Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

“BAŞLARIM SİZİN KÜRDİSTAN DAVANIZA”!..

Kürdistan

 

PKK’nın dağa kaçırdığı (veya kandırarak götürdüğü) çocuğun annesi HDP Diyarbakır İl Başkanlığının önünde var gücüyle bağırıyor:

 

Başlarım sizin Kürdistan davanıza!

 

Kürt kökenli bu anne yerden göğe kadar haklıdır.

 

O, çocuğu kaybedilen/ kaçırılan bütün annelerin feryadıdır aslında.

 

Sözleri de son derece önemlidir…

 

Ayrılıkçı Kürt hareketini yüreği yanık bir anne bir cümle ile özetledi:

 

Kürtlerin önde gelenleri “Büyük Kürdistan” devletini kurmak için savaşıyorlar.

 

Nokta.

 

İnsan hakları, “eşit vatandaşlık” vs. hepsi hikâye…

 

***

 

Bu niyetlerini, Barzani’nin 25 Eylül 2017 günü “Bağımsız Kürdistan”ı ilan etmek amacıyla yaptırdığı referandum ile hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek şekilde ortaya koydular:

 

Seçmenlere, “Kürdistan Bölgesi ve Kürdistan Bölgesi dışında kalan Kürt yerleşimlerinin bağımsız bir devlet olmasını istiyor musunuz?” sorusunu sordular… (1)

 

“Kürdistan Bölgesi dışı” neresidir?

 

Hadi yutkunma cevap ver.

 

HDP’ye “baraj atlatmak” için atlatan yurttaş!..

 

***

 

PKK’nın TBMM’ndeki siyasi uzantısı olan HDP, bu referanduma karşı mı çıktı?

 

Hayır…

 

“Kürdistan bölgesi dışında kalan” Kürt siyaset simsarları veya ve örgütlerin yöneticileri içerisinde “bağımsız” bir Kürt devleti kurulmasına karşı çıkan mı var sanki?

 

Yok…

 

Demek ki, hepsinin siyasi bir hedefi vardır ve aynıdır!..

 

***

 

ABD desteği ile Kuzey Irak’ta kurulan bölgesel yönetimin başkanı Barzani, bütün desteğini HDP’ye vermeye hazır olduğu defalarca dile getirmedi mi? (2)

 

Barzani’nin ne gücü vardı ki?

 

O aslında efendisi ABD’nin adına konuşuyor…

 

Kürtlerin kurmayı hayal ettikleri ve uğruna on binlerce insanın ölümüne neden oldukları “bağımsız” Kürt devletinin kurulmasını başka kimler destekliyor acaba?

 

ABD ve AB.

 

Yani, neredeyse dünyanın yarısı.

 

Bir an için ABD ve AB’nin desteği ile bu devletin kurulduğunu düşünelim.

 

Bağımsız” bir devlet olması mümkün müdür?

 

Bağımsız” sözcüğünün yerine; emperyalistlerin bölge ülkelerine karşı kullanacakları, asker, silah vb. gibi malzemeleri depo edecekleri kışlayı tarif için kullanılan “garnizon” sözcüğünü kullanmak daha gerçekçi değil mi?..

 

***

 

Şimdi de bakalım ayrılıkçı Kürtler, “Büyük Kürdistan” için ne kadar yol aldılar?

 

Irak’ın Kuzeyindeki durum malumumuzdur:

 

“Barzani yönetimi” diyerek onu küçümseyebiliriz.

 

Böyle polemiklere girmeyip, resmi rakamlar üzerinden gidelim;

 

ABD, orada peşmergeden 190 bin kişilik silahlı bir ordu kurdu.

 

Yasama, yürütme ve yargı organları bile var…

 

Daha ne olacaktı?

 

Devlet olması için boynuzlarının çıkması gerekmiyor…

 

***

 

Şimdi Suriye’nin Kuzeyi için harıl harıl çalışıyorlar.

 

Buradaki işleri bittiğinde de İran’a gelecek sıra.

