Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

CHP’LİLER “SIĞIR ETİ” DEĞİLDİR!..

boş_makbuz

 

Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanı AKP Milletvekili Reşat Petek, darbe girişiminden 8, komisyonun kurulmasından ay sonra bomba gibi bir açıklama ile gündemi sartsı:

ByLock kullanan milletvekillerini MİT‘e sormadıklarını söyledi.

Pek çok kişi gibi ben de niye sormadıklarını merak ettim.

Sonra düşündüm ki:

Akıllarına gelmemiştir…

Biliyorsunuz bu Komisyon, MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı’nı da çağırmamıştı.

O akşam Jandarma Karakolu önünde barikat kuran bizim köyün çobanı ile arkadaşlarını çağırıp dinlemişler ama!

Bu şekilde daha aydınlatıcı bilgiler elde edebileceklerini düşünmüş olmalılar…

Neyse ki, o akşam sokağa çıkanların tümüne gazi maaşı bağlamamışlar!

***

Aydınlık gazetesi, darbe girişiminden 11 gün sonra; 23 Eylül günü ByLock programını 125 milletvekilinin kullandığını, bunların 82‘sinin AKP milletvekili, 43′ünün de CHP, MHP ve HDP’li olduklarını açıklamıştı.

Başbakan Binali, yemin billah etti: “AK Parti’de FETÖ’cü yok” dedi.

Bundan sonra Petek’in, “AKP’de FETÖ’cü vardır ve isimleri de şunlardır” demesini beklemiyorduk tabii…

***

Petek, AKP’deki ByLock’cu milletvekillerini açıklayamadı ama, 15 Mart 1967 tarihinde Fetullah Gülen’in CHP’ye 5000 lira tutarında bağış yaptığını açıklayarak komisyonun görevini hakkıyla yaptığını ispatladı.

Belge olarak gösterdiği makbuzlardan koleksiyoncuların elinde bir sürü var.

Hem de boş olarak.

Üstelik de imzalı ve mühürlü…

Üzerine istediğin ismi yazıp Reşat’ın eline ver, yayınlasın…

***

Bu arada sosyal medyada Reşat’la kafa bulan bulana!

Beyefendi, sonunda dayanamadı; makbuzun “nereden geldiğini hatırlayamadığını” söyledi.

Yani çark etmiş!

Bence kıvırmaya hiç gerek yoktu…

İspatlayalım:

Fetullah, 1967 yılında İzmir’de bir yıllık genç bir vaizdi; Kestane Pazarı’nda örgütlenme çalışmalarına henüz başlamıştı.

Maaşı 950 liraya yakındı. (1)

Hazret, o tarihlerde talebe okutmak için para dileniyordu.

CHP’ye bağış yapacağını söyleyerek Saidi Nursi sempatizanlarından bir kuruş alamazdı!

Bu duruma göre, Vaiz Efendi maaşlarından biriktirdi ve yaklaşık 5 maaşını CHP’ye bağışladı.

Öyle mi?

O tarihlerde altının onsu 3.13 liraydı. (2)

Bir ons 31 gram olduğuna göre, 5000 lira ile 4424 gram altın alınabiliyordu.

Yani Fetullah Gülen Hoca Efendi, CHP’ye yaklaşık 4,5 kg gram altın bağışı yaptı…

Ne kadar da mantıklı ve inandırıcı, değil mi?…

***

Peki, Hoca Efendiniz nereden buldu bu kadar altını?

1967’de sığır etinin fiyatı 12.70 liraydı. (3)

Sümüklü Vaiz Fetullah Gülen Hoca Efendi, o tarihte bu kadar para ile 393 kilo 700 gram et alabilirdi…

Hiç değilse bol miktarda protein alır, beynini geliştirir ve ülkesine ihanet etmezdi.

Bu kadar yüklü bir bağışı, neden başka partiye değil de CHP’ye yaptı?

Sahi:

Onun bugüne kadar CHP hakkında bir tek olumlu söz ettiğini duyanınız var mı?

Reşat Petek’in, çark etmesine gerek yoktu.

Bu soruların yanıtını versin yeter!..

Bizden bu kadar.

Reşat Efendi’nin CHP’lileri sığır eti yerine koyamayacağını gösterdik!..

Geri kalan vatandaşları o ne yerine koydu, açıklayacak tabii…

Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1966/07/20

(2) http://www.altinborsasi.gen.tr/yillara-gore-altin-fiyatlari

(3) http://blog.milliyet.com.tr/bunlari-biliyor-muydunuz—-6—-nostalji/Blog/?BlogNo=135046


DEMOKRAT PARTİ’NİN CHP’DEKİ AVUKATI

TOBB

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bugün TOBB Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada; bütün darbeleri kötüleyerek; 27 Mayıs’ı da aynı kategoride ele almıştır.

Demokrat Parti (DP) liderleri Menderes’in torunu ile Bayar’ın kızını bir tek kendisinin ziyaret ettiğini söyleyerek; “Demokrat Parti’nin; Cumhuriyetle, Atatürk’le ve demokrasi ile bir sorunu olmadığına” vurgu yapmış ve bu şekilde sözlerine son noktayı koymuştur. (1)

Kılıçdaroğlu’nun demokrasi anlayışından, onu CHP başına getiren güçlerin tanımak olasıdır.

1945 yılında CHP’nin çıkardığı “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” büyük toprak sahibi olan milletvekillerini oldukça rahatsız etmişti.

Kanunun yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra; bir toprak ağası olan Menderes ile birlikte; Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Celal Bayar -dörtlü takrir olarak bilinen- bir dizi isteklerini sıraladıkları bir önerge verdiler.

7 Ocak 1946 yılında da CHP’den ayrılıp, DP’yi kurdular.

Büyük ölçüde Menderes’in kaleme aldığı DP tüzüğünde; bir sözcükle olsun Atatürk’ün ve devrimlerinin adının geçmiyordu…

Gökhan Cebeci’nin kaleme aldığı ve “ 27 Mayıs İhtilali neden yapıldı” sorusuna yanıt aradığı makalede tam 125 neden saymıştır. (2)

Zamanı olanların bu makaleyi mutlaka okumaları gerekir.

CHP’li olanların ise okumaları şarttır!

İlginçtir sayılan sebeplerin tümü demokrasi ile ilgilidir…

Denebilir ki, AKP iktidarının antidemokratik uygulamaları DP‘nin uygulamaları yanında kırk kez su yıkanmış gibidir.

Dersimlinin vermek istediği mesaj, bu duruma şükretmemiz gerektiğidir.

Demokrat Partiyi ve liderlerini kutsayan Kılıçdaroğlu, aslında sanık sandalyesine Atatürk’ün yolundan ayrılmayan, ulusalcı dediği gerçekCHP‘lileri oturtmaktadır.

Biz Atatürk’ün CHP’si değiliz” derken de aynı vurguyu yapmaktaydı.

6 Ok’u yeniden yorumlamak gerekir” şeklindeki önerisi ile zaten Atatürk İlkelerini ve CHP mirasını reddetmiştir.

Bu hususta daha pek çok kanıt vardır…

Devlet Bahçeli’nin aynı gün içerisinde 41 il kongresini yaparak, meşrebine uygun delegeleri göreve getirmesi işini, Dersimli Kemal CHP Genel Başkanlığı’na geldiği 2010 yılından bu yana adım adım bitirmiş ve CHP’yi CHP’li olmayanlara işgal ettirmelerini sağlamıştır.

Samimi Atatürkçülerin bu gerçeğe göre rota çizmesi ve strateji belirlemesi gerekmektedir.

Kaç kere yazdım, kaç kere söyledim:

Bu adam bizden değildir!..

Cemil Can

DİPNOT:

(1) https://www.youtube.com/watch?v=dfdi6kqjM6A

(Video kaydının 45.00-47.00 dakikaları arasında bu sözleri kendi ağzından duyabilirsiniz.)

(2) http://odatv.com/27-mayis-neden-oldu-2705151200.html

“ARAP NATO’SU” VE ŞEHİTLER!

Saudi Arabia's King Salman bin Abdulaziz Al Saud meets with U.S. President Donald Trump during a reception ceremony in Riyadh

Donalt Trump başkanlığa seçildikten sonra, ABD’yi teslim alıp yönetebileceğini sanıyordu.

Beklediği gibi olmadı, derin devlet birkaç aylık hazırlık aşamasından sonra Trump’u teslim aldı.

Seçimler sırasında revaçta olan popülist söylemlerini arşivledi; süratle küresel sermayenin gündemine geçtiler…

İlk iş olarak, mevcut Genelkurmay Başkanı Org. Joseph Dunford’la yola devam edileceğini açıkladılar.

Demek ki Dunford, önceden belirlenmiş görevleri yerine getirmek için, bir dönem daha ordunun başında kalması uygun görülmüş…

US Army”nin görevlerin biri:

Suudi Arabistan-Katar öncülüğünde kurdurulan; ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye’nin de desteklediği “Sünni-İslam Ordusu”na komuta etmektir…

Bu ordunun meşruiyetini sağlayacak olan kurumun adı:

Atlantik ötesinden “Arap NATO’su” olarak konmuştur!..

Mevcut NATO’ya bakarak, “Arap NATO’su”nun ne işle meşgul olacağını anlamak mümkündür…

***

ABD’nin yeni Başkanı Trump, bu kapsamdaki ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a yaptı.

Bayan Trump, uçaktan başı açık indi!

Kral hazretleri, büyük patron gelene kadar tavizsiz uyguladığı şeriat kurallarını yumuşattı haliyle!

Bir zamanlar fotoğraf asmanın yasak olduğu Riyad sokaklarını; ABD bayrakları ve Trump’un posterleri ile süslediler.

