Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

YEREL SEÇİM Mİ “GÜVEN OYLAMASI” MI?

Atataürk ders kitaplarında_1

 

Reis, seçimleri “yerel” olmaktan çıkartıp “genel” seçime çevirmiş.

Sonuçlar bir anlamda “güven oylaması” sayılacak.

Türkiye’ye özgü olan bu iki partili sistemde; büyük parti AKP,  yetkilerini muhalefetle paylaşmak istemez.

Bu yüzden olsa gerek, parlamenter sistemin kurumları birer birer tasfiye ediliyor.

Cumhur İttifakı”nın karşısında, zorunlu olarak kurulan “Millet İttifakı” iki partili sisteme geçtiğimizin en somut kanıtıdır.

Bundan böyle; MHP iktidar kanadında, MHP’den ayrılanlar ise muhalefet kanadında yerlerini almak zorunda kalacaklar.

Belediye başkanlıkları da bu gerçekliğin üzerinden tespit edildi zaten…

 

***

 

Önemli merkezlerde “ülkücü” kökenli siyasetçilerin aday yapılması, bu tespitin bir sonucudur.

Kim ne derse desin, Ülkücülerin oyları sonuçları belirleyecek durumdadır.

Cumhur İttifakı içerisindeki ülkücülerin Millet İttifakı’na oy vermesi olasılık içerisindedir.

Tersi de olabilir tabii ki…

Aynı şekilde, HDP’nin oyları son derece değerli hale geldi.

Batı’daki sonuçları, HDP’liler belirleyecek.

Reis’in sinirleri bu yüzden bozuktur.

AKP’nin açılımdan vazgeçmesiyle, HDP tabanını kontrol edecek argümanları yok oldu sanırım.

Eski Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın; “HDP’nin adayı yok, bana oy verecekler” demesi havada kalan bir temennidir sadece.

HDP/PKK, taviz koparmadan hiçbir partiye destek vermez.

Millet İttifakı’na verdikleri desteği ve aldıkları tavizleri de gizlemiyorlar zaten.

Batı’da AKP’ye kaybettirmek” tezine inanan var mı bilemem.

Bal gibi ittifaka dâhildirler…

Belli ki, istedikleri tavizler; belediye başkanlığı ve meclis üyeliği olarak Millet İttifakı’ndan kopartılmışlardır.

Cumhurbaşkanının muhalefeti, “zillet” sözcüğü ile tarif etmesi ve belediye başkanlarını doğrudan muhatap alması, durumun hassasiyetini gösteriyor…

 

***

 

Reis, belediye başkan adayı mıdır yoksa Cumhurbaşkanı mı belli değil!

Birikmiş dış sorunlarımız üzerine, ekonomik sorunlar da yüklenince, AKP iktidarının sallanmaya başladığını, en iyi o görüyor zahir…

Önemli belediyelerin muhalefete mensup adaylar tarafından kazanılması halinde; iktidarın meşruiyetinin tartışılmaya başlanacağına kimsenin şüphesi kalmadı.

Mansur Yavaş’ın; “Yavaş Yavaş Çankaya” sloganı ile anlatmak istediği de bu değil mi?

Reis, böyle tartışmalar devam ederken iktidarını sürdüremez.

Mutlaka başka çarelerin düşünülmesi gerekiyor.

Danışmanlarının akıllarına bir şey geldi mi bilemem; ben aklıma gelenleri paylaşıyorum.

Bu noktada iş yine Bahçeli Bey’e düşüyor:

Geç kalmadan “Belediyelerin tümüyle kaldırılıp, Cumhurbaşkanına bağlanması” hakkında Anayasa değişikliği teklifini hazırlamaya başlasa iyi olacak…

Fiili duruma göre Anayasayı uydurmak” onun görevi değil miydi?

Nasıl fikir ama!?

Gerekçesi hazır nasılsa:

“Ülkenin beka sorunu var”!..

O kadar…

 

***

 

Belediye başkan adaylarının bulduğu sloganlar, uzman hekim reçetesi gibi.

Anlaşılmalarına imkân yok!

Memleket İşi, Gönül İşi” de ne demek?

Hiçbir mesaj taşımıyor aslında.

İçerikten yoksundur tabii ki…

Muhalefetinkiler de farklı sayılmaz.

Tencere kapak misali yani…

Yavaş Yavaş Ankara” sloganı ile anlatılmak istenen nedir acaba?

Bu tekerlemeler, sokakta oyun oynayan çocukların bile ilgisini çekmiyorlar!

Halkla alay ediliyor sanki.

Yoksa halkın anladığı dilden mi konuşuluyor, anlayamadım bir türlü.

Ben başka bir galaksiden mi geldim buralara!

