Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

SEKİZDE SEKİZ ELDE VAR BİR!..

AYM_f

Biraz geriye gidelim:

2016 yılının Ocak ayıydı; 1128 akademisyen yemedi içmedi bir bildiri (1) kaleme aldılar.

Sebep:

Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi ve PKK’ya karşı operasyonların başlatılmasıydı.

Akademisyenlerin operasyona itirazları vardı.

Anımsatalım:

AKP’nin “Açılım Süreci”nde dokunmadığı PKK, her tarafa hendekler kazmış, evleri ve kamu binalarını tünellerle birbirine bağlamıştı.

Silahlar ve patlayıcıların şehirlere doldurulması MİT’in bilgisi içerindeydi (2) zaten.

Akademisyenlerimizim kaleme aldığı bildirinin başlığı içeriğine uyuyordu:

Hep bir ağızdan “Bu suça ortak olmayacağız” diyorlardı.

Suç ne idi peki?..

***

Takip eden satırlardan anladık ki; mevziiye girip silahla mukavemet eden terör örgütü –aynı zamanda ABD’nin kara gücü olmayı kabul etmiştir- güvenlik kuvvetlerini yerleşim merkezlerine sokmamak için çatışıyor, acımasızca Mehmetçiğin kanını akıtıyordu.

Mehmetçik ise her zaman olduğu gibi göğsünü siper etmiş, vatan toprağı üzerinde yaşanan bu rezalete son vermek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Aklıma gelmişken söyleyeyim; sonra unuturum ne olur ne olmaz, Y-CHP operasyonların durdurulması için en gözü kara milletvekillerini bölgeye gönderip teröristlere kalkan olmuştu.

Yazdıkları raporlarda; güvenlik kuvvetlerinin “sivil halkı” katlettiğini, bölgede “insan hakları ihlalleri yaşandığını” raporlara bağlayıp dünyaya duyuruyorlardı…

***

İşte tam da bu sıralarda, 1128 akademisyen Y-CHP’nin raporlarına paralel olacak şekilde bu bildiriyi kaleme almışlardı.

“Güvenlik kuvvetleri suç işliyordu” ve akademisyenler bu suça ortak olmadıklarını ilan etmişlerdi.

Durum son derece önemliydi!

Yerel mahkemelerde bildiriyi kaleme alanlar ve imzacılar için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlaması ile kamu davaları açıldı:

İmzacılar mahkûm edildiler.

KHK ile görevlerinden uzaklaştırıldılar.

Bir grubu, yargılama sırasında ve sonrasında “hak ihlallerine” maruz kaldıkları iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundular.

Anayasa Mahkemesi’nin sekiz üyesi, bu olayda “hak ihlali yoktur” diye kararını verdi.

Diğer sekiz üye, bildiriyi “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirip, “hak ihlali vardır” dediler.

Beraberlik halinde başkanın oyu iki sayıldığı için “hak ihlali vardır” diyenlerin kararı Anayasa Mahkemesi kararı haline geldi.

Doğru ya da yanlış sonuçta bir yargı kararıdır ve herkesi bağlar.

Gereği yerine getirilmelidir.

Demek ki, yeniden yargılanacakları muhakkak.

Nasıl bir karar çıkacağını yaşayıp göreceğiz…

***

Şimdi gelelim bizim eleştirilerimize:

Akademisyenler “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan yargılandılar.

Oysa iddiaları güvenlik kuvvetlerinin sivil halkı katlettiği şeklindeydi.

Açıkça “iftira” (3) atıyorlardı.

Aynı zamanda devletin güvenlik kuvvetlerini aşağılıyorlardı… (4)

Bu suçlardan yargılanıp mahkûm olsalardı, sonucun çok daha farklı olacağına şüphem yoktur.

Çünkü bu suçu işlediler…

***

Kullandıkları ifadeleri terör örgütü propagandası olarak yorumlamak zordur.

Sonuçta operasyonların durdurulmasını isteyerek terör örgütünü, korumaya çalıştılar.

Bu şekilde örgüte “yardım” ettiler denebilirdi

Örgüt mensupları ile mevzilere girip çarpışacak değillerdi her halde.

Dolaysısıyla eylemleri belli, suçları sabittir!..

