Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

KEŞKE PARANOYAK OLSAYDIM!..

bakırköy1

Bu hafta Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesindeki heykelin önünde tartışacak çok konumuz var:

1.) İçişleri Bakanının Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında kullanabileceği bir yetkiyi neden olağan halde kullandığını;

2.) Bu yetkinin belediye başkanlarının “görevle ilgili bir suç işlemesi” halinde kullanabileceği son derece açık iken, “seçilmiş” belediye başkanlarının göreve başlamadan önce işlendiği iddia edilen suçlar için neden kullanıldığını;

3.) Seçim sonuçları daha kesinleşmeden, yerlerine kayyım atanan belediye başkanlarının görevden alınmaları için ilgili valilerin İçişleri Bakanlığından talepte bulunma yerine, başkan adaylarının seçime sokulmamaları için bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi (!) çıkarılmasının daha az zararlı olup olmayacağını;

3.) Seçilmiş organ olan “belediye meclisi”nin, bir tek Danıştay kararı ile feshedilmesi olanaklı iken, kayyımlık görevini yapan valinin, belediye meclisini feshederek neden “yetki gaspı” tartışmalarını başlattığını;

4.) ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde; Akdeniz’e uzanan bir koridor oluşturma projesini, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları ile kesmiş olmamıza rağmen, ABD’nin “kara gücü” olarak faaliyet gösteren PYD/YPG’nin işine yarayacak şekilde “güvenli bölge” oluşturma ve “Ortak Harekat Merkezi” kurup, birlikte devriye görevi yapmanın Devlet aklı ile yapılıp yapılmadığını;

5.) Rusya’nın uçağını düşürüp; pilotunu öldürdükten sonra, gerginleşen ilişkilerimizi düzeltmek amacı ile “özür dileyerek” attığımız adımı, S-400 füzelerini satın alma kararı ve Astana Sürecine katılıp, Soçi Mutabakatı ile görev üstlenmek sureti ile pekiştirmiş iken, bu görevlerimizi neden yerine getiremeyip, Suriye Ordu’suna bıraktığımızı;

6.) 31 Mart Yerel Seçimlerinde; Kürtlerin oyunu almak için PKK Lideri Öcalan’a mektup yazdırıp; Devlet televizyonlarından okutarak ve kardeşi Osman Öcalan’ı televizyon çıkartıp, Kürtlerin yerel seçimlerde “tarafsız kalmalarını” sağlama çabalarına karşılık, Y-CHP’nin Kandil’in kontrolündeki HDP ile ittifak yapmasında ülkemize ne gibi bir yarar sağladığını;

7.) Topraklarımızdan çıkartılacak altınların, yüzde 96’sını alıp götürecek olan Kanadalı şirketin, ormanlarımızı kesip yok etmelerine neden göz yumulduğunu;

8.) Emekçilerin aylık ücretlerinde iyileştirme yapmak üzere yetki verilen sendika başkanlarının, işverenin çıkarları için neden bu kadar çaba sarf ettiklerini;

9.) Beş milyonu bulan memur ve emeklilerin maaşlarına yapılacak zamlarla ilgili son kararı verecek Hakem Kurulu’nda; Erdoğan’ın elini öpmek isteyenler ile AKP’ye yakın Cihannüma Derneği temsilcilerinin ne işi olduğunu;

10.) Diplomasi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan eğitimsiz ve deneyimsiz yandaşların neden büyükelçi olarak atandıklarını;

11.) Şüpheli orman yangınlarında, THK uçaklarının neden kullanılmadığını;

12.) PKK’ye karşı Van, Hakkâri ve Şırnak’ta “Kıran Operasyonu” devam ederken, PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’ye koruma kalkanı anlamına gelecek “güvenli bölge” tuzağına nasıl düşürüldüğümüzü;

13.) Dersimli’nin eşi Sevli Kılıçdaroğlu’nun; Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu’nun eşlerini davet edip, Demirtaş’ın doğum gününü kutlama bahanesi ile kamuoyuna hangi mesajı verdiklerini;

14.) Olağanüstü bir oy patlaması ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanan Ekrem İmamoğlu’nun, kayyım atamaları nedeniyle genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan önce sahne alıp, amiri pozisyonunda olan İçişleri Bakanını eleştirmesini; izin alıp 31 Ağustos’da Diyarbakır’a bizzat gidip, görevden alınan belediye başkanı Selçuk Mızraklı ve HDP Diyarbakır Yönetimine destek vererek ne yapmaya çalıştığını…

Yukarıdaki maddelerden birini veya birkaçını sorgulayıp tartışabiliriz…

Kısa süre içerisinde yaşadığımız bu olayların birbirleriyle olan ilişkilerini de irdeleyebiliriz…

Çok mu ağır olur?