Yakışır tabii…

Trump’un çantasından İsrail’in desteği ile kurulacak olan “Arap NATO’su Planı” çıktı.

Planın amacının:

İran’ı kuşatmak ve bölgedeki etkinliğini zayıflatmak olduğu çok bellidir.

İşe gerginlik çıkartılarak başlanacak.

Düşman ise bellidir:

Şii İran ve bölgedeki Şiiler…

***

Türkiye’nin çıkarları, aralarında İran’ın da bulunduğu bölge ülkeleri ile aynıdır.

Dolayısıyla İran’a karşı kurulan bu pakta yer almak, ayağımıza kurşun sıkmak gibi olacak.

Yöneticilerimiz ise Sünni ve “mezhep siyaseti” yapmaya pek hevesliler.

Mursi taraftarlarının benimsediği “rabia işareti”ni (1) kullanmaktan vazgeçmemek için içeriğini bile; “tek vatan, tek devlet, tek bayrak, tek millet” olarak değiştirdiler.

Erdoğan’ın yakın geçmişte “İran’ın Pers yayılmacılığı” vurgusunu, (2) bugünlere hazırlık gibi değerlendirmek yanlış değil!

ABD’nin Suriye’de müttefik olarak PKK/PYD’yi seçmesi, “Arap NATO’su”nda Türkiye’nin yeri olacak mı sorusunu önemli hale getiriryor!..

Arap NATO”su Türkiye için de bir tehdit gibi…

***

Erdoğan’ın danışmanları Atlantik ötesinde çam devirdiler!

Erdoğan için hazırladıkları konuşma metine “angajman” sözcüğünü saatli bomba gibi yerleştirdiler.

Washington Büyükelçiliği’nde gazetecilere yapılacak olan açıklamanın temel cümlesi:

YPG’den Türkiye’ye saldırı olursa hiç kimseye sormadan angajman kurallarını uygularız” (3)

Erdoğan’ın bu sözlerin anlamını bilerek tekrarladığını sanmıyorum…

Zira “angajman kuralları”:

Askeri unsurların kuvvet kullanımı sırasında “karşıt/düşman kuvvetler” ile karşılaşınca uyması gereken direktifler olarak bilinir.

Terör örgütlerine karşı güç kullanılırken, angajman kuralları göz önünde tutulmaz…

İşin can alıcı noktası burasıdır.

Angajman kuralları kavramının tanımı; ilk defa 1958 yılında Askeri ve Ortak Terimler Sözlüğünde yer almıştır. Sözlük angajman kurallarını ‘Yetkin askeri makamlar tarafından yayımlanan ve Birleşik Devletler silahlı kuvvetlerinin [deniz, kara ve hava] karşılaşılan karşıt/düşman kuvvetler ile ne şekilde çatışmaya gireceğinin ve çatışmayı sürdüreceğinin şartları ile sınırlamalarını belirleyen direktifler’ şeklinde tanımlamaktadır.”(4)

Bu açıklama ile YPG’yi terör örgütü değil, “karşıt/düşman kuvvet” mevkiine getirmiş bulunmaktadır.

Bu duruma, YPG’yi “örtülü tanıma” da diyebiliriz.

Anımsatıyorum:

ABD’nin sözünden çıkmayan Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da 2014 yılında; PYD’nin silahlı gücü YPG’yi; “terör örgütü olarak değil, vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşum” olarak gördüğünü açıklamıştı. (5)

Erdoğan, bu görüşe katılmasa da elçiliğimizde yaptığı açıklama ile fiilen ABD’nin istediği ve Dersimli Kemal’in savunduğu çizgide gösterilmiştir…

Farklı anlama gelecek kasıtlı yanlış tercümeden sonra, bu şekilde ABD gezisinin ikinci skandalı elçiliğimizde yaşanmıştır.

Bu beyan, Cumhurbaşkanı’nın:

Terörle mücadeleye ülkemize yöneltilmiş tüm silahlar susturulana kadar, son terörist ortadan kaldırılıncaya kadar devam edeceğiz” şeklindeki önceki sözleri (6) karşısında, PKK/PYD ile mücadeleye “ara verme” veya mücadeleyi “angajman kurallarına” bağlama anlamına gelmiyor mu?

Hendek savaşları” sırasında PKK’ya “orantılı güç kullanılması” için çabalayan Y-CHP’nin savunduğu çizginin az ötesi, işte bu “angajman kuralları”dır…

Aksini düşünen Monşerler varsa, açıklasınlar da doğrusunu öğrenelim..

***

Trump, Suudi Arabistan’dan sonra; İsrail, Filistin, Brüksel, Vatikan ve Sicilya’da temaslarda bulunacak.

Yol haritası, yakın gelecekte kimlerle iş tutacağını gösteriyor.

Emperyalistlerin Ortadoğu halklarına vaadi:

Ateş, barut kokusu, kan ve gözyaşıdır…

Bunu toplanan zirvelerin adlarından da görmek mümkün oluyor:

ABD-Suudi Arabistan Zirvesi,

ABD-Körfez Ülkeleri Zirvesi,

ABD-İslam Ülkeleri Zirvesi…

Biri söylesin bana, ABD bir İslam ülkesi midir, yoksa İslam ülkeleri Müslüman değil mi?

İslam ülkelerinin toplantılarında Allah’ın kitabı Kur’an rehberlik etmeye yeterli olmuyor mu?

***

Uranyumu zenginleştiren İran’a, konan ambargo istenilen sonucu vermediği görülüyor.

Anlaşılan Trump, Sünni Arap ülkeleri İsrail’in emrine vererek, İran’a “demokrasi” getirmeyi kafasına koymuş.

Demokrasi”yi Suudi Arabistan-Katar öncülüğündeki “Sünni-İslam Ordusu” getirecekmiş.

Asker millettir” bu Araplar vesselam!

Yeni ordunun, dünya halklarına gösterilecek bir üst örgütü de var elbette:

Adı: “Arap NATO’sudur!”

Allah’u ekber” diyerek tetiğe basacak olan kahraman erler, bir süre daha, İsrail’in vereceği emirle aynı şekilde tekbir getirecek olan kahramanları vuracaklar…

İki taraf da şehit olacak!

Kafa kirada, el tetikte durunca, bu dünyada sonuç kolay kolay değişmiyor.

***

Asker emirleri yerine getirir, tartışmaz.

Pek tabii ki, emirler uluslararası meşruiyeti olan bir örgütten gelecektir!

Şehitlerin cenaze namazları, geleneğe uygun olarak yine “er kişi niyetine” kılınacak.

Yaralılar gazidir, ömür boyu maaşa bağlanacaklar!

Toplu taşım araçlarında her zaman yerleri hazırdır…

Nokta.

Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5449/rabia-isaretinin-anlami-ne-rabia-kim
  2. http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/74846/turkiye-artik-bir-yanagina-tokat-vuruldugu-zaman-obur-yanagini-ceviren-bir-ulke-degil.html
  3. https://tr.sputniknews.com/turkiye/201705181028506526-erdogan-ypg-saldiri-angajman/
  4. http://www.journals.istanbul.edu.tr/iumhmohb/article/viewFile/5000121272/5000111803
  5. http://odatv.com/kilicdaroglu-ypg-teror-orgutu-degil-2110141200.html
  6. https://www.sadecehaber.com/cumhurbaskani-son-tehdit-ortadan-kalkana-kadar-devam

ECEVİT VE “THE GULEN” HAREKETİ!..

 ak_gunlere_1

70′li yıllarda dağlara taşlara adını yazdık.

“Tarikat var tarikat var” dercesine “tarikatların iyisi-kötüsü” ayırımına, neredeyse bizim gibi Marksistleri de ikna edecekti!

Bu sözlerin Atatürk’ün “Laiklik ilkesi” ne ağır bir darbe olduğu bugün anlıyoruz.

O günlerde burnumuz bir karış havadaydı, dolu dizgin “Ak günlere” koşuyorduk.

Nereden bilebilirdik 40 yıl sonra, son sürat Ak Parti‘ye toslayacağımızı!

Doğu’da henüz keşfedilmemiş Fetullah Gülen adlı sulu gözlü bir vaiz vardı.

Halkı hop oturtup, hop kaldırıyordu!

İyi bir hatipti.

Said-i Nursi’den ezberlediği ağdalı, mesaj taşımayan cümleleri satıyordu.

1954‘te kurulan Komünizmle Mücadele Derneği’nin 1962 yılında açılan Erzurum Şubesi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Komünizmi hiçbir zaman öğrenemediğine kalıbımı basarım.

Hayranları da öyledir…

1966 yılında İzmir Vaizliği’ne atandı.

Bugün FETÖ diye anılan örgütünü, Kestanepazarı Kuran Kursu Hocalığı yaptığı dönemde kurmaya başladı.

Gizliliğe önem verdi…

CIA ve MİT ile ilişkisi vardı.

Gülen’i 1966-1971 yılları arasında MİT Müsteşarı olarak görev yapan Fuat Doğu’ya, “vaiz abisi” Yaşar Tunagör tanıştırdı.

Fetullah’ı ilk keşfeden bu adamdır.

Söylenene göre; Tunagör, Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına kadar yükselmiş Yahudi ajanı bir Masondur.

Fetullah Gülen’in Mason Locasına kaydı, 1975‘te yapıldı.

1979‘da “SIZINTI” dergisinde başyazar olarak yazmaya başladı.

Derginin adı bile gizli servisi akla getiriyor.

CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, 1999 yılında Gülen’i Ecevit’e takdim etti.

Gülek, ABD’nin Kore’de kurduğu Moon Tarikatı‘nın Türkiye Temsilcisidir.

Tarikatların iyisi” uzun zamandan beri CHP’de kendine yer bulur!