***

Anayasa Mahkemesi üyeleri liyakat esasına göre seçilmedikleri için, bu kadar basit bir konuda bile, suç vasfının tayininde hataya düşürüldüler.

Yüksek yargının günlük siyasetin etkisinde karar verdiğine kuşkum kalmadı artık.

Yüksek Mahkeme üyelerinin bir kısmını Abdullah Gül seçmişti, bir kısmını R. Tayyip Erdoğan.

Ahmet Necdet Sezer tarafından seçilenlerin de konularına hâkim olmadıkları ortaya çıktı.

Dolayısıyla bu mahkemenin; “kararlarına uymuyorum, saygı da duymuyorum” noktasına bu şekilde gelinmiştir.

Görevinin gereğini yapan güvenlik kuvvetlerine -suç işlemedikleri halde- suç işledikleri isnadında bulunmak, “terör örgütü propagandası” sayılabilir mi?

Suçlu olan; hendek ve tünel kazarak sivil halka baskı yapan, güvenlik kuvvetlerine ateş açan terör örgütü değil miydi?

Bu akademisyenler, “terör örgütünün işlediği suçlara ortak değiliz” neden diyemiyor acaba?

Yoksa onlarla ortak mıdırlar?..

Onların “kara gücü” olmadığı belli, “beşinci kol” faaliyeti mi yapıyorlar?!

***

Hiç kuşku yok ki, işlerin bu noktaya gelmesinin asıl sorumlusu AKP iktidarıdır:

Çanakkale Zaferi’ni Mustafa Kemal’siz, Lozan’ı İsmet Paşa’sız anlatan hastalıklı zihniyet; “Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalışıyorlar” noktasından, “Dünyanın en güçlü ordularına karşı verdiğimiz Milli Mücadele, ülkemizin bağımsızlık belgesi olan Lozan Antlaşması’yla taçlanmıştır” noktasına, ancak 17 yılda gelebilmiştir.

Milli Mücadelenin Başkomutanı ile Garp Cephesi Komutanını saygı ile anma günleri de elbette gelecektir.

Gaflet uykusu içerisinde iktidarını sürdürenler, “Bağımsız ve Tarafsız Yargı”nın önemini kim bilir ne zaman anlayabilecekler.

Unutulmamalıdır ki, Yüksek Mahkemelere yüksek seciyeli yargıçlar atanmazsa adaletli kararlar üretmek hayaldir.

Siyasetçilerin etkisinde kalarak hukuk dışı karar verenler, ülkemizi dünya devletler ailesi içerisinde küçük düşürmekle kalmayıp, gelecek nesillere kötü örnek de olmakla tarihe geçecekler.

Kuvvetler ayrılığı”nın önemi, bu olay nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işe yaramadığı ve yaramayacağı bir kez daha test edilmiştir.

Dolayısıyla, kim ne derse desin işlerin bu noktaya gelmesinin baş sorumlusu Reis’tir.

İkinci sıradaki sorumlu ise her zamanki gibi; FETÖ ve PKK’ya kol-kanat geren ve bu kararı da pek beğenen Y-CHP yönetimidir.

***

Anayasa Mahkemesi’nin “Barış Bildirisi”ni “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirmesi son derece hatalıdır:

Zira devletin güvenlik güçlerine iftira atmak; onları zaafa düşürmek ve aşağılamak suçtur.

İfade özgürlüğü, suç işleme özgürlüğü değildir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://t24.com.tr/haber/baris-icin-akademisyenlerin-1128-imzayla-acikladigi-bildirinin-tam-metni,324471

2.) https://odatv.com/sehirlere-bomba-yerlestirilirken-kimlerin-izledigini-acikliyoruz-0809151200.html

 

3.) Günlük yaşamda, “adını lekeleme, çamur atma, atıp tutma” anlamlarına gelen iftira ceza hukuku bakımından ise; bir kişinin işlemediğini bildiği halde bir kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla hukuka aykırı bir fiil isnat etmesidir.

4.) Özel tahkir suçu olan “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama Suçu”, 5237 sayılı TCK’nın 301. maddesinde;

“(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz“ şeklinde düzenlenmiştir.

 

 

 

O KOLTUKTAN KALKILACAK BAŞKA YOLU YOK!..

