haline getirilmiştir. Bu ilkelerden en önemli olan bir kaç tanesi şunlardır:

CHP’nin Parti Programına göre; ideolojimizin temel dayanakları şu şekilde ortaya konulmuştur:

Partimizin ideolojisini besleyen, üç ana kaynak: Atatürk’ün modernleşme devrimi ve altı ok ilkeleri, sosyal demokrasinin evrensel kuralları,Anadolu ve Trakya’nın tarihsel ve felsefi birikimidir. (…) Çağdaş Türkiye için değişim programı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin onurlu geçmişiyle aydınlık geleceğinin çağdaş sentezidir. CHP, bu ideolojik birikim, değer ve duyarlılıklar temelinde; ulusal kurtuluş mücadelesinin tam bağımsızlık ruhunun temsilcisidir.(…) Laik, demokratik cumhuriyetin kararlı savunucusudur…” (a)

Kürt sorunu” ile ilgili olarak da CHP’nin belirli ve tutarlı görüşleri vardır. Etnik farklılıkları ülkemizin bir zenginliği olarak kabul eden CHP, “Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır… CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuştur. (…) Üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur. Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz.(…) CHP’nin entegrasyon anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünü ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür. (…)

CHP, her etnik kökenden yurttaşımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi anadilini özgürce kullanabilmelerine, özel dershaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilme ve öğretebilmelerine; (…) olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.”(b)

Dinin siyasallaştırılmamasını, siyasetin dinselleştirilmemesinin güvencesi” olarak kabul eden CHP’nin, “laiklik ilkesi” hakkındaki görüşü de son derece anlaşılır şekildedir:

CHP, “Devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılmasının, birbirini etkilememesi” olarak tanımladığı laikliği, hiç bir şekilde ödün veremeyeceği temel ilke olarak kabul etmiştir. (…) CHP, dini unsurların siyasi simge olarak kullanılmasını demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan ve anayasamızın değiştirilemez hükümleri ile çelişen bir davranış olarak görür. (c)

Demek ki, CHP “üniter devlet” ve “ulus devleti” savunur, laiklik ilkesinden de hiç bir şekilde ödün veremez… Aksine olan bütün söylemler parti programına aykırılık teşkil etmektedir. (…)

Cumhuriyet Halk Partisi siyaseti ve siyasetle ilgilenmeyi, “Kamusal Görev ve Toplumsal Özveri alanı olarak kabul eder. (d)

CHP’nin Programında “özerklik” konusunda da net bir duruş sergilenmiştir:

Küreselleşme adına çok sayıda yerel iktidar odağı oluşturmayı dayatan, merkezi devlete rakip olarak cemaat, tarikat ve çok uluslu şirketler eksenini geliştirmeye yönelik idari federalizm benzeri yapılanmayı öngörerek, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini ve özellikle üniter yapıyı tehdit eden her türlü idari düzenleme girişimleri gündemden çıkartılacaktır.” (e)

CHP yerel yönetimleri, yerel iktidar odakları olarak değil, yerel demokrasi odakları olarak görür. (…) Yerel nitelikli hizmetlerin yetki ve sorumluluğu, üniter devletin gerekleri dikkate alınarak, ihtiyaç duyulan yerlerde kaynak ve araçlar da sağlanarak merkezi yönetim tarafından yerel yönetimlere devredilecektir.” (f)

CHP’nin Terör ve PKK konusunda parti programında belirlenmiş ve kurultay tarafından da benimsenerek onaylanmış bulunan görüşleri ile Y-CHP yönetiminin kurultay onayından geçmeyen (ve dolayısıyla hukuken geçerli olmayan) şimdiki görüşleri birbirine tamamen terstir!..

Cumhuriyet Halk Partisi Programı’nda, Kuzey Irak’ta üstlenen PKK mensupları, “özgürlük savaşçıları” olarak değil, terör örgütü üyeleri olarak tanımlanmıştır. CHP Programı, terörle “müzakere” yapılmasına hiç bir şekilde izin vermez. Terörle mücadele esas alınmıştır. Aksine olan söylemlerin tamamı programa aykırılık teşkil eder…

CHP Programı’na göre;

Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir.(…) Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknoloji ile donatılacaktır.”(g)

Geçmişte bağımsızlığını ve haklarını korumak için savaşçı yeteneğini gerektiğinde kanıtlamış olan ülkemiz bir saldırıya uğramadıkça barış içinde yaşamak ister. Silahlı kuvvetlerimiz ulusun bağımsızlığını ve güvenliğini korurken dünya barışına da katkıda bulunmaya her zaman özen göstermiştir.(…) Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün yurtta barış, dünyada barış anlayışına dün olduğu gibi bugün de sahip çıkmaktadır.(h)

(CHP Programı a-s.23-24, b-s.46-48, c-s.50, d-s.71 5-s.82, e-s.86, f-s.113-115, g-s.119)

Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP Genel Merkez yöneticilerinin izlediği politikalar, halen yürürlükte olan bu esaslara uyuyor mu?

CHP Tüzüğü’nün 5. maddesinin 3. fıkrasına göre; “ Partililer; özel yaşamlarında, görevlerinde, işlerinde ve üyesi bulundukları kuruluşlarda, partinin ilkelerine ve doğrultusuna uygun davranırlar ve çalışırlar.” Aynı şekilde Tüzüğün 5. maddenin 5. fıkrasına göre “Parti yöneticileri de bu ilkeleri uygulamakla yükümlü ve sorumludurlar.”

Başta Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, bazı genel merkez yöneticilerimiz, yukarıda özetlediğim parti programına, söylem ve eylemleri ile aykırı davrandıklarını, üzülerek izlemekteyiz.

Böyle bir durum karşısında, sessiz kalmak parti programına, ilkelerimize, onurlu tarihimize, önlerlerimize ve inançlarımıza ihanet etmek olur ki, böyle bir durum içinde bulunmak insanın kendisine karşı yapabileceği en büyük saygısızlıktır!..

Görevi ne olursa olsun, hiç bir partilinin “parti suçu” işleme imtiyazı yoktur ve olamaz! Bu çerçevede, üyelik görevini gereği gibi yerine getirmek; parti suçu işleyenleri eleştirmekle başlar…

Parti Tüzüğümüzün Parti Üyelerinin Görevlerini belirleyen 7/A maddesinin (d) bendinde: ”Partinin ilkelerini, programını, kurultay bildirgelerini ve kararlarını, seçim bildirgelerini, partinin genel ve yerel politikaları ile hizmetlerini her olanaktan yararlanarak yurttaşlara duyurmaklagörevlidirler” demek suretiyle, üyelerin birincil görevinin parti ilkeleri ve programını yurttaşlara duyurmak olduğu ortaya konmuştur.