Gülen’in mahkum olduğu bir dava ile devam etmekte olan ve mahkum olması beklenen bir başka dava, Ecevit’in ANASOL iktidarında “Rahşan Affı” ile ortadan kaldırıldı.

Şanslıdır!

1980 Askeri Darbe döneminde hakkında hiçbir takibat yapılmadı.

20 Mart 1981‘de görevinden istifa ederek ayrılan bu “iyi tarikat” liderine, yurtdışına “çıkma” tavsiyesini Ecevit yaptı.

Fetullah Gülen, yurt dışına kaçana kadar, örgütü içerisinde Türkiye İmamı görevini bizzat yürüttü.

Karargahını ABD’de kuran “Kainat İmamı”, kısa sürede 170 ülkeye imam ataması yaptı.

***

Houston Üniversitesi Öğretim Üyesi Helen Rose Ebaugh’ın, -Din sosyolojisi ve Dünya Dinleri Araştırmaları dersleri veriyor- “inanç tabanlı” bir sosyolojik hareket olarak tanımladığı ve orijinal adı “The Gulen Movement” (Gülen Hareketi) olan eseriyle bu hareket hakkında dünyadaki ilk akademik çalışmayı yaptı.

Bu kitabı okuduktan sonra, aklıma gelen bazı hususları araştırma ihtiyacı hissettim.

Aldığım notları paylaşıyorum:

Kitapta, Fetullah Gülen “Türk alimi” olarak tarif ediliyor.

Fetullah Gülen’in ilham kaynağı olması nedeniyle bu hareket, Türkiye sınırlarını aşan ve dünya çapında büyüyen “toplumsal hareket” olarak sunulmaktadır.

Hoca Efendi “ilham kaynağı” olarak ele alınıyor…

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktım.

İlham :

Tanrı’nın peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal aleme özgü duygu ve düşünceler olarak tarif ediliyor.

Hareket100 ülkede 1000‘den fazla okul açmıştır.

Kökünü “Ilımlı İslam”da bulan, “Dinler ve Kültürler Arası Diyalog”u geliştirmeye, böylece küresel barışa katkıda bulunmaya “adanmış” olarak kabul edilmektedir.

“Adanmışlar” hareketidir!..

***

ABD‘de 11 Eylül 2001‘deki terörist saldırı, küresel açıdan bir milat kabul edilmiş ve “Bir din, nasıl olur da binlerce insanın yok edilmesini teşvik edebilir? “ sorusuna yanıt aranmaya başlanmıştır.

11 Eylül saldırısının ertesi günü, Fetullah Gülen Washington Post gazetesine ilan vererek, saldırıları kınamış, faillerin İslam’ı temsil etmediklerini ifade etmiştir.

İslam adına şiddet kullanılmasını kınayan, İslamı radikalizme uzak duran Gülen Hareketi, çağdaş dünyada Ilımlı İslam‘ın kuvvetli bir örneği olarak desteklenmektedir.

Fetullah Gülen, kendi söyleminin “Ilımlı İslam”ı temsil ettiği düşüncesini reddeder, çünkü ona göre, İslam zaten ılımlı bir dindir…

Kanımca kitabın yazarı Ebaugh, sadece “önsöz” ile “sunuş” bölümlerini kaleme aldı.

Bilimsel bir eser görüntüsü vermek için de “içindekiler” bölümünü o hazırlamış olabilir…

İçeriğin tamamen Cemaat mensupları tarafından yazıldığına inanıyorum.

Bu hususun ayrı bir önemi vardır.

İtiraf” gibi de değerlendirilebilir…

Gülen Hareketi”ni meşrulaştırmak ve CIA bağlantısını gizlemek için yazıldığı çok bellidir.

Amacın:

Radikal İslam”ı gözden düşürüp, “Ilımlı İslam”ı kutsamak olduğu anlaşılıyor.

Baştan beri, CIA kontrolünde büyüyen Fetullah Gülen Hareketi, CIA’nın bir alt birim gibi görev yapmak üzere sahaya sürüldüğü tartışmasızdır.

İsrail’in Mavi Marmara baskınından sonra verilen mesajı bunun kanıtıdır.

Gülen:

 “İsrail’in onayı olmada hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır” diyerek onayın hangi otoriteden alınacağını işaret etmiştir.

Belli ki; Gülen, Radikal İslamcı hareketleri ne kadar frenleyebilirse, o kadar başarılı kabul edilecekti.

Yerine göre “napalm bombası” işlevi görecek, yerine göre itfaiye…

Görevlerini ne kadar yerine getirdiğini ise efendileri bilir.

***

Böyle karmaşık işlerin içerisine, siyasi hırsına yenik düşen politikacılar hep girmiştir.

Tecrübelerimiz bize göstermiştir ki, hırs öne çıkınca ideolojiler geri plana düşüyor.

Halkçı Ecevit” bu konuda paha biçilmez dersler verdi bize.

Siyaset adamları, gizli servisler ve halkın çıkarları….

Böylesine karmaşık ilişkileri çözmek ileri bir analiz yeteneği istiyor…

***

17 Kasım 1996 tarihinde MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından imzalanıp, Başbakan Erbakan‘a verilen rapora göre; Fetullah Gülen, Çiller’in kara para aklama işindeki ortağı ve bölgedeki CIA örgütünün en önemli “sivil toplum hareketi”dir.

Hareketin ilk tarifi bizdendir…

Buna karşılık:

Gülen’e yeşil kart vermeyerek, ABD’de oturmasının engellenmesini isteyen ve İçişleri Bakanlığı adına hareket eden savcılar; “Gülen Hareketi’nin finansmanına CIA’nın katıldığı kuşkusunu” ileri sürdüler.

Aynı savcılık, Gülen’in kontrol ettiği mali gücün 25 milyar $‘a ulaştığının vurgusunu yapmıştı.

Gülen’in oturma izni almak için gösterdiği referanslar:

*CIA eski Ankara İstasyon Şefi Graham Fullar,

*CIA Analiz Bölümü eski direktörü, halen ABD Genelkurmay İstihbarat Konseyi’nde görevli George Fides,

*ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve Tayyip Erdoğan’ı başbakanlığa hazırlayan Marton Abromowitz’tir.

***

MİT Ortadoğu Sorumlusu Kaşif Kozinoğlu:

ABD adına istihbarat faaliyetleri gerçekleştirdikleri ve anılan okulların ABD’li istihbaratçıların barınma yuvaları olduğunu” kendi el yazısı ile yazdığı “SIRLAR” adlı kitabında ifade etmiştir.

Ayrıca 3 Mart 1997 tarihinde Başkent Öğretmen Evi‘nde yapılan toplantının konuşma metinleri, AKP Milletvekili Mehmet Sağlam’ın MEB döneminde kitaplaştırılmıştır.

Kitabın adı:

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın Yurtdışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri 2. Toplantısı”dır.

MEB yayınlarından çıkmıştır.

Bu kitap, Fetullah Gülen’in Özbekistan’daki okullarının sorumlusu Mehmet Mesut Ata’nın, bütün okullardaki İngilizce öğretmenleri CIA ajanı olduğunu söylediği yazılıdır.

Eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve yine eski MİT mensubu Nuri Gündeş’in Fetullah Gülen Cemaati’nin ve okullarının ABD istihbarat örgütü ile ilişkileri bulunduğuna ilişkin açıklamaları ve yazıları vardır.

Ecevit’in Cemaat’le ilgili “ortaklığını” ve yurtdışındaki okullara yaptığı övgüleri unutmamak gerekir.

Toprağı bol olsun…

Cemil Can

BOŞ KONUŞAN FOTOĞRAFLAR!

gul-ve-akar-yol-arkadasi-cikti-279998-5

 

Deniz Harp Okulu’nun eski Komutanı Tuğamiral Türker Ertürk, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın kendi beyanına göre 30 yıl önce çekilmiş fotoğraflarını “analiz” ederek, siyasi duruşu ile ilgili bir değerlendirme yaptı.

Kamuoyu desteği veya baskısı ile genelkurmay başkanı değiştirilmediğine göre, böyle bir değerlendirmenin bugün yapılmasının ne işe yarayacağı sorusuna yanıt arayan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, ABD ile savaş halinde olduğumuz bir dönemde, bu tür haberlerin TSK’da moral bozukluğu yaratacağını ve “iç cephede bozgun çıkarma” amacıyla, düşmanlarınız tarafından servis edilmiş olabileceğini ileri sürdü…

Bu değerlendirmeye gereksiz alınganlık gösteren Türker Komutan, belgeleri “Atatürkçülerin sızdırdığını” söyleyerek, 1991 seçimleri nedeniyle -26 yıl önce- TRT’de yapılan ve tüm siyasi parti liderlerinin katıldığı açık oturumun video kayıtlarını paylaştı.

Perinçek o açık oturumda:

Kürt sorununun federasyonla çözülebileceğini, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının bulunduğunu ve askeri yöntemlerle sorunun çözülemeyeceğini savunuyordu.

Bugün o fikirlerini terk etti…

***

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı savunmak bana düşmez, zaten onun da böyle bir şeye ihtiyacı yok, fakat hakkında söylenenler her Türk vatandaşı gibi beni de ilgilendirir.

Çünkü başka Ordumuz yok!

Bu yazıda:

Geçmişte hatalı fikirleri savunanların, daha sonra doğru fikirleri savunmakla saygınlıklarının azalıp azalmadığına yanıt arayacağım…

Başlıyorum:

Komutanın paylaştığı Necip Fazıl Kısakürek’in de olduğu o fotoğrafta çok adam var.

Büyük olasılıkla fotoğrafı onlardan biri sızdırmıştır.

Demek ki -Hulusi Akar hariç- aralarında en az bir Atatürkçü vardı!..