 563347_401992143193003_668289651_n

15 Temmuz’un üçüncü yıldönümünde Ana Muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu:

Doğrudan darbe girişimidir” dedi…

Daha önce söylediği:

Ön görülen, önlenmeyen ve sonuçları kullanılan kontrollü darbe(1) teşhisinden geri dönülmesini iyi bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir.

CIA’nın ürettiği ve üç yıldır tekrarlatılan “kontrollü darbe” yalanını ağzında pelesenk edenlerin durumu hakkında bir şey söylemeye gerek yok.

Siyasette sadece liderini takip edip, beyinlerini tatile çıkartanların başına böyle şeyler gelebiliyor…

***

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş:

Belediye şirketlerinin yönetimini elimize alamadık. Halen genel sekreter ataması için Bakanlıktan onay bekliyoruz” diyerek yakınıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da derdi aynı.

Son açıklamasından anlaşıldığına göre, belediye şirketlerinin ancak yüzde 90’nını kontrol altına alabilmiş.

O da yalvara yakara istifalarını sağlayabilmiş…

23 Haziran Seçimini “zafer” olarak kutlamaya kalkışanlar bunalımda!..

***

Y-CHP’nin “etkili muhalefet” yapma yerine, yerel iktidar olanaklarından yararlanarak iktidara gelme hesabı içerisinde olduğunu fark eden AKP, bu seçeneğin işletilmesine izin vermeye niyetli görünmüyor.

Y-CHP, gerçek anlamda muhalefet yapabilseydi eğer, Cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı olan düzenlemelere doğrudan karşı çıkarak ve uygun eylemler sıralayarak halka güven verebilirdi belki.

Örneğin:

Anayasa’nın Cumhurbaşkanı seçilebilmek için “yüksek öğrenim yapmış olmak” hükmü yürürlükteyken, Erdoğan’ın bu koşulu taşıyıp taşımadığını kontrol etmeden seçime katılmayacağını, seçilse bile onu tanımayacağını ve gayrimeşru olarak o makamda oturduğunu kabul edeceğini ilan edebilirdi.

Aynı şekilde; 2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri ile ilgili referandumları; Anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez hükümlerine aykırı” olduğu ve/veya “geçersiz oyların geçerli sayılarak” sonuçların ilan edildiği gerekçeleri ile tanımadığını açıkladıktan sonra, her iki referandum, Anayasa’ya ve seçim mevzuatına uygun olarak yenilenene kadar, şiddete dayanmayan eylemlerle protesto edebilirdi…

***

Yok hükmünde” olan yeni Anayasaya göre seçilen Cumhurbaşkanının icraatlarının da “yok hükmünde” olduğu tartışmasızdır.

Bu durumda ana muhalefetin, muhalefeti blok halinde harekete geçirerek, demokratik eylemlerle iktidarı hukuk sınırları içerisinde tutmaya zorlaması olanaklı hale gelebilirdi.

İlk bulduğu fırsatta (7 Haziran 2015 seçimlerinde) AKP ile koalisyon kurmaya hazır olduğunu, geçmişe sünger çektiğini, devri sabık yaratmaya niyetli olmadıklarınıpeşinen ilan eden ana muhalefetin, siyasi iktidarın meşruiyetini zaten kabul ettiğinden, hukuk dışı yürüyen süreci geri çevirmesine olanak yoktu…

***

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Ayyıldız Partisi’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite diplomasının “sahte” olduğu iddiasıyla soruşturma başlatılması talebini reddetti.

Sahtelik iddiası” ceza hukukunun konusudur ve hiçbir kimse ya da makam konusu suç teşkil eden bir olayı ilgili makamlara ihbar etmeme (2) ayrıcalığına sahip değildir.

YSK, bu konuyu araştırmak görevimiz içerisinde değildir diyerek işin içerisinden çıkamaz.

Kurula yapılan başvurularda; ekli evrakların gerçek olup olmadığını araştırmak en başta YSK’nın görevi olmakla birlikte, iddiaları soruşturulmak için ilgili makamlara iletme görevi de vardır.

Aksi halde suçu ve suçluyu gizleme durumu söz konusu olur.

Cumhuriyet savcılıkları da gazete ve televizyonlarda yer alan bu haber üzerine re’sen harekete geçmek zorundadır…

***

YSK Ayyıldız Partisi’nin başvurusunu reddediyor ve Cumhuriyet Savcılıkları da kendiliğinden harekete geçmiyorsa, demek ki Erdoğan’ın üniversite diploması gerçektir.