Parti içi demokrasi” ancak üyelerin, üyelik görevlerini eksiksiz olarak yerine getirebilmeleri ile yaşam bulabilir…

Üyelik görevlerini eksiksiz şekilde yerine getiren üyeler, çağdaş demokrat partilerde “bedel ödetme” tehdidi ile susturulmaya çalışılmaz!.. Bu şekildeki ilkel uygulamalar ancak faşist partilerde görülmüştür…

Ve nihayet, yeni bir cumhurbaşkanı adayı göstermek isteyen milletvekilleri 101. madde ile tanınmış hakka ilaveten Anayasamızın 26. maddesinde ifadesini bulan “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” kapsamında, anayasal bir özgürlüklerini kullanmaktadırlar. Bu özgürlüğe göre;”Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Öte yandan Anayasamızın 67. maddesine göre; “Vatandaşlar …bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma” hakkına sahip olup, bu hükümler çerçevesinde siyasi faaliyetlerim tamamı yürürlükteki yasaların güvencesi altında bulunmaktadır…

(4) Yapmış olduğumuz hesabı, yüzdelerle ifade etme yerine, yüz oyu dağıtarak basitleştirelim:

30 Mart Yerel Seçimlerine göre, 100 oyun 43.13′ünü AKP almıştır. Bu oyların tümünün RTE’ye verileceğini kabul edelim. Aynı şekilde BDP ile HDP’nin almış olduğu oylar 4.2+1.9= 6.1 kadardır. Kürtlerin de birinci turda aday çıkarmayıp RTE’ye oy verdiğini düşünürsek, RTE’nin alabileceği toplam oy 43.13+6.10=49.23′tür. Kalan 6.56 oyu üçüncü cumhurbaşkanı adayının aldığını kabul edersek, RTE geçerli oyların salt çoğunluğunu alamayacağı için seçilemez. İkinci tura geçilince, diğer iki aday en çok oyu alan aday üzerinde birleşir ve hiç kimse küskün olmayacağı için herkes oyunu kullanmaya gider. Böylece RTE’nin karşısındaki aday kazanır…

Üçüncü aday olmazsa ve ona verilecek olan oylar hiç kullanılmazsa, bu defa RTE aynı miktarda oy almış olmakla, kullanılan oyların yüzde 52.68′ini alarak seçilir. Bu da şöyle olur. Kullanılmayan 6.56 oyu, 100 oydan düşersek:100-6.56=93.44 eder. RTE’nin en fazla alabileceği 49.23 oy da 93.44 oyun ( 100×49.23:93.44=52.68) yüzde 52.68′ine karşılık gelir.

Demek ki, bu koşullarda iki adayla seçime gidilir ve son yerel seçimlerdeki gibi oylar dağılırsa Recep Tayyip Erdoğan birinci turda Cumhurbaşkanlığına seçilir.

Bu basit hesaptan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, Balyoz Davası sanıkları için “AİHM’ne gitseler oradan böyle bir netice alabilir miydiler? Hayır, AİHM lehlerine bir netice verse bile, biz Türkiye olarak belli bir bedel verirdik ve içeride kalmaya devam ederlerdi. Biz onlardan teşekkür bile beklemiyoruz. Sadece bu ülkede kimin demokrasi mücadelesi verdiği bilinsin yeter” diyen bir adamın karşısına üçüncü bir adayı çıkartmak istemeyenler, onun birinci turda seçilmesini garanti etmek isteyenlerdir… Bugün kadar isimlerinin önünde “dürüst” sıfatının kullanılması da halkı aldatmak içindir. Görüldü ki, “Dürüst” hainler, daha tehlikeli ve zararlıdır…

TAARRUZA GEÇİYORUZ!..

askertaarruz

Başbakan, önce PKK ile görüştüğümüzü söyleyen şerefsizdir demişti. Sonra biz değil, devlet görüşüyor diyerek, güya sözlerini düzeltti!… Şimdi de Irak’ta buna benzer bir durum yaşanmaktadır. Erdoğan, Irak’ı kasıp kavuran, konsolosluk görevlilerimiz ile şoförlerimizi rehin alan terör örgütü IŞİD ile doğrudan görüştüğünü söylemiş: “Başkonsolos ile konuştum, şimdi tereyağından kıl çeker gibi bunu başarmanın gayreti içindeyiz” demiştir…(1) Terör örgütünün elinde rehin olan Başkonsolosla, Başbakan, terör örgütünü araya sokmadan konuşabilir mi? Anlaşılan Erdoğan, Ortadoğu’da devlet liderleri ile görüşemeyince, mecburen terör örgütü liderleri ile konuşuyor… Bu yakın teması nedeniyle, pek yakında Türkiye’yi de terör örgütleri listesine alırlarsa şaşırmamak gerekir!..

IŞİD‘in Musuf Müftüsü: “Irak Başbakanı Maliki’ye savaş ilan etmeyenlerin karıları ve kızları cihat yapan Irak Şam İslam Devleti’nin mücahitlerine helaldir” fetvasını vermiş!.. “Helal” sözcüğünün hiç bu kadar kötü ve tiksindirici bir şekilde kullanıldığına tanık olmadım. Demek ki, bu zavallılara göre, kadınların ve kızların tutum ve düşünceleri hiç önemli değildir. Müftünün fetvası ile tecavüze uğrama, erkeklerin Maliki’ye karşı tutumuna göre belirlenecektir… Kadına verilen değeri göstermesi bakımından önemlidir. Bu fetva ile aynı zamanda Türk halkının dişinden tırnağından artırarak, devlete verdiği vergilerin, “yardım” adı altında hangi örgütlere gönderildiğini de öğrenmiş bulunmaktayız..

Analar ağlamasın” edebiyatı ile kamufle edilmeye çalışılan “açılım”, çocuk kaçırma aşamasına gelmiştir. Analar ise, sürekli ağlatılmaktadır… “Çözüm”ün mimarlarından Kılıçdaroğlu, Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği “TİGRİS Diyalogları” toplantısında itiraf etti: Akil İnsanlar heyetini biz önerdik, 10 maddelik Kürt sorununun çözümü yönündeki öneriyi biz sunduk, “çözüme” sonsuz krediyi bir verdik, Dersim arşivlerini açın biz dedik…(2) İyi halt etmişsin!..

***

Hakkını yemeyelim, Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görevini hakkıyla yapmıştır. Onlarca yıldır aynı evde yaşayıp, aynı görüşleri paylaşan karı kocanın bile, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yataklarını ayırdı… Yarattığı kaos ortamı ve kafa karışıklığı ile Atatürkçü bir adaya gideceği kesin olan iki oyun birinin, karşı tarafa gitmesi için elinden geleni yaptı. Böylece aynı evdeki iki kişiden birinin oyu, diğerininkini nötürleştirmiş olacak. Tıpkı bir yanlışın bir doğruyu götürmesi gibi… Bundan kimin yararlanacağı açıktır!..

Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Ortadoğu Projesi’ne uygun bir aday, bu bellidir. Yeni CHP’nin çatı adayının kimliği, dini ağırlıklı. İhsanoğlu, İslam Konferansı Örgütü Genel Sektreteri iken, Mısır’daki “darbeye” darbe demediği için Erdoğan ile arası açılmıştır. Böyle bir neden onu bizim adayımız yapar mı? Ekmeleddin Bey, “Amerikan İslamı”, “Ilımlı İslam” , “Dinler arası diyalog”, “Medeniyetler İttifakı” ve “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi”ne hiçbir zaman karşı gelmemiştir… Daima “İslamcı” kimliği öne çıkartılan İhsanoğlu, gerçekte ABD’nin dayattığı bir adaydır… Müslüman dünyasına dönük söylemi ise, Rabıta ve CIA ile uyumludur…

Babası İhsan İhsanoğlu‘nun, Atatürk ve arkadaşları hakkındaki idam fetvasını yazan ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni kuran son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile arkadaş olmasına çok da önem vermiyoruz. Aynı şekilde, Şapka Devrimi’ne karşı olduğu için Mısır’a giden Mehmet Akif ile arkadaşlığı üzerinden de İhsanoğlu’nu yargılamayız… “Her koyun kendi bacağından asılır” atasözüne bağlı kalarak, Ekmeleddin Bey’i kendi yaşamından tanımaya çalışıyoruz: ABD’nin “altın zincir” adını verdiği El Kaide‘yi destekleyenler listesinde yer alan, Suudi Petrol Bakanı ve eski OPEC Başkanı Ahmet Zeki Yamani’nin olduğunu duymuştuk. El-Kaide’nin ilk finansörlerinden olan Suudi Şeyhi Yamani’nin kurucusu olduğu Al Furqan Vakfın‘ın Başkan Yardımcısı ise, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “çatı adayı” olarak gösterdiği ve bizim tanıdıkça çok seveceğimizi söylediği Ekmeleddin İhsanoğlu’dur… Bu gerçeklik karşısında, adayımızın eski görüşlerinde bir değişiklik olup olmadığını bilmek istemek en doğal hakkımızdır!..

