Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

KARAKTERSİZLER!..

geldikleri_gibi

Kılıçdaroğlu, bir gazetecinin “Seçim hükümeti kurulurken, CHP içinden bazı isimlere teklif götürüleceği” iddialarını sorması üzerine “CHP’de o kadar karaktersiz insan yoktur” (1) yanıtını vererek taşı gediğine oturttu!..

Dersimli Kemal, Anayasa’nın 114 ve 116. maddelerine göre kurulacak Geçici Bakanlar Kurulu’nda görev almayı “karaktersizlik” olarak değerlendirmiş…

Ana muhalefet partisinin lideri, “karakter” sözcüğünü argodaki anlamı (2) ile kullanmayacağına göre, felsefi anlamı (3) ile kullandığından kuşku duyulmamalıdır…

Başta Tuğrul Türkeş olmak üzere, seçim hükümetinde görev alanlar Dersimli Kemal’in “karakter testi”nden sınıfta kaldılar!..

Bu tanımlamaya göre, Davutoğlu’nun son kabinesi tamamen “karaktersiz”lerden oluşmaktadır!?..

***

AKP ile koalisyon hükümeti kurmadan önce belirlenmiş 14 ilkenin, neredeyse tümünden vazgeçmeye hazır birine; elbette ki, “düşünce ve hareketlerinde tutarlı” kişi denemez!..

Bu durumda “karaktersiz” sıfatı en çok Kılıçdaroğlu ile örtüşüyor…

Anayasanın öngördüğü bir görevi kabul etmeyi “karaktersizlik” olarak niteleyen biri, ne yazık ki Cumhuriyeti kuran partinin hala lideridir…

Anayasada öngörülen 45 günlük sürenin çoğunun boş konuşmalarla doldurulmasının baş sorumlusu da odur…

AKP tarafından kendilerine hükümet ortaklığı teklif edilmediğini kendisi ikrar etmişti…

Buna rağmen, görüşmelere neden devam edilmiştir?

Dersimli, CHP’nin yeni milletvekili adaylarını belirlemeden önce bu soruya yanıt vermek zorundadır…

***

CHP heyetinin, en kısa süre içerisinde Davutoğlu’nun hükümet kuramayacağını ortaya koyması ve hükümet kurma görevinin CHP’ye verilmesine olanak sağlaması gerekirdi…

45 günlük sürenin dolmasına birkaç gün kalsa bile, Cumhurbaşkanının görevi ikinci büyük parti olan CHP’ye vermemesi ana muhalefetin ağırlığıyla ilgili bir meseledir.

Bu açık hak gasbı karşısında, son derece pısırık ve edilgen kalan Kılıçdaroğlu, erken seçim sonunda birinci parti olsa da hükümet kurmakla görevlendirilmeyebilir…

Böyle bir durumla karşılaşınca acaba ne yapacak?

Davutoğlu’ndan sonra hükümeti kurmak için kendisine görev verilmemesi halinde de aynı eylemin yapılması şarttı…

O eylemi yapacak medeni cesarette olan biri olmadığı anlaşıldı!

Yıllar önce “yemin etmeme” eylemi ile de karakterini göstermişti…

Biz anlamak istemedik…

Anlaşılıyor ki, Kılıçdaroğlu CHP’ye oy veren seçmenin hakkını ve hukukunu koruyacak yeterlilikte ve nitelikte değildir!..

***

Onun bütün amacı; “ön seçim” aldatmacası ile milletvekili seçtirdiği adamlarını bir kez daha seçtirebilmek ve böylece genel başkanlık koltuğunu koruma altına almaktır…

Çünkü Kılıçdaroğlu’nun sözüne güvenilemez!..

Başarısız olması halinde çekileceğine söz vermişti, bu sözünü de tutmamıştır…

Kemal Kılıçdaroğlu, Dersimlidir ama sözünün eri değildir!..

Dolayısıyla iktidara gelme gibi bir derdi bulunmamaktadır!..

AKP hükümetlerinin 13 yılda Devlette yarattığı tahribatı onarma ve rejimi değiştirme çabalarını geriye çevirmenin tek yolu kaldı: O da 6 Ok‘a içtenlikle bağlı ve yürekli bir ekiple seçime gitmektir!..

Atatürkçü düşünce ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan, Cumhuriyet değerlerini özümsememiş, sağ partilerden devşirilmiş kişilerle seçim kazanmak imkansızdır….

Dolayısıyla CHP’nin bu ekiple ,1 Kasım’da da başarılı bir sonuç alamayacağı açık seçik ortadadır…

Belki, HDP’ye kayan oyları geriye gelebilir, hepsi o kadardır…

Bu da başarı sayılmaz tabi…

Denebilir ki, Kılıçdaroğlu ile Bahçeli’nin varlığı, AKP iktidarda kalmasının temel güvencesidir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.ntv.com.tr/turkiye/kilicdaroglu-chpde-o-kadar-karaktersiz-insan-yoktur,SqV80HyV-0yqfl6CLWkuog

(2)https://eksisozluk.com/karaktersiz-insanlarin-genel-ozellikleri–4250741

(3) TDK Sözlüğüne göre karakter: (felsefe) Bireyin kendi kendine egemen olmasını, kendi kendisiyle uyum içinde bulunmasını, düşünüş ve hareketlerinde tutarlı, sağlam kalabilmesini sağlayan özellikler bütünü.

DÜŞMAN ORDUSUNDA İŞBAŞI YAPMAK!..

barzani_tv

 

45 günde 55 şehit verdik…

Son gelen haber; Şırnak’ta hain kurşunların hedefi olan yüzbaşıydı, o da şehit olmuş.

Savaş, ABD ile Türkiye arasındadır ve bütün şiddetiyle devam ediyor…

Ne yazık ki, hatalı bir tespit, oldukça taraftar bulmuştur:

Geniş yığınlar, AKP‘nin tek başına iktidara gelmesi için savaşı Erdoğan’ın başlattığına inanıyorlar…

Halbuki, TSK operasyonlara 24 Temmuz‘da başlamıştı.

13 gün önce, 11 Temmuz‘da PKKçatışmasızlık bitti” diyerek askerlerimize saldırılmıştı…

Ağır darbe alan terör örgütü, şimde “Barış Bloku” oluşturarak savaşın psikolojik cephesini ayakta tutmaya çalışıyor.

