Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

İSTANBUL ALTIN TEPSİ İÇİNDE…

İmamoglu

 


CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’a ilişkin vaatlerini dinledim.


İmamoğlu:


İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini” ve “İstanbul’un kendi anayasası” olması gerektiğini özellikle vurguladı.


Bu projenin, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı (AYYÖŞ) hayata geçirebilmek için hazırlık aşaması olduğu bellidir.


Dersimli Kemal de 2011’den önce Hakkari Mitinginde:


CHP iktidarında Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın çekince konulan tüm maddelerini imzalayacağız” diye açık açık söz vermişti ve bu sözünü 18. Olağanüstü Kurultay’da da tekrarlamıştı.


Kılıçdaroğlu, amacının yerel yönetimleri merkezi idareye bağımlı olmaktan kurtarıp, karar ve icra organı haline getirmek istediğini hiçbir zaman gizlemedi.


(Görevden alınan HDP’li belediyelerin terör örgütü PKK’ya nasıl lojistik destek verdikleri ve adeta örgütün legal birimi gibi çalıştıkları hafızalarımızda canlılığını koruyor.)


***


Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın imzalanmasını en çok isteyen PKK’dır.


Bu şekilde, merkezi idareye bağımlı olmadan yönetecekleri belediyelerle; PKK’ya finans, lojistik destek ve istihdam olanaklarını kolaylıkla ve sürekli olarak sağlayabileceklerini planlamaktadırlar.


Bağımsız Kürt Devleti” kurmanın olmazsa olmazı olan ”Eyalet Sistemi”ni hazırlık safhası da güçlendirilmiş mahalli idarelerdir.


Önceleri AKP’nin de Programında olan bu ABD planını, “Açılım Süreci”nden sonra ne yazık ki Y-CHP sahiplenmiştir…


***


31 Mart Yerel Seçimlerinden önce, Türkiye’nin 16 milyon nüfuslu en büyük kenti İstanbul’un belediye başkan adayına Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı daha yumuşak ve masum gibi gözüken cümlelerle ifade etmesinin amacı ne olabilir?


İlk bakışta, Kürtlere göz kırparak oylarını almak gibi görülse de Y-CHP’nin üstlendiği misyon itibariyle, kamuoyunun, “Hendek Savaşları”ndan sonra, unutmakta olduğu bu konuyu, bu fırsattan yararlanarak tekrar gündeme getirmek ve “ulusalcı” CHP tabanını alıştırmak olduğu çok açıktır.


İkinci derecedeki amaç ise Kürt oylarının CHP’de toplanmasını sağlamaktır…


Bu sonuç olsa da olur olmasa da; zira Sorosçuların yönettiği Y-CHP’nin, iktidara gelme gibi siyasi hedefi hiçbir zaman olmamıştır.


Onları bütün derdi, ulusal birliği zayıflatmak ve Cumhuriyetin niteliklerini laçkalaştırarak PKK’nın siyasi kolu HDP’ye alan açmaktır…


PKK’ya kol kanat germekle, gizli ittifak yapmakla iktidar olunamayacağı 8 defa test edilmiştir.


***


Nitekim Reis, bu konuyu gündemine almış ve CHP’yi PKK’nın yanında göstererek karşı propagandaya başlamıştır bile.


Bu yarıştan kimin kazançlı çıkacağını ise, 31 Mart akşamı göreceğiz zaten.


Kişisel öngörüme göre, Y-CHP’nin küresel güçler tarafından verilen ödevi (AYYÖŞ) yerine getirme uğruna, bir kez daha İstanbul’u AKP’ye altın tepsi içerisinde sunmaktadır.


Yanılmış olmayı ise çok isterim elbette…


Cemil Can

KORKU MU SÜRÜ PSİKOLOJİSİ Mİ?..

Meshur suru psikolojisi_1

Karadeniz’in dağ köylerinde kış geceleri uzundur; ev sohbetleri meşhur.

İlkokul öğrencisiydim; gözlerim kapanmasın diye kendimi çok zorluyordum, başarılı olamıyordum.

Çoğu kez uyuya kalıyordum ama aklımda kalan hikayeler acayip ilgimi çekiyordu.

O gece Dedem konuşuyordu, sanki film izliyordum; sahneler hala gözümün önündedir:

-Dört kafadar çalışmak için gittiğimiz Kırım’da, orta büyüklükteki bir fırında iş bulmuştuk. Bana verilen hamur yoğurma işini hiç beğenmedim; nihayetinde Mehmet Ağa’nın tek oğluydum, bedeni olarak çalışmaya pek alışık değildim. Doğrusu söylemek gerekirse, hamur işinden de pek anlamıyordum. “Pencül” (1) ile memlekete dönmeye karar verdik. Boğazı (sanırım Kerç boğazını anlatıyordu) yürüme geçecektik, deniz donmuştu. Tükürüklerimiz havada donup misket gibi buzların üzerinde yuvarlanıyordu. Yanı başımızdaki çoban, sürüsünü karşıya geçirmeye çalışıyordu. Buz zayıf bir yerinden kırılmaz mı, koyunlardan biri, o delikten denize düştü. Arkasından gelen koyunlar birer birer bu delikten aşağıya atlamaya başladılar. Çoban ha bire değneğini sallayarak onlara engel olmaya çalışıyordu, ama nafile. Değneği sola doğru salladığında sağ tarafından oluşan boşluktan bir koyun deliğe atlıyor, sağa doğru salladığında sol tarafından. Koca sürü, ben deyim 500, siz 200 kabul edin, 15-20 dakika içerisinde telef oldu…

-Siz nasıl karşıya geçtiniz?

-Buz üzerindeki ağırlığı azaltmak için birbirimizden biraz uzaklaştık, çok dikkatliydik tabii. Bizim de elimde değnekler vardı, buzu körler gibi yoklayarak yol alıyorduk. Çıkan tok sese göre, buzun kalın olduğunu varsayıp, oradan yürüyorduk. Korkuyorduk ama karşıya geçmeyi de başardık…

-!

***

Çok ilgimi çeken bu hikayenin uydurulmadığına, yıllar sonra komşumuzun koyunlarının tarla duvarından atlarken, tıpa tıp aynı hareketi yapmış olmalarını gördüğümde inandım.

Sonralardan birkaç kez daha benzer koyun davranışlarını gözlemlediğim olmuştur…

Ancak bugün, bu davranışın bilimsel adını öğrendim:

Sürü psikolojisi” imiş!..

***

Halk içerisinde negatif çağrışımlı -hakaret- olarak kullanılan “Sürü psikolojisi” tanısı, kısaca; “kendin olamamak”, “başkasına boyun eğmek” ve “çoğunluğa uymak” olarak tanımlanıyor.

Bir yaşıma daha girdim, iyi mi!