***

O halde birkaçını basit cümleler ve sorularla kurcalayalım:

***

Siyaset, ekonomi ve güvenlik…

Üçünü bir arada yönetmek eğitilmiş “Devlet adamları”nın işidir.

Devlet adamlarını seçmek ise biz eğitilmemişlerin işi.

O halde üçünü de bir ölçüde bilmeliyiz…

El yordamıyla “doğru” kişileri seçmeyi nasıl başarabiliyoruz, doğrusu bu soruya cevap veremiyorum…

***

Komşu bir ülkenin iç işlerine karışma/karıştırma hakkını kendinde gören bir “devlet adamı”, başka ülkelerin de kendi ülkesinin iç işlerine karışmasının yolunu açar.

Hatta bu tür eylemleri, dünya kamuoyu önünde meşrulaştırır…

Türkiye’de son 17 yılda yaşananları galiba en isabetli bu paragraf özetler…

***

En sonda söyleyeceğimi burada söylüyorum:

Yukarıdaki 14 soruya verdiğim yanıtlar; bana hem iktidarın hem de muhalefetin PKK’nın ekmeğine yağ süren eylem ve söylemler içinde bulundukları gerçeğini kanıtlıyor.

Siz ne düşünüyorsunuz, bilemem tabii ki…

Diplomasiyi küçümseyen, Devlet aklını kullanamayan siyasetçileri desteklemeye devam eden Türk halkı, bu kafayla daha çoook fatura öder…

Bana öyle gibi geliyor…

***

Şimdi de şu yaşadıklarımla ilgili bazı sorular soralım:

Kanadalı o şirketin, Kaz Dağlarındaki tahribatına tepkiler dinmeden, Samsun’da Şahin Dağları’nın bir başka Kanadalı şirket tarafından delik deşik edilecek olmasını içinize sindirebiliyor musunuz?

Açıkça hukuka aykırı kararlar alacak yerde; olağanüstü hal ilan ederek (!) yasal zemini hazırladıktan sonra, PKK ile iltisaklı olan bütün belediye başkanlarını görevden almak daha doğru olmaz mıydı?

Hiç değilse o zaman, bir tek OHAL kararının gereksizliği tartışılırdı!

De mi ama!..

Bu fikir diyelim Reis’in aklına gelmedi, Bahçeli’nin de mi gelmedi?!..

***

Alın size bayağı kafa yoracak başka bir konu:

“CİHATÇI ÖRGÜTLER” ve TSK destekli grupların, Şam yönetimine karşı son kale gördükleri İdlip’te; kontrolün yüzde 90 civarında El Nusra (El Kaide), Heyet Tahrir Üş Şam (HTŞ), Çeçen ve Doğu Türkistanlı “radikal dinci örgütler”in eline geçmesi üzerine; Rusya destekli Suriye Ordusu’nun güneyden saldırılarını sürdürmesi, Astana Sürecinin sonuna yaklaşıldığını ve Soçi Mutabakatı’nın işletilemediğini gösteriyor…

Ankara, Soçi Anlaşması ile üzerine aldığı -(nasıl olacaktıysa) ılımlı muhaliflerle terörist grupları ayırarak- bu bölgeyi teröristlerden temizleme görevini neden yerine getiremedi acaba?

Reis’in, ABD ile Fırat’ın Doğusunda girdiği “güvenli bölge” pazarlığı ve Urfa’da kurduğu “Ortak Harekat Merkezi” Türkiye’nin yeniden ABD’nin yörüngesine girdiğini göstermez mi?

Son derece tehlikeli değil mi?