AKP iktidarının, darbe girişimini önlemek için sarıldığı Atatürkçülük, bu aralar sanki TSK mensuplarına yasaklanmış gibi…

Diğer fotoğraflar Londra’da çekilmiştir, onlarda 4 kişi var.

Bir de fotoğrafı çeken beşinci kişi…

Komutana göre o, yoldan geçmekte olan Afganlı bir kızdır!

Aynı mantıkla gidersek:

Bunlar arasında da -Hulusi Akar hariç- bir Atatürkçü aramamız gerekecek!

İsimlerinin gizli tutulmasını isteyen Atatürkçüler de varmış demek!

İlginç…

Yazı içerisinde paylaşılan ve 26 yıl önce çekilmiş olan video kaydını da TRT arşivinden bir Atatürkçü çıkarıp getirmiş ise bu çok iyi bir şeydir!

FETÖ ve Bülent Arınç’a rağmen, TRT’de kendini gizlemeyi başaran Atatürkçüler kalmış demek ki…

***

Söz konusu fotoğraflar özel olduklarından başka bir yerde yayınlanmadıkları da kesin.

Dolayısıyla ilgisiz kişilerin eline kolay kolay geçemezler…

Geriye son bir ihtimal kalıyor.

O da:

MI-6‘nın Exeter gibi üniversitelerde eğitimini sürdüren yabancı uyruklu öğrencilerin fotoğraflarını banyo yaptırdıkları stüdyolardan temin etmesi.

Kuvvetle muhtemeldir.

MI-6′da Atatürkçü olmadığına göre, yine fotoğrafları sızdıran o Atatürkçüyü -Hulusi Akar hariç tabii ki- fotoğraftakiler arasında arayacağız…

Kim olduğunu söyleyin de meraktan çatlatmayın bizi.

Atatürkçüler kendini ne zamandır gizlemeye başladı!..

***

Bir başka husus: Ertürk Komutan’ın Kılıçdaroğlu gibi; “vatan savaşı” falan yok, yaşananlar “saray savaşıdır” demesidir…

Saray’ın savaşa ihtiyacı mı vardı Komutanım?

Başkanlığa geçmek ve rejimi değiştirmek için ihtiyaç duyduğu MHP’ydi onu da aldı.

Bu acı gerçeği gördük ve yaşadık.

MHP’nin yetmediği yerde Y-CHP görevini yapıyor zaten!

Muhalefetin halkoylamasından önceki ve sonraki tutumları bunun kanıtıdır…

Saray’a kimlerin kahya olarak yazıldığı gizli değil artık.

Kusura bakma Komutanım ama, vatan savaşını “saray savaşı” gibi göstermek; çok kötü bir fikir gibi geliyor bana…

Körün fil tarifine benziyor adeta.

ABD Başkanı Trump, PKK‘nın Suriye kolu PYD/YPG’ye ağır silahları yeni teslim etti.

ABD, Türkiye’ye karşı bir terör örgütünü müttefik seçti!

Bu haberi duymamış olamazsınız.

ABD ile Türkiye arasındaki savaş, namlu namluya geldi…

Ayrıca Türkiye rotasını ŞİÖ‘ne çevirdi.

Dolayısıyla cepheler iyice belirlendi diyebiliriz…

Bir asker olarak; bu kadar açık ve görünür durumu “saray savaşı” olarak açıklarsanız, birkaç ay sonra sözlerinizi geri almakta çok zorlanırsınız!

Bir şey daha:

Aydınlık’taki Ergenekon ve Balyoz mağduru eski komutan-yazarların neredeyse tümü, bu savaşın VATAN SAVAŞI olduğu konusunda hem fikir.

Bir tek farklı düşünen sizsiniz.

Hatalı değerlendirme yapma olasılığınız hiç mi yok?

Fikirlerinizi gözden geçirseniz diyorum, eski arkadaşlarınızla bir akşam yemeğine ne dersiniz?..

İçimde kalmasın söyleyeyim:

CHP’den ayrılarak yeni parti kuran ve ağır bir yenilgi alarak siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalan Emine Ülker Tarhan’ın peşinden giden tek general olma unvanı da size aittir.

O zaman da “hatalı analiz” yapmadığınızı söyleyebilir misiniz?

Bir de:

Kontrollü darbe” meselesi var, ona da azıcık temas edelim.

Kontrollü darbe nedir, nasıl yapılır, bu konuda örnekler var mı, darbe kontrolden çıkmasa da kontrol altındakiler bir gün konuşup gerçekleri anlatmazlar mı acaba?

Bir gün olup biteni anlatırlarsa, bu işe kalkışanların hali nice olur?

Darbeciler böyle bir riski göze alabilirler mi?

Bunları da bizim anlayacağımız basitlikte ve basiti bir dille anlatabilir misin?

Darbeye karşı koyanlar güvenlik güçleri Erdoğan’dan yana darbeciler ise Erdoğan’ın kontrolü altında

Komiklik olsun diye söylenmez bu sözler!

Hulusi Akar ve enterne edilen diğer komutanlar, darbeye destek verseydi, yani darbe eskiden olduğu gibi emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleşseydi, yine de başarılı olamaz mıydı?

Onları hangi güç, nasıl durduracaktı?

Bu sorunun yanıtını çok merak ediyorum.

Darbeye karşı koyan meslektaşlarınız ile güvenlik güçlerine haksızlık etmeyiniz.

Lütfen…

***

Son bir şey:

Doğu Perinçek hakkındaki sözlerinizi de çok haksız buldum.

Perinçekçi olduğumu sanmayın sakın.

Ben sadece doğruların peşindeyim…

Onu savunmak en son bana düşer.

Zira savunma konusundaki yeteneğini (1) Ergenekon-Balyoz davalarında gördüm.

Bizim gibilerden çok çok iyidir.

Bir hukukçu olarak ona hayran kaldığımı ve kıskandığımı da söyleyebilirim.

Kumpas mağduru komutan arkadaşlarınız da bu gerçeği görmüş olmalı ki, çoğu bundan sonraki mücadelelerinde onunla birlikte olmayı tercih ettiler…

Perinçek’i, “solu bölmekle” görevli bir eleman gibi göstermenizi oldukça tuhaf karşıladım.

Sol” ne zaman birlikte hareket etti de Perinçek onu bölmeye çalıştı?

Kendilerini “sol” olarak tanımlayan grupların bugüne kadar gelebilen uzantıları, yakın geçmişte PKK‘nın kuyruğuna takılmadı mı?

Daha dün, 12 Mart 2016′da “Halkların Birleşik Devrim Hareketi”ni birlikte kurmadılar mı? (2)

PKK ile “eylem” ve “güç birliği” yapan bu gruplar, hep birlikte “karagücü” kabul edildikleri ABD’ye, asker yazılmadılar mı?

Eşitlikçi-özgürlükçü söylemleriyle bizleri de etkileyen fakat bugün emperyalizmin hizmetine girmiş bulunan sözde “sol“ grupların, geçmişlerinin de pek aydınlık olduğu söylenemez!

Sanmam ama, Perinçek onların bölünmesine katkı verdiyse yanlış mı yaptı acaba?

Bu nedenle onu gerçekten de suçluyor musunuz?

“Sol”un bölünmüşlüğü kendi doğasından gelir, 1957 doğumluların bunu bilmesi gerekir Komutanım.

Böyle bir payeyi Perinçek’e vermeyin, çünkü o kadarını hak etmedi!..

***

Gelelim asıl söylemek istediğime de bitirelim:

İnsanları geçmişte savundukları fikirlerle değil, bugün bulundukları mevzi ile değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Tartışmaların amacı:

Farklı düşüncede olanları “ikna” ederek, doğru olan fikirlerin egemen kılınmasını sağlamak olmalıdır.

İkna edilmiş veya kendiliğinden doğru fikri savunmaya başlayanların, her fırsatta başlarına kalkarak bedel ödettirmek, aşağılamak, defolu göstermek doğru bir davranış olamaz.

Çağdaş insanlara yakışmaz!

Paylaştığınız fotoğraflardan yola çıkarak, bir ilişkinin varlığı söylenebilir ama, fotoğraf üzerinden geçmişi veya geleceği okumaya kalkışmak falcılığın konusuna girer!..

Bir çarpıcı örnek vermek isterim:

Ergenekon ve Balyoz davaları ile Atatürkçü subaylar tutuklanıp zindana atılırken, Türker Ertürk Komutan hedef alınmamıştı.

Bu yüzden kimse onu başka bir ilişki içerisinde gösteremez.

İstifa edip Ordu’dan ayrılmak ise kendi takdiridir.

Bu kararını da kimse eleştiremez…

Çünkü her terazinin çekebileceği siklet farklıdır…

İzin verirse bu noktada Komutana birkaç sorum olacak:

Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevinden kendi isteğinizle ayrılırken, bu önemli makama gelecek olan astınızın sizin gibi biri olmasını garanti ettikten sonra mı istifa etmiştiniz?

Bu yüce makam, sizden sonra FETÖ üyesi birinin eline geçmiş olsaydı, kendinizi sorumlu hissetmeyecek miydiniz?

Bu varsayım gerçekleşseydi eğer, “istifa ederek FETÖ’ye yol açmak”la itham edilmek, size karşı yapılmış büyük bir haksızlık olmayacak mıydı?

Örneğin:

Arkadaşlarınızın size yöneltecekleri; Ordu’ya kurulan kumpasın açığa çıkartılması için Deniz Harp Okulu Komutanı olarak katkı vermek; CHP Trabzon İl Başkanı veya Anadolu Partisi üyesi olarak katkı vermekten çok daha etkili olacaktı, eleştirisine karşı ne diyeceksiniz?

Adı ve soyadı güzel soylu komutanım:

Askerlik mesleğinde kusursuz olabilirsiniz.