Kafiye ile biten ve yerel seçimlerle ilgisi olmayan iki küçük cümleyi duyup da oyunun rengini belirleyen halkla,  aynı ülkenin vatandaşları olabilir miyiz?..

Sanmıyorum…

 

 

***

 

Size bir sır verebilirim aslında; Reis’in çıkmazını çok iyi biliyorum.

Onu kısmen anlıyorum da:

İktidara geldiği 2002 yılında, Devletin tepesinde kalıcı olacağına hiç inanmıyordu.

Kısa sürede Erbakan’ın başına gelenlerin, kendi başlarına da geleceğine inanıyordu.

Milli Görüş gömleğini henüz çıkarmış bir siyasetçinin, siyasette kalıcı olması için muhalefet lideri eliyle ne lazımsa yapılacağına inanılır mıydı hiç!

“Olmaz olmaz dememeli” oldu işte bütün bunlar.

Ülkeyi yönetmek, ABD’nin desteğini alan bu ekibin üzerlerinde kaldı sonunda!

BOP Eş Başkanlığı görevini de diyet olarak kabul ettiler…

İktidarı teslim aldıktan sonra, istila ordusu gibi davrandılar:

Devletin soyulup soğana çevrilmesine göz yumdular.

Kendi milyarderlerini yarattılar.

Cumhuriyet tarihi boyunca elde ettiğimiz kazanımların tümünü aslanlar gibi satıp savdılar.

Yap-işlet-devret modeliyle, yandaşlarının geleceğini garanti altına aldılar.

“Deli Dumrul” köprüleri yaptılar.

İHL üzerinden Devletin her kademesinde kadrolaştılar.

Kamu kurumlarını niteliksiz ve yetersiz insanlarla doldurdular.

Üretimi bir tarafa bırakıp, borçlandıkça borçlandılar…

 

***

 

 

Halkın büyük bir kesimi, geçim derdi ile inim inim inlerken, yandaşlarına devlet kesesinden yardımlar dağıttılar.

Bütün bunlara rağmen; bu Necip Millet yine de onları destekledi.

17 yıl boyunca iktidarlarını alternatifsiz korudular…

Denebilir ki, muhalefet bile onlar için çalıştı!

Korkularının hiçbiri gerçekleşmedi ama yönetilemez hale getirdikleri Devleti de artık yönetemiyorlar artık.

Çünkü “Tulumbada su kalmadı.

Bundan sonra, mecburen “Demir hap” kullanacaklar.

Seçimlerden sonra, birer birer halka dolaylı-dolaysız vergilerin yükleneceği kesin.

Bu defa, kazı bağırtmadan yol amayacaklar!

Bu yüzden, otoriter bir rejime ihtiyaçları var.

Mankurtlaşmış halk” da bir seçenekti ama bunu başaramadılar!

Aksi halde yolcudur Abbas…

Daha önce ayaklarının altında ezilmeye ayırdıkları Devlet Bahçeli’yi de bu yüzden yanlarında taşıyorlar…

 

 

***

 

 

İçişleri Bakanı açıkladı:

15 Temmuz 2016′dan bu yana yapılan çalışmalarda; güvenliğimizden sorumlu İçişleri Bakanlığından 38 bin 578 personel ihraç edildi.

5 bin 679 kişi görevinden uzaklaştırıldı.

Türkiye çapında; 511 bin kişi gözaltına alınmış, tutuklu sayısı 30 bin 821.

Demirel’in Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in “CIA altımızı oydu” sözü ne kadar da doğruymuş meğer!

FETÖ operasyonları her gün aralıksız sürdürülüyor.

Verilen müebbet ağır hapis cezalarını Yargıtay onamaya başladı.

Kontrollü darbe” yalanıyla, CIA’yı darbenin arkasından çekmeye çalışanlar ve bu şekilde ABD’yi aklamak için akla hayale gelmez senaryolar üretenler utanıyor mu şimdi, bilmiyorum!

Tecrübeli diplomat Rahmetli Kâmran İnan’dan duymuştum:

Her ülkede hain çıkar ama bizde fidanlığı var”…

Hakikatten öyle:

Hainimiz kadar ahmağımız da var…

Bir birini aratmazlar!..

 

***

 

Bütün bu karanlık tabloya rağmen, aydınlık Batı’dan sızmaya başladı yine.

Nasıl mı?

Şöyle:

Hollanda’nın kurucusu William I’in yanında “Atatürk’ün hayatı ve felsefesi” de ders kitaplarına konuluyormuş, iyi mi?

Batı’da çocuklara Atatürk’ün felsefesi öğretilecek.

Bizimkiler Devletimizin kurucusunu unutturmak için yarış halinde:

Çanakkale Zaferi’nin 104. Yıldönümü anma törenlerinde kürsüye çıkartılan Çanakkale Kız İmam Hatip Lisesi öğretmenine, bu Cennet vatan uğruna canlarını seve seve veren şehitler için dua yaptırmışlar.