Meşhur Amerikalı Psikolog Solomon Asch, “boyun eğme” ya da “gruba uymayı” hem iyi hem de kötü yönleri olan bir davranış olarak ele alıyor. Sadece çoğunluk yapıyor diye insanların doğru bulmadıkları şeyleri yapmasını; gruptan “dışlanmamak” ve toplumsal baskılara karşı duramamanın bir sonucu olarak değerlendiriyor. (2)

National Geografik dergisinin video kayıtlarını yayınladığı bir başka deney, (3) sürü psikolojisinin insan davranışlarında ne kadar belirleyici olduğunu göstermeye yetiyor.

Aynı amaçla yapılan “Asansör Deneyi” (4) ise komikliğin de ötesine geçmiş…

Güler misin ağlar mısın, sana kalmış!

Bu deneylerin video kayıtlarını izlemeden bu yazının devamını okumanıza izin vermiyorum.

Bu satırdan itibaren bir kısmınıza güle güle…

***

Arkadaşlarımla zaman zaman tartışırız:

Türk toplumu, dinlerken -demokrasi ve laiklik gibi- bilimsel ve çağdaş fikirleri başını sallayarak tasdik etmesine rağmen, sandık başına gittiğinde neden bu değerleri ortadan kaldıracak şekilde hareket ediyor, kendi yaşamını ve gelecek nesilleri zora sokacak siyasetçilere neden destek veriyor acaba?

Doğru yanıt:

Korku” ve “Sürü psikolojisi”dir…

Sürü” sözcüğü geçiyor diye, alınganlığa gerek yok, davranışın bilimsel adı böyledir.

Bazı delilere “ruh hastası” deniyor ya, onun gibi bir şey işte…

***

Küçük de olsa bir “bedel” ödeyeceğine inanan insanlar, kendi doğrularına aykırı davranışlarda bulunabilirler mi?

Ne yazık ki, yanıt olumludur; bulunuyorlar…

Az da olsa bir “yarar” elde edeceğine inanan insanlar, ait olmadığı bir grubun üyesi gibi davranabilirler mi?

Bu sorunun da yanıtı olumludur; davranabilirler…

Yakın çevremizde yapacağımız basit gözlemlerle, bu tespitlerin doğru olduğunu sınayabiliriz.

İnsanları kendi olmaktan çıkartan bu rezillik kaderimiz olabilir mi?

Elbette ki değildir.

Doğru bir siyasal önderlikle, toplumu bu bataklıkta debelenmekten kurtarmak mümkündür…

Nerede o günler, nerede o liderlik!..

***

Az sonra anlatacağım örnek, çoğumuzun ne kadar ağır bir bunalım içerisinde olduğunu göstermeye yetiyor:

Birkaç gün önce, Sosyal Medyada (WhatsApp) oluşturduğum; 256′sar kişilik (Toplam 512 ) iki grupta -ki bunların tümü telefonumda kayıtlıdır- kişilerden; 23′ü, grubu hangi amaçla kurduğumu ve grup kurallarının neler olduğunu bekleme sabrını bile gösteremeden gruptun ayrılmışlardır.

Kolayı seçme alışkanlığımızı gözden geçirmek zamanıdır!

127′si ise grup kurallarını açıklamamdan sonra ayrıldılar!

Onların ki, biraz daha farklı; belki de geç kalmışlardır. Olamaz mı yani?

(Mesleklerinin gereği olarak ayrılmak zorunda olanlar ile telefonla arayıp, gerekçesini bildirerek ayrılanlar, bu tartışmanın dışındadır, zaten onları da ayrılmış saymıyorum.)

Ayrılan bu arkadaşlarıma, her hafta en az bir -siyasi/hukuki içerikli- değerlendirme yazısı zaten gönderiyordum.

Bugüne kadar ne bir eleştirilerine muhatap oldum, ne de kendileri ile paylaşımda bulunmamam konusunda istediklerine tanık oldum…

***

O halde değişen neydi?

Bir sorun vardır mutlaka, acaba bu sorun nasıl oluştu? Onu hepimiz için araştırmaya başladım.

İnsanların birbiri ardından gruptan ayrılmalarını tetikleyen neden, gerçekten “korku” mudur, yoksa “sürü psikolojisi” mi, ya da her ikisi mi?

Bu sorunun doğru yanıtı alabilmek için bir “uzmanlardan” yardım almaya ihtiyacı içine girdim.

Diyaloğu dikkatlice izleyin lütfen:

-Telefon rehberinde olmakla, kurduğunuz bir grubun üyesi olmak arasında ne fark var, sizce değişen nedir?

-Tek fark var: Grupta, üyeler diğer üyelerinin kim olduğunu görebiliyor ama telefon rehberimde kimlerin kayıtlı olduğunu, diğerleri göremez…

-Değişen tek bu husus mudur?

-Evet, sadece budur…

İki soruya doğru yanıtlar vererek, aradığım yanıtı aslında ben de buldum:

Kişileri rahatsız eden, diğer kişiler tarafından biliniyor olmaktı!..

!

***

-“Korkmak” insanca bir duygudur kabul ediyorum, başkaları tarafından “şüpheli” bir yere ait olmak şeklindeki yargı, korkma nedeni olabilir. Peki, gerek telefon rehberinin ve gerekse “WhatsApp” grubunun oluşturulmasında dahli olmayanları, alel acele ayrılmaya iten dürtü ne olabilir?

-En doğru cevabı alabilmek için onlara sorman gerekir. Kişisel fikrime göre, grup yöneticisinin bilinen kimliğine göre bu sorunun yanıtı değişir. Örneğin; hem iktidara hem de muhalefete ağır eleştiriler yönelten muhalif biri ise, her an başı belaya girebilir gibi değerlendirilir. Öyle birinin oluşturduğu haberleşme grubu, gün gelir “örgüt” gibi değerlendirilebilir korkusu kendiliğinden oluşur. Böyle bir “riski” herkes göze alamaz. Bu noktada duyulan korku, aşırı abartılı olmakla birlikte, insanca kabul edilmelidir. Fikrimce, demokratik olmayan ve hukukun üstünlüğüne saygı duyulmayan ülkelerde, insanların “potansiyel tehlike” olarak gördükleri kişi ve durumlardan uzaklaşmak için kendilerine göre bazı tedbirler alırlar ki, bunda bir yanlışlık yoktur. Büyük olasılıkla, ayrılmalar bu nedenledir. Çok samimi olduğunuz arkadaşlarınızla bire bir görüştüğünüzde, size doğruyu söyleyeceklerine eminim…

-Görüşüp soracağım…

-İkinci olasılık psikolojiktir; ayrılmaların sebebi eğer bu ise, bunu kolay kolay öğrenemezsiniz! Zira kimse “sürü psikolojisi” nedeniyle öyle hareket ettiğini kabul etmeyecektir. Bu nedenle ayrılanlar, ya birinci sebebi ileri sürecekler ya da akla gelmeyecek saçma sapan başka bir sebep göstereceklerdir. Verilecek yanıtlar karşısında gülmekten kırılabilirsiniz…

-Onu da deneyeceğim…

***

Aslında bir sorun daha vardır:

-Grup dışında iken rahatsız etmeyen paylaşımlar, grup içerisinde neden rahatsızlık yaratıyorlar?