Suriye’de “siyasi çözüm” için başlatılan Astana Süreci, “askeri çözüm”e evirilmek üzeredir diyebilir miyiz?…

Reis’in Moskova’da yapacağı görüşmelerin sonucunu görmeden bir önceki cümleye ihtiyatla yaklaşmak gerekir!..

En iyisi cevap vermemek…

***

Suriye’nin “toprak bütünlüğü” konusunda bölge ülkeleri ile anlaşmaya varıp, uygulamada Suriye’nin bölünmesine neden olacak girişimler, Türkiye’yi güvenilir bir ülke olmaktan çıkartır.

Nokta…

Suriye’nin toprak bütünlüğü tehlikeye girerse, bizimki haliyle girer.

Zira Kürtlerin çoğu Türkiye sınırları içerisindedir…

***

Doğu Akdeniz’i her konunun tartışılmasında göz önünde tutma mecburiyetimiz vardır:

Buradaki hidrokarbon (doğalgaz ve petrol) kaynakları yağmalanıyor.

Yağmacılar ve işbirlikçileri gerçek hak sahibi olan Türkiye ile Kıbrıs’a pay vermek istemiyorlar.

İlginç ama gerçek; Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile, bu yağmadan pay alma peşindedirler.

İçerisine girmek için havai fişekler patlattığımız AB, Kıbrıs’ı Rum toprağı olarak görüyor ve Türkiye’yi “Kıbrıs’ın münhasır bölgesine girmek ve ihlal etmekle” suçluyor…

AB, bu nedenle de Türkiye’ye yaptırım uygulama kararı aldı…

Onların derdi, Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını en aza indirmektir.

Uluslararası hukuk” istim gibi arkadan gelir…

Rusya’dan S-400 satın almamız yüzünden, ABD’nin aldığı ve Trump’ın bir süre erteleme yetkisini kullandığı yaptırım kararı ise sırada bekliyor…

Bir tek dostumuz kalmadı gibi…

***

Y-CHP’ye dokunmadan gelmeyeceğim:

Bir ara Ekrem İmamoğlu’nu, Y-CHP’den farklı düşünüyor sanıp, umut olabilir diye desteklemiştim:

İmamoğlu’nun, 31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra arkasına yığılan halk desteğini hızla tükettiğini fark ettim.

Paylaşayım istedim.

Hala da İmamoğlu’nu son günlerde sahneye iteleyenlerin Kılıçdaroğlu ve ekibi olduğuna inanmak isterim.

O saf ve temiz bir Karadeniz delikanlısıdır…

Öyle kalsın isterim.

Büyük olasılıkla etrafındaki bir grup; onu, Türkiye’nin genel meselelerine sahip çıkıp, iç siyasette Reis’i muhatap alarak, ancak CHP’nin yeni genel başkanı olabileceğine inandırdılar!..

Oysa, Y-CHP’nin kurnaz siyasetçileri, bu şekilde aslında Dersimli Kemal’in koltuğunu garanti altına aldılar.

HDP/PKK ile al takke ver külah ilişkiler, zaten Kılıçdaroğlu’nın asıl kamburu idi.

İmamoğlu da aynı ilişkilere bulaşırsa, “taze kan Kılıçdaroğlu”ndan başka bir sıfat alamaz…

Siyasette önü kesilmiş olur ve sempatik kişiliği ile topladığı krediyi PKK’nın amaçları yolunda heba eder…

İmamoğlu hayali böylece biter…

Bu defa yanılmış olmayı yürekten isterim tabii…

Paranoyak değilsem eğer, peşinen lider arayışının hem sağda hem solda bir süre daha devam edeceğini söyleyebilirim…

İyi geceler Türkiye…

Cemil Can

FEYZİOĞLU’NA LİNÇ KAMPANYASI!..

 Feyzioğlu-Erdoğan

Yargıtay’ın Adli Yıl Açılış Törenine davet ettiği Türkiye Barolar Birliği (TBB), oy birliği ile katılma kararı aldı.

Yargı erkinin üç ayağından biri olan “savunma”nın temsilcileri olan avukatlar adına TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu törende bir konuşma yapacak.

Genel olarak yargının özel olarak da avukatların sorunlarına değineceğini tahmin edebiliyoruz.