Lakin siyasette sandığınız kadar iyi değilsiniz.

Hiç kusura bakmayın ama, siyasi analizleriniz doyurucu değil.

Hiçbir hazırlık yapmadan CHP Trabzon İl Başkanlığına adaylığınızı koyup, sıradan bir kasaba politikacısı karşısında yenilmeniz ise, bu tespitimin en çarpıcı kanıtlarıdır.

Siyasete bulaştıktan sonra, yaptığınız hatalı değerlendirmeleri, dedenizin madalyası veya meslekteki başarılarınızla örtmeniz imkansızdır.

Özür dilemek, hatadan dönmek bir erdemdir.

Yerinizde olsaydım, “Atatürkçüler sızdırdı” başlıklı yazımı yayından kaldırırdım!

Perinçek’i itibarsızlaştırma işini, Aydınlık’tan ayrılan arkadaşlarından daha iyi yapamazsınız…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://www.youtube.com/watch?v=i7tKOYWdZT8

(2) http://www.diken.com.tr/pkk-ve-mlkp-dahil-10-orgut-halklarin-birlesik-devrim-hareketini-kurdu/

akar_gül

 

BİR AFET ÖĞRETMEN!..

afet_inan

07.05.2017 tarihinde TVNet’te yayımlanan “Derin Tarih” isimli programda Süleyman Yeşilyurt, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ı; sevgilisi olarak tanıtmış ve “Afet İnan hiçbir zaman manevi evlat değildir, Çankaya’nın nikahsız ‘firts lady’sidir” gibi skandal ifadeler kullanmıştır.

Bu defa sığlık “Derin Tarih” dergisinden geldi.

Süleyman Yeşilyurt, Turizm Bakanlığından emekli bir ziraat mühendisidir.

O da Fetullah Gülen gibi “komünizmle mücadele derneklerinde” yetişmiş olmakla övünmektedir.

Bu kadarı bile, Süleyman’ın nasıl biri olduğunu ve kimler adına iş gördüğünü anlatmaya yeter.

***

Aynı programa katılan sözde tarihçi Mustafa Armağan‘a İlber Ortaylı Hoca okkalı bir yanıt verdi:

Bunlar cahil adamlar, ne bilirler tarihi. Bir bok bildikleri yok. Ne okuyacak ne bilecek. Allah’ın hödüğü suratına baksan halde turp sattırmazsın” dedi… (1)

Daha önce de Özdemir İnce, Aydınlık gazetesinde “Derin Tarih” dergisi için “Lüks tuvalet kağıdı” benzetmesini yapmıştı.

Bu benzetme nedeniyle İnce, yargılandı ve aklandı, doğru söylediği mahkeme kararına bağlanmış.

TVNet’in yapay gündem yaratma çabası heba olmasın diye, bu defa da Nur Cemaati‘nin “Okuyucular” kolu “hocalarından” Hasan Akar‘ın Atatürk’e yönelik skandal ifadelerinin bulunduğu videosu sosyal medyada paylaşıldı. (2)

Düğmeye nereden basıldığı gayet iyi anlaşılıyor…

***

Tarihleri karşılaştırarak da gerçekleri görmek mümkündür:

Annesini kaybettiği için anneannesi ve babaannesinin desteği ile hayata tutunan Afet İnan, 1908 doğumludur. (3)

Takvimler 1922 yılını gösterdiğinde, Antalya’nın Elmalı İlçesinin 14 yaşındaki başöğretmeniydi.

Ordulara ilk hedef olarak gösterdiği Akdeniz’de Mustafa Kemal Paşanın aydınlanma meşalesini taşıyordu.

14 yaşında bir kız çocuğunu düşünün…

Afet öğretmen, babasının görevi nedeniyle 1925 yılında geldiği İzmir’de, Redd-i İlhak Okulu’na atandı.

Yaşı 17‘ye gelmiş genç bir kız oldu.

O sıralarda, Mustafa Kemal Paşa, öğretmenlerin verdiği bir çay ziyafetinde konuşmak üzere İzmir’e gelmişti.

Takvimler 11 Ekim 1925‘i gösteriyordu.

Afet öğretmen, Ulu Önder’le bu toplantıda tanıştırıldı.

Mustafa Kemal Paşa, hemşerisi olduğunu öğrendiği Afet öğretmenle ilgilendi, ailesi ile de tanışmak istedi.

Bu tanışmanın ayrıntısını merak edenler (4) nolu dipnota baksınlar.

O yıllarda Mustafa Kemal Paşa önderliğinde arka arkaya devrimler oluyordu.

Tek eşliliği ve medeni nikâhı esas alan Medeni Kanun’nun yürürlüğe girmesine daha 4 ay 6 gün vardı.

***

Atatürk’ün eşi Latife Hanım ise 1898 doğumludur.

9 Ocak 1923 ile 5 Ağustos 1925 tarihleri arasında sadece iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kaldı.

Yani, Başöğretmen Afet’i tanıdığında Atatürk’ün Latife Hanımla yolları ayrılmıştı.

Diyeceğim şudur:

Mustafa Kemal Paşa’nın 17 yaşında bekâr bir öğretmenle evlenmesinin önünde; hukuki, dini ve ahlaki bir sorun bulunmamaktaydı.

Kaldı ki, o tarihte yürürlükte olan “Şeriat Hukuku”ydu ve çok eşliliğe de izin vardı.

Bir hatırlatma daha:

Peygamber Efendimizin Hazreti Ayşe ile 9 yaşında evlendiği düşünülürse, geleneğimizde17 yaşında bir kızla evlilik yapmakta hiçbir sorun bulunmadığı, en kalın kafalıların bile anlayabileceği bir durumdur.

Demek ki, Atatürk’le Afet öğretmenin arasında cinsel anlamda bir “elektriklenme” olsaydı rahatlıkla evlenebilirlerdi…

***

Bu gerçekleri tespit ettikten sonra, şu soruların yanıtını arayalım:

Afet İnan için; Atatürk’ün evlatlığı değil birlikte olduğu kadındı, anlamında sözler etmenin amacı ne olabilir?

Afet İnan’ın ailesi, kızlarının Atatürk’le evlenmesine karşı mı gelmişti?

Yoksa gayrimeşru bir ilişkiyi, kabul edecek kadar akıldan yoksun muydular?

Bu aşağılık iftiraları atan zevat, “dini inançlarına aykırı gördükleri için” bu konuyu gündeme taşıdıkları savunmasını yaptılar.

Ama “bademleme” ahlaksızlığı konusunda bir tek kelime söylemediler!

44 yaşındaki bekâr bir adamla 17 yaşındaki bekâr bir kızın evlenmesinin neresi hangi dine aykırı?

Bunlar hangi dinin mensuplarıdır?

Dine aykırı olan iftira atmak değil mi?

Küresel güçlerin bu etki ajanları, günümüzde sıkça yaşanan çocuk tecavüzleri ile ilgili neden tepki göstermediler?

Çocuk tecavüzü dini inançlarına aykırı değil mi?

Türk halkını, bu kadar basit karşılaştırmaları yapamayacak kadar cahil ve geri zekâlı kabul eden bu vatan hainlerine sosyal medyada küfür yağmasına insan bir şey diyemiyor…

Şikâyetçi olanlara ise hak vermemek mümkün değil…

“Küfür ve sövme müsekkini asaptır” diyen Neyzen Tevfik’i mumla arıyoruz…

***

Bu son olayın “son” olmadığı malumumuz…

Lakin, Türkiye’nin gündemi çok dolu.

Düne kadar, gündemin birinci sırasında YSK tarafından “mühürsüz zarfların geçerli kabul edilmesi” vardı.

Bu konu rejimin değiştirilmesi sonucunu doğurduğu için gündemden düşürülmemeli…

ABD’nin PKK/PYD’ye ağır silahlar vermesi, toprak bütünlüğümüzü doğrudan tehdit ediyor.

Bu konuyu da gündemin birinci sırasından indiremeyiz.

Bu iki önemli konu gündemde iken, Atatürk’ün evlatlığı ile “ilişki” içerisinde olduğunu söylemek, gündemi değiştirme çabasıdır.

Bu tür olaylar nedeniyle Atatürk’ün aziz hatırasına hakaret edenlerin ne yapmaya çalıştıklarını tartışmayalım demiyorum.

Sırası gelsin!

Türkiye’nin hayati önemdeki iki konusunu gündemden düşürmek kimlerin işine yarıyor?

Bu sorunun da yanıtı bellidir:

Küresel güçler ile yerli işbirlikçilerinin…

Tuzağa düşmeyelim derim…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/737481/ilber_Ortayli_dan_Ataturk_e_hakaret_eden_Mustafa_Armagan_a_yanit__Bir_b.k_bildikleri_yok__bunlari_diyen_hayvandir.html

(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/736705/Nurcularin__hocasi__Hasan_Akar__Ataturk_e_hakaretler_yagdirdi.html

(3) http://www.evodevcim.com/ayse-afet-inan-hayati-hakkinda-bilgi

(4) https://aydinlik.com.tr/ozgurluk-meydani/2017-mayis/cumhuriyet-kizi-afet-inan

 

“KARŞI TARAFIN SİLAHLARI”

sopali_kişiler

 

Kılıçdaroğlu, Bab-ı Ali toplantısında YSK kararından sonra, protesto gösterileri için halkı neden sokağa çağırmadığını:

Karşı taraf silahlıydı. Bu tür duyumlar aldık” sözleri ile açıkladı. (1)

Y-CHP’ye bu tür istihbarat nereden akıyor?

Yoksa Kılıçdaroğlu falcı mı?