Öyleyse neden paylaşılmıyor, onu da anlamak mümkün değildir.

Bu konu ile ilgili olarak sorulan sorulara (3) neden yanıt verilmiyor acaba?!.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bu konudaki açıklamalarının Erdoğan’ı yıpratmak amacıyla yapıldığını kabul edelim; CHP milletvekilleri Tur Yıldız Biçer ile Barış Yarkadaş’ın aynı doğrultudaki açıklamalarını, “kişisel görüşler” olarak kabul edebilir miyiz?

Öyleyse, CHP’nin kurumsal olarak görüşünü açıklamak gerekmez mi?

***

CHP Yönetimi, Erdoğan’ın diplomasının “sahte” olduğunu düşünüyorsa, son Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı seçilme koşullarından (4 yıllık) “yüksek öğrenim yapmış olmak” koşulu değiştirilmek istendiğinde (4) bu konuyu kamuoyunun gündemine taşıyabilirdi?

Erdoğan’ın diploması sahte ise, zaten Cumhurbaşkanı sıfatı ile yaptığı tüm işlemler “yok hükmünde”dir.!

Ana muhalefetin burada durması ve sonuç alana kadar direnmesi gerekirken, olayı soğutmaya bırakma hakkı yoktur.

Tersine hareket, hukuksuzluğa meşruiyet kazandırmak, ortak olmakve ortam hazırlamaktır!..

***

Noterler Birliği’nin Erdoğan’ın üniversite diplomasının aslını görmeden, fotokopi üzerinden onaylayan noter kâtibine soruşturma açmayan İstanbul 15. Noteri Necla Akgün’e uyarma cezası vermesi, şüpheleri iyice artırmaktadır.

Asli gibidir” onayı yapıldıktan sonra, asıl belge üzerine tarih ve yevmiye numarası yazılarak sahibine verildiğine göre, Noter Kâtibinin diploma aslını görmediği, nereden biliniyor?

Necla Hanıma verilen uyarma cezası da hukuksuzdur!

Necla Hanımın verilen cezaya itiraz etmesi halinde dahi, diploma aslının ilgili adli makamlara ibrazı zorunludur.

Bu yolun neden işletilmediğini de anlamak mümkün değildir…

YSK’nın diplomanın sahteliği iddiasının araştırılması talebini “görev ve yükümlülüğü olmadığı” gerekçesiyle reddetmesi de anlaşılır gibi değildir; en azından yetkili ve görevli makamları harekete geçirme görevini yerine getirebilirdi.

Bu kadar şüpheli durum ortada dururken, Y-CHP’nin eylemsiz kalması anlaşılır gibi değildir.

Ya CHP adına konuşup diploma meselesini gündem yapanlara sahip çıkılmayacak ya da hukuka sahip çıkılarak ve gereken neyse onu yapacaktır…

Aksi halde, hak edilmeden oturulan Atatürk’ün koltuğundan kalkılıp eve gidilecektir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://issuu.com/vuralegemensarigoz/docs/87360

(2) Suçu bildirmeme suçu, işlenmekte olan veya işlenmiş olmakla birlikte sonuçlarını sınırlama imkânı bulunan herhangi bir suçun yetkili makamlara bildirilmemesi ile oluşur. TCK m.2787-280 arasında düzenlenmiştir.

(3) https://www.youtube.com/watch?v=4yBMhy47pZM

(4) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/yeni-anayasa-teklifinde-baskan-icin-universite-diplomasina-gerek-yok-152638h.htm

BAĞIMSIZLIK RÜZGARI S-500’E DOĞRU!..

 s-400-.

Radar menzili 600, atış menzili 400 km.

30 km kadar yüksekliğe çıkabiliyorlar.

1.8 ton ağırlığında füze taşıyorlar

Aynı anda 80 hedefi vurabiliyorlar…

***

Sovyetler Birliği döneminde üretilen S-300 adı verilen Hava Savunma Sistemlerinin gelişmiş hali olan S-400’leri tarif eden özellikleri saydım az yukarıda.

Suriye sınırında uçağını düşürdüğümüz Rusya Federasyonu’nun marifetidir bunlar.