Herkes gibi, Ekmeleddin Bey’in de kişiliğini içerisinde yaşadığı ortam belirlemiştir. Bu muhterem, hiçbir zaman, demokratik, laik, Cumhuriyet ilkelerine bağlıyım dememiştir… Bu yöndeki sorulara “kitaplarımı okuyun” yanıtını vermiştir!.. Emperyalizme karşı verdiği savaş sonucu kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak bir adamın, her konudaki düşüncesi doğal olarak merak edilir ve bilinmesi gerekir. Okuma yazma alışkanlığı olmayan Türk toplumana, doğru yanıtlar vermek yerine, üstelik de piyasada bulunup bulunmadığı bilinmeyen, bazı kitapların okunmasını önermek, kaçamak güreşmektir… En azından; “çatı adayımız” en çok merak edilen şu sorulara cevap verilmelidir: Laiklik hakkında ne düşünüyorunuz? Cumhuriyet ilkelerine bağlı mısınız? Kurtuluş Savaşı önderleri hakkında ne söylersiniz? Kuruluş felsefesine saygılı mısınız? Atatürk Devrimlerine bağlı mısınız? Antiemperyalist misiniz?..

Ekmeleddin Bey, başka bir soru üzerine verdiği yanıtta; Atatürk’ü, Napolyon ve Washington‘a benzetmiş: “Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur” demiş…(3) Napolyon, emperyalist bir devletin komutanıdır (4), Atatürk ise emperyalizme karşı, kurtuluş mücadelesi veren bir halkın kahramanı. Aynı şekilde, George Washington, Kızılderilileri av hayvanı gibi gören sömürgecilerin İngiliz asıllı başkomutanıdır, (5) Mustafa Kemal Atatürk ise, ezilen halklara kurtuluş yolunu gösteren, Şeriat devleti yerine Cumhuriyeti kuran, Aydınlanmacı ve devrimci bir Türk lideridir… Dolayısıyla, hiçbir benzerlikleri olamaz… Bu bakımdan, Kemal Kılıçdaroğlu önemsemese de, Türkiye Cumhuriyeti’ne Cumhurbaşkanı olacak bir adamın, yukarıdaki sorulara dürüstce yanıt verme zorunluluğu vardır!..

Ekmeleddin Bey’in, El-Ezher, Exeter ekolünden (6) geldiği, “Ilımlı İslam” modelini benimsediği sır değildir. Emperyalizmin bu “yeni dini”, Müslüman ülkelerde egemen kılmak için kurduğu aşikar olan İslam Konferansu Örgütü‘nün eski Genel Sekreteri geçmişi ile bağlarını acaba kesti mi?.. Bu sorunun da yanıtı bilinmiyor!..

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün partisinin son lideri, cumhurbaşkanı adayını tek başına belirleme cesaretini nereden almıştır? Yerel seçimlerdeki başarısızlığına rağmen, hala Parti Meclisi, Merkez Yürütme Kurulu, Kurultay Delegeleri, İl Başkanları, İlçe Başkanları, Yönetim ve Denetleme Kurulu Üyelerine konu mankeni ve kapıkulu muamelesi yapabiliyor!.. Faşist Hitler ve Mussolini bile, parti teşkilatlarına böylesine “demirbaş eşya” gibi davranmamıştı… Bu kademelerde görev yapanlar, efendilerinin uşağı değilse eğer, mutlaka görevlerinin gereğini yapmalılar ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne lider olacak yeterliliği bulunmayan, “dürüstlük” cilası ile parlatılmış Kemal Kılıçdaroğlu’nu, kapının önüne koymalıdırlar!..

Türkiye’nin kurtuluşuna gidecek olan yolun başlangıç noktası burasıdır!.. Hiç değilse, CHP Kurultay Delegeleri, Balyoz Davası’nın komutanlarının milyonda biri kadar cesur olmalıdır!..

CHP’yi, gerçek sahipleri bu işgalcilerden geri almadıkça, oynanan oyunu bozmak oldukça zordur!..

Kılıçdaroğlu’na göre; Paris’te, Cezayir’de, Mısır’da, Rusya’da ve daha pek çok yerde, çok iyi tanınan Ekmeleddin’i, tanıdıkça biz de sevecekmişiz!.. Demek ki, Ekmeleddin Bey, Türk halkının tanıyıp sevdiği biri değildir… Bunu kendisi de itiraf ediyor. Peki! Neden böyle biri? CHP’nin Alevi kökenli lideri, bu kesimi de aldatmak için, Ekmeleddin’e “Bozkırın tezenesi” demiyor mu? Çıldırmak işten değildir! Ekmeleddin “bozkırın tezenesi”, öyle mi? Yoksa Alevileri, böyle güzel sözlerle aldatılacak kadar saf mı sanıyorsun Kemal Efendi?.. İşte bir de bu nedenle de Ekmeleddin’i iyice tanımak ve tanıtmak zorundayız… (7)

Ekmeleddin Bey, sorulan bir soruya verdiği yanıtta:”Atatürk’ü ne reddedelim, ne kutsayalım” demiş… Haydaaa!.. Bu cümle ile ne ifade etmek istendiği açıklamaya muhtaçtır. “Çatı adayı” nedense, “kutsama” sözcüğünü “reddetme” sözcüğünün karşıtıymış gibi kullanıp, anlamsız bir cümle kurmayı tercih etmiştir… Cevabında sanki bir derinlik varmış gibi kendinden emindir de… Nasılsa biri çıkıp, bu saçma cümleyi düzeltecektir. Düşmanları da dahil olmak üzere, bütün dünyanın önünde saygıyla eğildiği ve yüzyılın lideri olarak kabul ettiği Atatürk’ü, kim reddetmiş de böyle bir cümle kurulmasına ihtiyaç duyulmuştur?.. Bu cümle bile tek başına Ekmeleddin’in, Atatürk’ü itibarsızlaştırma kampanyasında görevli olduğunu göstermektedir… O da tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir görevlidir. Bizimki de her bulduğu fırsatı, 1930′lu yıllar üzerinden Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü eleştirmek için kullanmıyor mu?..

***

Kendimizi daha fazla aldatmayalım derim, Kılıçdaroğlu’nun safı bellidir. Biz de safımızı belli edelim. Gerçekte asıl saflığı CHP yönetim kademelerinde görevli olanlar yapmaktadır… Uyanalım ve bu gerçeği görelim, gereğini yapalım artık!.. Sabrede sabrede neredeyse halka ihanet çizgisi üzerine geldik. “Dürüst” hainlerin peşinden gidersek eğer, ülkenin uçuruma yuvarlanmasından biz de sorumlu tutulacağız!..