Bir daha okuyalım çok önemli:

Karşı taraf silahlıydı. Bu tür duyumlar aldık. Partidaki arkadaşlarla o gece bunu tartıştık. Ve sürekli eylem, protesto gösterileri için vatandaşlarımıza ‘sokağa çıkın‘ çağrısında bulunmadık. Çok vahim olaylar çıkabileceği endişesi nedeniyle bu sorumluluğu almamaya karar verdik.”

Ana muhalefet partisinin genel başkanına yakışacak sözler mı bunlar?

Sen kimi korkutuyorsun Dersimli?

Sen kimin adamısın söylesene!

Dersimli Kemal; büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’um İzmir’deki bir otelde konuşmacı olarak katıldığı bir toplantıda:

FETÖ darbe girişimi gecesi 51 şehrimizde 30 milyon vatandaş sokağa dökülmüştü, 30 milyonun yüzde 10′unda silah vardı” sözleri ile;

Melih Gökçek’in:

Halk peynir ekmek alır gibi pompalı tüfek alıyor” sözlerini esas alarak strateji belirliyor

Ya da şartların dayattığı eylemlere çapı yetmediği için mazeretler uyduruyor.

Başdanışman Uçum’un verdiği rakama göre, o gece 3 milyon silahlı kişi sokağa inmişti.

O gece silahlı kişileri sayan biri mi vardı?

İçişleri Bakanlığı, başka bir sebeple Türkiye’deki ruhsatlı silah sayısını: 338 bin 52 olarak açıkladı…

***

Gelelim asıl konuya:

Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2019 Ağustos’unda yapılacağı bellidir.

Dersimli Kemal, hükümeti kurmak için aday olmayacağını açıkladı…

O da Baykal gibi aday arıyor!

Bunun anlamı teslim olmaktır.

Hükümeti kurmaya talip olmayan CHP, siyaset sahnesinden çekilmiştir…

***

Bir an için Y-CHP’nin göstereceği adayın ilk turda seçimi kazanacağını düşünelim.

O gün, YSK tarafından karşı tarafın kazandığını açıklanırsa ne yapacağız?

Uçum’un 3 milyon “silahlı” adamı ile sayısını o gün öğrenebileceğimiz karşı tarafın “sopalı” adamları sokağa inmiş olacaklar mı?..

Kemal Kılıçdaroğlu arkadaşlarını partide toplayabilecek mi, toplarsa nasıl bir karar alacaklar?!

O gün alınacak karar, bugün aldığı karar gibi olacaksa, aday göstermeye ne gerek var?

O gün farklı bir karar alınacaksa, aynı karar bugün neden alınıp uygulamıyor?

Yoksa o gün şartlar değişecek, silahlı-sopalı adamların sokağa inmesi engellenecek mi?

Bunu kim nasıl yapacak?

GODOT (2) mu?

Türk halkına Godot’u beklemeyi dayatmak ana muhalefetin liderine yakışıyor mu?

Size yıllardır “Dersimli Kemal karşı tarafın adamıdır” diyorum.

Görevi:

AKP iktidarının devamını sağlamaktır.

O da Devlet Bahçeli gibi bir payandadır…

İktidar olmak veya iktidarı değiştirmek gibi bir niyeti yoktur.

Bu iddiamın onlarca kanıtı sundum.

Görmek isteyenler(3) nolu dipnota göz atsınlar

Bu kadar kanıt ileri sürmeme rağmen, benim hatalı düşündüğüm de kabul edilebilir elbette.

Keşke yanılan ben olsaydım…

Aksi halde, Kılıçdaroğlu’nun korkak ve pısırık biri olduğunu kabul etmek gerekecek.

İki olasılık da kötü!

Bu tespit, iki kere iki dört eder gibi bir gerçekliktir olarak geldi önümüze.

Kemal gibi biri Cumhuriyet’i koruyup kollayamaz, halkın en temel hukukunu savunamaz, Türk halkına önderlik edemez!

***

Dersimli Kemal’in açıklamasından; Türk halkının geleceği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ile ilgili bu kadar önemli konuda; “partideki arkadaşları” ile birlikte karar aldığını öğreniyoruz…

Kemal’in arkadaşları kimlerdir?

Ekmeleddin’in aday gösterilmesi talimatını verenler mi?

Otel odalarında tek başına görüştüğü ABD’nin diplomatlar mı?

Kim bu adamlar?

Kararları aldıktan sonra partinin organlarını toplamak ve onlara dayatmalarda bulunmak istişare kabul edilebilir mi?

***

Gazeteler yazdı:

Milletvekillerine 1 yıl boyunca ödenen maaşların toplamı 120, danışmanlara ödenen ise 160 milyon lira tutuyor.

Her vekilin 2 danışmanı var.

AKP‘nin danışmanlarının ne işler çevirdiğini Uçum’dan biliyoruz.

Peki, Y-CHP’nin danışmanları ne iş yaparlar?

Hangi konularda kendilerine danışılır?

Kamuoyuna bunların isimleri neden açıklanmaz?

Dersimli Kemal’e o gece “karşı tarafın silahlı-sopalı adamları var” istihbaratını bu danışmanlar mı getirdi?

Danışmanların görevi, meşru yollardan hakkını arayacak halkı korkutmak mıdır?

Bir başka merak konusu:

CHP sokağa çıkma kararı alsaydı, danışmanlarını en önde yürütebilecek miydi?

Sine-i Milletten neden korkar CHP?

Yoksa, “her türlü bedeli ödemeye hazırız” sözleri halkı aldatmak için miydi?

Sokağa çıkmak ne zamandan beri suç oldu?

Ülke bu hale geldiyse sayenizdedir…

***

Sonuç olarak:

Y-CHP’nin halka önerdiği teslim olmak, fiili durumu kabul etmektir.

Yeni anayasa önermek” , “Cumhurbaşkanı adayı aramak” ve “aday olmaktan kaçmak” teslim olmanın en açık kanıtlarıdır…

Sonuç vermeyeceği kesin olan “AİHM’ne başvuru” ise sorunu zamana yaymaktır.

Zira bu mahkeme kararlarının bağlayıcılığı yoktur!

AKP’liler bile, sonuçların bu kadar kolay sindirileceğini beklemiyordu.

Nitekim, Erdoğan CHP’nin yeni anayasa önermesini ve Cumhurbaşkanı adayı aramasını bu şekilde yorumladı…

Eeeeeeey Kılıçdaroğlu!

4 Ağustos 2019′da yapılacak olacak seçim sonuçlarını yine YSK açıklayacak!

YSK, Y-CHP’nin danışmanlarından oluşmuyor!

Ne dediğimi duyuyorsun değil mi?

Ateşini ölçtür, ateşini…

Senin gibi bir sefile, bu ülkede mazbata vermezler…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/kilicdaroglu-ilk-kez-acikladi-sokaga-cagirmadik-cunku-1832515/

2) Godot: Samuel Beckett’in kült tiyatro oyunu. Gelmeyeceğini bildiğiniz halde yine de beklemeyi seçen kişinin dramatik halini anlatmak için kullanılan bi kavramdır.

(3) http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/wp-content/uploads/2017/04/Y-CHPnin-faaliyet-raporu.pdf

 

‘YÜREĞİNİN KABUĞUNDA YAŞAYANLAR”

bayrak

ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-I HUKUK CEMİYETLERİ BİRİKİMİ ÜZERİNE KURULMUŞ OLAN

CUMHURİYET HALK PARTİSİNİN ÖRGÜTÜ:


BOŞ TARTIŞMALARI BIRAKIN!..

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE HAYIR” OYU VERENLERİN HUKUKUNU KORUYUN!..


AYM’den İPTAL KARARI ÇIKANA KADAR, AÇLIK GREVİ DE DAHİL, MEŞRU HER TÜRLÜ EYLEME ÖNCÜLÜK YAPMAK ÜZERE HAZIRLANIN!..

ÖDEVİNİZİ YAPIN…

GÜN O GÜNDÜR

TÜRK HALKININ SİZDEN BEKLEDİĞİ BUDUR.

Halkoylamasının yapıldığı 16 Nisan gününden bu yana Türkiye’nin gündemi değişmedi ve kolay kolay da değiştirilemeyecek!..

Mustafa Armağan adlı densizin Atatürk’e hakaret etmesi, hiçbir tutarlılığı ve gerçekliği olmayan iftiralar ile gündem yaratmaya çalışması tuzağına düşmeyeceğiz!..

Öyle soysuzlara yanıtımızı daha sonra vereceğiz…

841‘den fazla ağır hastanın tutuklu yargılanmasına rağmen, Kadir Topbaş’ın damadının “uyku apnesi” gerekçe gösterilerek tahliye edilmesi önemlidir ama, yeri gündemin birinci sırası değildir…

Ana muhalefet liderinin hakimlere sataşması durumu kurtarmaz.

Sokak ağzı ile laf atmak,yandaşların şişini indirse de somut hiçbir kazanımı getirmeyeceği açıktır…

Ana muhalefet partisinin grup toplantısının gündemi bunlar olamaz!

Kılıçdaroğlu, önüne getirilen bu yapay gündemlere acaba neden balıklama atlamaktadır?

Ödevlerini savsaklamasının tartışılmasını bu şekilde önleyebilecek mi?

Nedense AKP de halkoylamasında yapılan kanunsuzlukların tartışılmasını istememektedir.

Bu konuda iktidar ile muhalefet konuşmadan anlaşmış gibidir.

Sözü daha fazla uzatmadan söyleyelim:

Dersimli Kemal’den “harakiri” yapmasını isteyen yok!

Devlet Bahçeli’nin yaptığını yapamayacağını da biliyoruz.

Yapılması gerekeni yapmadığı da görülüyor.

Dolayısıyla elma ağacından kiraz bekleyen yok!

Yolumuzu tıkamasınlar yeter…

Kuvayı Milliyecilerin partisini işgal altında tutanlar:

Ya halka sonuç getirecek eylemler ile öncülük edeceksiniz ya da evinde oturup sonsuza kadar susacaksınız!..