Yaygın Erdoğan karşıtlığından yararlanarak, bu haklı savaşı “Sarayın Savaşı” gibi gösterme çabalarına, ne yazık ki, Y-CHP’de katılmış bulunmaktadır!..

Yoktan yere “Yurtseverliği” ve “vatan savunmasını” AKP’ye bırakıyorlar!..

Dersimli, her zamanki gibi PKK’yı CHP’ye “evlat edinmiş” gibidir…

***

Düşman çephesinde iş tutanlar, gerçeği çok fazla gizleyemeyecekler…

Çünkü, PKK ve türevlerini en anlaşılır şekilde “üst akıl” tanımlamıştır.

ABD‘nin Savunma Bakanı Ashton Carter‘ın tarifi şöyledir:

Suriye’deki Kürtler tam da bizim önceden bahsettiğimiz nitelikleri sergiledi. Onlar, motivasyonu yüksek, alan işgal ederek ve koruyabilen kara kuvvetleridir” dedi… (1)

ABD’ye göre PKK, hem alan işgal edebilir hem de işgal ettiği alanları koruyabilir niteliktedir…

PKK, öne çıkan bu yeteneği sayesinde, ABD ordusuna dahil olup, “kara gücü” olarak görev yapmaktadır…

Obama, bugünlerde PKK militanlarına SEAL komandoları (2) kadar önem vermektedir!

Bu açık itirafa rağmen, yaşamakta olduğumuz olayları, salt terör olayları olarak nitelendirmek aymazlıktır.

Kim ne derse desin savaş; ABD ile Türkiye arasındadır!

Bu noktada akla gelen soru şu olmalıdır: ABD ve AB’nin desteği ile iktidara gelen AKP’nin ABD ile arasında ne olmuştur da savaşacak noktaya gelmişlerdir.

Daha düne kadar BOP‘nin eş başkanlığını yürüten Erdoğan, bugün bu projesinin yıkılması için neden var gücüyle çalışmaktadır?

Bu soruların doğru yanıtlarını bulmadan, olup biteni kavramak oldukça zordur.

Acaba ABD’nin Recep Tayyip Erdoğan’ın “üzerini çizme” nedeni nedir?

Biliyoruz ki,17 ve 25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operesyonlarının düğmesine basan Obama’dır.

Kudretli savcı Zekeriya Öz’ün kaçmasından sonra, kanıtları Cemaat’in polis ve yargı içerisine sızdırdığı adamları ile toplandığına kuşkumuz kalmadı…

Cemaat, adeta CIA‘nın Türkiye içerisindeki birimi olarak görev yapmıştır…

***

Bütün bunlardan daha önemli, önce yaşanmış ve ABD açısından son derece dikkatle izlenen gelişmeler vardır.

İşte Erdoğan’ın gözden çıkartılma nedenini bunlar arasında aramak gerekir…

Bu nedenlerin başında; “Türk Akımı” olarak bilinen doğalgaz taşıma anlaşması gelmektedir. (3)

Jeo-stratejist Thierry Meyssan’ın, ”Erdoğan Sisteminin Sonuna Doğru”(4) başlıklı makalesinde; Erdoğan’ın bu adımı “NATO kurallarını çiğnemek cesareti” olarak nitelendirilmektedir.

İşte Rusya ile imzalanan bu anlaşmadan sonra, AB ile olduğu gibi ABD tarafından da Erdoğan’ın üzeri çizilmiştir.

Kavga her zaman olduğu gibi petrol ve doğalgaz üzerinedir!

Dolayısıyla bundan sonraki gelişmeler, Erdoğan’ı iktidardan düşürmek ve uyumlu yeni işbirlikçileri iktidara getirmek üzerine kurulmuştur.

Bu durumu bilen Erdoğan, Saddam ve Kaddafi’nin akibetine uğramamak için kendini korumaya almıştır.

Tekrar edelim: Savaş ABD ile Türkiye arasındadır…

Bu savaşı “Sarayın Savaşı” veya “Erdoğan’ın Savaşı” gibi gösterme çabaları, küresel güçlerin tarafına geçip, onların psikolojik savaşını yürütmekten farksızdır…

Bir anlamda, küresel güçlere askerlik yapmaktır…

RTE’nin 13 yıllık iktidarında yaşattıklarından ve yarattığı nefretten yola çıkarak; küresel güçlerin ekmeğine yağ sürecek şekilde propagandalarına alet olmak, en büyük ihanettir…

Bu yüzden terör örgütü PKK’nın ortadan kaldırılmasını hedef alan bu operasyonlara karşı çıkmak, dürüst bir yurttaşın işi olamaz!..

Dolayısıyla, operasyonların başarısından Erdoğan da yararlanacak diye, “ barış” çığlığı atarak, karşı tarafta yer almak; doğrudan düşmanın psikolojik harp dairesinde işbaşı yapmak anlamına gelecektir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.aydinlikgazete.com/politika/carter-pydliler-motivasyonu-yuksek-kara-kuvvetimiz-h75776.html

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Navy_SEALs

(3) http://www.aydinlikgazete.com/m/dunya/ab-uyesi-olmamanin-avantaji-turk-akimi-h60071.html

(4) http://www.voltairenet.org/article187841.html

Meyssan‘ın bu makalesi, Habip Hamza Erdem tarafından Türkçeye çevrilerek özetlenmiştir. Takip eden bağlantıdan makaleye ulaşabilirsiniz. Okumanızı öneririm.

http://www.dunya48.com/habip-hamza-erdem/26014-habip-hamza-erdem-bati-erdogan-nasil-goruyor

CHP’Yİ Y-CHP’LİLERDEN KURTARMADIKCA TÜRKİYE KURTULAMAZ!..

Ahmet_Camur_1

Tanık:Gördüğünü ve bildiğini anlatan kişiye denir.

Akılsız biri de gördüğünü ve bildiğini olduğu gibi anlatabilir, hain de…

Tanıklar, analarından emdikleri sütün durumuna bağlı olarak; gerçeği gördükleri gibi anlatmayabilirler de…

Yemin ederek, görmedikleri şeyleri görmüş gibi anlatabilmeyi insanlık halinden saymak gerekir!