S-400’ler, AB ve ABD’nin korkulu rüyasıdırlar

Rus bilim adamları, şimdi de S-500’ü üretmek için çalışıyorlar…

***

12 Temmuz 2019 günü ilk partiyi taşıyan üç Rus kargo uçağı Ankara’ya indi.

Yakında 120’den fazla füzeyi gemiyle getirip, masa üstü bilgisayar toplar gibi kurulumunu tamamlayacaklar.

Rusya, Çin ve Balarus’tan sonra bu harikulade sisteme sahip dördüncü ülke olacağız…

Dünyanın her yerinde ulusal çıkarlarımızı korumak için güçlü olmamız şarttır.

Özelleştirmelerden elde ettiği 67 milyar doların, 37 milyar dolarını Suriyelilere verebilen siyasi iktidarın, ülke güvenliği için gerekli 2,5 milyar doları, hava savunma sistemlerine gözü kapalı vermesine itirazımız olamaz…

***

S-400’lerin teslimine ilk tepki NATO’dan geldi:

Fransız AFP ajansına konuşan ve ismi açıklanmayan bir yetkili, “endişeliyiz” dedi.

ABD Savunma Bakanı ise S-400 ile ilgili yapacağı toplantıyı iptal etti.

ABD Savunma Bakan Vekili Mark Esper, “Türkiye’nin S-400 teslimatını aldığının farkındayız, F-35’le ilgili tavrımız değişmedi” dedi.

Trump’ın Genelkurmay Başkanlığına aday gösterilen Orgeneral Mark A. Milley, Türkiye’nin F-35 programından çıkartılması gerektiğini savundu; “uçakların Türkiye’ye teslimine son verilmeli” ifadelerini kullandı…

***

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin “BB” olan uzun dönem kredi notunu “BB-”ye (BB eksi’ye) düşürdü…

15 Temmuz Darbe Girişimi’nde başarılı olamayan ABD-AB ittifakı ile savaşımız her cephede devam ediyor:

ABD Temsilciler Meclisi, Kıbrıs Cumhuriyetine (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasını düzenleyen yasayı kabul etti.

Avrupa Birliği diplomatları, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarına cevap olarak, aralarında yaptırımların da bulunduğu “tedbirler listesi” üzerinde anlaştıklarını açıkladılar.

Türkiye’nin Kıbrıs adası açıklarında gerçekleştirdiği doğalgaz arama çalışmalarının “yasadışı” olduğuna vurgu yaptılar.

Şimdi Türkiye’ye “yardım” adı altında verdikleri fonların kesilmesini tartışıyorlar:

Türkiye’nin AB’ye üyelik için gerekli “reformları” hayata geçirmesi amacıyla verilen 145.8 milyon Euro’luk desteğin kesilmesi düşünülüyor.

Am(m)a:

Türkiye’yi parçalamak ve güçsüz uydu bir devlet halinde getirip, emperyalizmin pazarı olarak tutmak için kurdurdukları işbirlikçi NGO (1) dedikleri “Sivil Toplum Örgütleri”nin faaliyetleri için ayırdıkları 252 milyor Euro’ya ise dokunmuyorlar.

(1 numaralı dipnotu tıklayıp okuyun lütfen!)

Bu kuruluşların Türkiye’deki uzantılarının; S-400’ler için “gerekli ise kurulsunlar tabi” ile başlayan ve “ama”, “fakat” ve “lakin” kelimeleri ile devam eden olumsuz cümlelerini daha çok duyacağımız anlaşılıyor…

***

Y-CHP Sözcüsü Faik Öztrak: “karara karşı değiliz” dedikten sonra:

F-35’leri almamızda sıkıntı çıkabilir. Bunu dikkate aldınız mı? Yaptırımlara karşı ekonomimizi tahkim ettik mi etmedik mi?” sorularını sordu.

Y-CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu:

“Zamanında Türkiye’nin Patriotların alımıyla ilgili talebi karşılanmamışsa elbette Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için başka arayışlara girecektir. Türkiye kendi bildiği yoldan devam edecektir. Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlaması hakkıdır” dedi.

Benim aklıma Y-CHP’nin Dış İlişkilerinden Sorumlu NATO’cu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün S-400’lerle ilgili itirazları geldi.