 

Ardından Türkiye’ye…

 

“Büyük Kürdistan”ı dört ülkenin topraklarında kuracaklar…

 

Bunun için ne gerekiyorsa yapıyorlar…

 

***

 

Suriye’de işler planlandığı gibi gitmiyor; orada Rusya da var.

 

Bu yüzden Irak’taki gibi elleri cebinde emir yağdıramıyor coniler.

 

Buna rağmen; PKK’nın Suriye’deki kolu PYD/YPG’nin ABD tarafından eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış 60 bin mevcutlu ordusu var.

 

30 bin kişilik de polis gücü.

 

140 bin kamu görevlisi çalıştırıyorlar.

 

ABD, eğiteceği ilave 30 bin kişiyle bu orduyu takviye edeceğini de ilan etti…

 

İleride kurulacak olan “Bağımsız Kürdistan”ın ordusu, polisi, kamu görevlisi maaşlarını dolar olarak ABD’den alıyorlar.

 

Bağımsız olmanın şartı parasal olarak “bağımlı” olmaktan geçiyor sanki!..

 

***

 

Şaka gibi ama asla şaka değil…

 

Biz ise bu yalancı ve güvenilmez ABD ile Suriye’nin Kuzeyinde “güvenlikli bölge” oluşturmaya çalışıyoruz.

 

Plana bakar mısınız?

 

YPG, güvenlikli bölgeden Kuzeye geçmeyecek.

 

TSK da Güneye inmeyecek!

 

Güya, “güvenlik bölgesi”nin güvenliğini ABD ile Türk silahlı güçleri sağlayacak…

 

Yemin ederim dalga geçmiyorum!

 

Kendi ellerimizle Suriye’nin Kuzeyinde ikinci Kürt bölgesini oluşturmaya “evet” dedik.

 

Reis, bu konuları görüşmek üzere ABD’ye gidiyor…

 

Sonrası mı?

 

Bilmiyorum vallahi!?..

 

Bekleyelim görelim…

 

***

 

Çok uzattığımı biliyorum.

 

Kürtlere bir sorum var:

 

“Büyük Kürdistan” için Türkiye’den kaç il istiyorsunuz, onu söylemediniz.

 

26 diyen var, 27 diyen var, şuna bir karar verseniz diyorum. (3)

 

Bu rakamlara göre, 54 veya 55 ili Türklere ve (etnik kökeni Türk ve Kürt olmayan) diğer gruplara kalıyor.

 

Sizce adil bir bölüşümse geçiyoruz.

 

Savaş tazminatı” filan da istiyor musunuz?

 

Çekinmeyin canım, tam sırasıdır…

 

Biz bu savaşı kaybettik çünkü!..

 

***

 

Pardon!

 

Çözüm isteyen bir küçük sorunumuz daha var:

 

Büyük Kürdistan”a katmadığınız illerdeki Kürtlerin durumu ne olacak peki?

 

Onu hiç düşündünüz mü?

 

Onları da alıp Kürdistan’a mı yerleştireceksiniz?

 

Bu göç işi bayağı zor olacak!

 

Ya malları mülkleri?

 

Neden cevap vermediniz…

 

Daha sonra mı?

 

Hayır, hemen şimdi yanıt verin…

 

***

 

“Büyük Kürdistan”a katmadığınız (Batı taraftaki) illerdeki Kürtler, bulundukları yerlerde Türklerle ve diğer etnik gruplarla birlikte kardeşçe yaşasınlar dediğinizi duyar gibiyim.

 

Bence de çok doğru bir fikir.

 

Türkler, Kürtler ve diğer gruplar, hatta bütün azınlıklar bulundukları yerlerde birlikte kardeşçe yaşasınlar.

 

Yaşayabilirler mi?

 

Elbette…

 

Zaten birlikte ve kardeşçe yaşamıyorlar mı?..

 

Şu emperyalist devletler ellerini bir çekse üzerimizden veya biz uyansak yattığımız derin uykudan bütün sorunlarımızı el birliği ile çözebiliriz…

 

Zaten Ulu Önderimiz:

 

Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tarifini bu yüzden yapmıştır… (4)

 

İsteseniz de bu tarifin dışına çıkamazsınız.