Bir yalın gerçek; her kritik olayda yeniden karşımıza geliyor. Sanki Yeni CHP’ye, AKP’yi iktidarda tutmak görevi verilmiştir… İşte size son örnek: Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanlığı için öyle bir aday gösterildi ki, Cumhuriyet’ten ve laiklikten yana olanlar, evlerinde bile ikiye bölündüler… Böyle bir gidişle, AKP’den kurtulmamız mümkün olabilir mi?..

Ulusalcılar, ikinci bir aday gösterebilse eğer, durum tam tersine çevrilebilir. İki aday, iki ayrı koldan Anadolu’ya dağılır ve yaşadığımız gerçekleri halka anlatabilirler. Böylece, propaganda faaliyeti de ikiye katlanır. “İkiden fazla aday olursa, birinci turda Tayyip kazanır” fikrinin hiçbir geçerliliği yoktur. Halkı korkutmak için uydurulmuş saçma bir düşüncedir bu… Birden çok aday olunca, ikinci turda en çok oyu alan iki aday yarışacağına göre, bütün muhalefet -zorunlu olarak- aynı adayda birleşecektir. Bu basit taktiği göremeyen ve bu kadarı yetmiyormuş gibi, bir de ikinci aday gösterilmesini yasaklayan bir yönetim, açıktan karşı tarafa çalışıyor!.. Halbuki, bu yöntemle CHP’nin yapması gereken önseçim de, bütün seçmenlere yaptırılmış olacaktır. Bu şekilde belirlenmiş bir adayın, çekim merkezi haline geleceği ise, tartışmasızdır…

Cumhurbaşkanlığı için aklından 3 milyon Ermeniyi öldürdüğümüzü iddia eden Orhan Pamuk’u bile geçiren Kılıçdaroğlu’nun, dayatmasına teslim olacak değiliz. Cumhurbaşkanı adayı gösterdiği kişiye, Atatürk ile ilgili görüşünü sormadığını da itiraf eden Kemal Bey için, Atatürkçülüğün önemli olmadığı bellidir. 3,5 saatlik bir görüşme sonunda bahçıvan bile seçilemez.. Belli ki, ona Ekmeleddin’i ilan etme ve dayatma görevini vermişlerdir!.. Bu dayatmaya teslim olmayacağız!..

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) http://t24.com.tr/haber/basbakan-erdogan-rizede-konusuyor,261113

(2)http://www.aydinlikgazete.com/m/?id=43994

(3) http://sozcu.com.tr/2014/gundem/ekmeleddin-ihsanoglu-ilk-kez-konustu-535331/

(4) http://tr.wikipedia.org/wiki/Napolyon_Bonapart

(5) http://tr.wikipedia.org/wiki/George_Washington

(6) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/aday-yine-exeterden-31132yy.htm

(7) http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/85417/ihsanoglu_Nereden_Geliyor_.html

 

 

 

 

EK(MELEDDİN)!..

 ekmeleddin_2

Ek(melettin) Bey’in cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili görüşlerimi Pazar günü yazmayı düşünüyordum. Ulusalcı CHP milletvekillerinin açıklamalarını görünce dayanamadım, başlıyorum: Siyasette kazanmak, seçmenleri ikna ederek (doğru) bir fikir etrafında toplamakla gerçekleşebilir… Ancak bu yöntemle oylar sandığa toplanabilir. “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganı da bu gerçeği ifade eder…Başarıyı, kullanılacak oyları sandığa “TOPLAMA” işlemi getirir… Gerisi, boş laftır, son yerel seçimlerde olduğu gibi yenilgiye mazeret üretmektir…

Sanırım bu kadarına kimsenin bir itirazı olmaz.

Gelelim “ÇIKARMA” işlemine: İki muhalefet liderinin, örgütlerine danışmadan, yetkili kurullarında gör8üşmeden Ek(melettin) Bey’i, “çatı adayı” olarak dayatması ile her iki partide çıkarma işlemi başlamıştır. CHP ve MHP’liler Ek(melettin) Bey’e oy vermeyeceklerini birer birer açıklamaya başladılar. Ne yazık ki, böyleler, her saat çoğalmaktadır. Toplanmak için yapılan yanlış tercih, etkilerini tam tersi yönde, “eksilme” şeklinde göstermeye başlamıştır…

Mevcut seçmenlerimizi de kaybediyor muyuz acaba?..

Siyasal İslamcı” biri, zaten Cumhurbaşkanımızdır. AKP’den aday olacağı kesinleşen Recep Tayyip Erdoğan da “Siyasal İslamcı”dır… Şimdi üçüncü bir “Siyasal İslamcı”yı CHP’den aday gösteriyoruz… Neden? Bunun anlamı açıktır: Demokratik, laik Atatürk Cumhuriyetine kendi ellerimizle veda ediyoruz!.. Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile geldiğimiz nokta burasıdır!..

Ek(melettin) Bey, görüşlerinden vazgeçmiş değil!..

Bir zahmet, hakkında karar vermedin önce; İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) amaçlarına ve faaliyetlerine bir göz atınız. (1)

Bu örgüt, dünyada “Ilımlı İslam”ı desteklemektedir. “Amerikan İslam”ı da denen bu “yeni din”, Müslüman dünyasına oldu bittilerle dayatılmaktadır. Nedeni ise açıktır: Gerçek İslam Dini’nde “cihat” müessesesi vardır. Buna inanan insanlar, dünyanın en tehlikeli silahı haline gelebiliyorlar. Atom bombalarından, yıldız savaşlarından korkmuyorlar. Onlar için gerçek yaşam öteki dünyada çünkü. Yeri geldi mi ikiz kulelere intihar saldırıları yapabilirler, yeri geldi mi öldürdükleri insanın ciğerini çıkartıp yiyebilirler!…

Küresel güçler, bu tehlikeli silahı terbiye etmek için, “cihat ayetlerini” unutturmak gerektiği sonucuna vardılar. “Dinler Arası Diyalog”, “Islımlı İslam” ve ” Medeniyetler Arası İttifak” gibi yeni fikirleri, hep bu tehlikeyi bertaraf etmek için yarattılar… Gülen Hareketi de İKÖ gibi emperyalizmin verdiği bu görevi yerine getirmek için vardır… Nerede konuşlanmıştır? ABD’nin Pensilvanya eyaletinde. CIA’nın şemsiyesi altında yaşamaktadır!..

Günümüzde, özellikle de Ortadoğu’da emperyalizme; uysal, dindar, söz dinleyen, hakkına razı petrol bekçileri lazımdır… Böyle toplumlara sırası geldiğinde, tamamen kendilerine bağımlı, “Kürdistan” gibi devletçikler de kurdurabilirler… Büyük Ortadoğu Projesi’nde gösterilen diğer yeni devletler, hep bu amaca hizmet etmek için düşünülmüştür…

Önce bu gerçeğin altını çizelim:Türkiye’de iktidarı ele geçiren AKP gibi; muhalefetteki CHP ve MHP de küresel güçler tarafından ele geçirilmiştir. Küresel güçler, kendilerine hizmet edecek yöneticileri, hem iktidar hem de muhalefet cephesinden göstermeyi başarmışlardır… Denebilir ki, cumhurbaşkanı adaylarımız, aynı ağıl için koşan “eküri atlar” gibidir… Hangisi kazanırsa kazansın, sonuçta çiftlik sahibi kazanacaktır!..