Onları bu yazı içerisine alıp, CHP’lilerin canını daha fazla sıkmak istemiyorum.

İhtiyaç duyanlar, aşağıdaki (2) ve (3) numaralı bağlantıları açıp, hafızalarını tazeleyebilirler…

Dış güçlerin desteği olmadan iktidara gelemeyeceklerine inanan bu hainleri elimizin tersi ile kenara itip, kendi yolumuzu kendimiz açmadıkça ve Kuvayı Milliyetçilerinin partisi CHP’yi işgalden kurtarmadıkça, başımız belalardan kurtulmayacaktır…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) NGO (Non- Governmental Organization), Hükümet Dışı Kuruluşlar

http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/01/sukin-sin/

 

 

(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1407893/CHP_li_Cevikoz__S-400_lerin_konuslandirilmasinin_ertelenmesini_oneriyoruz.html

 

(3) https://tr.sputniknews.com/columnists/201902201037778921-chp-unal-cevikoz-s400-rusya-turkiye/

TEK ADAM REJİMİ!..

vartannn_1

TEK ADAM REJİMİ” VE “TEK ADAM MUHALEFETİ”!..

İstanbul’da 31 Mart belediye seçimlerinin iptal edilmesinden sonra atanan kayyumun (vali) 51 günlük icraatı:

3 milyar 300 milyon TL borçlandı.

1 milyar 700 milyon harcadı.

Belediyenin bütçesine tam 5 milyar lira yük getirdi.

Yetmedi:

2 bin 500 kişiyi de işe aldı…

Ekrem İmamoğlu’nun 806 bin oy farkla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandı da ne oldu?

Açıktan bir kişiyi bile işe alamaz.

Belediye Meclisi’nin onay vermediği hiçbir icraatı yapamaz…

Bari:

Heyecana gelip belediyenin görevi olmayan konularda, uçuk vaatlerde bulunup da polemiklere malzeme olmasa!..

Kazandığı olağanüstü siyasi krediyi, Y-CHP Genel Merkezinde yuvalanmış Cumhuriyet düşmanlarının hain emelleri uğruna tüketmese…

Dipten gelen dalgaya doğru önderlik etse…

***

Reis, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı, devletin “kefen parası” olarak nitelendirilen “ihtiyat akçesini” Hazine’ye devretmeye yanaşmadığı için görevden almış.

Yaygın söylentiye göre; Başkan, öngörülen hedefleri tutturamadığı için görevden alınmış.

TCMB Kanunu’nun 28. Maddesi, Başkanın süresi dolmadan görevden affını, 27. maddedeki durumlardan birinin oluşması koşuluna bağlıyor.(1)

27.maddede ise; “ticaretle uğraşma” ve “banka şirketlerde hissedar olma” halinde başkanın görevden alınabileceğini kurala bağlamış.

Öyle bir durum yok şimdilik.

Demek ki, Reis yasaya rağmen, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile dilediğini yapabiliyor.

Aslında yapılan; Meclise rağmen, kararname ile yasanın değiştirilmesidir.

Bu mümkün müdür?

***

Bu soruya olumlu yanıt vermek imkânsızdır elbette.

Zira, Cumhurbaşkanının kararname ile kanunları değiştirebileceğini veya işlemez hale getirebileceğini kabul edersek, “hukuk güvenliği”nden söz edemeyiz.

Öyle ki, aynı yöntemle hukuk güvenliğini sağlayacak kurumların yasalarını da değiştirebilir…

Tek adam rejimi” bunların yapılabildiği rejime denir.

Mühürsüz oyların YSK tarafından “geçerli” sayılması ile kabul edilen yeni Anayasanın ülkeyi getirdiği nokta burasıdır işte.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek olan anayasa maddelerini, diğer maddeleri değiştirmek suretiyle değiştiren anayasa referandumunu “boykot” edecektik ki meşruiyet kazanmasın.

Yok hükmünde” olan bu değişiklikleri “en büyük mahkeme” olan halka götürmek, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter rejime ihanetin ve aymazlığın en büyüğü olmuştur.

Şimdi Reis’e rica ederek, yalvarıp yakararak demokrasiyi geri getiremezsiniz.

Tüm bu işlerin sorumlusu olanları hala ana muhalefetin koltuğunda tutanların sızlanmaya hakkı yoktur.

Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir…

Cemil Can

DİPNOT:

  1. Yasaklar

Madde 27- (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK ile değiştirilen şekli) Başkanlık (Guvernörlük) görevi, özel bir kanuna veya Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine dayanmadıkça Banka dışında teşrii, resmi veya özel herhangi bir görev ile birleşemez. Bundan başka Başkan (Guvernör), ticaretle uğraşamayacağı gibi, bankalar ve şirketlerde de hissedar olamaz. Hayır dernekleri ile amacı hayır, sosyal ve eğitim işlerine yönelmiş vakıflardaki görevler ve kar amacı gütmeyen kooperatif ortaklığı bu hüküm dışındadır. Bakanlar ve müsteşarlar seviyesindeki bakanlıklar arası komite toplantılarında Başkanın (Guvernör) görev alması, birinci fıkra hükmüne aykırı sayılmaz.

Geçici ayrılma, görevden af

Madde 28- Başkanın (Guvernör) geçici olarak yokluğunda kendisine, tayin edeceği Başkan (Guvernör) Yardımcısı vekalet eder. Başkan (Guvernör) ancak, 27 nci maddedeki yasakların gerçekleşmesi ve bu Kanunla kendisine verilen görevlerin devamlı surette ifasını imkansız kılacak durumların ortaya çıkması hallerinde, atanmasındaki usule göre görevinden af olunabilir.

 

KONUŞAN FOTOĞRAFLAR!..

trump-erdoğan-veliahd

Japonya’nın Osaka kentinde toplanan G-20 Zirvesi ile ilgili çok söze gerek yok.

Çünkü fotoğraflar konuşuyor.

Erdoğan, INTEX Osaka Fuar Merkezi’nde yaptığı basın toplantısında:

“Kaşıkçı cinayetinin tüm yönleri ile aydınlığa kavuşması, en üstten en alta kadar tamamından hesap sorulması uluslararası toplumun öncelikli görevidir” dedikten sonra, akıllarda Trump ile çektirdiği fotoğraf kaldı.

Erdoğan, Trump’ın sağındaydı, Kaşıkçı cinayetinin bir numaralı sorumlusu olarak gösterilen “arkadaşım” dediği Veliahd Prens Muhammet Selman, ise solunda sırıtarak poz veriyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını bu duruma düşüren Trump’ı kınıyorum…

Reis’e sözüm yok, çünkü onun bir kusuru yoktu.

Trump da öyle demiştir:

Obama yönetimi Erdoğan’a adil davranmamıştır!..

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Trump ile yaptığı görüşme sonunda yaptığı açıklamalar da dikkat çekiciydi:

Erdoğan:

“Yaptırım uygulanmayacağını Trump’ın ağzından dinlediklerini” belirttikten sonra; “S-400 olayı bir tarafta yürürken, ABD’den de Lockheed Martin’den Boeing uçaklarını alıyoruz. 100 adet Boeing alıyoruz” dedi.

Trump ise:

“Ne kadar güzel insanlar. Bunlarla anlaşmak çok kolay. Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” dedi…

Son derece açık konuştu, teşekkürler!..

***

Erdoğan’ın açıklamasından ne anladığımı söylemeden geçemem:

Rusya’dan S-400’leri alıyoruz.

Buna karşılık, ABD’den de 100 adet Boeing uçakları alıyoruz.

Bu alış-verişle, Trump’tan Türkiye’ye yaptırım uygulamama sözünü almış olduk.

Rusya da bir kıyak yaptı tabii ki, Putin’in de hakkını yemeyelim:

O da, polislerine tatil için Türkiye’ye gidebilirsiniz demiştir…

Ona da sonsuz teşekkürler!..

23 HAZİRAN “BAŞARISI” KİMİN HANESİNE YAZILMALI?

23 Haziran Seçimi, Cumhur İttifakı’nın “hezimeti” mi yoksa Millet İttifakı’nın “zaferi” olarak mı tarif edilmelidir?

Kesinleşen sonuçlara göre; 31 Mart seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın adayı 4.169.765 oy almıştı.

23 Haziran seçimlerine bu sayı, 3.936.068’e düştü.

Aradaki fark; 233 bin 697’dir ve Binali Yıldırım’a verilmeyen bu oylar, Ekrem İmamoğlu’na gitmiştir.