Bu nedenle, insanoğlunun yüzyıllar boyunca zeka imbiğinden süzerek getirdiği tanık deliline, mahkemeler itibar ederek hüküm kurmazlar. Tanık beyanlarını destekleyen başka kanıtlar da aranır. Bu prensip, insanlığın vazgeçilemez bir kazanımıdır ve evrensel değerler arasında yer alır…

Gizli tanık” ise “Sessiz Devrim” de denilen “AKP karşıdevrimi”nin ürettiği bir kepazeliktir…

Ülkemizde Şemdin Sakık gibi acımasız teröristler ve Özel Yetkili Savcı Zekeriya Öz’ün cezaevinde keşfedip piyasaya sürdüğü Osman Yıldırım (1) gibi suç makineleri ile ete kemiğe bürünmüştür…

Yalancı tanık” beyanlarına inandırıcılık kazandırmak için uydurulmuş olan yeni bir kanıt türüdür!

TSK’yı savaşmadan teslim almak için, okyanus ötesinden kurgulanan; “Balyoz” ve “Ergenekon” davalarında; kamuoyunu “şiddet” kullanıldığına inandırmak ve bu davaları “Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemeleri”nin görev kapsamına almak için, Danıştay Davası’nda sanık olarak yargılanan ve müebbet hapse mahkum edilen Osman Yıldırım, kudretli savcı Zekeriya Öz tarafından “tanık” olarak ayarlanmıştı!..

Osman’ın yalancı tanıklığı, başka kanıtlarla doğrulanamadığı için, bu defa “Gizli Tanık 9” olarak dinlenmesi ihtiyacı duyulmuştur!?.. Daha anlaşılır bir ifade ile söylemek gerekirse; sanık Osman Yıldırım, tanık olarak verdiği ifadeyi, gizli tanık olarak doğrulayarak, önceki ifadesini inanılır kılmıştı!..

Hizmetlerinin karşılığında tahliye ve 150 bin dolarlık villa hediye edilen bu zavallı Bulgaristan muhaciri, bakalım bundan sonraki askerliğine hangi ülkede devam edecek…

İşte “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları bu kepazelikler üzerinden görülmüştür.

Önce Gürcistan’a, oradan Ermenistan’a ve daha sonra da Almanya’ya kaçtığı söylenen Zekeriya Öz, AKP-Cemaat ortaklığının yarattığı hukukun hem özüdür hem özürü sayılır…

Bizim bildiğimiz adaletten sanıklar kaçardı, AKP’nin adaletinden savcıları da kaçıyor!

Çünkü savcılar, hangi suçları işlediklerinin bilincindedir…

Bu hainleri sahiplenen;bir tek “Fetullahçı Terör Örgütü”dür. Bir de Y-CHP gibi savunucuları vardır!..

Bir zamanlar altında Recep Tayyip Erdoğan’ın zırhlı arabası ile dolaşan emperyalizmin bu sadık uşağı Bursalı Zekeriya, artık sembol olmuş ve bir döneme damgasını vurmuştur…

Ve bu yalan dünya, her geçen gün kendisi için biraz daha daralmaktadır!

***

Gözden kaçırılmaması gereken bir başka nokta da; ülkemizin dış dengelerinin gözle görülür şekilde değişmekte olduğudur.

Eski patronları tarafından üzeri çizilen BOP’un eski eş başkanı, bugün var gücüyle Obama’nın karagücü ilan ettiği PKK’ya saldırmak zorunda kalmıştır…

RTE bile TSK saflarına katılmıştır!..

Şimdi bir ayağı Rusya’da öteki ise Çin’dedir…

Denebilir ki, küresel güçlerin Türkiye’deki cephesi boydan boya yarılmaktadır!

Öyle ki, NATOCU paşaların yerini, Balyoz Davası sanıkları almakta; Türk Ordusu her geçen gün biraz daha millileşmektedir...

Eski “dostu”, “müttefiki” ve “model ortağı” olduğumuz ABD ile bal-yağ değiliz artık.

Kovboyların reisi; işlenecek kadar vakitlice haber verilmediği için şikayetçidir; bu nedenle PKK’ya haber veremedikleri operasyonların durdurulmasını ve açılımın sürdürülmesini istemekteler…

Kandil’e yapılan bir operasyonun, 10 dakika geç haber verilmiş olması yüzünden ölen 300 PKK’lıyı, hala içlerine sindiremediler!..

Bu yüzden, karşı cephede oluşan güven bunalımı had safhadadır. Örgütten kaçmalar da hız kazanmaktadır…

Böylesine sıcak gelişmeler içerisinde;Y-CHP yönetimi, yönünü iyice şaşırmış ve emperyalizmin askeri olmuş eski solcular ve PKK ile, Öcalan posterleri altında “Barış Mitingi” düzenleyebilmektedir…

Y-CHP, PKK’nın siyasi uzantısı HDP ile sözde “Barış Bloku” kurup, küresel güçlerin derdine derman olma peşindedir…

Bu şaşkın yönetim, emperyalizme karşı ilk defa savaş kazanan kahraman dedelerimizin emaneti CHP’yi, 40 binden fazla kişinin katili Öcalan’ın posterleri altında yürütmeye mecbur bırakarak, acaba ne yapmak istemektedir?

Ne yazık ki, HDP’nin tamamlayamadığı Kobani’yi “Beraber savunduk, beraber inşa edeceğiz” eylemini de CHP Gençlik Kolları yürütmektedir!..

Acı ama gerçektir; Kürtlerin Suriye’deki kantonu Kobani’yi ilk tanıyan, Dersimli Kemal’in Y-CHP’sidir…

AKP ile koalisyon kurmak için 14 ilke belirleyip, “geçmişi unutalım, geleceği bakalım” ilkesizliğine kadar gelen Y-CHP’de, esaslı bir hesaplaşma yapılmadan; başka bir söyleyişle, Y-CHP’nin yönetimi CHP’lilere teslim edilmeden, ülkemizin aydınlık günlere çıkartılması kolay olmayacaktır!..