-Tam olarak şunu mu demek istediniz: “WhatsApp”ta kayıtlı bir arkadaşına gönderdiğin, söz gelimi bir makale onu rahatsız etmiyor; bu yüzden sizi eleştirmiyor veya paylaşımınızı silmiyor ama onu bir gruba dahil ettiğinizde gruptan çıkıveriyor, öyle mi?

-Evet tam olarak öyle.

-Buna uygun bir özdeyişimiz vardır: Anadolu’da böyle davranışlar için Hem İsa’ya hem Musa’ya yaranma çabası derler.

-Şark Kurnazlığı yani.

-Onun gibi bir şey…

***

Son bir soru daha, çok uzadı farkındayım:

-Arkadaşlarım gruba kendi istekleri ile girmediklerine, ve -olası- paylaşımların hiçbirinden sorumlu olmayacaklarına göre, neden korkuyorlar acaba?

-Bu soruya yukarıda biraz üstü kapalı yanıt vermiştim. İleride bir gün, grubun “örgüt”, kendilerinin de “örgüt üyesi” gibi değerlendirilme olasılığını düşünmüş ve bu olasılığa karşı kendilerince böyle bir “önlem” almış olabilirler. Grubun içerisinde kimlerin olduğunu grup üyeleri bilebildiği için, ileride kendi aleyhlerine bir durum olursa, diğer üyelerin “tanıklığı”nı ortadan kaldırarak, kurtulmanın alt yapısını hazırlamaya çalışmışlardır! Gizli bir şey olabilir düşüncesi, onları böyle bir tedbir almaya yöneltebilir. Yani bu durumu peşinen aleyhlerinde olan bir delili ortadan kaldırma çabası olarak değerlendirebilirsin. Hukuken hiçbir sorumluluk doğurmayacak olan, başkası tarafından bir gruba üye yapılma durumunu bertaraf etme dürtüsünü, bir tür “savunma refleksi” olarak da kabul edebiliriz…

-Biraz havanda su dövmeye benziyor gibi. Peki, bu kadar şüphecilik sizce normal midir?

-Elbette ki değil, “aşırı şüphecilik(5)paranoyaya kapıyı açar(6)

***

-Anlaşılıyor ki, toplumu gerilim politikaları ile bir yerden bir yere savuran, yıllarca tehdit ve baskı ile yönetenlerin, ortaya çıkarttıkları sağlık sorunları da vardır ve çözümleri ortada kalmıştır.

-Ne yazık ki, güven veremeyen muhalefet, bu rahatsızlıkları hafifletecek yerde, daha da kronikleşmelerine neden olmaktadır. Antidepresan kullanımının, 9 yılda yüzde 160 artarak rekor düzeye ulaşması (7) ruh sağlığımızın durumunu ayan beyan göstermektedir. Dünyada ve çevremizde ne olup bittiğini öğrenip rahatsız olacak yerde, kapısını ve pencerelerini sıkı sıkı kapatıp, kendi dünyasında yaşayan insanların sayısını öğrenebilsek, küçük dilimizi yutacağımızdan eminim!

-Desenize, dış müdahalelerden korkma kaygısı, insanları sorunlara çözüm üretememe veya başkalarının ürettiği çözümleri mantık süzgecinden geçirmeden peşinen reddetme noktasına getiriyor.

-Ağasının yönlendirmesine göre oyunu kullanan marabaların, özgün bir fikri olmadığını sanmayınız; çaresizlik ve açlık insanı ne hallere sokar, bunu oralardaki sandık sonuçlarından kolayca görebilirsiniz…

-İtirafta bulunabilir miyim üstadım: Başkanı olduğum sandıktan, bizim partiye bir tek oy bile çıkmamıştı. Ben aynı zamanda o sandıktaki parti temsilcisiydim. Sayım yaparken, geçersiz oy kabul etmemiştik ama benim oyum nasıl olduysa buharlaşmıştı… Durumu parti müfettişine böyle açıklamıştım!

(Böyle bir şey olamaz elbette; “buharlaşma” hikayesi benim uydurduğum kocaman bir yalandı. Yalın gerçek ise şöyledir: O seçimde genel başkanıma kızdığım için sandığa boş zarf atmıştım!)

Sonuç:

Bu memleket bizimdir ve her birimizin payı bir diğerimizle aynıdır; o halde memleket meselelerine birlikte çözümler üreteceğiz, birlikte mücadele edip, bu karanlıktan birlikte kurtulacağız…

Bunun için birbirimizi dinlemek zorundayız. Başka yolumuz kalmamıştır…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Dedemin arkadaşının adını çoğu kimse bilmezdi, lakabı ile çağrılırdı.

(2) http://www.psikolojitestleri.com/259-89-blog-makale-cogunluga-uyma-meshur-suru-psikolojisi.aspx

(3) https://www.youtube.com/watch?v=WRAeops58b8

(4) https://www.youtube.com/watch?v=5Z1cnU1nQb0

(5) Kuşkuculuk, septisizm, skeptisizm veya şüphecilik, her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını, mutlak’a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi görüştür.

http://felsefet.home.uludag.edu.tr/kaygi/dergieski01/08.pdf

(6) Paranoya, aşırı endişe veya korkuyla karakterize edilen, sıkça mantıksız kuruntularla bilinen bir rahatsızlıktır.

Paranoya, bireyin herhangi bir olay karşısında olayın oluşumundan farklı olarak gelişebileceğini kendi içerisinde canlandırma yolu ile öne sürdüğü ve sınırsız sayıda çeşitlendirebileceği hayal ürünlerinin tümüdür.

http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvUGFyYW5veWE

(7) https://www.cnnturk.com/saglik/turkiyede-antidepresan-kullanimi-artti?page=1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SÖZCÜ SAVUNMAYI BIRAKIP GÖREVİNİ YAPMALIDIR…

Mariya Zaharova_1

 

Sözcü yazarlarına karşı açılan davanın, “FETÖ davalarını sulandırmak” veya “FETÖ’yü aklamak” amacıyla yapıldığını savunmak, akla ziyan bir tespittir.

Zira Sözcü’nün FETÖ ile irtibatını /iltisakını kanıtlara bağlamak imkânsız bir iştir.

Hal böyle olunca, bu davanın açılmasındaki amacı başka yerlerde aramak gerekir:

Amaç; Sözcü yazarlarını mahkûm etmek olmayacağına göre, AKP iktidarının her zaman yaptığı gibi “gündemi değiştirmek” olduğu son derece açıktır.

İktidar gündemi değiştirmekte başarılı mı?