Beş yıl önceki Danıştay’ın 146. Yıl Etkinliğine Başbakan olarak katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Feyzioğlu arasında geçen tartışmayı da hatırlıyoruz. (1)

Feyzioğlu, Reis’in toplantıyı terk etmesine neden olan sözleri, çekinmeden söylemişti. (2)

Başımızı hiçbir zaman hiç bir zeminde öne eğmedi.

Büyük olasılıkla TBB Yönetim Kurulu, bu yıl yapılacak olan törende TBB adına konuşacak olan başkanın hangi konulara temas etmesi gerektiğini de saptamıştır…

***

Başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir gibi büyük baroları, diğer barolar izleyerek arka arkaya açıklamalar yapıp; Yargıtay’ın Beştepe’de yapacağı törene TBB’nin katılmamasını ve Başkanın konuşma yapmamasını savundular.

Bunun anlamı son beş yıl olduğu gibi alternatif tören yapılmasıdır.

Galiba bu defa barolar şeytanın avukatlığını yapıyorlar!

Bunun ne işe yarayacağını ise açıklayan yok.

Ankara Barosu açıklaması ile bu soruya bir ölçüde “felsefi” bir yanıt verdi.

Dediler ki:

Asıl “Şehir hakkı” (3) tanımı ile ün yapan Henri Lefebvre, mekânı, “toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği yer” olarak tanımlamıştır.

“Savunmanın yeni adli yılın tarafı kendinden menkul siyasal iktidara ait bir mekânda karşılaması ise siyasi tahakkümün bir saray çatısı altında bizzat hukukçular tarafından yeniden üretilmesidir.(4)

***

Benim de bağlı olduğum Ankara Barosu’nun kurduğu bu ibretlik cümleyi, tercüme etmekte zorlanıyorum.

Anladığım kadarıyla demek istiyorlar ki:

Beştepe’deki törene TBB katılacak olursa, Erdoğan’ın siyasi tahakkümünün bu defa da hukukçular tarafından üretilmiş olmasına neden olurlar!

TBB, bu toplantıda Saray’ın değil kendi görüşlerini dile getireceğine göre, bu tahakkümü nasıl üretmiş olabilir, onu anlatamadılar.

Bu soruya esaslı bir yanıt verilmesini bekliyoruz…

***

Diğer yandan; Fransız Sosyolog, Felsefeci ve Neo-Marksist olarak bilinen Henri Lefebvre’nin “mekân” konusundaki tezi ne kadar doğru, onu da tartışmadılar.

Ankara Barosu, bu konudaki -saçma- fikrini Lefebvre’nin tartışmalı tezi ile savunma durumuna düştü.

Onlara göre artık avukatları filozoflar savunmalıdır!

Değerli Avukatlar:

TBB’nin Kültür Merkezi de bir kamu binası değil midir?

Yürürlükteki mevzuata göre; bütün kamu binaları ile ilgili her türlü tasarruf yetkisi Reis’in iki dudağı arasında değil mi?

Demek ki, bir KHK ile bu binaların tümünü TOKİ’ye bağlayabilir,

Onu hangi güç, nasıl engelleyebilir?

Reis’in böyle bir idari kararını, hangi yüce mahkemenin kararı ile durdurabilirsiniz?

O sözünü ettiğiniz mahkeme nerededir, söyler misiniz?

Bu ülkede gerçekten “bağımsız ve tarafsız” bir mahkeme olduğuna siz de inanıyor musunuz?..

***

Demek ki, mesele “mekân” değil, daha derinlerdedir.

Bu da bir siyasi partiye entegre olarak çalışanların çapını fazlasıyla aşar!..

Yasama, Yürütme ve Yargıyı Cumhurbaşkanına bağlayan ve gerçekte “geçersiz” ve “yok hükmünde” olan anayasa değişiklikleri ile ilgili referandum kararı alındığında harekete geçecektiniz.

O zaman mekânımız 780 bin km kareydi.

Ve son derece haklı bir zeminde bulunuyorduk.

En haklı davamızın bir hiç uğruna heba edilmesine ortak oldunuz.