AKP’nin yıllardır sömürdüğü “Açılım” bile, HDP’nin rolünü üstlenen Y-CHP’nin kucağına bırakılmıştır…

Kılıçdaroğlu ve ekibi, AKP’ye ortak olabilmek için 13 yıl boyunca kullandıkları; “yolsuzluk ve hırsızlık” gibi malzemeleri unutmaya hazırdır.

Temel tezlerini inkar etmekten farksız olan bu zavallılık, aynı zamanda 13 yıllık AKP icraatlarını meşrulaştırmak anlamına gelmektedir!..

Nasıl bir hainliktir akıl sır ermez; Y-CHP yönetimi, Erdoğan’ın Rize’de; “Fiili durumun yeni bir anayasa ile hukukileşmesi” olarak ifade ettiği ve “Artık ülkede sembolik değil fiili olarak güçlü bir Cumhurbaşkanı vardır” sözleri ile pekiştirdiği, “Sessiz Devrim”i, başını kuma sokmuş deve koşu gibi yapılmamış gösterme gayreti içerisindedir!..

Sırası gelmişken belirtelim ki, küresel güçlerin Türk Ordu’suna kurduğu hain tuzaktan, baş düşman kabul ettikleri Kemalistlerin partisi CHP’yi bağışık tutmaları kadar gülünç ve ahmakça bir düşünce olamaz…

Bu nedenle, erken seçime hazırlanmadan önce, yapılacak ilk ve acil iş: “6 Ok”la ve “Atatürk İlkeleri” ile uzaktan yakından ilgisi kalmayan CHP’yi, Y-CHP’lilerden kurtarmak olmalıdır…

Zira CHP bu işgalden kurtarılmadan, Türkiye kurtarılamayacaktır!

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Osman Yıldırım http://odatv.com/n.php?n=osmanim-araniyor-2411141200

MHP KOLTUK DEĞNEĞİ Mİ PASPAS MI?..

r.t.e

AKP iktidarını kaybetmemek için sürekli iktidara getirilme nedenini sömürmektedir.

İşine geldiğinde “Açılım” yanlısıdır, gelmediğinde; müzakereyi bırakıp, mücadele seçeneğini öne çıkartmaktadır…

Sürekli aldatılarak yönetilen Türk halkı, iktidarın “aldatıldık” savunmasına hala itibar etmektedir.

R.T. Erdoğan, hiçbir kanıt göstermeden ve ne şekilde aldatıldığını açıklama zahmetine bile girmeden bir sabah vakti; Suriye Devlet Başkanı, aynı zamanda eski “kankası” Beşar Esat’ın, kendisini aldattığını söyleyerek düşman ilan edebilmiştir.

Erdoğan’ın yakın çevresini hedef alan, 17/25 Aralık soruşturmalarından sonra, “Ne istediler de vermedik” dediği hükümet ortağı Cemaat’in de kendilerini aldattığını açıklamıştır.

Cemaat, TSK’ya kumpas kurmakla, Devlet’in gizli bilgilerini düşmana satmakla ve casusluk yapmakla suçlanıp, hain ilan edilmiştir…

En son da “Açılım” ve “Çözüm Süresi” yalanlarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürtlerin oylarını paylaştığı 13 yıllık ortağı PKK’nın kendilerini aldattığını ileri sürüp, müzakere sürecine son noktayı koymuştur…

Türk halkı, AKP’nin “Aldatıldık” savunmasına hala değer veriyor…

Bu nedenle, çoğunluğun AKP hükümeti hakkındaki kanaati; “yapılması gerekeni yapıyor” şeklinde oluşmaktadır…

AKP erken seçimi kafasına koydu ve bu defa milliyetçi oylara gözünü dikti.

Hakim düşünce; operasyonların erken seçime hazırlık için başlatıldığı yönündedir…

Doğruluk payı yüksek olan bu tespitten sonra,Y-CHP gibi Y-MHP’nin de AKP ile baştan beri gizli bir ortaklık içerisinde olduğu iddialarına geçelim:

AKP’ye göre, Cemaat kendilerini aldatmasaydı, açılım işine de hiç bulaşmayacaklardı…

Durup duruken “Açılım” gündeme getirilmeseydi; zaten 2000′li yılların başında bitmiş olan terör canlanamaz, buna bağlı olarak şehit cenazeleri gelmez ve analar da ağlamazdı. Bunun sonucu olarak da PKK, Meclis’te 80 milletvekili ile temsil edilecek kadar güçlenemez; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da “paralel devlet” kuramazdı!..

AKP, bu çerçevede oluşturduğu propaganda malzemeleri ile erken seçime gitme ve tek başına yeniden iktidara gelme hesapları içerisindedir…

CHP’nin neredeyse sabit hale gelen yüzde 25 civarındaki oyundan, kıymık koparamayacağına göre; gözünü 13 yıllık proje ortakları; MHP ile HDP’nin oylarına diktiğinden kuşku duyulmamalıdır…

Kabul etmek gerekir ki, küresel güçlerin desteği ile iktidara gelen Erdoğan’ın, kullanım süresi bitmiş, üzeri çizilmiştir. Emperyalistler, yollarına yeni aktörlerle devam etmek istemektedirler…

Bu yüzden, bugün en zor durumda olan parti, 13 yıl AKP’ye koltuk değnekliği yapan MHP’dir…

AKP, MHP’nin desteği sayesinde karşıdevrimi tamamlamış ve devletin bütün kurumlarını ele geçirebilmiştir. Devleti ele geçirmede en önemli rolü; hiç kuşku yok ki, ABD kontrolündeki Cemaat üstlenmişti. Ele geçirme sırası gelen kurumları, önce itibarsızlaştırmışlar, daha sonra da ilgili yasalarını değiştirerek ele geçirmeyi kolaylaştırmışlardır.

Bütün bu yasaların çıkartılmasında ihtiyaç duyulan desteği MHP hiç bir zaman esirgememiştir!

Gerçekte yapılmakta olan bir karşıdevrimdi!

ABD’nin Türkiye’de karşıdevrim yapılsın diye derdi yoktu ve olamazdı da. Onlar bu operasyonlar ile TSK içerisindeki “ulusalcı subayları tasfiye” etmek istiyorlardı. Böylece Türk Ordusu’nu Ortadoğu’da; kendi askerleri gibi kullanabileceklerdi…

Erdoğan’a BOP’nin Eş Başkanlığı görevi de bu nedenle verilmiştir.