Böylece aradaki fark 467 bin 394 açılmıştır.

Demek ki, İmamoğlu ile Yıldırım arasındaki 806 bin 415 oy farkının yarıdan fazlasını, AKP seçmeni ile MHP seçmeni sağlamıştır.

Asıl onlara teşekkür edilmesi gerekmez mi?

Bu rakamlardan yola çıkarak da sonucu dilediğiniz gibi tarif edebilirsiniz…

***

Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın (Enver Aysever, Bülent Tezcan, Emre Kongar vb gibi) siyasetçi, yazar ve yorumcular, 23 Haziran Seçiminin “mimarı”nın Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu; İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun da katkısının hayli fazla olduğunu ileri sürerek, Atatürk posterini henüz asan İmamoğlu’nu, İstanbul’da “çırak çıkarma” çabası içerisine girdiler.

İmamoğlu’nun siyasette “önünü kesme” projesi kapsamında gördüğüm bu çalışmalar abartılı olup, yaşadığımız gerçekleri açıklamaktan uzaktırlar:

Seçim başarısını Kemal Kılıçdaroğlu’nun artı hanesine yazma çabalarına gerekçe olarak gösterilen; İmamoğlu gibi her kesimin kabul ettiği bir adayı onun tespit etmiş olmasıdır.

Yani, sonucu alacak en uygun adayı Kemal Kılıçdaroğlu bulmuştur demek istiyorlar.

Masal anlatıyorlar zira Kılıçdaroğlu’nun gerçekte böyle bir yeteneği yoktur.

Kaldı ki, İstanbul halkı İmamoğlu’na Y-CHP’nin adayı olduğu için oy da vermemiştir.

Bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde Türk halkının önüne aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu koyan Kemal Kılıçdaroğlu değil midir?

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Erdoğan’ın karşısına “Çankaya’nın Noteri” olarak ismi değiştirilen 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü çıkarmak için elinden geleni yapmadı mı?

Kılıçdaroğlu, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Gül’e itirazı sonunda “gel bakalım Muharrem”i aday göstermek zorunda kalmıştı.

Dolayısıyla, İmamoğlu’nu Kemal Kılıçdaroğlu bulmuştur, dolayısıyla başarının mimarı odur, şeklindeki böbürlenme; gerçekçi olmadığı gibi yerinde de değildir…

Kaldı ki, İstanbul halkı Kılıçdaroğlu’nun seçtiği adaya itibar etseydi, 2009 Yerel Seçimlerinde Kadir Topbaş’ın karşısında aday olduğunda kendisine oy verirdi.

Anımsayınız; o seçimlerde aradaki fark 534 bin 765 kadardı…

***

Özellikle; YSK’nın iptal kararı ile Cumhur İttifakı’nın yalana dayalı propagandalarına duyulan tepki nedeniyle, Binali Yıldırım’a oy vermeyen AKP ve MHP seçmenlerinin iradesi ve Millet İttifakı bileşenlerinin başarılı seçim çalışmalarının semeresinin, Y-CHP Genel Başkanınca sahiplenilmesi haksızlığın ötesindedir.

Ve:

Siyasi nezaketsizlikten başka bir şey değildir.

Kılıçdaroğlu, “Her şey Adalet Yürüyüşü ile başladı” diyerek, 23 Haziran Seçim sonuçlarını bu yürüyüşe bağlanmasının da gerçeklik payı yoktur.

Anayasa Referandumu’nda; mühürsüz oyların geçerli sayılarak sonucun kabul edilmesi karşısında eylemsiz kalan Dersimli Kemal, zevahiri kurtarmak için “Hak, Hukuk, Adalet” yürüyüşünü düzenlemiş olup, bu yürüyüşünü o zaman CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun haksız tutuklanmasını protesto etme amacına bağlamıştı.

Kılıçdaroğlu, gerçekte toplumsal muhalefete önderlik edecek olsaydı, “atı alan Üsküdar’ı geçti”ğinde; hayır blokununYSK’nın önünde meşru bir gösteri yapmasını ister ve referandumun yenilenmesine kadar eylemleri çeşitlendirerek sürdürürdü.

Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun seçim başarısını kendisine bağlaması fırsatçılıktır, selden kütük kapma faaliyetidir…

Cemil Can