 

Çıkarsanız “hain” damgasını yersiniz…

 

***

 

İzninizle son sorumu da sorup çekiliyorum:

 

Türkiye’nin Batısındaki illerde Türkler ve Kürtler sorunsuz şekilde yaşayabiliyorlar da Doğusundaki illerde neden yaşamasınlar?

 

Yaşıyorlar zaten, değil mi?..

 

Bu gerçeklik bile tek başına ayrılıkçı Kürtlerin fikirlerini çürütmeye yetiyor…

 

O halde; “Başlarım sizin Kürdistan davanıza” diye yakınan anneye, davanızı anlatamazsınız.

 

Bu yüzden değil mi sürekli şiddete başvuruyorsunuz ve kendi analarınızı ağlatıyorsunuz…

 

Şimdi o annenin anlayacağı şekilde yukarıdaki soruya yanıt verin, biz de anlayalım…

 

Anlattıklarınıza Kürtler hak versin, ben de hak vereceğim davanıza; sizi sonuna kadar savunacağım!

 

***

 

Söz veriyorum…

 

Başka sorum olmayacak!

 

Son bir tane;

 

PKK’nın Meclisteki uzantısı HDP’ye yapılan 92 milyon 238 bin lira seçim yardım(5) için bir şey demeyeceğim.

 

Reis’i, terör örgütüne “yardım” yapmakla da suçlamayacağım.

 

Bu sorumu kendini Solcu olarak tarif edenlere yöneltiyorum:

 

Size göre, HDP yasal bir parti ve seçim yardımlarından da yararlanması gerekiyor.

 

Tek sorunİ PKK ile arasına “mesafe” koyamamış olması.

 

Onu da başarsa, HDP’ye oy bile verebilirsiniz.

 

HDP’ye barajı atlatmak için verdiniz de…

 

Peki, HDP, PKK ile arasına “mesafe” koyarsa, PKK’nın siyasi uzantısı olmaktan çıkıyor mu?

 

Bu kadar kolaydır yani…

 

O zaman ne oluyor?

 

“PKK ile arasına mesafe koyan PKK’nın Meclisteki uzantısı”!

 

Güldürmeyin insanı…

 

***

 

Başka sorum yok!

 

Sanık sizin…

 

Av. Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/dunya/son-dakika-barzaninin-bagimsizlik-referandumu-basladi-40589277

 

(2)

https://www.krdnews.net/news/kurdistan-bolgesi/baskan-barzaniden-hdpye-cozum-icin-gerekli-destegi-vermeye-hazirim

 

(3) https://www.ahaber.com.tr/dunya/2017/09/24/barzaninin-kampanyasinda-skandal-harita-26-ilimiz-sozde-kurdistan-icinde

 

(4) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/tskdan-ataturkun-el-yazisiyla-yanit-11455455

 

(5) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201810191035739028-parti-yardim-hazine-milyon-tl/

 

 

YAZ KIZIM!..

kibris-ta-son-soz

Yaz Kızım:

Gerekçesi uzun kararda açıklanacağı gibi; sanığın sabit görülen eylemi nedeniyle hakkında TCK ilgili maddesi uyarınca 4 yıl 11 ay 29 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına… karar verildi.

Yargıç, Cumhuriyet Savcısının tarif ettiği eylemi sabit gördü ve suç olduğuna inandığı için bastı cezayı.

Zaten bu inancı yüzünden de yargılamayı tutuklu sürdürmedi mi?..

Özgürlüğünüz bir savcı ile bir hakimin hukuk anlayışına bağlıdır!..

Mahkum olduktan sonra; suçsuz olduğunu, suç işleme kastı ile hareket etmediğini anlat anlatabilirsen…

***

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesinin Cumhuriyet davasında verdiği mahkûmiyet kararları Yargıtay 16. Ceza Dairesince bozulması sıradan bir olay olarak geçiştirilemez.

Bu karar, yargının ne hale getirildiğinin en tipik örneklerindendir.

