Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

SELAMETLE!..

görev emri_1

 

16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan denize açıldılar.

Bandırma Vapuru ile Samsun’a doğru 3 gün sürdü yolculukları.

Karadeniz’in dalgaları; 24 er ve erbaş ile 22 subaydan oluşan karargâhı, bebek gibi korudu, geceleri hırçın dalgaların kollarında sallandılar.

19 Mayıs’ta Samsun’dan başladıkları büyük yürüyüş; 3 yıl, 3 ay, 23 gün sonra İzmir’de noktalandı.

Başımızda Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal Paşa vardı.

Yemin ederim ben de aralarındaydım!

Onlar göçüp gitti bu dünyadan ben kaldım…

 

***

 

Aylardır konuştuğumuz “beka sorunu” biz Türkler için 1919′da gerçekten vardı.

Beka” sözcüğünün, 1 ve 9 rakamları olmadan yapılan tarifi, yeterli olamaz artık.

Umumi manzara” tam da Paşanın anlattığı gibi korkunçtur yine:

O günlerde; yoksulluk, hastalık ve hayal kırıklığı kartopu gibi büyüyerek üzerimize geliyordu.

16 Mayıs günü, galip devletlerin savaş gemileri İstanbul Boğazı’nda gövde gösterisi yaparken, Paşa kurtuluş için bir yol arıyordu.

Anadolu’ya geçmek için durmadan kafa yoruyordu.

İngilizlerin öncülüğünde hareket eden İşgal Kuvvetlerinin, Sevr Anlaşması ile yetinmeyeceğini çok iyi biliyordu.

Kimi zaman “Mülk”, bazen de “Devlet” olarak tarif edilen Saltanatı kurtarmak için, Padişaha öneri üzerine öneri geliyordu…

O da çaresizdi kuşkusuz!..

 

***

 

O günlerde, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Pontus Çeteleri azdırılmıştı.

Arkalarında kimler vardı biliyorduk.

Türk köylerine saldırıyor, sivil halkı katlediyorlardı.

Topal Osman gibi az sayıda yerel direnişçi, bu çetelerle baş etmeye çalışıyordu.

İstanbul’a demir atan İşgal Kuvvetleri Komutanlığının, bu durumu “asayişsizlik” olarak değerlendirip, işgali genişletmeyi planladığı açıktı.

Orduların terhisini bile kabul eden Osmanlı Hükümeti, elindeki az sayıda jandarma ile güya asayişi sağlayabilecekti.

Aksi halde; asayişsizlik yaşanan ve Gayrimüslimlerin can güvenliği bulunmayan her yer işgal edilecekti.

Karadeniz için Samsun Limanında bir gemi dahi hazırda bekliyordu…

 

***

 

İstanbul Hükümeti, “Devlet”i kurtarmak için en parlak subayını göreve çağırdı.

Mustafa Kemal Paşa’dan, Müslüman yerel direnişçileri etkisiz hale getirmesi istendi.

Paşa, bu işe pek sevindi!

Aklından geçenleri hayata geçirebilirdi artık.

“Emriniz başım üstünedir” dedi.

Görev emrinin yazılmasına bizzat katıldı:

Harbiye Nazırı Abuk Ahmet Paşa ve Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım Paşa ile birlikte hazırladıkları fermanda yazılı yetkileri, olabildiğince geniş tutmaya çalıştılar.

Harbiye Nazırı, taslağı imzalamaya çekindi:

“Padişah bunu benim hazırladığımı öğrenirse kellemi uçurur” dedi.

Mührü masanın üzerine bırakıp, dışarı çıktı.

“Siz mührü basarsınız” diye de yol gösterdi…

Paşalar, mührün üstündeki imza yerine “selametle” yazdılar…

 

***

 

Bu nedenle, o fermanda Ahmet Paşa’nın imzası yoktur.

Padişahın onaylaması ile “irade-i seniyye” ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Paşa artık 9. Ordu Müfettişidir.

Görevi:

Türk çetecileri” etkisiz hale getirmektir!..

Moda deyişle söylüyorum:

“Burası çok önemlidir”!..

9. Ordu Müfettişliğine verilen görevler arasında: Anadolu’daki dağıtılmamış orduları dağıtmak, silahları toplamak ve direniş şuralarını kapatmakda vardı…

 

***

 

İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Mustafa Kemal’den şüphelendi.

Ama biraz geç kalmışlardı.

O, arkadaşları ile birlikte Karadeniz’e çoktan açılmıştı.