Evet…

***

Güncel olarak tartışılması gereken konular:

-Enflasyonun yüzde 20′lerin üzerinde dolaşması, buna rağmen emeklilerin aylıklarına enflasyonun çok altında artış yapılmak istenmesi,

-Asgari ücretin “açlık sınırı”nın altında kalacağının anlaşılması,

-2019 Bütçesi görüşülürken, iktidarın 2018 Bütçesini nerelere ve nasıl harcandığının hesabının vermemesi,

-TBMM adına denetim yapmakla görevli Sayıştay raporlarının gözden kaçırılması, iktidar aleyhine rapor hazırlayan kamu görevlilerinin görevlerinden alınması,

-Özelleştirilmelerden elde edilen paraların hesabının sorulmaması,

-Otoyollar ve köprüleri yapan müteahhitlere sağlanan devlet garantili rantların, bu yol ve köprüleri kullanmayan vatandaşlardan toplanmasındaki adaletsizlik,

-Diyanet İşleri Başkanlığının imamlara gönderdiği -en az on gence ulaşarak- “gençlik kolları” kurulması ve bu örgütlenmenin ne amaçla yapıldığının tartışılmasıdır.

Türkiye’nin sınırlı sayıdaki muhalif yazarı, birinci sıradaki bu işleri bırakıp, Sözcü’ye açılan davanın siyasi olduğunu anlatmaya; haklarında dava açılan yazarlar ise kamuoyu önünde FETÖCÜ olmadıklarını ispatlamaya çalışıyorlar…

İddia makamı kanıtlarını sunamıyor ama iftiraya uğrayanlar savunmalarını yapıyorlar…

Böyle çabalar sonucunda, bu dava geri çekilemeyeceğine veya kamuoyu ikna edilerek beraat kararı alınamayacağına göre; muhalefete kurulan bu tuzağa düşmemek en doğru strateji olsa gerekir.

Muhalifler; kişisel savunmalarını yapmak yerine, muhalefet görevini yerine getirmelidirler…

***

Kabul etmek gerekir ki, siyasi irade, asıl tartışılması ve eleştirilmesi gereken hususları geri plana atmayı başarmıştır.

Muhalefet çizgisinde duranların bu oyuna düşmemesi gerekirdi.

Muhalefet, asıl görevi olan halkı aydınlatmaya devam etmeliydi.

Eğer bir ülkede muhalefetin ne yapması gerektiğini iktidar belirliyorsa, o ülkede muhalefetin varlığından söz edilemez.

Sözcü, savunma yapmayı bırakıp, halkın sözcüsü olma misyonunu yerine getirmelidir…

MUHALEFETİ DE KENDİ SEÇMENİ UYARMALIDIR…

Siyasi iktidarın muhalefetin ne yapacağını belirlemesinin yarattığı kafa karışıklığından yararlanan ana muhalefet partisinin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu (KK) da bu fırsattan yararlanarak, kendi özel gündeminin gereğini yapıyor:

KK’nın, KKTC ziyaretinden sonra yaptığı açıklama ile Y-CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün yaptığı açıklama örtüşüyor.

İkisi de Türkiye’nin Mısır ve İsrail’le işbirliği yapmasını öneriyorlar!

Y-CHP, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz sorununun temelini, “Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile bozulan ilişkilerine” bağlıyor, doğal olarak çözümü de bu tespite bağlı olarak gösteriyor.

Kılıçdaroğlu, ABD-İsrail ilişkilerinin düzeltilmesi gerektiğini ve Batı Asya ülkeleri ile kurulan ilişkilerin doğru olmadığını savunuyor.

İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, Akdeniz’de kurmak istedikleri enerji denkleminin (stratejik işbirliğinin) Türkiye’ye karşı olduğu son derece açık iken, Kılıçdaroğlu’nun “bu cephede yer alalım” önerisini anlamak mümkün değildir:

“Müzakereler hemen başlasın, devam etsin, biz de destekleyelim” demek (1) karşı (düşman) tarafın yanında yer alalım anlamındadır…

***

KK, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya destek veriyor.

Bu desteğin ne anlama geldiğini Akıncı’nın ne yapmak istediğinden öğrenelim:

Akıncı ne istiyordu?

Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçmesini, Türk askerlerinin adadan çekilmesini ve bir miktar da toprak tavizi verilmesini.

Kısaca Rumların bile kabul etmediği Annan Planı‘nın hayata geçirilmesini istiyor.

Bunun karşılığında, Kıbrıs’ın AB’ye verilmesini, KKTC vatandaşlarının da ikinci sınıf Kıbrıs vatandaşı olmasını çözüm gibi görüyor.

Dersimli Kemal, Mavi Vatan’ın güvenliği, Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinin tehlikeye atılması ve Türk Donanmasına Akdeniz’de bir deniz üssü işlevi gören adanın, fiilen ve hukuken elden çıkmasında sakınca görmüyor.

Yani, Kılıçdaroğlu ile Akıncı aynı cephededirler.

İkisi de “ver kurtul” tezini savunmaktalar..

Türkiye’nin PKK/PYD/YPG’ye üçüncü harekâtı yapacağı bir sırada, Kıbrıs konusunun, üstelik de ana muhalefet partisi tarafından gündeme taşınması, oldukça anlamlıdır…

SAVAŞI KÜÇÜMSEMEK BEŞİNCİ KOL FAALİYETİDİR…

ABD’nin gözetim, yardım ve koruması altında terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’nin silahlı yapılanması olan YPG’nin, düzenli ordu şeklinde örgütlenme çalışmalarının hızlandırılması ve diğer askeri koşulların elverişliliği gözetilerek, TSK’nın PKK’ya karşı üçüncü büyük harekâtını başlatması, yurtsever komutanlar tarafından zorunlu görülüyorsa, başımız gözümüz üstündedir.

Tam da birlik ve beraberlik içerisinde hareket edilmesi gereken bu dönemde, Kıbrıs gibi diğer tartışmalı konuların gündeme taşınması ile bu harekâtın “yerel seçimleri kazanmak” amacıyla yapıldığının savunulmasını, beşinci kol faaliyetleri olarak değerlendirmek gerekir.

TSK’nın yurt dışında operasyon yaptığı bir sırada, hayat pahalılığını protesto için, “tilki tv”nin Atlantik ötesinden gelen talimatlara uyarak halkı sokağa çağırması da kabul edilemez.

Muhalefetin bu tür çağrılara değer vermesi siyasi intihar olur.

Türk halkının, böylesine kritik dönemlerde, bu tür örgütsüz densizliklere itibar etmeyeceği de bir başka gerçekliktir.

Operasyon kararından önce yukarıda saydığımız nedenleri protesto etmek amacıyla halkı bir siyasi disiplin çerçevesinde muhalefet sokağa çağırsaydı, haklı ve yerinde olan bu çağrıya biz de uyardık.

Savaş kararından sonra yapılacak olan çağrı, PKK’yı kurtarmak içindir, buna asla destek verilemez!

Yurtsever duruşun böyle olması gerekir.

Buna rağmen Reis’in bu zafiyeti, fırsatı ganimet gibi değerlendirmesini kabul etmek de mümkün değildir.