CHP ve MHP’de “çatı adayı“na oy vermeyecek olanlar çoğaldığına göre, Cumhurbaşkanlığı, Recep Tayyip Erdoğan’a altın tepside sunulacak demektir. Çünkü şu ana kadar, oyları kazanılmak istenen sağ kesimden, “Sağ görüşlüyüm, AKP’ye oyumu verdim ama şimdi çatı adayını destekliyorum” diyen bir Allah’ın kulu çıkmamıştır…

Demek ki, bizim tarafta “çıkarma” karşı tarafta “toplanma” işlemi devam ediyor…

Bu işlemin sonunda ise, kazananın karşı taraf olacağı bellidir… Çünkü başka taraf kalmamıştır!..

Sonuç: Ek(melettin) ile Türk halkı uzun yıllar meleyeceğe benziyor…

 Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0slam_%C4%B0%C5%9Fbirli%C4%9Fi_Te%C5%9Fkilat%C4%B1

http://www.supermeydan.net/forum456/thread27036.html

SEN SÖYLE SEN (IŞİD)!..

bayrak

 

Genelkurmay Başkanlığı, Diyarbakır’da 2. Hava Taktik Komutanlığı’nın etrafındaki 3 metrelik dikenli tel örgünün üzerinden atlayarak, bayrak direğine tırmanan, bayrağı yerinden söken ve 35 saniyede sırra kadem basan kişinin “çocuk” olduğunu açıkladı… Ardından İçişleri Bakanı o “çocuğun” 16 yaşında olduğunu söyledi!..

Sanki “çocuğu” yakalamışlar ve kimliğini tespit etmişler gibi… Halbuki, “çocuk” hala kara kayıp!.. Peki, bizimkiler yüzü poşu ile kapalı, atletik, 35 derece sıcakta ellerine eldiven giyinmiş, dolayısıyla, önceden bu eylemi gerçekleştirmek üzere hazırlandığı belli olan o “çocuğun”, henüz yakalamadan yaşını nereden bilmişler?..

Sanki onu bu eylemi yapmaya onlar teşvik etmiş gibi… Ne ilginç değil mi?…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimlerine 2 aydan az bir zaman kala; memleketi Rize’de yaptığı konuşmada; açılım ortağı Öcalan’ın “zırva” olarak gördüğü (1) “Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan” söylemini yeniden öne çıkararak, milliyetçi kesimlere göz kırptı!.. Erdoğan, cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan etmeden propagandayı fiilen başlattı!..

***

Musul Konsolosluğumuzu basan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütüne karşı NATO ve BM‘den henüz ses çıkmamış!.. Konsolosluk ve Elçiliklerin ilgili devletin toprağı olduğu gerçeği karşısında IŞİD’in yaptığı, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin topraklarına saldırıdır!..

4 Nisan 1949 tarihli Washington Antlaşması uyarınca NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumaktır… Kuzey Atlantik Antlaşmasının 5. Maddesi gereğince NATO, bir saldırı veya saldırı tehdidine karşı üyelerini savunmaya ve bu amaçla, bir üyesine yapılacak saldırının tüm üyelerine yapılmış varsayılacağı ilkesine dayanan bir örgüttür.” (2) Bu somut durum karşısında NATO’nun açık bir tavır takınması gerekir. Aynı şekilde Türkiye BM Daimi Konsey üyelerinden birine, (Örneğin; dost ve müttefik ABD’ye) rica ederek, BM Güvenlik Konseyi’ni (3) toplamasını isteyebilirdi. Mavi Marmara Baskınında bu yolu izleyen Türkiye’nin, şimdi hareketsiz kalmasını anlamak zordur!..

Obama’nın insansız hava araçları ile sınırlı bir müdahale yapabileceğini söylemesi inandırıcılıktan uzaktır. CIA’nın Afganistan’da Rus işgaline karşı kurduğu El-Kaide‘nin işlevini Suriye ve Irak’ta IŞİD yapmaktadır. IŞİD’ın başlattığı hareket, Büyük Ortadoğu Projesi ile uyumludur… ABD, Ortadoğu’daki petrol kaynaklarını ve geçiş yollarını kontrol altına alma projesinden hiçbir şekilde vazgeçmez. Nitekim bunu gören Rusya, Çin ve İran Bağdat hükümetine destek vererek Irak’ın birliğini savunmaya çalışmaktadır. Buradan bakılınca asıl savaşın NATO ile Şangay İşbirliği Örgütü arasında olduğu anlaşılmaktadır… Türkiye ise, bu savaşta alt yüklenici görevini üstlenmiş terör örgütleri ile aynı kategoride yer almaktadır… Asli oyuncu değildir!.. Dolayısıyla Musul Konsolosluğumuzun basılıp, çalışanların rehin alınması, AKP’nin “sıfır sorunlu” diye yutturmaya çalıştığı “derinlikli” dış politikasının iflas ettiğinin de ilanıdır!..

Terör örgütleri ile iş tutan Erdoğan hükümeti de Atlantik cephesinde yerini almış olmakla, kendisine verilen görevi yapmak zorundadır. Kuzey Irak’ta kurulan Barzani yönetimini “Kürdistan” devleti olarak ilk tanıyan Türkiye’dir… Şimdi de rehineler yüzünden IŞİD ile ilişki kurmak zorunda bırakılacak ve kurulmakta olan yeni Sünni devleti yine ilk tanıyan Türkiye olacaktır. BOP’nin “eşbaşkanlığı”na düşen görevlerin en başında bu gelmektedir…

Bağdat yönetiminin “kaçakçılık” olarak değerlendirmesi karşısında, Türkiye-Barzani ortaklığının, Irak petrollerini uluslararası piyasalarda satmaya çalışması, zaten Irak’ın kuzeyinde kurulması planlanan “Özgür Kürdistan”ı, Türkiye’nin fiilen tanıdığını ortaya koymaktadır…

Bakalım Erdoğan hükümeti, Irak’ın üçüncü parçası olan meşru Bağdat yönetimini ne zaman tanıyacaktır?..

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a göre, güya “IŞİD’in hedefi Türkiye değil”miş! Bu açıklama karşısında 32 Türk TIR şoförünün kaçırılması ile Konsolosluk çalışanlarının rehin alınmasını “danışıklı dövüş” gibi değerlendirenler haksız sayılmazlar!.. Demek ki, bu suni olaylar nedeniyle IŞİD tanınacaktır!.. Yürütülen gizli görüşmeler sonunda, rehineler de burunları kanatılmadan “kurtarılacağı” için, Erdoğan’ın başarı hanesine bir artı daha eklenmiş olacaktır!.. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde buna çok ihtiyacı vardır!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/70667/RTE__Edepsizlik_Yapma_Ocalan__RTE_ye__Zirvalama.html

(2) http://www.mfa.gov.tr/nato-tarihce.tr.mfa

(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler_G%C3%BCvenlik_Konseyi

AKP İÇERİSİNDEKİ “EŞİTLİK İLKESİ” !..

kpss

Bilim ve Sanayi Bakanı Fikri Işık, bir gazeteye verdiği mülakatta, F Tipi için “Devlete alternatif bir kurul oluşturmuşlar. İşe alımlarda hükümetin önerdiği kişiler bile paralel yapının ön elemesinden geçirilmiş. Kanada da yaşayan bir bilim adamını Pensilvanya’ya çağırıp, ‘Seni hükümet tavsiye etti ama bize çalışırsan bu iş olur’ diyecek kadar ileri gitmişler. Paralel yapının bu kuruma sızmasının nedeni stratejik önemi. Birçok milli projenin yazılımını TÜBİTAK yapıyor, güvenlik kodlarını o belirliyor.” demiş…