Sizler de yolun sonuna geldiniz…

BAŞTA GENEL BAŞKAN OLMAK ÜZERE;

-ŞOFÖRLER HARİÇ- DANIŞMANLARI İLE BİRLİKTE TÜM ESKİ YENİ CHP MİLLETVEKİLLERİ,

CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI,

BÜYÜK KURULTAY DELEGELERİ,

PARTİ MECLİSİ ÜYELERİ,

BELEDİYE MECLİS ÜYELERİ,

İL GENEL MECLİSİ ÜYELERİ,

CHP KONTENJANINDAN YSK GİBİ ANAYASAL KURUMLARA ATANANLAR,

İŞ BANKASI VE DİĞER KAMU KURUM VE KURULUŞLARDAKİ CHP TEMSİLCİLERİ,

İL VE İLÇE BAŞKANLARI,

İL VE İLÇE YÖNETİM KURULU ÜYELERİ,

İL DELEGELERİ,

BELDE BAŞKAN VE YÖNETİCİLERİ,

CHP’Lİ BELEDİYELERDEN İHALE VE BÜFE ALAN PARTİLİLER,

CHP’Lİ BELEDİYELERİN TAŞINMAZLARINDA BEDAVA DENECEK KİRALAR İLE OTURANLAR;

VELHASIL CHP İLE İLİŞKİLİ OLAN HERKES; ÖNCE ANKARA’DA ANAYASA MAHKEMESİ ÖNÜNDE YAPILACAK OLAN AÇLIK GREVİNE, SONRA DA TÜM TÜRKİYE’YE YAYILACAK YASAL VE MEŞRU EYLEMLERE KATILMAK İÇİN VALİZLERİNİZİ HAZIRLAYIN

SİZLERİ ALANLARDA GÖRDÜKTEN SONRA, BİZ CHP‘YE GÖNÜL VEREN MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİ,TEREDDÜTSÜZ YANINIZDA YER ALACAĞIZ…

KILIÇDAROĞLU’NUN DUYUMUNU ALDIĞI GİBİ “KARŞI TARAF”IN SİLAHLI-SOPALI ADAMLARI YOKTUR!..

BÖYLE BLÖFLERDEN KORKMUYORUZ!..

KALDI Kİ, OLSA BİLEARAYA GİRİP, SİZE KALKAN OLACAĞIMIZA SÖZ VERİYORUZ…

O MÜBAREK VE NAZİK BEDENLERİNİZE BİR ZARAR GELMEYECEK!

GARANTİ VERİYORUZ

KAZANDIĞIMIZ REFERANDUMU, HUKUKA UYGUN VE MEŞRU EYLEMLERLE BUGÜN GERİ ALAMAZSAK, YARIN 2019 SEÇİMLERİNİ KAZANSAKBİLE, YSK’DANMAZBATALARI ALAMAYIZ!

HAKKINI ARAMAKTAN ACİZ OLANLARA BU ÜLKEDE MAZBATA VERMİYORLAR!..

EN HAKLI DURUMDA İKEN YAPACAĞIMIZ MEŞRU EYLEME DAHİ ÖNDERLİK EDEMEYECEK OLANLAR BİZİ TEMSİL ETMİYOR.

KORKAKLAR İLE İŞİMİZ OLMAZ

GEÇMİŞTE OLDUĞU GİBİ YİNE BAŞIMIZIN ÇARESİNE BİR ŞEKİLDE BAKACAĞIZ

BUNDAN BÖYLE;

DÜŞMESİN BİZİMLE YOLA:

EVİNDE AĞLAYANLARI GÖZYAŞLARINI BOYNUNDA AĞIR BİR ZİNCİR GİBİ TAŞIYANLAR!

BIRAKSIN PEŞİMİZİ;

KENDİ YÜREĞİNİN KABUĞUNDA YAŞAYANLAR…” (NH)

Cemil Can

DERSİMLİ KEMAL İLE BAYKAL’IN CHP’YE HÜZÜNLÜ VEDASI!..

 

chp

Deniz Baykal, 2019 da yapılacak başkanlık seçimi için çantada keklik gördüğü yüzde 49‘un adayını tarif etti:

 

“Milletin arkasında duracağı, denenmiş biri aday olmalıdır. Uydurma, yapay siyasetçi değil, tabanla ilişkisi olan biri aday olmalıdır. Tayinle değil, seçimle olmalı” dedi…

 

Denenmiş biri olan Baykal, ana muhalefet olarak görevin CHP’ye düştüğünü belirttikten sonra, adayın belirlenmesinde seçim yapılması gerektiğine vurgu yaptı.

 

Eşit koşullarda adil bir seçim önemli tabi.

 

Hele de önseçim parti içi demokrasinin vazgeçilmezidir.

 

Y-CHP’nin Çankaya İlçesinde yaptığı gibi değil ama.

 

5 bin civarında Alevi üyenin oylarını blok halinde Alevi adaylara verip, yarışı 5000-0 önde başlatarak, CHP’li olmayan Necati Yılmaz’ı (1) birinci çıkartmayı önseçim kabul edemeyiz…

 

Kurt siyasetçi Baykal’ın altını çizdiği asıl konu:

 

Seçime CHP’nin bütün üyelerinin yanında CHP’li olmayıp “hayır hareketi” içerisinde olanların da katılmasını önermesidir.

 

Baykal, Cumhurbaşkanı adayı olarak kendini tarif ediyor.

 

Bu kadarına hakkı olmalı hazretin.

 

Halkta karşılığı var mı o ayrı konu…

 

CHP’nin delegesine güvenmediğini tüm üyelerin aday seçimine katılması ile ifade etmesi Türkçeye hakimiyetinden geliyor.

 

Son derece haklıdır.

 

Halihazırdaki CHP delegesine güvenilmez!

 

Tamamına yakını Dersimli Kemal’in adamıdır.

 

Kanıtlı, ispatlıdır…

 

Bir önceki delegeler, Önder Sav ile Baykal’ın adamlarıydı, CHP’de CHP’li delege ara ki bulasın!

 

Denebilir ki, son 20 yılda CHP’de 6 Ok’a bağlı çok az delege görev yaptı.

 

Onlar da gözden kaçmıştır…

 

Baykal, en büyük hayal kırıklığını kaset olayından sonra delegenin kendisine sahip çıkmaması ile yaşamıştı.

 

Aynı delegasyon, Önder Savı da taca atıp, Kılıçdaroğlu’nun yanında yer almıştı.

 

Zaman içerisinde yenilenen delegeler, nitelik olarak hep aynı kaldığı için güvenilmezdir.

 

Çoğunun belediyelerden büfe ve ihale almak ya da en kabadayısı belediye meclis üyeliklerine aday olmak gibi küçük beklentileri vardır.

 

CHP’nin Y-CHP’ye dönüşmesinde sessiz kalmaları bunun en açık ve görünür kanıtıdır.

 

Pişkinlik fıtratlarında vardır…

 

Dolayısıyla Baykal’ın kendi eserine güvenmemesi doğaldır.

 

Samimi, inançlı, geçmişi ile göz dolduran, karakterli, gözü kara ve etrafına güven veren Mustafa Kemal’in askeri partililere görev verilmiş olsaydı, Sorosçular bu kadar kolay partiyi ele geçirebilirler miydi?

 

Peki, Baykal “yapay siyasetçi” olarak kimi kastediyor dersiniz?

 

Büyük olasılıkla Dersimli Kemal’in Cumhurbaşkanı adayı olarak önümüze koyduğu ve tıpış tıpış oy verdiğimiz Ekmeleddin İhsanoğlu gibi birini.

 

Baykal’ın da oy verdiği Ekmeleddin, 16 Nisan’da yapılan halkoylamasında “evet” oyu verdiğini gururla açıkladı.

 

Bahçeli’nin yanında yerini aldı ve Erdoğan’ın rejimi değiştirme planında üzerine düşeni yaptı.

 

Bu gerici Cumhuriyet düşmanına Baykal da tıpış tıpış oy vermedi mi?

 

Vermediyse bizi neden uyarmadı?

 

Baykal’ın siyaset adamlığına buradaki duruşuna bakarak not verilmelidir.

 

Cumhurbaşkanı adayında aradığı “tabanla ilişkisi ” şeklindeki nitelik, bayağı bir açıklamaya muhtaçtır.

 

Bu konuyu açmamdaki niyetim; Nesrin Hanım ile yaşadıklarını akla getirmek değil ki, o durum beşeri bir zaaftır ve sadece iki aileyi ilgilendirir.

 

Reji odasında “ikinci bölümü” yayına hazırlanan bu üzücü olayı, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirmek dürüst siyasetle asla bağdaştırılamaz…

 

İlginçtir:

 

Baykal, bu olaydan hala FETÖ‘yü bağışık tutmaya devam ediyor!

 

Zaafına yenik düşen yakışıklı liderimizin; siyasi hırsına da yenik düşmesi halinde, çok daha ağır bir fatura ödemek zorunda kalacağımız kesindir.

 

Baykal’ın Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi halinde:

 

Hileye hurdaya gerek kalmadan, Reis kolaylıkla zaferini ilan edebilecektir.

 

Görünen köy kılavuz istemiyor…

 

Baykal’ın bundan sonra Türk halkı için yapacağı tek şey:

 

En güvendiği adamı Yılmaz Ateş aracılığı ile mesajlarını ve siyasi değerlendirmelerini iletmek olacaktır.

 

Yaptığı hataların kefareti olarak aday olmak veya aday göstermek ondan geçmiştir…

 

Geçmiş ola!..

 

***

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu ise Baykal’dan çok daha kötü ve ağırdır:

 

ABD ve AB‘nin adamı olarak siyaset sahnesine sürüldü.