Erdoğan’nın bir gecede Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’ı, düşman ilan edip, “Eset”e çevirmesi, eş başkanlık görevinin bir sonucuydu. “Ilımlı İslam Projesi” ve “Medeniyetler İttifakı” gibi projelerin tümü, İslam ülkelerini yozlaştırılmış bir din üzerinden yönetmek için geliştirilmiştir.

Bugün CIA‘nın kontrolünde olduğuna en ufak bir kuşku duyulmayan Fetullah Gülen, bu görevi gönüllü olarak üstlenmiş bir “din adamı”dır!..

“Hoca Efendi” unvanı verilen Gülen, ABD’nin dünyadaki “tek otorite” olduğu fikrine Müslüman toplulukları ikna etme görevini yerine getirmede en ufak bir tereddüt göstermemiştir…

AKP ve Cemaat, Türkiye’deki karşıdevrimin en önemli aktörleri olarak görev üstlenmişken; duyarlı kesimlerin direncini kırmak için “Yeni CHP”ye, milliyetçi çizgide yeni parti arayışlarının önünü kesmek için de “Yeni MHP”’ye görev verilmiştir.

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli bu görevlendirmeleri ne yazık ki kabul etmişlerdir!..

Kaset operasyonları ile yönetimleri değiştirilen bu iki muhalefet partisi, karşıdevrimin başarıya ulaşması için üzerlerine düşen görevleri yapmışlardır.

Bu konudaki sorumluluklarını tarih kaydedecektir…

Karşıdevrim sırasında kullanımına verilen Emniyet ve Yargıyı, bir süre sonra ortağı AKP’yi tasfiye etmek amacıyla kullanan Cemaat, beklenmedik bir sürprizle karşılaşmıştır. Halk Erdoğan’ı sahiplenmiştir. Ortaya çıkan kaostan en iyi şekilde yararlanmayı becerebilen Erdoğan’ın kucağına; bir anda “antiemperyalist” tavır takınma ve “yurseverlik” söylemi can simidi gibi düşmüştür. Bu şekilde, yeniden halkın gönlünü kazanıp, iki kişiden birinin oyunu almayı başarmıştır…

***

Karşıdevrim en büyük tahribatını “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi” üzerinde vermiştir.

Yasama erkini elinde bulunduran AKP, pısırık ve işbirlikçi muhalefet sayesinde, kısa sürede Yargı erkini de yürütmenin etkisi altına almayı başarmıştır…

Bağımsız ve tarafsız” davranamayan yüksek Yargı; hükümetin demokrasiye ve evrensel değerlere aykırı düzenlemelerini iptal edememiş ve yürürlüğe girmesini engelleyememiştir… Böylece karşıdevrim kendi hukukunu yaratma olanağını da yakalamıştır!

Muhalefet daha baştan “ayarlanmış” ve basın ele geçirilmiş olduğu için, doğal olarak halk da olup bitene hala uyanamamıştır…

Halkı afyonlama işinde; Kılıçdaroğlu’nun “Şeriat tehlikesi görmüyorum” ve “Yargıda Cemaat yapılanması vardır diyemem” çerçevesinde oluşturulan söylemleri, son derece etkili olmuştur.

Bu süreçte; AKP’nin asıl işbirlikçisi hiç kuşku yok ki, Bahçeli’nin MHP’sidir…

Çünkü MHP, antidemokratik yasaların çıkmasında hükümetin ihtiyaç duyduğu desteği her zaman vermiştir.

Bu antidemokratik yasaları gözü kapalı onaylayan ve zaten daha sonraki uygulamaları ile “Çankaya Noteri” diye anılan Abdullah Gül’ün, Cumhurbaşkanlığına seçilmesinde de; en anlamlı desteği yine MHP vermiştir…

MHP, 367 oyu bulamayan AKP’ye adeta Cumhurbaşkanlığını hediye etmişti…

Türk Yargı organlarında ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kesin çözüme kavuşturulmuş olan “türban sorunu”nunda da Y-CHP’den önce sahaya inen Y-MHP olmuştur…

Demokratik Cumhuriyetin olmazsa olmazı “laiklik ilkesi”nin; yasal düzenlemeler ile adım adım ortadan kaldırılmasına, Y-CHP gibi Y-MHP de tereddütsüz destek olmuştur…

Aynı şekilde “eğitim ve öğretim birliği”ni bozan, “dinci eğitim”i meşru hale getiren 4+4+4‘ün yasalaşmasında da muhalefet görevi yerine getirilmemiştir

Bahçeli, 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra; koalisyon için kırmızı çizgisini ortaya koymadan, HDP’nin nasıl bir tavır takınacağını beklemeden, akıllara ziyan bir acelecilikle ve kesin bir dille; HDP ile hükümet kurmayacağını açıklayarak; halkın iktidardan düşürdüğü AKP’yi iktidardan düşürmemek için mevzilenmiştir!..

Çünkü MHP’nin bu tutumu yüzünden, içerisinde AKP bulunmadan bir hükümet kurmak olanaksızdı…

Bu noktada, halkın AKP’den kurtulamamasının yegane sorumlusu Devlet Bahçeli’dir…

İktidardan düşme korkusu ile dağılma sürecine girecek olan AKP, MHP’nin bu hayat üpücüğü ile yeniden toparlanmaya başlamıştır…

Halbuki milletvekili çoğunluğunu teşkil eden muhalefet, AKP’yi siyaset sahnesinden indirebilir ve tarihin tozlu raflarındaki yerine gönderebilirdi…

Sadece 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını başlatmak ve seçim barajını kaldırıp, seçim mevzuatını adaletli hale getirmek suretiyle bile, bu sonuç elde edilebilirdi…

Muhalefetteki üç partinin de böyle bir sonucu istemediği anlaşılmıştır. Çünkü Y-CHP ile Y-MHP, AKP’nin suç ortağı, HDP ise açılım ortağıdır…

Yalnız olan ve çaresiz bırakılan Türk halkıdır…

MHP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “çatı adayı” olarak öne sürdüğü Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Meclis başkanlığı seçiminde de aday göstermiş, fakat sahiplenmeyerek yine ortada bırakmıştır.