Bu itiraftan; hükümetin devlet güvenliği ile ilgili olarak yarattığı zaafiyeti bir tarafa bırakırsak, kamu hizmetlerine alınmada uyulması gereken “eşitlik ilkesi”nin ağır biçimde ihlal edildiğini anlamaktayız: Demek ki KPSS, hükümete yandaş olmayan yurttaşları oyalamak ve isyan etmelerini önlemek için yapılıyormuş… Görülüyor ki, kamu kurumlarına girecek olanları ya hükümet belirliyor ya da Cemaat. Bakanın itiraf gibi açıklamasından, sadece bu sonuç çıkıyor. Hükümetin bu konudaki şikayeti ise çok komik. Cemaat, hükümetin önerdiği adamları bile ön elemeye tabi tutuyormuş… AKP’ye oy vermiş milyonların çocukları ise, işe girebilmek için çırpınıp duruyor! AKP teşkilatlarından “hamili kart” alabilmek için bir takla atmadıkları kalmış. Onu da atanlar var tabii. KPSS sınavlarında kazanmanın yeterli olduğuna inanan saf yurttaşlar ise, çocuklarının yüksek puan alabilmesi için, bir de dersanelerde soyuluyorlar) … Devletin Cemaat’e nasıl işgal ettirildiğinin itirafı, nihayet bir bakan tarafından yapılmış!..

Hükümet, “Taşeron ve maden torba yasa tasarısı”na bir madde ekleyerek; 28 Şubat 1997 döneminde yalnızca “kılık kıyafet” nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılan ve afla dönen türbanlıları imtiyazlı yurttaş haline getiriyor. YÖK’ten “kılık kıyafet” nedeniyle işten atıldığına ilişkin belge alanlar, daha sonra eğitimi tamamlamış olmak koşulu ile, kamuda işe girmek isterlerse, yaş sınırına takılmayacaklar ve KPSS’ye girmeyecekler!.. Böylece türbanlılar için kamu hizmetlerine girmede “Türk Vatandaşı” olmak koşulu kaldırılmış oluyor!..

Anayasamıza göre, “eşitlik ilkesi”; (1) yasalar önünde bütün Türk vatandaşlarının eşit durumda olması gerekir… Ayrıca kişiye özel uygulama yapılamaz ve yasa çıkarılamaz!.. Türbanlılar hariç tabi!..

“Anayasanın 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen “eşitlik ilkesi”, bu ilkeden yararlananlar açısından bir temel haktır, yani eşit işlem görmeyi ya da ayrım gözetilmemesini isteme hakkını doğurduğu tartışmasızdır. Bununla birlikte eşitlik, aynı zamanda, muhataplarını yani devlet organları ve idare makamları anayasal bir buyruk ile devlet yönetiminde benimsenmesi gereken, egemen temel bir ilkeyi vurgulamaktadır.” (2)

Askeri kanattan, bu gelişmelerle uyum içerisinde bir de “makale” yayınlanmış. Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde görev yapan Prof. M. Kemal Irmak, “Journal of Religion and Healt” dergisinin Haziran sayısında yayınlanan “Şizofreni ya da Cin Çarpması” başlıklı makalesi ile bilim dünyasını şaşırtmış!.. Makalenin başlığından, halk arasında “cin çarpması” olarak bilinen olayın, “şizofreni(3) olduğunu sananları, ters köşeye yatırmış! Prof. Irmak, beyne yerleşmiş cinlerin şizofreni semptomları oluşturabileceğini savunarak, bazı üfürükçülerin hastalıkları tedavi ettiğini iddia ediyor… Doktorların “dini şifacılar”la birlikte çalışması gerektiğini söyleyen Irmak, “Şizofrenideki halüsinasyon, cinlerin gerçek görüntüsünden kaynaklanan yanılması olabilir” diyor… Artık cinlere ve onların gerçek görüntüsü olduğuna inanan bir profesörümüz de var!.. Umulur ki, bu makaleyi “gavurlar” okumaz!..

Ankara Hayvanat Bahçesi Müdür (4) Yardmcısının TÜBITAK’a uzman olarak atandığı (5) bir ülkede; Irmak gibi profesörlerin, bilim adamlarına üfürükçülerle çalışmayı önermesi hiç garip değil!.. TÜBİTAK’a atanan yeni “uzmanlar”ın ilk işi 17 ve 25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturmaları dosyalarında yer alan dinleme kayıtlarının “montaj” olduklarını rapora bağlamak oldu!.. Ses uzmanlarından Erdem Helvacıoğlu, “Anlam, duygu, tonlama bütünlüğü olan ve arka seslerinde süreklilik bulunan böyle bir kayıt kelime kelime ‘edit’ ile yaratılamaz” diyerek, hazırlanan raporun ciddiye alınamayacağını söyledi… Cemaat’e çalışan elamanların görevden alınmasından sonra, yerlerine gelenler, Cemaat üyelerini bile arattı!..

***

Hükümet, devlet içerisindeki Cemaatçi yapılanmayı tasfiye etmeyi bahane ederek, kendi adamlarına devleti işgal ettirirken, Ağrı’nın yeni belediye başkanı Sırrı Sakık ise, ulusal kahramanlarımızın belleklerden silinmesi için ilk adımını attı. İşe Kazım Karabekir’in adını mahalle, cadde ve sokaklardan silme kararı alarak başlayan Sakık, Kılıçdaroğlu’nun daha önceden “Dersim” tartışması ile açtığı İnönü ve Atatürk’ü itibarsızlaştırma yolundan kolayca ilerleyebilecek gibi!..

Bütün bu gelişmeler karşısında; Cumhuriyet ilkelerine bağlı yurtseverlerin önünde duran acil bir görev var: O da; bu rezil iktidara karşı, nitelikleri Anayasamızda yazılı olan, ortak bir cumhurbaşkanı adayı için çalışmalara başlamaktır… “Nasıl bir cumhurbaşkanı arıyoruz?” sorusuna yanıt aramak, zaman kaybetmek ve RTE’ye Cumhurbaşkanlığını altın tepside sunmaktan farksızdır. Zira Cumhurbaşkanının nasıl olması gerektiği Anayasamızın 101 maddesinde “Türk vatandaşı” olmak koşuluna bağlanmış ve 102. maddedeki and metni içerisinde (6) en kalın kafalıların bile anlayabileceği açıklıkta belirlenmiştir… Dolayısıyla bu soruyu yeniden sorup, yanıt aramak havanda su dövmekten farksızdır!.. Başka hesaplar içerisinde olunduğunu gösterir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

1.) 1982 T.C. Anayasasının kamu hizmetlerine girme hakkını düzenleyen 70. maddesi; “(1)Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.(2)Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemez.