27. Ağır Ceza Mahkemesi, bazı sanıklara 5 yıldan fazla ceza vermemiş olsaydı, hak yerini bulmayacaktı.

Zira Bölge İdare Mahkemesi de sanıkların suçlu olduğuna inandığı için önüne gelen kararları onamıştı.

Bu defa hakkın yerine getirilmesine “haksız” olarak verilen bir başka karar olanak sağladı…

Bu defa haksız bir karar, en iyi avukattan daha çok işe yaradı!..

***

Ceza usul hukuku sistemimize göre; 5 yıldan az verilen cezalar için Bölge Adliye Mahkemelerinde “istinaf” kanun yoluna başvuruluyor.

İstinaf mahkemelerinin verdiği bazı kararlar kesin olduğu için, onanan mahkûmiyet kararlarının infazına geçiliyor.

5 yıldan fazla olan cezalar için ise Yargıtay’da “temyiz” kanun yoluna başvuruluyor…

İlk bakışta sakıncaları görülemeyen bu sistemin, uygulamada temel özgürlükleri ihlal ettiği Cumhuriyet davası örneğinde açık seçik görülüyor.

***

Cumhuriyet davasında, 5 yıldan az ceza alan sanıkların, istinaf başvuruları reddedildiği için infazlarına başlanmıştı.

5 yıldan fazla hapis cezası alanlar ise kararların temyizi için Yargıtay’a başvurdular.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, sanıkların yüklenilen suçların işlemediğini saptadı ve sanıkların beraat etmeleri gerektiğine karar vererek, yerel mahkemenin hükmünü bozdu.

Bozma kararını okuyan hakim, bu defa da sanıkların suçsuç olduklarına inandı!

Yaz Kızım:

Yargıtay’ın bozma kararı okundu… Usul ve yasaya uygun olan bozma kararına uyulmasına karar verilip, açık yargılamaya devam olundu. Araştırılacak başka konu olmadığından duruşmaya son verildi. Gereği düşünüldü: Oluşmayan müsnet suçtan sanığın beraatına, başka suçtan tutuklu değilse serbest bırakılması için Cumhuriyet Savcılığına yazı yazılmasına karar verildi.”

Hepsi bu kadar…

Yargıtay bozma kararının, 5 yıldan az hapis cezası alan ve haklarında verilen hükümler onanarak kesinleşen diğer sanıklara da sirayet ettirilmesine de karar verdi.

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararı doğru ve hukuka uygundur…

Çünkü isnat edilen suçlar işlenmemişti.

Türkiye’de işlenmeyen bir suçtan hapis yatmak mümkündür!..

İşte size örneği…

***

Bu ilginç davaya bir de öteki tarafından bakalım:

Yerel mahkeme, 5 yıldan fazla ceza verdiği sanıklara, 5 yıldan az ceza vermiş olsaydı ne olacaktı?

Yerel Mahkeme gibi Bölge Adliye Mahkemesi de sanıklara iddianame ile yükletilen suçların oluştuğuna inandığı için bütün kararları onayacaktı.

Bu hususta tartışma yoktur.

Zira istinaf mahkemesi suçun oluştuğuna inandığı için sanıkları mahkum etmişti.

Dolayısıyla suç oluşmuşsa ceza da verilecektir.

Böylece bütün sanıklar için haksız olarak infaza geçilecekti…

Kim bilir bu şekilde verilmiş kararlarla kaç kişi haksız yere özgürlüğünden mahrum kalmıştır!..

***

Ne yazık ki, yargı sistemimiz içerisinde böyle bir adaletsizliği gidermenin yolu bulunmamaktadır.

Sanıkları adil olmayan böyle bir karardan kurtaran, aynı mahkemenin yine adil olmayan başka bir kararı olmuştur.

Ne yazık ki, yargımızın acı acı gülünecek durumu budur…

***

Bu duruma gelmemize sebebiyet verenleri tek tek saymak, sorumluluklarını belirtmek ve tümünü en ağır şekilde eleştirmek elbette ki mümkündür.

Ama çözüm değildir.