Hele de Fransa’daki “Sarı Yelekliler”in eylemleri ile Gezi Olayları’nı benzetmek ve buradan çıkış yaparak; yurttaşların Anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını kısıtlamaya kalkışmak ve gereksiz yere gözdağı vermek, Cumhurbaşkanına hiç yakışmamıştır…

***

TSK’nın sınır ötesi operasyonunu salt terörle mücadele olarak değerlendirmek hatalıdır.

Zira işin içerisinde bölge ülkeleri Rusya, İran, Irak, Suriye ve Türkiye ile birlikte ABD, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ve koalisyon güçleri de vardır.

Bu bir savaştır.

Ve savaş bu iki cephe arasındadır.

Atlantik güçleri ile Avrasya güçlerinin karşı karşıya olduğunu görememek siyasi körlüktür.

Rusya Dış İşleri Sözcüsü Mariya Zaharova‘nın:

“Türk meslektaşlarımızla terör karşıtı operasyonlar düzenlenmesi de dâhil olmak üzere Suriye ile ilgili her konuda temas halindeyiz” sözleri (2) bu savaş gerçeğini vurgulamaktadır.

Aynı şekilde, Pentagon sözcülerinden Binbaşı Sean Robertson‘un:

“Koordinasyonsuz askeri operasyonlar ortak menfaatlerin altını oyacaktır” sözlerinden sonra;

“ Suriye’nin Kuzeydoğusunda, özellikle de ABD askerlerinin bulunduğu veya yakınlarında olduğu bölgelere yönelik herhangi bir tarafça atılacak tek taraflı bir adım büyük bir kaygıdır ve bu tür adımları kabul edilemez addederiz” (3) demesi de savaşın (gerçek) taraflarını açıkça ortaya koymaktadır…

***

Bu gelişmeler karşısında PKK’nın yayın organı ANF‘de yayınlanan ve PKK üst yöneticilerinden birinin kaleme aldığı anlaşılan analizde:

“Türk devletinin ne yapmak istediği anlaşılıyor ama ABD’nin ne yapmak istediği ciddi şüphe uyandırıyor” denmekle, (4) PKK/PYD’nin ABD’ye kara gücü olarak hizmet verdiği ve fakat her an satılma tehlikesi ile karşı karşıya oldukları gerçeğinin altı çizilmektedir.

Trump’ın PKK yöneticilerinin başına ödül koymasından sonra başlayan panik, bazı YPG militanlarının Suriye güçlerine teslim olmasına kadar gitmekle, işlerin ciddiyeti ortaya konmaktadır.

Yaşamakta olduğumuz bu sıcak savaşı küçümsemek, “siyasi rant” elde etme amaçlı olduğu söylentisini yaymak hiç tartışmaya mahal vermeyecek şekilde beşinci kol faaliyetidir…

Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

 

(1)https://www.aydinlik.com.tr/denklem-turkiye-ye-karsi-kuruldu-turkiye-aralik-2018

 

(2) https://tr.sputniknews.com/columnists/201812131036615451-firatin-dogusu-operasyonu-astanayi-guclendirecek-ceyhun-bozkurt/

 

(3) https://www.aa.com.tr/tr/dunya/koordinasyonsuz-askeri-operasyonlar-ortak-menfaatlerin-altini-oyacaktir/1337119

 

(4) https://www.aydinlik.com.tr/pkk-da-telas-abd-bizi-satiyor-turkiye-aralik-2018

 

ASTANA’NIN FİŞİ!..

1_23

 

Artık Astana’nın fişini çekme vakti geldi” sözleriyle Türk halkının tepkisini çeken James Jeffrey ABD’nin Suriye Özel Temsilcisidir.

Türkiye’yi Astana sürecinden kopartmak amacını gizlemiyor.

ABD’ye göre, Astana ruhu küçük bir hamle ile öldürülebilir!

Türkiye’yi Cenevre masasına çekebilmek için kim bilir Jeffrey’in çantasında neler vardı.

Türkiye ve Rusya’nın girişimi ile yaratılan İdlib’deki çatışmasızlık bölgesinde küçük grupları kışkırtarak barış ortamını bozmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Türkiye sınırında 12 gözlem noktası oluşturarak, kara gücü olarak sahiplendikleri PKK/PYD’ye kalkan oluyorlar.

Silah sevkiyatına ise hiç ara vermediler…

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağı olası operasyonu engellemek için kim bilir daha ne yalanlar söyleyecekler…

Jeffrey’in son yalanını:

“(Gözlem noktalarının) Amacı, taciz ateşi açılmasından vazgeçirmek” olarak kayıtlara geçirdi. (1)

***

ABD’nin Suriye’nin ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan bu düşmanca tavırları karşısında muhalefet partilerinin söyleyecek sözü yok mudur?

Dış güçlerin desteği ile “iktidara” gelebilecekleri düşünü kuranların, bu güçlere karşı söz söylemesi düşünülemez zaten.

İktidara gelebilmek için toprak bütünlüğümüzü tehdit edenlere en uygun düşen sıfat “düşman”dır.

Düşmanla işbirliği içindekilere de işbirlikçi denir elbette.

ABD’nin güney sınırımızda “Kürt devletçiği” kurma planı, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile bozulmuştu.

Kim ne derse desin, bu operasyonlarda Rusya’nın hava savunma sistemleri bizim için çalıştı.

Uçak krizinden sonra Suriye sınırında uçak kaldıramadığımız o talihsiz günler geride kaldı.

Yaşamakta olduğumuz süreçte, başta Rusya olmak üzere bölge ülkelerinin katkıları unutulamaz.

Şu ana kadar 8 bin PKK’lıyı eğiten ve 30 bin PKK’lıyı daha eğitmeyi planlayan ABD, işte bu sürecin fişini çekmek istiyor.

Muhalefetin ise buna bir itiraz yok…

***

Jeffrey’i bir tek Türkiye Gençlik Birliği (TGB) protesto etti.

Dış İşleri Bakanlığı önünde “Mehmetçiğin katili Amerika” sloganı atan yurtsever gençler, “Astana’nın değil ABD’nin fişini çekeceğiz” dediler… (2)

İyi ki TGB var…

CHP Gençlik Kollarının adı var, kendi yok!..

***

Kemal Kılıçdaroğlu, yerel seçim öncesinde Abdullah Gül ile neden görüştü?

2,5 saat ne konuştular?

Görüşmeyi yalanlamayan Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül ile dış politikayı konuştuk dedi.(3)

Diyelim dış politikayı konuştular, bu konuda bir açıklama yapmaları gerekmez mi?

Hükümetin dış politikasını eleştiriyorsa, yerine ne önerdiğini ana muhalefetin lideri seçmene açıklamaz mı?

Dersimli Kemal, dış politikayı fiilen belirleyenlerle değil, AKP’nın dışladığı eski Cumhurbaşkanı ile neden konuşur acaba?