2.) “Eşitlik ilkesi, şekli hukuki eşitlik ve maddi hukuki eşitlik olarak iki anlamda yorumlanabilir. Şekli hukuki eşitlikten kastedilen kanunların genel ve soyut nitelik taşıması, yani kapsadığı herkese eşit olarak uygulanmasıdır. Anayasanın 10’uncu maddesinin, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa “imtiyaz” tanınamayacağı yolundaki ikinci fıkrası da bu anlamda bir eşitliği hedeflediği anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 06.07.2000 tarih ve E. 2000/21, K. 2000/16 sayılı kararında, Anayasa’nın 10. maddesinde belirtilen “yasa önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusu olduğunu; bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörüldüğü; eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemek olduğu; bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesinin yasaklandığı; durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabileceği; aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmayacağı ifade edilmiştir. Ancak şüphesiz ki, eşitlik ilkesinin anlamını şekli hukuki eşitlikle sınırlandırmak mümkün değildir. Maddi hukuki eşitlik, şekli eşitliğin ötesinde, aynı durumda bulunanlar için haklarda ve ödevlerde, yararlarda ve yükümlülüklerde, yetkilerde ve sorumluluklarda, fırsatlarda ve hizmetlerde eşit davranma zorunluluğunu içermektedir. Bu anlamda eşitlik ilkesinin ihlal edilmiş olup olmadığının anlaşılabilmesi için Anayasaya uygunluk denetiminde sadece kanunların genel ve soyut nitelik taşıyıp taşımadıklarının değil, onların içeriklerinin de araştırılması gerekir.” (AMK, 12.5.2004, E.2003/106, K.2004/59, RG: 3.11.2004-25632.)

http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/05/20120519-14.htm

(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eizofreni

(4) http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/hayvanat-bahcesinden-tubitaka-atama-h40352.html

(5) http://ulakbim.tubitak.gov.tr/

(6) Cumhurbaşkanı

A. Nitelikleri ve tarafsızlığı

MADDE 101- (Değişik: 21/10/2007-5678/4 md.)

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasî partiler ortak aday gösterebilir.

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

C. Andiçmesi

MADDE 103- Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer:

Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.

PARÇALANAN TÜRKİYE!..

karayolu_kesildi

 

ADIM ADIM PARÇALANAN TÜRKİYE!..

Erdoğan’ın B ve C Planları olabilir mi?..

Suruye sınırını kontrolünde bulunduran ve MİT‘le yakın temas içerisinde oduğu bilinen Suriye Devrimciler Cephesi (SDC), iki hafta içerisinde, mazot kaçakcılarına karşı opersayon yapan TSK birliklerine, araca monteli doçka uçaksavarlarla iki kez saldırdı. TSK birliklerine doğru 250 mermi atan örgütün başında, ABD’nin desteklediği Cemal Maruf bulunuyor… MİT kanalı ile Suriye içerisine taşınan doçka uçaksavarlarının hedefi sonunda TSK birlikleri oldu!.. ABD’ye endeksli Suriye politikası yüzünden, başımızı daha çok ağıracak…

Sınırın Suriye tarafında kontrol terör örgütlerinde!..

Irak tarafında ise; BM Güvenlik Konseyi’nin 1483 Sayılı Kararı da çiğnenerek akıl dışı ilişkiler kuruluyor. Irak’taki 101 ve 272 Sayılı Yasalara göre, Irak’tan petrol ve doğalgaz ihraç etme hakkı sadece Irak milli petrol şirketi SOMO’ya aittir. Irak’ta üretilen petrolün veya doğalgazın ihracı gerektiği takdirde, nerede üretilirse üretilsin, parası BM‘in Newyork’taki hesabına yatırılır. Barzani yönetimi ile gizli bir anlaşma yapan AKP hükümeti, Kerkük-Yumurtalık hattı ile Ceyhan’da depolanan yaklaşık 2,5 milyon varil petrolü, Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı Anlaşması’na aykırı olarak satmaya başladı… Irak hükümeti bu durumu kaçakçılık olarak değerlendiriyor. Bu nedenle merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Ticaret Mahkemesi’ne başvurmuş!.. Irak hükümeti bu durumu ayrıca kendi iç işlerine müdahale olarak kabul ediyor!..

Bir anlamda hükümetimiz Barzani yönetiminin “bağımsızlık” yolunu kendi eliyle açıyor!..

Öte yandan, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bir Amerikan şirketine ihale ettiği Akdeniz’deki 6 trilyon ayak küp büyüklüğündeki doğalgaz rezervinin, Ukrayna üzerinden Avrupa’ya ulaştırılan doğalgaza alternatif olarak kullanılacağı anlaşılıyor. Bu planı uygulamaya koymak için ABD devreye girdi ve Kıbrıs’ta görüşmeleri yeniden başlattırmayı deniyor. ABD Başkan Yardımcısı Joseph Biden’in “Annan Planı”ndan çok daha kötü olan bu yeni girişimini ne yazık ki hükümetimiz de destekliyor!..

Anlayacağınız Kıbrıs’ta da ulusal çıkarlarımız korumasız!..

Sınırın bu tarafında durum çok farklı değil! PKK’nın Kürt çocuklarını kaçırmasından sonra, Başbakan adeta PKK’nın siyasal uzantısı olan HDP’ye yalvarıyor: “Bu annelerin yavrularını da alın gelin bakalım. Alıp geleceksiniz, alıp gelmediğiniz takdirde bizim B planımız C planımız devreye girer” diyor… Gerçekte Erdoğan’ın B ve C gibi planları yok. Bir kere elini PKK’ya kaptırmış. Şimdi kolunu da geri alamıyor. “Açılım” denen saçmalığın ülkeyi bu noktaya getireceği gün gibi ortadaydı..

Başbakanın PKK’dan ricası, bir başka gerçeğin de altını çiziyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki bu yakarış, çaresizliğin itirafı olmaktan başka, Doğu ve Güneydoğu’nun PKK’ya terk edildiğini de gösteriyor!..

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürtlerin oylarına şiddetle ihtiyaç duyan Erdoğan’ın “Açılım”dışında bir planı olsa da bunu uygulaması imkansız… Bu gerçeği bilen PKK, kamuoyunu alıştırmak için eylem üzerine eylem yaparak otoritesini pekiştiriyor:

Diyarbakır’ı Bingöl ve Muş’a bağlayan karayolunu Kocaköy-Duru, Hani-Lice ve Lice Kulp arasında silahlı militanları ile kesen PKK militanları, olay yerine sevk edilen birliklere pusu kurup, uzun namlulu silahlarla ateş açtılar! Çevrede toplanan PKK yanlıları da, olay yerine gelen askerlere ses bombası ve molotof kokteyli ve havai fişeklerle saldırdılar… PKK’lılar Lice’de 2, Silvan’da 3 askerimizi yaraladılar!.. Onlarda zayiyat yok!.. Çünkü güvenlik kuvvetlerimiz savunmada!..

Genelkurmay’dan yapılan açıklamaya göre, PKK militanları, Siirt Pervari Doğan Üs Bölgesine erzak taşıyan askeri kamyoneti de yaktılar!..

Diyarbakır’dan sonra PKK militanları, Muş Erzurum karayolunu, Muş’un Varto ilçesi ile Bingöl’ün Karlıova ilçesi arasında bulunan Leylek köyünde kestiler. Yüzlerce aracın anahtarına el koyan militanlar, sürücü ve yolcuları kimlik kontrolünden geçirdikten sonra, olay yerine PKK ve HPG (PKK’nın askeri kanadı: Halk Savunma Güçleri. Kürtçe:Hêzên Parastina Gel) bayraklarını astılar!..