Çocukça bir hamle ile Meclis Başkanlığını da AKP’ye hediye etmiştir!…

CHP’yi Meclis Başkanı adayı göstermeme konusunda ikna etme çabası içerisine dahi girilmeye tenezzül etmemiştir…

Kim ne derse desin, Bahçeli yönetimindeki Y-MHP, baştan beri AKP’nin “ülkü ocakları” gibi hareket etmektedir. Bu nedenle yapılan “koltuk değneği” yakıştırması son derece haklı ve yerindedir…

Denebilir ki, terörün bugün geldiği noktaya tırmanmasında baş sorumlu AKP ise, ikinci sıradaki sorumlu AKP’nin gizli ortağı gibi hareket eden Y-MHP’dir..

Y-CHP’yi sorumlular arasında saymaya gerek yoktur. Çünkü Y-CHP’ye dönüştürülen CHP, AKP’nin doğrudan açılımın ortağıdır!..

Baykal’ın kaset operasyonu ile yönetimden uzaklaştırılmasından sonra, getirilen SOROS’CU ekibin baş görevi: Ulusalcıları tasfiye ederek, CHP’yi HDP’ye dönüştürmekti. Bunda da başarılı olunmuştur!..

Sırası gelmişken şu kadarını söylemeden geçmeyelim: CHP içerisine yerleştirilen liberal görüşlü işbirlikçilerin tamamı, BOP’un başarısı için çaba gösteren küresel güçlerin elemanlarıdır…

Bu saptamalardan sonra, Bahçeli’nin “yalılarında viski yudumlayarak HDP’yi destekleyen şerefsizler” çıkışını; hiçbir şekilde ciddiye almamak gerekir. Hedef saptırmak ve kendi durumunun tartışılmasını ötelemek için yapılmış bir hamle olduğu son derece açıktır…

HDP’yi destekleyenleri suçlayabilecek en son kişi Bahçeli’dir…

PKK’nın siyasi uzantısı olan HDP’yi, büyütüp bu hale getiren, Türkiye Cumhuriyeti Devletini terör örgütü ile masaya oturtan, 2000′li yılların başında bitmiş olan terörü yeniden hortlatan ve “Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan” AKP’ye, koltuk değnekliği yapan Bahçeli’nin, kendi durumunu gözden geçirmeden, “şerefsiz” sözcüğünü kullanmaya hakkı yoktur!..

Devlet Bahçeli, Alpaslan Türkeş’in MHP’sini Erdoğan’ın ayakları altına paspas olarak atan bir lider olarak tarihe geçecektir…

“Şeref” konusunda ise fazla bir şey söylemeye gerek yok. Günü geldiğinde; kimin ne kadar şerefi olduğunu MHP’nin “milliyetçi” seçmeni takdir edecektir…

KİMİNLE SAVAŞTIĞIMIZI BİLELİM!..

pkk_saldirilari_1

 

PKK, 11 Temmuz’da “çatışmasızlık bitti” diyerek, askerlerimize saldırdı!..

Bu tarihi unutmayalım…

Sonra, Suruç’taki canlı bomba eylemi yapıldı. Ardından Türkiye IŞİD’e operasyon başlattı. PYD mevzileri de vuruldu!..

PKK ise, misilleme olarak uykudaki polislerimize suikast yaptı. İki şehit verdik…

Küresel güçlerin amacı Türkiye’yi karıştırmak ve savaşmadan teslim almaktı. Karıştırdılar da…

PKK’ya operasyonlar başlamadan önce:

-Diyarbakır’daki HDP mitinginde bombanın patlamasından sonra, halka soğukkanlılık tavsiye eden HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Suruç olayından sonra: ”Artık halkımız kendi güvenliğini almak zorunda” diyerek, silahlanma önerdi!..

Suruç’tan 4 gün önce, KCK Yöneticisi Cemil Bayık:” Silahlanın, yer altı sistemi kurun, tüneller kazın” diye emir vermişti!..

-HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ise: ”Biz sırtımızı YPJ‘ye, YPG‘ye ve PYD‘ye dayıyoruz” diyerek tehdit etti…

Hakkarı Milletvekili Abdullah Zeydan: ”PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükrüğüile boğar” dedi…

Bir tek Türk halkının sırtını dayayacağı yeri gösteren yok!..

Operasyon başladıktan sonra:

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Alistair Baskey, PKK’ya “Türkiye hükümetiyle diyaloğa girme” çağrısı yaptı… PKK’nın Türkiye ile bir cephe daha açmasını akıllıca bulmayan yetkili, PKK’ya yönelik operasyonlarda; Türkiye’den “makul” olmasını beklediklerini söyledi…

ABD’li yetkililer tek hedeflerini, IŞİD’inelinde tuttuğu son sınır hattından sökülmesi olarak açıkladılar…

Suriye’ye “demokrasi getirmek” için Esat’ı devirme, insan hak ve özgürlükleri getirme vb. gibi masalları anlatma işini ise bizim ahmaklara bıraktılar…

Onların tek hedefi: Türkiye’nin son sınır hattının ele geçirilmesidir…

İngiliz gazetesi Finansial Times‘e göre, olağanüstü NATO toplantısında; Türkiye’den PKK’ya yönelik operasyonları “kısıtlaması” ve “orantılı karşılık” vermesinin istendiği yazıldı..

Bizlerin silahsız gösteri ve yürüyüşlere müdahale eden polisten sürekli istediğimiz “orantılı güç kullanma” gibi bir şey yani… PKK ne yaparsa, siz de o kadar karşılık verin diyorlar. Çünkü PKK onlara daha çok lazım, bitirilsin istemiyorlar…

Yoruma ihtiyaç duyulacak bir tek sözcük kullanmadılar!.. Her şeyson derece açık…

***

4 Mart 2006′da Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olduğunu açıklayan Erdoğan, iki günlük resmi Çin ziyaretinde; “Çin ile ilişkilerimize stratejik (1) açıdan bakıyoruz” dedi…

Bu cümle ile verilen mesaj çok önemlidir!

Bana biraz, Erdoğan NATO’ya parmak sallıyor gibi geldi!..