Erdoğan’a karşı Cumhurbaşkanı adayı yapmak için atmadığı takla kalmayan Kılıçdaroğlu’nu, Gül’le aynı karede poz vermeye mecbur eden ABD’den başka ülke olamaz…

***

Ergenekon ve Balyoz tertiplerini “delillendirin” diyen, FETÖ’nün devletin en önemli kurumlarına sızmasında birinci derece rol alan, 15 yıllık AKP iktidarı süresince Anayasaya ve evrensel değerlere aykırı olan yasal düzenlemeleri onaylayarak, ülkenin bu duruma gelmesinin baş sorumlularından olan biri ile ana muhalefet partisinin genel başkanı neyi konuşur?

Dersimli, eski bir Cumhurbaşkanı ile görüşerek ufkunu açacak ise neden Ahmet Nejdet Sezer ile görüşmez ki?..

Abdullah Gül ile aynı cephede yer almak CHP’ye ne kazandıracak?

Sorgulamayı bırakan CHP tabanı, Dersimli Kemal’ın öncülüğünde yapılan ihanetleri görmüyor bile!

Bu nedenle de onu değiştirmeyi asla beceremez…

***

CHP’deki delege yapısı kişisel menfaat üzerine oturtulduğu için delegeleri ikna ederek yönetimi değiştirmek imkansız hale gelmiştir.

Hele de kısmi olarak yerel seçimlerde gösterilecek “başarı”dan sonra genel başkanın değişmesini dile getirmek bile “aforoz” nedeni olacaktır.

CHP delegelerinin yapısı konusunda en doğru fikri veren örnek, son günlerde kamuoyuna yansıtılan bir istifa olayıdır:

Aynı zamanda kurultay delegesi olan CHP Şırnak İl Başkanı’nın istifa gerekçesi gerçekten ilginçtir. (4)

CHP’nin en yüksek karar organı olan Parti Meclisi’ne Deniz Baykal’ın listesinden giren Savcı Sayan’ın, AKP’den Ağrı Belediye Başkan adayı olması da CHP’nin bir başka acınacak yanıdır… (5)

Dersimli Kemal yönetimindeki Y-CHP; ilkesizliğin, kokuşmuşluğun ve çürümüşlüğün adresi olmuştur…

FETÖ‘nün avukatlığını yapan, PKK‘nın Meclis’teki uzantısı HDP ile görüntü vermek için fırsatlar yaratan, SOROS‘un yöneticilerini savunan Dersimli Kemal’in peşinden gitmek zorunda bırakılan kitlelerin uyandırılması da mümkün görülmemektedir.

Adalet Yürüyüşü” ile gazı boşaltılan muhalefetin, iyice zorlaşan yaşam koşullarını bile protesto edecek cesareti ve takatı kalmamıştır.

Bu nedenlerle:

Y-CHP iyice dibe vurmadan, CHP’nin yüzeye çıkması imkansız hale gelmiştir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201812071036529010-abd-suriye-turkiye-ypg-gozlem-noktasi-jeffrey/

 

(2) https://www.ulusal.com.tr/gundem/tgb-den-abd-suriye-temsilcisi-jeffrey-e-protesto-h218209.html

 

(3) https://www.cnnturk.com/video/turkiye/kemal-kilicdaroglu-abdullah-gulle-gorustu

 

(4) https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/eski-chp-sirnak-il-baskani-akpye-gecti-2773327/

 

(5) http://t24.com.tr/video/akpnin-agri-belediye-baskan-adayi-savci-sayanin-bu-sozleri-tekrar-gundemde,17679

 

 

 

 

 

 

BÜYÜK KUMPASTA SONA GELİNDİ..

ergenekon

 

İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesinde 235 kişinin yeniden yargılandığı davada Duruşma Savcısı 658 sayfalık esas hakkındaki mütalaasını mahkemeye sundu.

Cumhuriyet Savcısı Abdurahman Hacısalihoğlu, Ergenekon davasının FETÖ Darbe Girişiminden bağımsız ele alınmayacağını belirterek:

Ergenekon terör örgütü yok” dedi…

***

FETÖ üyesi savcılar tarafından hazırlanan (eski) iddianamede:

ADD, ÇYDD, Talatpaşa Komitesi gibi dernek faaliyetlerinin, Aydınlık ve Ulusal Kanal yayınları, ‘Cumhuriyet Mitingleri’ kitlesel eylemlerin darbe amaçlı örgüt faaliyetleri” olarak kabul edilmişti.

15 Temmuz Darbe Girişimi başarılı olsaydı bu faaliyetlere katılan yurtseverlerin tamamı hapiste olacaktı.

Mütalaada:

“Aynı sosyal ortamda bulunan, aynı dernek/vakıf/parti üyesi olan kişilerin kendi aralarında yapmış oldukları görüşmelerin, HTS kayıtlarının sayısının, siyasi içerikli yazışmalar ve notların mahkemece örgütsel faaliyet kabul edildiği, buna karşın söz konusu faaliyetlerin sosyal ve siyasi faaliyet olarak değerlendirilmesi gerektiği, sanıkların güncel siyasi konularda yapmış oldukları görüşmelerdeki sözlerin, eleştiriden öte, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik eylem hazırlığı olarak kabul edildiği, bu bağlamda ‘ifade özgürlüğü‘ kapsamında değerlendirilmesi gerekli açıklamaların örgütsel faaliyet olarak değerlendirilemeyeceği” belirtildi…

***

Güncel siyasi konularda yapılan eleştirileri, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik eylem hazırlığı olarak kabul eden FETÖ yargısını destekleyen sözde “solcular” ve liberaller ile; “Darbecilerle yan yana görülmeyelim” diyerek, TSK’nın kahraman subaylarını peşinen suçlu ilan eden ve “Ordu darbecilerden temizlensin” diyerek bu çağdışı yargılamalara destek olan yüzsüzlerin, bu mütaalayı okuduktan sonra, yüzlerinin hangi rengi aldığını çok merak ediyorum…

Ergenekon ve Balyoz darbe hevesidir” diyen MHP Genel Başkan Yardımcısı Celal Adan’a, “Evet doğrudur” diyerek destek veren Devlet Bahçeli; mütalaanın açıklamasından sonra, “Ergenekon Davası iddianameye göre çökmüş durumdadır” dediği için, ona gerçekten söylenecek söz bulamıyorum…

Bu davaların “Başsavcısı” Erdoğan’a ise, söylenmesi gereken sözleri, doğal olarak onu “aldatanlara” söyleyeceğimden, sitem etme faslını bu şekilde kapatıyorum!..

27 Aralık’ta karara çıkması beklenilen bu dava ile; delil üreten ve ürettiği delillere göre karar vererek, TSK’yı savaşmadan teslim alma hesabı içerisindeki ABD ajanlarının/uşaklarının yarattığı karanlık dönemin kapanacağını umuyorum…

Böylece ABD’nin TSK’yı çökertme planlarından biri daha boşa çıkartılmış olacaktır…

***

Emperyalizmin tek planı olmaz ki…

Daha B, C, D… planları var:

Rusya ile Ukrayna arasındaki Kerç Boğazı krizinin arkasından da ABD çıktı.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Poroşenko, Kerç krizini bahana ederek NATO unsurlarını Karadeniz’e davet etti.