Çözüm:

Yasal düzenlemeler yaparak, mevcut aksaklıkları ortadan kaldırmaktır.

Yasal düzenlemeleri yapmak da Meclis’te çoğunluğu olan iktidar partisi ile Cumhurbaşkanı’nın elindedir.

Meclis’teki muhalefet partileri ise etkisiz eleman durumunda olduklarını kendileri itiraf etmektedir…

***

Hal böyle olunca, Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) Adalet Bakanlığı ile birlikte hazırladıkları “Yargı Reformu”nun önemi ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda, TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun Cumhurbaşkanlığı Saray’ında yapılan Adli Yıl Törenine katılması yerinde ve gerekliydi.

Aynı şekilde açılış töreninde Feyzioğlu’na konuşma hakkının geri verilmesi de doğru olmuştur.

Reis ile zıtlaşarak, Y-CHP’nin “kaçak saray” söyleminin arkasına sığınarak, var olan gerginliğin sürdürülmesinin kimseye bir yararı yoktur.

Feyzioğlu’nun AKP’ye yaklaştığını, Reis ile anlaştığını ileri sürmek, siyasetin kaldırım düzeyinden kurtulamadığının göstergesidir; terbiyesizlikten başka bir şey değildir…

Tam aksine, yeni haksızlıkların yaşanmasına, hukuka aykırı yeni kararların verilmesine ortam hazırlamaya hizmet eder…

***

Türkiye Barolar Birliğinin kararı ile Adli Yıl Açılış törenine katılan Feyzioğlu’na, başta üç büyük baro olmak üzere, olağanüstü genel kurul isteyen diğer baroların yönelttiği eleştirileri bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Feyzioğlu’na yargısız infaz yapılmıştır…

Haksız yere yapılan eleştirilerin, olağanüstü kurultay çağrısına kadar götürülmesi ise tam bir fırsatçılık ve aymazlık örneğidir.

Selden kütük kapma anlayışının tipik tezahürüdür.

Bu fırsattan yararlanarak TBB’ni ele geçirme çalışmasıdır…

***

Hesapsız-kitapsız bir şekilde başlatılan bu kampanyanın sürdürülmesi halinde; barolar içerisindeki “sol” görüşlü avukatların ağırlığının azalacağı, TBB yönetiminin “sağ” görüşlü olanlara geçme olasılığının güçleneceği açıktır.

Bir de Reis’in, TBB Genel Kurulunda büyük baroların delege sayısını sınırlama şeklindeki dahiyane düşüncesi hesaba katılırsa, sorumsuzluğun boyutu ortaya çıkmaktadır.

İktidar partisinin seçimle elde edemediği sonucu, Reis’in düzenleyici bir işlemle elde etmeye çalışacağını anlamak için dahi olmaya gerek yoktur.

Kendisi söylüyor zaten… (1)

Bu yakın tehlikeyi göremeyen baroların, siyasi partiler elinde oyuncak kalacaklarına da kuşku yoktur.

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük baroların, bu sinsi planı görememiş olmalarını anlamak ise mümkün değildir…

O bakımdan, TBB’nin olağanüstü genel kurulunu toplama girişimlerine derhal son verilmelidir…

Gün, tüm baroların eksiksiz olarak TBB’nin arkasında durmaları günüdür…

Av. Cemil Can

(1) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/baro-secimine-yeni-duzenleme-delege-sayisi-dusurulebilir-248172h.htm

FABRİKA AYARLARIMA DÖNDÜRÜN BENİ!..

 anneler

Her gün, bir önceki gün tanık olduğumuzdan daha önemli olaylarla karşılaşıyoruz.

 

Hiçbiri unutulacak gibi değil.

 

Tümü manşetlere çıkacak önemde.

 

Haberler, adeta birbirini itekliyor aşağılardaki satırlara.

 

Aralarında ilişkili olanlar da var elbette…

 

Bağımsız olanlar arasında; bağ kurmaya çalışan simsarlar, siyasi yarar sağlamak için ha bire mesai yapıyorlar sütun aralarında.

 

Halkın asla unutmayacağı ihanet ve hataları gölgede bırakmak, öyle kolay mı sanki!..