Karargahı denizde batırmayı düşündüler.

Paşa haberi aldı, Bandırma Vapurunun kaptanına sahile yakın yüzme emrini verdi.

Bir şey olmadı…

Samsun’daki komutana tevkif emri verdiler; siyah kalpaklı Kuvayı Milliyeciler anında limana yığıldılar.

Onu da başaramadılar….

 

***

 

İşin rengi belli olmuştu artık…

Paşa da kafasında yoğurduğu fikirleri bir sıraya koyup uygulamaya başladı:

Türk çetecileri etkisiz hale getirme yerine, tam aksini yaptı.

Onlara vatanı ve milleti savunma görevini verdi…

Kelleyi koltuğu aldığı buradan belli değil mi?

Askeri ve Mülki amirlerle irtibatını hiç kesmedi; sürekli fikirlerini sordu, onları aydınlattı.

Telgraf hatlarını örümcek ağı gibi kullandı.

Halkı, işgale karşı direnmeye çağırmakla kalmadı, müdafaayı hukuk cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti çatısı altında topladı.

Türk halkı, yavaş yavaş örgütleniyordu, örgütün bir de başı vardı…

 

***

 

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Gününe kadar en kritik görevleri, padişahımız efendimizin etkisiz hale getirilmesini buyurduğu o, eşkıya denen çetecilerle yürüttü.

Onları yüreklendirdi, aydınlattı ve örgütledi…

Türk halkını onun duruşu ayağa kaldırdı…

 

***

 

Sonrası tarih kitaplarından öğrendiğiniz gibidir:

Sevr haritası yırtılıp tarihin çöplüğüne atıldı.

Misakı Milli ile çizilen yeni Türkiye Haritası Lozan’da masaya sürüldü.

Kibirli diplomatların “restleri” görüldü.

Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti adlı yeni devleti, bütün dünya tanımak zorunda kaldı.

Yemin ederim; o günün koşullarında, bu kadarı olabileceklerin en fazlasıydı…

 

***

 

Aradan tam olarak bir asır geçti.

ABD öncülüğündeki emperyalistler; yine gözlerini Anadolu’ya ve Mavi Vatanımız üzerine diktiler.

On yıllar içerisinde devşirdikleri hain işbirlikçileri, PKK adı altında toplayıp, “kara gücü” yaptılar.

Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza çarpıştığımız Kürtlerin torunlarını aldatıp, üzerimize saldılar.

Yüce dinimizi, emperyalizmin eline silah olarak veren ve Türk halkının dini duygularını alabildiğine sömüren Fetullah Gülen gibi din adamları yetiştirdiler.

Sonra bu kuvvetleriyle, Ordumuza ve yurtsever aydınlarımıza kumpaslar kurup, darbe yapmaya kalktılar.

Özetle:

100 yıl önceki düşmanlarımız yine sahne aldılar…

 

***

 

Doğu’da “Ermeni Devleti”, Güney Doğu’da “Bağımsız Kürdistan”ı kurmaktan hiç vazgeçmediler.

Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgemizde hidro-karbon kaynaklarını arayan koalisyon, 100 yıl önce “kapitülasyon” imtiyazı olan asalaklardan farklı değildir.

Ege’de adalarımızı işgal ettirenler, GKRY’yi AB’ye kabul edip düşman cephesini genişletenler, Lozan’daki taleplerimizi ceplerine atanların torunlarıdır.

İşin kötü yanı, düşmanla işbirliği içerisinde olanlar 1919′dan daha fazladır…

 

***

 

Bugünkü “beka sorunumuz” 100 yıl öncekinden daha risklidir.

O gün başımızda Mustafa Kemal Paşa vardı.

Bugün “Allah’a emanet” bir hükumet.

17 yıldır varlık gösteremeyen Ana muhalefet ise kitlelere güven vermiyor.

Yavru muhalefet, iktidar partisine monte olmuş; ne yaptığını kendi bile bilmiyor…

 

***

 

Neyse ki, yeterli tecrübemiz ve bir de rehberimiz var.

Tek sermayemiz de bu değil mi?

Daha önce gittiğimiz yoldan yürüyerek, evvel Allah ikinci kurtuluşumuzu da gerçekleştireceğiz.

Araçlarımız sık sık arızalansa da aldırış etmeyeceğiz.

Yürüyerek başlıyoruz:

Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akar/Güneş ufuktan şimdi doğar/Yürüyelim arkadaşlar/Sesimizi yer gök su dinlesin/Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin”…

 

Cemil Can