Takıldınız bir proje olduğu kesinleşen Dersimli Kemal’in peşine, düştünüz İstanbul yollarına…

Hak, hukuk adalet”i, 80 milyon halk yerine, Y-CHP Milletvekili Enis Berberoğlu için istediniz.

Baroların, siyasette sıçrama tahtası olarak kullanılmasına ses çıkarmadınız.

Mühürsüz oyların” geçerli kabul edilmesi kararı üzerine, YSK’ya doğru yürüseydiniz ve seçim yenilenene kadar direnseydiniz bugünleri görmeyebilirdik.

Şimdi utanmadan, sıkılmadan Türk halkına Fransız Henri’nin “mekan” masallarını anlatıyorsunuz?..

Yürüyün oradan, anca gidersiniz.

Siz de onlar kadar suçlusunuz…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/feyziogluna-kizan-basbakan-toreni-terk-etti-26391061

 

(2) https://t24.com.tr/haber/analiz-feyzioglu-ile-5-yil-once-5-yil-sonra-tbb-baskani-yargi-bagimsizligi-gerekcesiyle-gitmedigi-cumhurbaskanligi-kulliyesi-nde-bu-kez-konusmaci,835262

 

(3) Henri Lefebvre ( d. 16 Haziran 1901 – ö. 29 Haziran 1991) Fransız sosyolog, entelektüel ve felsefecidir. Daha çok Neo-Marksist olarak bilinir. 1965 yılında Nanterre’deki üniversiteye geçmeden önce, 1961 yılında başladığı Strasbourg Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdi. “Şehir hakkı” ilk olarak Henri Lefebvre tarafından 1968 tarihli Le Droit à la ville kitabında önerilen fikir ve slogandır.

“Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.” (Vikipedia)

 (4) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/ankara-barosu-da-yargitayin-davetini-reddetti-atamizin-huzurunda-karsilayacagiz-5285961/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CHP’DEN AHLAKSIZLIĞA KILIF YASASI!..

 siyasi ahlaksızlık yasası

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel:

Vereceğimiz bir yasa teklifi ile birinci derecede yakınların tayinine engel olmayı düşünüyoruz” dedi.

Kılıçdaroğlu teklife onay verdi.

Siyasi Etik Yasası”, hazırlanıp Meclise verildi…

***

Yasal düzenleme yaparak, siyasi yoldan belli makamlara gelenlerin yakınlarını kamu kuruluşlarına doldurmalarına engel olunabilir mi?

Bence olunamaz!

Böyle bir yasanın anında delinmesi işten bile değildir:

Şöyle ki:

(A) belediye başkanının yakınları (B) belediyesinde işe alınır, buna karşılık (B) belediyesinin yakınları da (C) belediyesinde alınırlar…

Böylece hiçbir belediye başkanı yakınını işe almış olmaz.

Ama bütün belediye başkanlarının yakınları “kardeş belediyelerde” işe alınmış olurlar.

Yasanın bu şekilde dolaşılmasına engel olmak mümkün müdür?

Hayır…

***

Seçimle iş başına gelenlerin yakınlarının işe girmeleri yasaklanabilir mi?

Yasaklanamaz tabii ki…

Zira onlar da vatandaştır ve aralarında mutlaka o makamlara layık olanlar vardır…

O halde, CHP’nin Meclise sunduğu yasa tasarısı, günü kurtarmak için hazırlanmıştır; hiçbir işe yaramaz!..

Hatta “siyasi ahlaksızlığa kılıf” olarak kullanılmaya müsaittir.

Ana muhalefet partisi olarak CHP’nin yapması gereken iş, kendi belediye başkanlarının ahlaksızlıklarını yasa ile engellemek değildir.

20’li yaşlarında iş bulmak için sınavlara girip kazanan ve 17 yıldır işe giremeyen; bugünlerde 40’lı yaşlarını sürenlerin, şimdi de çocukları işe girme derdindedir.

Onları tatmin etmeyen çözüm önerileri, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

CHP, Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında gelen işsizliğe çözüm için bir şeyler yapamasa da; mevcut durumda işe alınacakların “liyakat” esasına göre istihdam edilmelerinin sağlanması için bir yasa teklifi verseydi çok daha iyiydi…

***

Hiç kuşku yok ki, bizim gibi değerlerin hızla yozlaştığı ülkelerde, yasa çıkarmak tek başına çözüm değildir.