Muş İl Jandarma Alay Komutanı ile birlikte bölgeye giden Muş Valisi ise, Başbakanın yaptığı gibi yolun açılması için PKK’lılarla diyaloğa geçmeyi denemiş!.. Lice-Hani-Genç üçgeninde yaşananlar ise PKK’nın “özerklik kalkışması”nın provası gibi… 16 askerimizi yaraladılar. PKK’lılarda yaralı yok. Bölgedeki kaynakların yorumlarına göre; özellikle bu mevsimde derin vadilerde üretilen ve PKK’nın önemli gelir kaynağı olan hintkenevirinin hasat zamanı olması nedeniyle, dikkati başka noktalara çekmek amacı ile PKK’nın adam kaçırma ve yol kesme olaylarını artırdığı anlaşılıyor. Aydınlık’a açıklama yapan bir köy muhtarının anlattığı, PKK’lıların köylerini üs olarak kullandığını ve askerlerin müdahale edemediği gerçeği, işlerin çığırından çıktığını göstermektedir. Jandarma Komutanının kendisini arayarak; “Olay büyüdü, müdahale etmek istemiyoruz; PKK’lılara söyleyin bölgeden çekilsinler” şeklindeki diyalog durumun vahametini özetlemektedir…

Anlaşılan Doğu ve Güneydoğu’da güvenlik kuvvetleri kışlalarına çekilmiş, inisiyatif terör örgütü PKK’ya geçmiştir!..

Bu gelişmeler; PKK lideri Abdullah Öcalan’ın örgütüne gönderdiği “Herşeyi hükümetten beklemeyin, fiili durum yaratın” talimatı üzerine yaşanıyor… Bölgede görev yapan güvenlik kuvvetlerinin, “Açılım” sürecinde, “sadece kendimizi ve karakolları savunuyoruz” açıklaması, bu acı gerçeğin itirafı gibi. Hükümet ülkenin topraklarının bir kısmını kopartacak olan bu hain planın uygulayıcısı duruma girdi… PKK mevzi kazandıkça, devlet geri çekiliyor!.. Nereye kadar?!..

Görünüşe göre AKP hükümeti Kıbrıs’ı ve Güneydoğu’yu gözden çıkartmış!..

***

Yukarıdaki gelişmelere paralel olarak; yerel seçimler nedeniyle yapılan Tunceli mitinginde ana muhalefet partisinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da CHP iktidarında ”Açılım”ı sürdürme sözünü vermişti!.. Kılıçdaroğlu:“Çoğu yurttaşımız şunu söylüyor, ‘AKP giderse barış süreci ne olacak’ diye. Dersim’den sesleniyorum, barış süreci kimsenin tekelinde değildir. Bu ülkede barış sağlanacaksa bunu yapacak olan parti CHP’dir. Herkes çok iyi bilsin bunu. Bu ülkede barış süreci durmaz” diyerek “Açılım”ı sahiplenmişti!.. Gundi Kemal, “Açılım”dan yana olduğunu belirtmekle yetinmemiş, bütün fırsatları bu hain plana göre değerlendirmiştir. Tunceli’ye “Dersim” demeyi sürdüren kılıçların efendisi, yer tuttuğu safın karşı taraf olduğunu gizlemeye bile gerek görmüyor artık!.. Erdoğan’ın “Dersim tuzağı”na isteyerek düşmeye bayılıyor! Her şey o kadar açık yani!..

TSK’yı kışladan çıkmamaya mecbur eden ve “Açılım” saçmalığına mahkum olan Erdoğan’ın, bu noktadan sonra, zaten B ve C planları olamaz!.. Tayyip Erdoğan’ın Şirnak Valisi “Açılım” konusunda, “Çözüm sürecini bu aşamaya getiren Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ı ve bu konuda ciddi gayretleri olan Abdullah Öcalan’ı takdirle karşıladığımı belirtmek istiyorum” dedikten sonra, başka hiç bir plan üzerinde kafa yormak gerekmez!.. Erdoğan için artık tek kurtuluş yolu kalmıştır. O da bir an önce iktidarı bırakıp, halktan özür dilemektir!.. Bunu da kendi iradesi ile yapamaz. Bu yüzden iş taraftarlarının başına düşüyor. Aksi halde, Erdoğan hem kendi başını yakacak, hem de ülkenin başına içerisinden çıkılması oldukça zor olan belalar saracak!.. Bu yüzden Erdoğan’ı seven taraftarlarının bu kritik durumu iyi değerlendirmeleri,duygusal nedenlerle hareket etmemeleri gerekir… Bu nedenle yapacakları ilk iş: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefetin göstereceği ortak adayıdesteklemek olmalıdır!..

***

Yeri gelmişken söyleyelim: “Açılım”ın hükümeti getirdiği PKK’ya yalvarma noktası karşısında, Kılıçdaroğlu’nun: ”Efendim neymiş, B planı varmış da C planı varmış da geçiniz bunları. Eğer siz yasa dışı örgütün yardımına muhtaç hale gelmiş ve bunu dillendiriyorsanız o başbakanlık koltuğunda oturamazsınız” şeklindeki sözleri de samimiyetten oldukça uzaktır… Zira “Açılım”ın ne şekilde yürüyeceğini, taraflara hangi görevlerin verildiğini, kimin nerede, ne zaman, ne yapacağına kararı veren kendileri değildir. “Açılım”ın bir sahibi vardır. Bir ABD projesi olan ve BOP ile paralel yürütülen “Açılım”da, tarafların bağımsız olarak kullanabilecekleri inisiyatif yok denecek kadar azdır!.. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin başında Kemal Kılıçdaroğlu da olsaydı, yapabileceği Erdoğan’dan farklı olmayacaktı…

Nitekim, Kemal Bey’in gerçek düşüncesi ve isteği “Açılım”dan yanadır. Yakın geçmişte, “analar ağlamasın” edebiyatının en hızlı savunucusu kendisi değil miydi? AKP’nin PKK ile yürüttüğü müzakerelere peşinen kredi açan Kılıçdaroğlu, Tunceli mitinginde; “Çoğu yurttaşımız şunu söylüyor, ‘AKP giderse barış süreci ne olacak’ diye. Dersim’den sesleniyorum, barış süreci kimsenin tekelinde değildir. Bu ülkede barış sağlanacaksa bunu yapacak olan parti CHP’dir. Herkes çok iyi bilsin bunu. Bu ülkede barış süreci durmaz” diyerek “Açılım”ı sahiplenmişti… Dolayısıyla, bu noktada Erdoğan’dan farklı düşünmediği açıktır. Hükümetin başında kendisi de olsaydı, çocuk kaçırma olayları karşısında farklı bir tutum izleyemezdi!.. ABD’nin yazdığı senaryoda rol isteyen oyunculardan hiç biri, sahne açıldıktan sonra, rollerinde değişiklik yapamazlar… Kaldı ki, iktidara geldiğinde, açılımın hukuki alt yapısını oluşturan “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın, bölünmeye yol açacağı düşünüldüğü için çekince konulmuş maddelerinin tamamını, imzalayacağını vaat eden kendisidir… Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu’da “Özerk Kürt Yönetimi” kurulabilmesi için, hukuki alt yapının oluşmasını sağlayan “Bütünşehir Yasa”sına karşı çıkmayan da Kemal Kılıçdaroğlu ve Yeni CHP’sidir… Dolayısıyla Yeni CHP, AKP’nin Kılıçdaroğlu da Tayyip Erdoğan’ın bir yedeğidir!..

Ükeyi felakete sürükleyen bu iki liderdir ve hiç kuşku yok ki, tarih önünde işbirlikçi olarak anılacaklardır!..

Av. Cemil Can