Hoca Efendi, “Size ölmeyi emrediyorum!” emrini veren o büyük komutana dua etmeyi unutmuş!!!

Mustafa Kemal Atatürk’ün adını ağzına alamıyorlar, acaba neden?

Bilmiyor ki, ne şehitlerin ne de onların Yüce Komutanının duaya ihtiyacı var…

Asıl kendileri acınacak durumdalar…

Zavallılar….

 

Cemil Can

TÜRKİYE’NİN “ENDÜLJANS”I!..

endüljans3-e1423507758588

Bugün en kısa yazımı yazıyorum:

Yeni Zelanda’da iki camiyi basıp ibadet eden insanları kurşunlayarak öldüren zat ile AKP’nin “Erdoğan’a oy verin Cennetin anahtarı cebinize girsin” diyen Şanlıurfa Eyyübiye adayı olan zatın kafa yapısı farksızdır; hukuk, ahlak ve din önünde durumları aynıdır.

İkisi de toplumların “korku” ile yönetileceğine inanan zavallılardır.

Nokta…

Uzun yazılardan sıkılan takipçilerim için bu haftaki yazım burada bitti.

Güle güle…

***

Neden, niçin, nasıl sorusuna soranlar için söyleyeceğim bir kaç cümle daha var.

Onlarla devam ediyoruz.

Anahtar sözcüklerimiz “korku” ve “din istismarı”dır.

***

Sivil Toplum; üyelerinin haklarını korumak amacıyla örgütlenmiş topluluktur.

Sivil Toplum; konuşur ve sorgularsa vardır, körü körüne itaat edemez.

Sivil Toplumun üyeleri biat etmezler!

Toplumun korku ile gasp edilmiş haklarının, günümüzde yeterince korunduğunu söylemek zordur.

Toplum örgütlü olmazsa haklarını koruyamaz!

İnsan hakları sınırsız değildir elbette; siyasi iktidarlar halkın ortak iradesine dayalı olarak bazı hakları sınırlandırabilirler.

Bu kadarı normaldir.

Siyaset felsefesinin temel sorunu iktidarın kaynağı, sınırları ve meşruiyetidir.

Siyasi iktidarın kaynağı, farklı otoritelere dayandırılır.

İlkel toplumlarda “siyasi iktidarlar”, iktidarlarının kaynağını “kaba kuvvet”ten alırlardı.

Güce karşı koyamayan insanlar da otoriteye itaat etmek zorundaydı.

Giderek siyasi iktidar kaynağını Tanrı‘ya dayandırmıştır.

Tanrı korkusu ile toplumlar daha kolay yönetilmişlerdir…

***

Toplumu yönetme gücü, “egemenlik” olarak adlandırılır.

Yöneticilerin gücünü kutsal kitaplardan aldığı ve toplum yaşamını dini kurallara göre biçimlendirdiği yönetim şekline teokratik egemenlik denir.

Egemenlik”, bir toprak parçası ya da mekan üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir; bir devletin ülkesi ve uyrukları üzerindeki yetkilerinin tümünü ifade eder.

İktidarın kaynağı Tanrı’ya dayandırıldıkça, kurallara itiraz etmek “Tanrı buyruklarına itiraz” muamelesi göreceğinden en az düzeydedir…

***

Ortaçağ Avrupası’nda en önemli siyasi güç; bazı yönlerden tamamen bağımsız olan Kilise ile kralların elindeydi…

Klasik dönem düşünürleri, egemenliğin nihai kaynağını “halkın iradesi” olarak göstermişlerdir.

Devletin bir “Toplumsal Sözleşme” ile kurulduğu görüşü, bu düşünceyi ifade eder.

Ortaçağ’da, Müslümanlarla Yahudilerin Hristiyanlaştırılması, “İspanyol Engizisyonu”nun asıl hedefiydi.

Bu nedenle 1492 yılında 200 bine yakın Yahudi, İspanya’yı terk etmiş; yüz binlerce Müslüman ve Yahudi engizisyon mahkemelerinde katledilmiştir.

Roma Engizisyonu”, Roma Katolik Kilisesi’nin savunduğu öğretiyi korumak için Papa III. Paulus tarafından 1542′de kuruldu…

Endüljans” bir engizisyon kurumudur.

***

Reform, 16. yüzyılda Katolik Kilisesi’ne karşı yapılmış ve tüm Avrupa’yı etkilemiş dinsel bir harekettir.

Reform, Hristiyanlığın üç mezhebinden biri olan Protestanlığın doğmasını sağlamıştır.