Çin ile ilişkilere “stratejik” bakmak, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) (2) göz kırpmak anlamına da gelir…

Çin’i üst üste 3 kez ziyaret eden Erdoğan, Çin’in toprak bütünlüğü ve egemenliğini desteklediği mesajını verdi…

Az iş değildir; “Doğu Türkistan İslami Hareketi”ni de terör örgütü olarak kabul etti…

Çin tarafı ise, Türkiye’nin IŞİD ve PKK‘ya karşı mücadelesini desteklediğini ifade etti…

Yakın geçmişte “Yüksek İrtifa Gelişmiş Hava ve Füze Savunma Sistemi” ihalesinde en uygun fiyatı Çin’in vermesi, Türkiye-Çin ilişkilerinden ABD ve NATO’nun duyduğu rahatsızlık, buna rağmen Türkiye’nin Çin ile görüşmeyisürdürmesi, (3) birlikte değerlendirildiğinde; örgütün “diyalog ortağı” olan Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanının ağzından çıkan bu bir cümlelik mesajında; “strateji” sözcüğünün kullanılması, akıllara bu olasılığı getirmektedir…

Bana göre Türkiye’nin tercihi son derece doğru ve isabetlidir

***

Devletlerarası ilişkiler çok yönlü ve karmaşıktır. Bu ilişkileri kısa süre içerisinde kestirip atmak öyle kolay olamaz elbette

Nitekim, Türkiye bir taraftan ŞİÖ’ne yaklaşırken, diğer taraftan ABD ile “İncirlik Mutabakatı”nı imzalamakzorunda kalmıştır!

İlginçtir; bu mutabakatla PKK‘nın Suriye kolu PYD, terör örgütü kabul edilmemiştir!..

PKK’nın gövdesi terör örgütüdür ama kolu değildir!?..

Pentagon sözcüsü Jeff Davis: “PKK ayrıdır YPG ayrı” demiş…

Pentagon’un bu açıklamasından hemen sonra, YPG sözcüsü Redur Xelil: “PKK ile örgütsel bağlantımız yok” dedi…

Ardından, ABD Dışişleri Sözcüsü John Kirby: “İncirlik sayesinde YPG’ye daha aktif destek vereceğiz” dedi…

Beyaz Saray Sözcüsü Eric Shultz ise: “Gerilimin düşmesi ve barış sürecine geri dönüş çağrısı yapıyoruz” dedi…

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner’ın: ”IŞİD’e karşı savaşan grupların tamamına ABD tarafından destek verilir” şeklindeki açıklamasından sonra; “İncirlik mutabakatı ile YPG’ye aktif desteklerini artıracaklarını” söyledi…

Shultz, “PKK’nın saldırılarını kınıyoruz, PKK bir terör organizasyonudur, Türkiye’nin savunma hakkına destek veriyoruz” diyerek, PKK’nın vurulmasına itiraz etmedi…

New York Times‘ta çıkan bir açıklamada; ABD’li bir yetkili, “Türkiye, YPG’ye saldırmayacağı konusunda güvence verdi” dedi

İngiliz The Economist gazetesinde ise: ”Türkiye bölgedeki kaosu artırıyor” yorumu yapıldı…

Bu gazetede yayınlanan makalede; PKK’yı vurarak, olası bir erken seçimde HDP’ye kayan oyları geri alarak, Anayasayı da değiştirecek şekilde, AKP’yi tek başına iktidara getirmek için açılımın sonuçlandırıldığı savunuluyor…

Türkiye’deki Erdoğan karşıtlarının hemen hemen tümü, bu görüşte birleşti!..

Bizimkiler, Türkiye’nin başarısından Erdoğan da yararlanacak korkusu ile neredeyse başarısızlığı savunacak noktaya geldiler. Akıl ve mantıkla açıklanamayacak şekilde kendilerini kaybettiler!..

Gelişmeler bu yönde ilerleyince Davutoğlu da, “PYD’nin Suriye’deki kazanımlarından rahatsız olmadığımızı”açıklamak zorunda bırakıldı…

PYD kazanımlarının; Türkmen, Arap ve Yezidilerden boşaltılan alanlara, Kürtlerin yerleştirilerek “demografik yapı”nın Kürtler lehine değiştirilmesi ve PYD’nin kurduğu “kanton”lar olduğu, tartışma konusu bile değildir!..

Bu kadarı yeterli görülmemiş ki, Başbakanlık Basın Müşaviri Osman Sert’e: “Suriyeli Kürtlerle savaşmıyoruz” açıklaması yaptırılmıştır!..

Sanki ABD’nin, Ortadoğu’da kendi askeri yerine, Kürtleri bir süre daha kullanabilmesi için hükümetimizi böyle bir açıklama yapmaya zorlamışlar ve mecbur bırakmışlar gibi…

Yoksa, PKK’yı bombala ama sakın koluna bir şey yapma isteği izah edilebilir mi?..

Tam da bu noktada; Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmaktan ziyade, bağımsız düşünme yeteneğini geliştirmeye ihtiyaçları vardır denebilir…

HDP’nin Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın sırtını yasladığı; YPJ, YPG ve HDP’ye, ABD destek verdiğine göre, son tahlilde Figen’in dayandığı güç ABD’dir…

Obama’nın “kara gücümüzdür” dediği PKK/PYD‘nin görevi bellidir!..

ABD’nin IŞİD’e karşı Ayn El Arap’ta (Kobani) çatışan PYD’ye havadan attığı 24 ton silah ve mühimmatın bir kısmı, hava kuvvetlerimizin 7. operasyonunda, 5 ayrı gizli depoda vurularak imha edildi

Çok açık ve net olarak ortaya çıktı ki, bugün savaştığımız güç; Kürt halkının değil ABD’nin kurup desteklediği terör örgütü PKK ve türevleridir… Tıpkı El-Kaide gibi…

ABD’nin içerimizdeki en tehlikeli müttefiki ise, ne yazık ki, “Silahlı mücadele ile bu iş çözülmez” diyerek; hala utanmadan,sıkılmadan “terörle müzakere”yi savunan Kılıçdaroğlu’nun Y-CHP’sidir!

2000′li yılların başında, silahmücadele ile terörün nasıl bitirildiğini unutturmak için yapılmadık şaklabanlık kalmadı…

Aynı şekilde “Fetullahçı Terör Örgütü” (FTÖ) de ABD’nin himayesinde palazlanmıştır.