 

Küresel güçler adına görev yaptığı ortaya çıktı.

 

Başka da bir siyasi hedefi yoktur.

 

Arkasında duran merkezden gelen talimatları, harfiyen uygulamaktadır…

 

Kendisinden beklenen temel görev:

 

AKP iktidarının devamını sağlamaktır.

 

Bunun için elinden ne geliyorsa yaptı fakat CHP’nin başına getirilme diyetini bir türlü ödeyemedi.

 

Görevde bulunduğu süre içerisindeki “Y-CHP’nin faaliyet raporu(2) bunun en açık kanıtıdır.

 

CHP’yi iktidara taşımak ve hükümetin başına geçmek gibi bir derdi hiçbir zaman olmadı!

 

Bunu onun artısı gibi sunan bir kesim var.

 

Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili tavrı da siyasette iddiası olmadığını gösteriyor.

 

Anayasa değişikliği ile Başbakanlık kaldırıldı, farkında bile değil!

 

Halkoylamasından sonra Başbakanlık görevini de Cumhurbaşkanı yapacak:

 

Hükümet üyelerini atayacak, yürütmenin başı olacak, yüksek yargı organlarının üyelerini seçecek, HSYK üyelerini atayacak, Üniversite Rektörlerini ve üst düzey bürokratları o seçecek, bütçeyi tek başına yapacak, savaşa ve barışa bile karar verebilecek..

 

Özetle; kaç çocuk doğurulacağını da belirleyecek…

 

Ana muhalefetin lideri bu kadar geniş yetkilerle donanmış Cumhurbaşkanlığına talip değil!

 

Peki nereye taliptir?

 

CHP Genel Başkanlığı’na!..

 

Düşünebiliyor musunuz ana muhalefet partisinin genel başkanı iktidar olmaya talip değildir!

 

Başka türlü söyleyelim:

 

Dersimli Kemal, Cumhurbaşkanlığı için CHP’li olmayan kesimlerin de oy vereceği bir aday belirlemeyi düşünüyor.

 

Mazereti “tarafsızlık” yemini!

 

Cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra, “tarafsızlık yemini” yapacakmış ve o yemini nasıl tutacak onu düşünüyormuş meğer…

 

Bu nedenle aday olmayı “etik” bulmuyormuş!

 

Dersimli Kemal, bu yüzden CHP’li olmayan birinin seçilmesi için çaba gösterecekmiş.

 

Başarılı olunursa CHP’li olmayan o kişi, Cumhurbaşkanı seçilecek ve devleti yönetecek.

 

Yani şimdiki gibi…

 

Peki, bu kişi nasıl biridir, kim olabilir?

 

Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterdiği için pişman olmadığına göre, yine öyle biri, pekâlâ aday olabilir.

 

Bir ara, Orhan Pamuk’un da Cumhurbaşkanlığı için aday gösterilebileceğini savunuyordu.

 

Belki de aklındaki isim odur!

 

Edirne Cezaevi’nin kapılarına adam göndermeye başladı; PKK’nın desteğini almak için Selahattin Demirtaş’ı da aday gösterebilir.

 

Ne bileyim ben, FETÖ’nün hamiliğini yapan Sezgin Tanrıkulu veya Mahmut Tanal neden aday olmasın!

 

Donanımı sınırlı, bağlı olduğu merkez belli, ihaneti tescilli, kılavuzu hain Seyit Rıza ile Şeyh Sait olan birinden, bize kılavuz olabilir mi?..

 

CHP’lilerin; yurtseverlerin, ilericilerin, yüreği çağdaşlıktan yana atan herkesin, bu ülkenin kurtarıcılarının partisi CHP’yi, işgalden kurtarmak için elinden geleni yapması lazım.

 

Halkoylamasından önce MHP’yi işgalden kurtarmak ne kadar önemli idiyse, şimdi de CHP’yi kurtarmak aynı önemdedir…

 

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) http://www.dunya48.com/cemil-can/27480-cemil-can-necati-yilmaz-kimdir-ve-ne-is-yapar

 

(2) http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/wp-content/uploads/2017/04/Y-CHPnin-faaliyet-raporu.pdf

KAPININ ÖNÜNE KONACAK KAPIKULLARI!

kapikulu

 

CHP’nin başının belası haline gelen Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyeleri, Anayasanın 79. maddesine göre seçiliyor.

6‘sını Yargıtay, 5‘ini Danıştay’ın genel kurullarına katılanlar seçiyor.

Bu genel kurullara katılan yargıçları Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) atıyor.

HSYK’nın üye sayısı 13.

Adalet Bakanı kurulun başkanıdır, müsteşarı doğal üyesi.

Geriye kalıyor 11 üye.

4‘ünü (Ak) partili Cumhurbaşkanı atayacak.

Kalan 7 üyeyi TBMM seçecek!

TBMM’nde çoğunluk iktidar partisinde olduğuna göre; onları da iktidar partisinin genel başkanı, (yani Cumhurbaşkanı) işaret ettikten sonra seçecekler.

Bu konuda şüphe var mı?

Demek ki, Danıştay ve Yargıtay’dan “seçilerek” YSK’ya gönderilecek üyelerin belirlenmesinde Reis doğrudan etkili olacak…

Yakışır mı, yakışır!

Bunda hemfikiriz!..

Öte yandan, yeni Anayasa ile Cumhurbaşkanı’na Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkartma yetkisi verildi.

Cumhurbaşkanı’nın tasarruflarını denetleyecek organ var mı?

Sakın Anayasa Mahkemesi (AYM) yargı denetimi yapabilir demeyin!

AYM Başkanı Aslan, çok kızar…

Daha yeni karar vermediler mi:

“KHK’ları denetleme yetkimiz yok!” diye.

Kaldı ki, denetleseler ne yazar!

AYM’nin üyelerini belirleyen kim ola?

Üye sayısını 17′den 15‘e indirdik.

Bunların 12′sini (iktidar partisinin genel başkanı) Cumhurbaşkanı atayacak.

3‘ünü TBMM.

Başka aabir deyişle Meclis’te çoğunluğu olan (Cumhurbaşkanının genel başkanı olduğu) parti.

Bu şekilde oluşan “bağımsız ve tarafsız” AYM, Cumhurbaşkanının (KHK gibi) işlemleri için yargı denetimi yapabilir mi?

Meclis’teki çoğunluk iktidar partisinde olacağından, TBMM siyasi denetim yapabilir mi?

Mevcut durumumuz ne yazık ki budur.

Denetimsiz Türkiye.

Ne yapalım başa gelen çekilir, necip milletimizin iradesi bu şekilde tecelli etti!

Reis’in YSK’ya, AYM Başkanı Zühtü Aslan gibi gözükara bir başkan ve üyeler seçtiğini;

Ve;

Mevzuatta muhalefetin aleyhine kullanılabilecek bazı düzenlemeleri de KHK ile getirdiğini düşünelim.

Reis, öyle bir şey yapmaz, biliyorum!

Peki, o zaman ondan sonra seçilecek olan Cumhurbaşkanının böyle bir şey yapacağını varsayalım.

Reis’ten başka Cumhurbaşkanı seçmek imkansız mı?!

Evet, ben de onu anlatmaya çalışıyordum.

Mevzuat hükümleri ile kafanızı bu yüzden şişirdim….

Ana Muhalefet Partisi’nin lideri Seyit Rıza’nın çömezi Desimli Kemal Efendi:

Şimdi söyle bakalım.

Zamanında “gizli oy” yerine “açık oy” kullanılmasını nedenAYM’ne götürmedin?

Başımıza sardığın bu belayı temizle bakalım…

Bir de:

2019′da yapılacak olan seçimde Cumhurbaşkanlığına aday olacak mısın, onu söyle.

“Parti genel başkanı cumhurbaşkanı adayı olmaz” deme bize…

O kadar da salak değiliz!

İnsanları poposu ile güldürme.

Dürüstlüğün bir yana, komik bile olamıyorsun!

Bundan böyle Cumhurbaşkanı adayları parti genel başkanı olmak zorundadır.

Bunu o kalın kafana sok.

Başbakanlık kaldırıldı!..

Heeeey sana söylüyorum Dersimli Kemal Efendi.

Atı çalan, sadece Üsküdar’a geçmedi.

Üsküdar’da sabah oldu kalk!..

Aday olacaksın, başka yolun kalmadı.

Hiçbir yere kaçamazsın artık…

Bu sefer, önümüze “ekmek için” Ekmeleddin’i aday olarak koyamayacaksın.

Abdullah Gül de CHP seçmeni uyuşmaz, o da olmaz.

Deniz Baykal’ın ise kaseti var.

Yayınlanmamış bülümünü yayın için hazırlıyorlar.

Bize bu defa da Orhan Pamuk’a “tıpış tıpış oy verin” de diyemeyeceksin.

Seçeneksiz kaldın Dersimlim…

Halkoylamasında “Hayır” oyları daha fazlaydı, bu defa hırsızlık YSK’da yapıldı dedin ya…

Sana katılıyorum liderim.

Hem de yüzde yüz bir kesinlikle…

Hadi o zaman halkoylamasını iptal et de görelim.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), “haklısınız” dese bile “alacağınız yok” diyeceği kesin.

Onun yaptırım gücü yok.

2019 seçimlerinde ne yapmayı planladıysan, onu şimdi yap!

Şimdi yap ve halkoylamasını geri çevir.

Bugün bir şey yapamayacaksan o gün zaten yapamayacaksın…

Halka masal anlatmayı bırak…

Daha fazla rezil olma.

Kapıkullarından önce, kapının önüne konmadan, kendin çek git istersen!

İstersen arkandan teneke çalalım.

Tercih senin…

Cemil Can