Almanya’nın Papalık tarafından sömürüldüğü ve bundan dolayı İtalya’ya büyük bir nefret duyulduğu bir dönemde, teolog ve filozof olan Martin Luter önderliğinde bu hareketin temelleri atılmıştır…

Bir rahibin, Papalığın kasasına büyük gelir sağlayan “affedilme sertifikaları”nı (Endüljans) Almanya’da satmaya başlaması bardağı taşıran son damla olmuştur.

Endüljans, Ortaçağ Avrupası’nda günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesidir.

Kitab-ı Mukaddes‘in farklı dillere çevrilmesi ve matbaanın bulunup halk tarafından da okunabilir hale gelmesiyle, insanlar Kilisenin doktrininin yanlış ve yobaz olduğunu düşünmeye başlamışlardır.

Martin Luther, dinin yanı sıra eğitimin de laikleşmesini isteyen önemli bir düşünürdür.

30 yıl boyunca süren ve Avrupa’yı kasıp kavuran savaşlar, Reform hareketinin sonuçlarıdır.

Reformun en önemli bir sonucu da din adamları ve Kilise’nin eski itibarını kaybetmesidir(1)

***

İslam dininin yabancı olduğu kavramların başında “reform” gelir.

Bazı düşünürlere göre, Emeviler ve Abbasiler yüzlerce hadis ve fıkıh kitapları ile; zorlaştırma, karartma, insan doğasıyla çatışır hale getirme ve kadınları toplumdan soyutlama şeklinde ilaveler yaparak, dini dejenere etmişlerdir.

Dört halife döneminde “hadis” nakillerinden dolayı azarlanan Ebu Hureyre ve Kab gibi isimler, Emeviler döneminde baş tacı edilmişlerdir.

Emeviler, İslam’daki ilk ciddi kargaşayı çıkartmış ve Hz. Ali’ye karşı savaşmışlardır.

Bugünkü İslam, Emevilerin ve Abbasilerin “reforma” uğrattığı “İslam”dır!

İslam’daki bu “reform” Hristiyanlıktakinin tersi yöndedir!.

Bu dönemde uydurulan hadislere, daha sonra Abbasiler zamanında eklemeler de yapılarak hadis kitaplarına dönüştürülmüştür.

Bu hadisler, mezheplerin İslami anlayışına temel oluşturdular.

Sonuçta halifeliği, babadan oğula geçen bir saltanata dönüştürdüler.

Din siyasi iktidarın olmazsa olmazı işlevini görmeye başladı.

Emevi dönemine kadar ne saltanata dönüştürülmüş halifelik ne de Kuran dışında dini bir kaynak vardı.

Kuşkusuz Kuran dışı dini kaynak oluşturulmasına karşı çıkanlar olmuştur; bazı Abbasi halifelerinin, hadisçiliğe ve aklı dışlayıcılığa şiddetle karşı çıkan Mutezile ekolüne tabi oldukları bilinmektedir.

Yönetici kadrolara sonradan hâkim olan Sünni görüş, resmi görüş olarak halka kabul ettirilmiştir.

Sünnilik, karşı görüşleri tasfiye ederek, uzun yıllar sürecek olan saltanatını kurmuştur.

Halen de egemen olan görüştür.

Sonraki yıllarda yaygınlaşacak olan tarikatlarda, Hint mistik kültürüyle ve diğer kültürlerin etkisiyle gelen; çilecilik, sufilik, tarikatçılık, kendi kendine azap çektirme ve bunlardan medet umma, Kuran’ın verdiği zihniyeti tahrif etmekte önemli rol oynamıştır… (2)

***

Önceki dönemlerde uydurma hadis ve mezhepleri, sonra yabancı kültür ve anlayışları, İslam’a sokan zihniyet, daha sonraki tarihlerde ise “fetva” ve “içtihat” adı altında dine ilavelerine devam etmiştir.

Osmanlı’dan örnek vermek gerekirse, Kuran’ın açık ayetleriyle çelişen ve büyük günah olmasına karşın, padişahların kardeşlerini öldürebilecekleri şeklinde, şeyhülislamların verdiği fetvaları gösterebiliriz.

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendinin, Kurtuluş Savaşı kahramanları için çıkardığı, (“makam-ı mualla-yı imamet” yani yüksek halifeliğe karşı geleceklerin, imandan dinden çıkacakları, bunların şaki oldukları ve “Nass-ı Kerim mucibince katli ve kitalleri meşru olduğu”, yani Kuran hükmünce öldürülmeleri meşru bulunduğu) şeklindeki fetvalar da dinin siyasette nasıl kullanıldığının çarpıcı örnekleridir.