Bu örgütün mensupları, ajanlık yapmak” ve “milli orduya kumpas kurmak” suçlamaları ile yargılanmaktadırlar.

En gözü karasavunucuları Y-CHP‘nin milletvekilleridir

Böylece Türkiye’de; biri ABD-AB (NATO) çıkarlarını savunmak için verilecek her görevi yapmaya amade işbirlikçiler, diğeri Türkiye tarafında kalan ama sırtını dayayacak bir yeri de bulunmayanlar olmak üzere, saflar belirgin hale gelmiştir…

Türk halkı, bu ahval ve şerait içerisinde bir çıkış yolu ararken; son 12 gün içinde 17 evladını daha teröre kurban vermiştir. Kalleşçe şehit edilen bu yiğitlerimizin(4) kanı, Türk Ordusu’na adeta “teslim ol” çağrısı yapan, bu ABD-AB işbirlikçisi hainlerin eline bulaşmıştır!..

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Strateji: Eskilerin sevkülceyş dediği strateji sözcüğünün anlamı:Bir ulusun veya uluslar topluluğunun, barış ve savaşta benimsenen politikalara destek vermek amacıyla politik, ekonomik, psikolojik ve askeri güçleri bir arada kullanma bilimi ve sanatıdır…

Bir milletin savunmasında askeri, siyasi, ekonomik ve manevi güçleri bir arada kullanma ve düzenleme sanatıdır.

Eski Yunancada strategos kökünden gelen ve “Generalin Sanatı” anlamına kullanılan strateji sözcüğünün çeşitli zamanlarda değişik tanımları yapılmıştır: Clawewitc’e göre, “Harbi kazanmak için muharebeleri kullanma sanatıdır”, Moltke, “Bir çare bulma, en zor şartlar altında icraatta bulunma sanatıdır” demiştir. Baufre ise, “Anlaşmazlıkların halli için kuvvete başvuran iki hasmın diyalektiğidir” diye tarif etmiştir…

Askeri strateji, silahlı kuvvetlerin ya da bu kuvvetlerin bünyesindeki kurumların stratejik amaçlarına ulaşmak için izledikleri yoldur.

(2) Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ):26 Nisan 1996′da Şanghay’da toplanan beş ülkenin Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Anlaşması’nın imzalanmasıyla Şanghay Beşlisi (Rusya, Çin,Kazakistan,Tacikistan, Kırgızıstan) kurulmuş oldu… Özbekistan’ın katılımı ile üye sayısı altıya ulaştı ve 2001 yılında ŞİÖ’nün kuruluşu ile sonuçlandı.

Dünya petrol üretim ve kullanım pazarının yarısından fazlasını elinde bulunduran ve Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan’ın gözlemci olarak bulunduğu örgüt, ABD’ye karşı etkili bir kutup oluşturmaktadır. Dönemin Rusya Devlet Başkanı Putin, örgütün Ağustos 2007′deki Bişkek zirvesinde; “Tek kutuplu dünya kabul edilemez” diyerek birliğin misyonunu ifade etmiştir.

Çıkış noktasına baktığımızda; üye ülkelerin sınır bölgelerinde askeri güvenliği sağlamak gibi görünse de, birincil amacın “Batı”ya karşı alternatif ve etkili blok oluşturmak, ikincil amacın ise dünya nüfusunun 1/4′ünün yaşadığı coğrafyada; en büyük güvenlik tehditleri olarak deklare ettikleri terör, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele adı atında, bu coğrafyada yaşayan halk ve uygarlıkları dizginlemektir.

ABD karşıtı ilk ciddi adım, 2005′te atılmıştır. ŞİÖ zirve toplantısında, ABD’ye Orta Asya’daki askeri varlığına son verme çağrısı yapılmıştır. Bunun üzerine, Özbekistan’daki ABD askerleri ülkeyi terk etmişlerdir.

Ağustos 2007′de ŞİÖ’ne üye altı ülke, Rusya’nın Ural Dağları’nda “Barış Misyonu 2007” adıyla ortak bir askeri tatbikat gerçekleştirdi.

Türkiye 2012′de örgüte “diyalog ortağı” olarak katıldı. Katılım sonrası kararı değerlendiren Çin’deki akademisyenler ve Rus analistler, bu kararın hem ŞİÖ hem de Türkiye açısından bir devrim niteliğinde olduğunu belirttiler.

Ekonominin hızla büyümesi Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) petrole olan bağımlılığını artırmış; 1993 itibariyle Çin’i petrol ithal eden ülke konumuna getirmiştir. Basra Körfezi bölgesine bağımlılığı azaltmakamacıyla arayışlara giren CHC, özellikle Rusya ve Kazakistan ile petrol boru hattı konusunda bir dizi anlaşmaya imza atmıştır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanghay_%C4%B0%C5%9Fbirli%C4%9Fi_%C3%96rg%C3%BCt%C3%BC

(3) http://www.pau.edu.tr/zyilmaz/tr/sayfa/kritik-gelismeler-ulkemizin-basini-fuze-gibi-dordurdu-artik-zamani-geldi

(4) 20 Temmuz’da; Uzm. Onbaşı Müsellim Ünal, 22 Temmuz’da; Polis Memurları Okan Acar ve Feyyaz Yumuşak, 23 Temmuz’da; Astsubay Yalçın Nane, Polis Memuru Tansu Aydın, 25 Temmuz’da; Başçavuş İsmail Yavuz, Uzmançavuş Mehmet Koçak, 26 Temmuz’da; Polis Memuru M.Fatih Sivri, 27 Temmuz’da; Binbaşı Arslan Kulaksız, 28 Temmuz’da; Uzmançavuş Ziya Sarpkaya, 29 Temmuz’da; Polis Memuru Mehmet Uyar, 30 Temmuz’da; Üsteğmen İbrahim Tanrıverdi, Onbaşı Hamza Yıldırım ve Er Ömer Kaan Kandemir, 31 Temmuz’da; Polis Memuru İsa İpek, Polis Memuru Serdar Kazar ve1 Ağustos 2015′te J.Uzm.Çavuş Ali Gökçeşehit edilmişlerdir.

 

 

pkk_operasyon_1