 

Bizleri sonsuza dek aldatamayacaklar…

 

***

 

Ekrem İmamoğlu’nun Yenikapı’da açtığı “makam otomobili sergisi” bunlardan biri.

 

Kayyum atanan belediye başkanlarına verdiği gereksiz desteği, bu korkunç yolsuzluk ve israf haberi bile gölgede bırakamadı.

 

Halkı enayi yerine koymak yakıştı mı?

 

Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önünde eylem yapan annelerin feryadı ise, şehit cenazelerinden yükselen çığlığı bastıramıyor.

 

Reis’in Avrupa’ya çektiği “sınırları açarız” resti, dikenli tellere dayanan yüz binlerce Suriyeli ile ilgili AB’den yükselen “sabotaja açık hale geldik” haberini üçüncü sayfaya gönderemiyor.

 

PKK’nın ormanlarımızı yakarak operasyonlara cevap vermesi, altın arayan Kanadalı şirketlerin ormanlarımızı kesmesi ile birlikte haber oluyor.

 

On binlerce ağacımızın yakılıp, yüz binlercesinin Devletin izni ile kesilmesini, dizi izler gibi izliyor yurdum insanı.

 

Doğayı mahvediyorlar, tınmıyoruz…

 

***

 

ABD’nin Kuzey Irak’taki yerel güçleri (PYD/YPG) eğitip donatarak; 60 bine çıkarma kararı, Fırat’ın doğusunda oluşturulan “güvenli bölge”nin devamı gibi sunuluyor!..

 

Trene bakar gibi bakıyoruz…

 

Ha bire “stratejik ortak” yalanı ile birbirimizi aldatıyoruz.

 

Nedense;

 

Bir türlü uyanamıyoruz yattığımız o derin uykudan…

 

Bonzai” mi içirdiler bize, ayılamıyoruz!..

 

***

 

Bu hengamede neredesiniz?

 

Çocuğu kaçırılan/kaybedilen annelerle; HDP binasının önünde midir yeriniz, yoksa kan ve ölümler üzerinden siyaset üreten ve ABD’nin “kara gücü” olmayı sindiren içeridekilerle birlikte misiniz?

 

Gag gug etmeyin yeter artık!

 

Bir an önce verin kararınızı!..

 

Yangın bizin mahalleye doğru geliyor, kör müsünüz!..

 

***

 

Toplum olarak hastalandık galiba.

 

Bu öyle bildiğiniz bir hastalık değil ki.

 

Mevsim dönüşlerinde gelen salgın gibi durmuyor:

 

Dilerseniz ilk önce, şikayetlerimi arz edeyim size.

 

Ondan sonra koyarsınız teşhisinizi…

 

Geçmişte; hatalı bulduğum fikirleri eleştirir, doğru olanları anlatmaya çalışırdım.

 

Herkesin kabul edebileceği kanıtları sürerdim ileriye.

 

Tartıştığım insanları ikna edip, doğru çizgiye getirdiğimde; mutlu olur, kale fethetmiş kumandan gibi gururlanırdım…

 

O günler nerdeeee!..

 

***

 

Son yıllarda fabrika ayarlarım bozuldu iyice.

 

Geçmişte farklı düşündüğü için “düşman” gibi gördüğüm insanların; bir arada olmak şöyle dursun, bugün benim gibi düşünmesine dahi katlanamıyorum.

 

Her gün dengem sarsılıyor yok yere!

 

Bir şeylerimi çaldıkları hissine kapılıyorum.

 

***

 

Bu hastalığın belirtisi midir bilmem; karşıdan yanıma gelenlere, sürekli eskiyi anımsattığımda rahatlıyorum.

 

Eskiden savunup/sahiplendikleri hatalarla yaşasınlar, her zaman öyle anılsınlar istiyorum…

 

Sizce de tuhaf değil mi bu durumum?

 

O kadar mı hasta oldum!..

 

***

 

Yanlıştan dönmek erdem değil miydi?

 

Öyle öğretilmedi mi bize orta mektepte?