Matbaayı bile din adına yasaklayan görüşler, hep bu uydurma hadisler ve Kuran’a istinat etmeyen içtihatlarla topluma dayatılmıştır…

***

Avrupa reform hareketiyle Hristiyanlığı büyük ölçüde özgürleştirmiş, devleti laikleştirmiş iken, İslam dünyasında tam aksine, hurafelerle ve siyasi yararlar sağlamak amacıyla çıkarttığı fetva ve içtihatlarla din, din olmaktan çıkartılmış, adeta “parti programı” haline getirilmiştir.

Öyle ki, Erdoğan’ın dinin “güncelleştirilmesi” gerektiği şeklindeki adımı bile, (3) müthiş tepki toplamıştır.

Başka bir lider bu sözleri etseydi, linç edilmesi işten bile değildi!

Topluma gerçekçi projeler sunamayan siyasetçilerin tek sermayesi, din ve dince kutsal sayılan değerlerin sömürülmesidir.

Yaşayan insanlara refah vaat edemeyen siyasetçiler, öteki dünyaya dönük vaatlerle toplumu aldatarak yönetme kolaycılığını tercih etmektedirler.

Böyle olunca, Hristiyanların tarihin çöplüğüne attığı Ortaçağın endüljansı, 21. yüzyıl Türkiye’sinde en önemli siyasi rant aracı olarak işlem görmeye devam etmektedir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hristiyan.net/kilisetarihindereformhareketi.htm

(2)http://www.kurandakidin.com/2011/10/13-dini-uydurmacilikta-emeviler-abbasiler-ve-diger-tarihi-sebepler/

(3)https://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdogan-islamin-guncellenmesi-gerekiyor-186199h.htm

“SİYASET” HABİRE İRTİFA KAYBEDİYOR!..

feministler

Siyasetçiler her gün meydanlardadır da; biz yerden ucu sivri bir taş alıp, “dün dinlediğimiz adam bu muydu” diyerek alnımızı kanatmamız mı gerekiyor acaba?

Her saat başkalaşan insanlara “siyasetçi” denebilir mi?

Utanmadan yalan söylüyorlar birader.

Halkı, gözünün içine baka baka aldatıyorlar.

Sirk cambazı bunlar.

Siyaseti en güvenilmez kurum haline nasıl da getirdiler.

Şapkadan habire tavşan çıkartıyorlar.

Halka ağır hakaret sayılır bütün bunlar…

İnsafsızca aşağılıyorlar bizi…

***

Bu yüzden içimden yazmak gelmiyor artık.

Eleştirmek ve alternatif fikirler söylemek için gerekli zemin altımdan kayıp gidiyor gibi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle, Taksimde yapılan “Feminist Gece Yürüyüşü” ile ilgili olarak meydanlarda söylenenler, sosyal medyada paylaşılan abartılı görüntüler ve yapılan yorumlardan sonra, insanın içinden yüzde yüz doğru olan gerçekleri bile söylemek gelmiyor…

Gelmiyor arkadaş, gelmiyor işte…

Neyse ki, gerçekler tam olarak öyle değildi…

***

Reis, Taksim’de “ISLIKLARLA EZANI PROTESTO ETTİLER” dedi. (1)

Bilseniz canım ne fena sıkıldı bu sözlere.

Kesinlikle büyük bir kışkırtıcılıkla karşı karşıyayız diye düşündüm.

Yine mi FETÖ işin içerisindedir!

Hayatında hiç mitinge gitmeyen birine; görüntüleriyle oynanmış bu kocaman yalanı yutturabilirsiniz belki!

Benim gençliğim mitinglerde geçti.

Orada durun bakalım!

Protesto ve ıslık sesleri devam ederken; ezanın okunmaya başladığı besbellidir.

Mitingdekilerin, o gürültü arasında ezan sesini duymalarına ise olanak yoktur.

Gerçek bu kadar yalındır işte.

Nokta…

***

Dolayısıyla, mitingdekiler protestolarına başladıkları gibi devam etmişlerdir.

Ezanı kimse duyamaz o gürültüde.

Yakındaki binaların birinden görüntüleri kaydeden kişi, sadece ezanın okunduğu bölümü paylaşmıştır!

Sahtekârlığın büyüğü buradadır…

Ezan sırasındaki seslerin; ezandan önce ve ezandan sonra da devam ettiği, halktan gizlenmiştir.

Bu kesindir.

Tıpkı, 2014 yılında Kabaş’ta üzerine işenen gelin haberinde (2)olduğu gibi.

Reis, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanıdır ve bu düzmece haberin üzerine nedense balıklama atlamıştır…

Yazık ki, ne yazık!

Siyaset yerlerde sürünmeye devam etse de bizim ayağa kalkacak takatımız olmalı…

Ayağa kalkın Efendiler!..

***

Akit gazetesi resmi internet sitesinde; buradan paylaşmaya utandığım o dövizleri yayınlayarak, yürüyüşe CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun da katıldığı yazıldı!