Amaçlarının Türk Donanmasını Karadeniz’e hapsetmek olduğu çok açıktır.

Böylece Doğu Akdeniz’i değneksiz köy yapacaklar ve rahatça hidrokarbon arayabilecekler.

2010 yılında Obama ile Yanukoviç arasında imzalanan ABD-Ukrayna Stratejik Ortaklık Antlaşması, (1) 17 Kasım 2018 tarihinde yeniden ele alındı. (2)

Açıkladıklarına göre, iki ülke Türk Akımı’nın Avrupa bağlantısını durdurmak için stratejik işbirliği yapacaklar…

***

Bir taraftan da havuç-sopa politikasını ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar:

Pentagon’un 15 Kasım’da Kongre’ye sunduğu raporda; Türkiye’yi Rus S-400 füze savunma sistemi alımından vazgeçirerek, gerçek bir alternatifin sunulmasının önemli olduğuna vurgu yapıldı.

Suriye’de PKK/PYD’yi destekleyerek toprak bütünlüğümüzü tehdit eden ABD, İsrail, Yunanistan, Mısır ve GKRY ile birlikte hareket ederek; Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarımızı da yağmalamaya çalışıyor.

ABD ile her cephede savaş halinde olduğumuz tartışma götürmediği ortada iken, muhalefetin bu milli konularda söyleyecek sözünün olmaması anlaşılır gibi değildir…

***

Daha da önemlisi; yerel seçimlere odaklanan CHP, tabanını ABD’nin Karagücü PKK’nın Meclis’teki siyasi uzantısı HDP ile ittifaka hazırlamak için çırpınıp duruyor.

9 Nisan 2018 günü Mersin’deki panelde bir araya gelen CHP ve HDP yöneticileri, tabanı ikna etmek için 81 ilde HDP ve CHP yöneticilerinin katılacağı paneller yapma kararı aldılar. (3)

HDP’li Ahmet Özer, CHP Mersin İl Başkanlığında düzenlenen panelde 18 maddelik ortak manifestoyu okumuştu.

HDP ile ittifak manifestosunda, tutuklu olan PKK’lı belediye başkanları ile milletvekillerinin serbest bırakılmaları ve görevlerine döndürülmeleri istendi.

CHP Hatay İl Başkanlığında; Hrıstiyan vatandaşların Paskalya Bayramını kutlayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz da, “Bizim kuracağımız ittifak geniş tabanlı halkın ittifakı olacaktır” diyerek HDP ile yapılacak ittifakı savundu…

***

Y-CHP yöneticilerinin CHP’yi bitirme pahasına, HDP ile dirsek temasında bulunmaktaki ısrarlarının ABD telkinleri ile olduğu şüphenin ötesine geçmiştir artık:

Diyarbakır’da toplanan HDP Gençlik Meclisi’nde; HDP Milletvekili İmam Taşçıer:

“Kürt halkının özgürlüğü sağlanana kadar serhildanlar devam edecek. Kürdistan’ın her dört parçasında da Kürt halkına baskılar var. Bu nedenle Kürt halkının ittifakını sağlamalı ve kongreyi (Kürt Ulusal Birliği Kongresi) gerçekleştirmeliyiz” diyerek (4) gerçek niyetlerini açıkça söylemesine rağmen, Y-CHP’nin HDP/PKK ve dolayısıyla ABD saflarında yer almaktaki ısrarını anlamak mümkün değildir…

Dört ülkeden (Türkiye, Iran, Irak ve Suriye) toprak kopartarak, ayrı bir Kürt devleti kurma amacı ile hareket eden radikal Kürtlerin, siyasi partilerine ve silahlı örgütlerine kol kanat germek, onların avukatlığını üstlenmek CHP’nin üzerine ne zamandan beri vazife olmuştur?

Dersimli Kemal’in, CHP Genel Başkanlığına getirilmesi ile bu süreç başlatılmıştır.

İlginçtir; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın kışkırtması ile başlayan İran eylemlerini bir tek Y-CHP, “özgürlük ve demokrasi arayışı” olarak değerlendirmiştir… (5)

Bu durumlar, samimi CHP’lilerden gizlenmekte, CHP’deki eksen kaymasını görüp eleştirenlere ise “İç sorunlarla uğraşanlar gitsin” diyerek kapı gösterilmektedir…

CHP’yi geri almadan demokrasi kavgasını kazanmak olanaksızdır…

Cemil Can

DİPNOTLAR

(1) http://old.qha.com.ua/tr/siyaset/abd-ukrayna-iliskileri-stratejik-ortaklik-antlasmasina-gore-yurutulecek/68932/

 

(2) https://tr.sputniknews.com/columnists/201811281036368150-perincek-abd-ukrayna-kerc-provokasyonunu-planladi-hedefte-rusya-turkiye-var/

 

(3) https://www.aydinlik.com.tr/chp-panelini-hdp-li-yonetti-politika-nisan-2018

 

(4) https://www.durushaber.com.tr/gundem/kurt-gencleri-ulusal-birlige-onculuk-etmelidir-h25758.html

 

(5) https://www.haberler.com/chp-grup-baskanvekili-altay-aciklamasi-10410966-haberi/

BÜYÜRKEN KÜÇÜLÜYORUZ!..

Bahçeli, 31 Mart seçimlerinde “tehlikeler” olduğunu hissettikten sonra:

Önlem alınmazsa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ölümcül darbe alacağını” söyleyerek, bir kez daha her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan Reis'in, ayaklarının altına serdi kendini...

Hazret, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin “ölümcül darbe” almasını önlemeye çalışıyor!

Sistem darbe alırsa, yeniden Parlamenter Sistem'e döneceğimizden korkuyor galiba.

Çünkü Parlamenter Sistem'de MHP'nin tek başına iktidara gelme ihtimali var.

Onu yok ediyor sağlığında!...

***

Gerçekten de Parlamenter Sistem'de, MHP'nin iktidara gelmesi en güçlü ihtimaldi.

Zira yüzde 70'den fazlası muhafazakar-sağ görüşlü olan seçmenin, gidebileceği başka parti yok ki.

Üstelik, milliyetçilik dünya çapında yükselişe geçmişken.

Bahçeli, MHP'nin tek başına iktidar olma olasılığını bilerek ve isteyerek yok ediyor!..

Sanki AKP'yi iktidarda tutma görevi verildi.

Ve o görevi yerine getirmek için, ülkücüleri aşama aşama hadım edip, etkisizleştirdi...

Nerede o:

Omuzlarında siyah palto, ellerinde tespih çeviren, ayaklarında yumurta topuk ayakkabı olan Bozkurtlar!