Yasayı uygulayacak olanların; dürüst, namuslu ve ahlaklı kişiler olması şarttır.

Bütün bunlara rağmen, mantıklı çözümler her şart altında vardır:

Çözümü, her koşulda sağduyu sahibi halka (seçmene) bırakmak en doğru davranış şeklidir.

Seçimle gelinecek makamlara, kimlerin geleceği halka bırakılırsa, yarışlara da en doğru insanlar sokulmuş olur.

Doğru insanlar arasındaki kazananlardan, zaten adaletli davranmaları ve doğru işler yapmaları beklenir…

Şeytana uyanları az olur ve onların sistem içerisinde elenmeleri daha kolaydır…

***

Kamu hizmetlerine alınmalar, objektif kurallara bağlandığında ve yerel yönetimlerin ihtiyaç duyduğu personel de aynı havuzdan karşılandığında, sorun büyük ölçüde çözüme kavuşturulmuş olur.

Bağımsız ve tarafsız” bir kurulun adil bir şekilde yapacağı sınavı kazananlar, puanlarına göre sıralanıp, bu sıralamaya göre açık kadrolara atandığında sorun kökünden çözülmüş olacaktır…

Sınavı kazanamayanlar da kazanamadıklarına inanacakları için devlete güvenleri sarsılmaz ve tatmin olmuş olarak, başka şekilde başlarının çaresine bakarlar.

Sınavsız işe alınmalar, suiistimalin kılıfı olduğundan, bu yöntem de kesinlikle yasaklanmalıdır

***

Kamu hizmetlerinde istihdam sorununun çözümünde, siyasi parti liderlerinin demokrasi anlayışı da son derece önemlidir:

Parti içi demokrasi” işletildiğinde; gerek partinin yetkili organlarına ve gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının atanılarak gelinen kadrolarına en layık olan insanlar göreve gelebilirler.

Bir tek parti içi demokrasi işletildiğinde, görevlendirmeler liderin iki dudağı arasından çıkacak sözlerden kurtarılarak nesnel hale getirilebilirler.

Demokrasilerde işe girmek için, “hamil-i kart”lar değil “kurallar” esas alınmalıdır.

Kurallar işletildiğinde ise; tavassut, torpil, adam kayırma vb. gibi ilkelliklere yaşam alanı bırakılmamış olur.

Dolayısıyla işe alınacak kişiler, atamaya yetkili amirlerin yakını da olsa, uzağında da bulunsa fark etmeyecektir.

Herkes hak ettiği yere gelebilecek ve hak ettiği kadar yükselebilecektir.

Kurallar rejimi olan demokrasiyi kendi partisi içerisinde işletmeyenlerin, bu konudaki sözleri ciddiye alınamaz.

Kendi üyelerine adil davranmayan bir siyasi partinin, yönetime geldiğinde halkın her kesimine adil davranacağı sözüne de kimse inanmaz.

Bu yöndeki vaatler boş kabul edilir ve ciddiye alınmazlar…

***

CHP’nin yeni seçilen ve seçilir seçilmez yakınlarını belediye ve şirketlerine dolduran talancı ve yalancı başkanlar, gökten zembil ile inmediler ki!

Tümü, siyasetin içerisinde ve Genel Merkezle irtibat halinde olan kişilerdi.

Çünkü Y-CHP’deki delege sistemi değişmedikçe, kimse kişisel yeteneği ile bir yerlere gelemez!

Denebilir ki, Genel Merkeze “yakın” olmayanların veya Genel Başkanın “adamı” olmayanların ya da Genel Başkanın oluşturduğu “ekibin içerisinde” yer almayanların, milletvekili veya belediye başkan adayı olma şansları sıfırdır.

Hal böyle olunca, yasa çıkartarak dizginlenmeye çalışılan bu açgözlü arsızları başımıza bela edenlerin, parti yönetiminde bulunduğuna en ufak bir kuşku bulunmamaktadır…

***

Balık baştan kokar.

Çözüm, parti içi demokrasinin hayata geçirilmesindedir.

Gerisini -en az hatayla- sağduyu sahibi halk zaten halleder…

Cemil Can