Utanmazlığın, ahlaksızlığın, arsızlığın, yüzsüzlüğün, yalancılığın bu kadarının bir arada olduğuna, yemin ederim, bu ülkede daha önce hiç tanık olmamıştım.

(Fotoğrafları hatıra olarak saklıyorum, dileyene gönderebilirim.***)

Tam bu konuda yazmaya karar verdim ki; bu defa da haberin bağlantısını bulamadım.

Rüyada mıyım ben neredeyim!?

Bir de ne göreyim, haber yerinde duruyor ama aradığım cümleleri buharlaştırmışlar…

Akit’e de bu yakışırdı… 

***

Siz de şansınıza küsün artık:

Çünkü o bağlantıyı bulabilseydim, bu hafta için sadece bir cümle yazacaktım.

Canan Kaftancıoğlu’na diyecektim ki:

Akit’te çıkan haberi yalanlayana kadar nefesimi tutacağım.

Boğulmayı göze almıştım!

Olmadı istediğim; haberi değiştirdiklerini nereden bileyim. (3)

Doğrusu o haberin önceki halini kopyalamayı akıl ettim de yetiştiremedim işte…

Öyleyse o bir cümleyi de yazmayacağım şimdi…

***

Bir de ne göreyim:

Haber doğruymuş meğer.

Gerçekten de CHP İstanbul Kadın Kolları, İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun başkanlığında yürüyüşe katılmışlar. (4)

Fotoğraflarını kendileri boy boy yayınlamışlar.

Feminist kadınların gösteri ve yürüyüş hakkı var tabii; onlara sözüm olamaz.

Tıpkı, CHP’nin her kesimden oy isteme hakkı olduğu gibi.

Fakat CHP’nin her gösteriye, her mitinge katılma mecburiyeti yok ki!

Feminist kadınların oylarına taliptir diye, o rezil pankartların önünde veya arkasında yürümek CHP’lilere yakışıyor mu hiç?

Daha birkaç hafta önce Beyoğlu Belediye Başkan Adayı ÖDP Genel Başkanı Alper Taş da benzer bir gafa imza atmadı mı?

Taş, Beyoğlu Belediye Başkanlığını kazanırsa eğer, “LGBT Meclisi” kuracağına söz vermişti zair… (5)

Kahin değilim tabii.

Ama, ama ka-za-na-maz-laaar!..

Ben bu halkın içindeyim çünkü…

***

Sorular:

Beyoğlu ilçesinde kendilerine LGBT mensubu olarak tanımlayanlar ile Feministler belediye seçimlerini değiştirecek sayısal üstünlüğe sahipler mi acaba?

Yoksa Y-CHP’ye oy vermezlerse; oyları, onları akıl almaz biçimde aşağılayan AKP’ye mi kayar?

Emperyalizme karşı ilk defa zafer kazananların partisi CHP’nin, 2019 yılında siyaset yapma anlayışı bu düzeye kadar düştü mü?

Hani nerede projeleriniz?

Geçmişinizi de mi referans gösteremiyorsunuz?

Gözü kapalı 6 ok üzerine mührü vurmakta tereddüt göstermeyen gerçek CHP’liler, artık gözü açık olarak Y-CHP’ye oy verebilirler mi?

Şüpheliyim!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://www.yenisafak.com/gundem/erdogandan-taksimde-ezanin-isliklanmasina-sert-tepki-3450646

(2) https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/kabatasta-aslinda-bu-olmus-456817/

(3) http://www.yeniakit.com.tr/foto-galeri/ilginc-pankartlarla-feminist-yuruyusu-1110

(4) https://www.ensonhaber.com/taksimdeki-kadin-eylemine-katilan-chp-orgutleri.html

(5) https://www.youtube.com/watch?v=HKDH5F1vzWA

(***) https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/195524-pankartlarimizin-feminizmle-alakasi-var-hem-de-cok?fbclid=IwAR2vkYQJlLQM0p84Xb8odF2RtBHCHdtLVAYUEnZxo3E16P3jd2sY5bNSNm8

 

“BEKA” MI “ZEKA” MI?

 4 Mart

İktidarın icraatlarını aynen sürdüreceğini kesin ifadelerle ortaya koyan muhalefete seçmen oy verir mi?

Cevabı ana muhalefetten alalım:

Y-CHP Genel Başkanı Uşak’ta konuşuyor:

Bu seçimde sandığa giderken aklımızı kullanmak zorundayız” hatırlatmasını yaptıktan sonra, “17 yıldır 192 milyar borcu yurtdışındaki bir avuç tefeciye ödüyorsun” diyerek iktidara yüklendi…(1)

İlk bakışta haklı.

Kılıçdaroğlu’nun aklımızı kullanmamız gerektiği şeklindeki uyarısı son derece isabetlidir!