Nerede o:

“Komünistler Moskova'ya, Milliyetçi Türkiye” diye ensemizde slogan atanlar...

Hani “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman”dınız, yer yarıldı da içine mi girdiniz?..

Yoksa Moskova'ya mı göçtünüz?..

***

Reis, AB'nin Türkiye'ye yaptığı mali yardımların 2017 yılı için olan 123 milyon Avroluk bölümüne ilişkin anlaşmayı onayladıktan sonra:

AİHM'nin verdiği kararlar bizi bağlamaz. Terör örgütü ile ilgili verdiği birçok karar var. Bizim de yapabileceklerimiz var. Karşı hamle ile işi bitiririz” dedi...

Yardım anlaşmasını onaylayan Erdoğan, resmen “Türkiye'de hak ve özgürlüklerin eksik olduğu” uyarısını da kabul etti.

Bundan sonraki, karşı hamle ile “işi bitiririz” sözlerini, AKP seçmeninden başka ciddiye alan olmaz...

Reis, 31 Mart Yerel Seçimleri için AKP tabanına, “Eyyy! AB” mesajını veriyor...

“Yerler mi?” diye sorarsanız, “yerler” diye cevap veririm.

Defalarca denenmiştir, oradan biliyorum...

***

Dersimli Kemal, muhafazakar-sağ görüşlü adayları belediye başkan adayı göstererek, görevinin son bölümünü başarı ile tamamlama derdindedir.

Kim vermiş ona bu görevi, görevi nedir” diye mi sordunuz?

Küresel güçler (emperyalizm) tarafından Deniz Baykal'a yapılan kaset operasyonundan sonra, bir projeyi uygulamak üzere CHP'nin başına getirilen Kılıçdaroğlu, büyük ölçüde partiyi dönüştürdü.

Nokta.

Şu dönüştürme işini bir türlü anlamadınız gitti, değil mi?

Önce, Atatürk İlkeleri ile 6 Ok'a yürekten bağlı yurtseverleri parti yönetiminden ve partiden uzaklaştırdılar.

Sonra, kadrolarını PKK/HDP'ye yakın olanlardan seçerek; CHP'yi HDP'nin yedeği haline getirdiler.

Bundan sonra CHP, Y-CHP olarak anılmaya başlandı.

Eşek baştan aşağıya boyandı bir kere, tanıyamazsınız!

Soros'un adamlarının, Cumhurbaşkanlığına Cumhuriyet düşmanı, gerici Ekmeleddin İhsanoğlu'nu aday göstererek başlattığı “sağcılaşma süreci”ni (yani dönüşümü), Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına MHP'li Mansur Yavaş'ı aday göstererek sürdürdüler...

Bu seçimlerde de CHP'li olmayan daha fazla sayıda kişiyi aday göstererek, CHP tabanına, CHP'li olmayanlara (sağ görüşlü siyasetçilere) oy vermeye alıştıracaklar.

Bir ara “Alışırsınız, alışırsınız” demişti ya bir amca, o cinsten işte...

Sonrası kolay:

Yalama olan seçmen, artık kendiliğinden oyunu götürüp CHP'li olmayan adaylara verebilir.

Böylece, CHP yönetiminde başarılan “dönüşüm” tabanda da tamamlanır.

Sağcılara oy vererek, CHP'yi iktidara taşımak” formülüne sıcak bakan ne kadar da “yurtsever” varmış!

Dersimliye, bu hizmetlerinin karşılığında Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığının verilmesi gerekir.

Bence az bile kalır...

***

Bir üst paragrafta yazdıklarımın pek çok kanıtı vardır.

En sonuncusunu söyleyerek bitiriyorum:

CHP'nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce'nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için şart koştuğu sandığa, Dersimli'nin itiraz gerekçesi en önemli kanıtımdır.

Ne diyor Dersimli Kemal, sadece CHP'lilerin seçeceği bir adayla İstanbul'u alamayız ki!

Yani İstanbul'u alabilmek için, sağ görüşlü bir aday göstermek durumundayız demek istiyor.

Ayrıca sandık koymak için İl Yönetimi yetkilidir de demiş.

Külliyen yalan konuşuyor.

Önseçim, eğitim yoklaması veya merkez yoklaması gibi seçenekler, tamamen Parti Meclisi'nin yetkisindedir...

Açın tüzüğe bakın bir kere Allah aşkına!

Size bir soru daha:

Sağ görüşlü belediye başkanı seçince, CHP belediye başkanlığınız kazanmış mı oluyor?

Kafa budur işte!...

***

Bu kadar siyaset yeter.

Gelelim Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) tarafından verilen resmi rakamlara:

Geçen yılda; 15 bin 216, bu yılın ilk yarısında 6 bin 741 olmak üzere son 18 ayda; 21 bin 597 çocuk gebeliğe zorlandı.

Tercüme edelim:

Bu ülkede, bir buçuk yılda 21 bin 597 çocuk tecavüze uğramıştır!..

Bir defadan bir şey olmaz” mı dediniz!

Bir defa mı dedim?!

Son 6 yılda, 142 bin 298 çocuk “anne” oldu, hadi gözünüz aydın!

Bunların çoğu dini nikah ile evlendirilmiş...

Ona da şükür, ya nikahsız olsalardı, ne olurdu o çocukların hali!..

Türbanları başlarındaydı tabii!..

Bir günde tecavüz edilen kız çocuğu sayısı ortalama 40'tan fazla...

Hava tahmin raporu gibi kayıtlara girmiş!..

2002'den bu yana 18 yaşın altında 440 bin çocuk doğum yaptı.

15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak doğum yapan çocuk sayısı 15 bin 937'ye ulaştı.

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle açıklanmış bu rakamlar...

Utandınız mı?

Suya sabuna dokunmayan pis herifler!..

***

Erkek çocuklar için kayıt tutulmuyormuş galiba.

Osmanlı'da onlarla “eğleşmek” ayıp sayılmıyormuş.

Peki, erkek çocukları “bademlemek İslam kültüründe var” diyenlere ne demeli!?

Oğlancılık” padişahlardan kalma bir zaafımızdır öyle mi?...

Ensar Vakfı'nda olanları İslami hayat tarzına uygun bulanlara, bin kez lanet olsun...

***

CHP'nin hazırladığı rapora göre; dünyada cinsel istismar, taciz ve tecavüz olaylarında üçüncü sıradayız.

İstismar davaları, son 10 yılda yüzde 700 artmış.

Türkiye'de 2 milyona yakın çocuk işçi var; her 10 çocuğun 8'i kayıt dışındadır.

482 bin 188 çocuk ise eğitim dışı kalmış.

1 milyon çocuk, tarikatların elinde “eğitim” görüyor.

Özel eğitim kurumlarının 3'te 1'i tarikatlara bağlı.

Tarikat yurtlarında kalan öğrenci sayısı:224 bini bulmuş...

Nasıl da büyümüşüz ama, değil mi?..

Cemil Can