Ben yerinde olsaydım, “duygularla hareket edin” derdim!

Zira duygularla hareket edenler, kendi takımlarının hatasını göremezler.

Ya karşı takıma küfrederler ya da maçı yöneten hakeme söverler…

Bu durumda oylar çantada kekliktir…

***

Bu defalık aklımızla hareket edelim:

Hafızamızı dört yıl öncesine doğru; 2015’in 26 Mart’ına doğru zorlarsak, karşımıza çıkacak olan gerçekler yüzümüzü kızartabilir mi acaba?

O tarihte Kılıçdaroğlu, Kemal Derviş’i karşısına alıp televizyon ekranlarından müjdeyi vermişti.

Dersimli, olası bir CHP iktidarında Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak Kemal Derviş’i ikna ettiğini söylemişti.

Derviş de Kılıçdaroğlu’nun teklifini kabul ettiğini açıklamıştı… (2)

Demek ki, olası bir CHP iktidarında ekonomimiz Kemal Derviş’e teslim edilecektir…

***

Kemal Derviş’in kim olduğunu hatırladınız mı? (3)

Uluslararası sermaye çevrelerine göre; Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan mali krizi, hazırladığı “güçlü ekonomik program” sayesinde “asgari hasarla” atlatmasını sağlayan ünlü bir ekonomisttir.

Hasar “asgari” olmasaydı, varın siz yaşayacaklarımızı tahmin edin!

AKP iktidara geldikten sonra, Derviş’in ekonomik programını harfiyen uygulamıştır.

Önce bu tespiti yapalım.

Programın “başarısı”, bugün içerisinden geçtiğimiz koşullardan bellidir:

Soğanın bile karaborsaya düşmesi, hükümetin tanzim satış çadırları kurmak zorunda kalması, Türkiye’nin dış borcunun 129.6 milyar dolardan 457 milyar dolara çıkması, Cumhuriyet tarihi boyunca dişimizden tırnağımızdan artırarak yaptığımız fabrikalarımızın birer birer elden çıkartılması, yap-işlet-devret yöntemiyle yandaşları zengin eden uygulamalar, kamu kurumlarına DİB üzerinden İHL’lilerin doldurulması, FETÖ’ya ne istedilerse verilmesi, halkın bölünmesi; kısaca ülkenin talan edilmesi, hep bu Derviş’in Güçlü Ekonomik Programının başarılı (!) sonuçlarıdır.

Kemal Derviş, Mayıs 2008’de Financial Times’a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde “enflasyon tsunamisi” yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın yüzde 25 daha fakirleştiğini belirterek, programının “başarısını” kendisi de itiraf etmiştir…

Türkiye’yi 17 yılda yabancı tefeciye 192 milyar dolar ödemeye mecbur bırakan programın mimarı olan Kemal derviş, Y-CHP’nin olası iktidarında da ekonomimizin teslim edileceği kişidir…

Y-CHP’nin olası iktidarını hayal edin!..

Bu açıklamalardan sonra, şöyle de denebilir:

AKP , 17 yıldır Y-CHP’nin uygulamayı düşlediği programı uygulamıştır.

Dolayısıyla 192 milyar doların yabancı tefeciye ödenmesinden şikayeti yerinde değildir…

***

Y-CHP Genel Başkanına göre, “İşsizliği yok etmenin yolu bu ayın 31’inden geçiyor.

Dersimli Kemal, desteksiz atma konusunda adeta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrakla yarışıyor.

O da bu yıl 2,5 milyon kişiye istihdamı alanı açacağını söylemişti. (4)

Kılıçdaroğlu AKP iktidarına benzeyerek iktidara gelebileceğini mi sanıyor?

Bir şeyin aslı varken sahtesine itibar edilmez, bu kadarını da bilmiyor mu?

Güven vermeyen ve güvenilmezliği defalarca test edilen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP başından ayrılmadan, gerçek CHP’lilerin Y-CHP adaylarına oy vermesi de oldukça zor ve haklı görünüyor…

***

Bir de şu “beka” meselesi var ki, muhalefetin iyice ayağına dolaştı:

TDK Sözlüğüne göre beka; kalıcılık, ölmezlik anlamına geliyor.

Türkiye’nin “beka sorunu var” diyenler, bir bakıma ülkemizin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna anlatmak istiyorlar.

Bu noktada muhalefet, tam tersini savunuyor!

“Beka sorunu yok, zeka sorunu var” diyor!

Halbuki, “evet, beka sorunu vardır ama bu sorunu yaratan 17 yıldır iktidarda olan AKP’dir, dolayısıyla, asıl sorunu yaratandan çözümünü beklemek zeka sorunudur” diyerek, etkili muhalefet yapabilirdi…

O da bir zeka sorunudur tabii!..

***

CHP’li küskünlerin DSP’den aday gösterilmesine, kimsenin kızma hakkı yoktur.

Oyların bölünmesi meselesine gelince, çözümü son derece basittir:

Oturulur bir masa etrafına; son seçimlerde alınan oylar, son anketlerle birlikte masaya yatırılır; kazanma şansı düşük olan adaylar, son anda geri çekilirler ve mesele halledilir.

CHP ile DSP’nin ideolojik bir farklılığı mı var sanki!

Derviş iki tarafın ortak paydası değil mi?

Bugüne kadar başarısızlığın maskesi; “seçimlerde hile” yapıldığı idi, şimdi DSP’nin tutumu gösterilecek…

4000 sandıkta görevlisi olduğu halde, partisine sıfır oy çıkan CHP’nin, 67 bin sandıkta görevli bulunduramaması facia değil mi?

Böyle bir yönetimle tekrar tekrar seçimlere girilmesi nedir peki?

“Felaket” sözcüğü uyar mı?

CHP’liler CHP’ye el koymadıkça, bu oyun böylece sürüp gidecektir.

Siyasi hedefi sadece parti içi iktidar olanlar, halkın iktidarının önündeki en büyük engeldir….

***

Y-CHP yönetimini eleştirenleri, “kızgın” veya “küskün” olarak tarif etmek, siyasi körlüktür.

Aday gösterilmediği için partisine küsmek veya aday göstermeyenlere kızmak duygusal tepkidir.

Halbuki, Y-CHP’deki sorun yapısaldır, ideolojiktir…

Bu temel sorunun, duygusal sözcüklerle ifade edilmesi, en basit tabirle şark kurnazlıktır.

Kaldı ki, parti içi demokrasi işletilseydi; kimse kimseye kızamaz, partisine de küsmezdi.

Bütün partililerin katılacağı ön seçimler ile aday belirlenmesi halinde, partililer de örgüt adaylarına sahip çıkar ve herkes çalışmak için sokağa inerdi.

Bu kadar kolay ve fakat önemli bir olayın “zaman darlığı” gibi gerçekle bağdaşmayan gerekçelerle işletilmemesi, siyasi körlüğün de ötesinde, budalalık seviyesinde bir aymazlıktır…

Y-CHP, Devlet yönetimini AKP’ye altın tepsi içerisinde sunduktan sonra, yerel yönetimleri de vererek görevini tamamlıyor.

Bizim mücadeleye nereden, kimlerle başlayacağımız belli olmadı daha…

Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

 

(1)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1272353/Kilicdaroglu__Kimsenin_ekmegi__asi_ile_oynanmayacak._Garantisi_benim.html

 

(2)https://tr.sputniknews.com/turkiye/201503261014650137/

 

(3) KEMAL DERVİŞ

 

Babası Türk, annesi Alman’dır.

1996 yılında Dünya Bankası’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu başkan yardımcılığına yükseldi.

Kasım 2000 ve Şubat 2001′de yaşanan iki mali krizin ardından Başbakan Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Kemal Derviş Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenmişti.

Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile müzakereleri yürüterek mali krizin asgari hasarla atlatılmasını sağladı.

Türk finans sisteminin radikal bir şekilde yeniden yapılanmasını sağlayan Güçlü Ekonomi Programını hazırladı.

2002 Ağustos ayında başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüş ayrılığına düşerek görevinden istifa etti.

İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı.

Ancak bu partiye katılmayarak Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı oldu.

3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP’den İstanbul milletvekili seçildi.

9 Mayıs 2005 tarihinde milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı görevine atandı. 2009 yılında bu görevi Yeni Zelenda’nın eski başbakanı Helen Clark’a devretti.

En son Mart 2005′te Center for Global Development iş birliği ile For a Better Globalism (Daha iyi bir Küreselleşme) adlı kitabını yayınladı. Ayrıca Derviş’in Jaime De Melo ile ortaklaşa yayınladığı General Equilibrium Models for Development Policy (Kalkınma için Genel Denge Modelleri) adlı kitabı, 80′li yıllarda üniversitelerde okutulan yaygın bir ders kitabı oldu.

Halen ikinci eşi olan Amerikalı Catherine Derviş ile evli olup, 2006 yılında yayımlanan “Recovery from the Crisis and Contemporary Social Democracy” (Krizden kurtulma ve çağdaş sosyal demokrasi) adlı kitabın yazarıdır.

Mayıs 2008 tarihinde Financial Times’a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde enflasyon tsunamisi yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın %25 daha fakirleştiğini belirtti.

Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu üyeliği görevini de yürütmektedir.

http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvS2VtYWxfRGVydmklQzUlOUY

(4) https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2019/02/26/25-milyon-kisiye-istihdam