 

O halde, nedir bendeki bu çelişki?

 

Bilerek ya da farkında olmadan (aldatılarak) emperyalizme uşaklık yapan biri, dönemez mi ihanetinden?

 

Hatalı yolda olduğunu anladıktan sonra, aynı safta duramayız mı onunla?

 

İyi niyetli böyle biriyle, aynı yolda yürümekten daha zevkli ne olabilir ki?

 

Hele de ufacık bir katkınız varsa bu sonuca gelmesine…

 

***

 

İlla da bir bedel mi ödemesi gerekiyor insanların?

 

Biliyoruz ki:

 

Suç işleme kastı kanıtlanmadıkça, suçlu sayılmaz hiç kimse!

 

Bu temel hukuk kuralını yok saymak ne haddimize!..

 

***

 

Hadi, bu defa kendinizi bırakın başka bir güne.

 

Benim için bir karar verin dürüstçe.

 

Arıza; doğru yola gelende midir, yoksa onu kabul etmeyen bende mi?..

 

“Türk Milleti Adına” karar verme yetkisinin kullanıldığı kürsüde düşünün kendinizi ve öyle verin kararınızı…

 

***

 

Gelelim sadede:

 

Dün akşamdan beri, bazı sesler artarak kulaklarımda çınlıyor:

 

Ben oğlumi istirem” diyor bir teyze.

 

Diğeri, “Oğlumi almadan burdan bir yere gitmem” diye dizlerini dövüyor.

 

Ben yanmişem oğul” diyenin sözleri mermi gibi işliyor insanın yüreğine.

 

Boğazında hıçkırığı düğümlenen o nine, kollarını semaya açmış Yüce Tanrı’ya yalvarıyor…

 

Görmezden gelebilir misiniz?

 

***

 

Hani “empati” diye bir şey vardı ya, şimdi size onu yapma sırası geldi!..

 

Yapın işte…

 

***

 

Soruyorum:

 

Başlarım sizin Kürdistanınıza” diyerek içerisindeki alevi ağzından fışkırtan kadına söyleyecek bir sözünüz yok mudur?

 

Benim oğlumi Amerika’ya uşak gönderemezsiniz” diye ortalığı yıkan annenin isyanı, özgürlük ve bağımsızlığımızın teminatı değil mi?..

 

Buna da mı bir itirazınız var?!..

 

“Bu da mı gol değil oğlum!”

 

***

 

Diyorum ki:

 

Bir kere daha şapkalarımızı koyalım dizlerimizin üzerine.

 

Dört tarafımızda yanan bu Cehennem ateşinden nasıl kurtuluruz, birlikte düşünelim.

 

En akıllımız ile daha az akıllımızdan; biri biraz erken, diğeri biraz daha geç olsa da doğru yolu er geç bulur.

 

Öyle değil mi oğlum!?..

 

Yaşam bunu defalarca öğretmedi mi bize!

 

Birlikte çözüm üretelim…

 

Böyle olduğu için değil mi “aklın yolu birdir” demiş atalarımız…

 

Allah aşkına daha neyi bekliyoruz?

 

Godot”yu (1) beklemeyelim yine.

 

O, hiçbir zaman gelmeyecek ki…

 

Godot içimizdedir!..

 

Av. Cemil Can

 

(1) GODOT:

 

Peki gerçekten, kimdir bu Godot? Neden bekleriz onu?

Godot hiç var olmamıştır, çünkü varlığın var olması gerekmemektedir.

Godot hiç gelmez, çünkü aslında Godot hep oradadır.

Godot, hiçliğin içindeki tek bütündür, Godot sensindir, Godot benimdir.

Yaşama devam edebilmenin tek yolu, içinde bulunduğumuz durum ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir.

Godot hiççi bir yaklaşım değil, Godot hiççiliğin bir imkansızlığıdır.”

https://www.mevzuedebiyat.com/godotyu-beklerken/

 

VASİYETİMDİR!..

 diyanet

Eyyyyyy!.. “İsmet Paşa asker kaçağıydı” yalanına inananlar;

Eyyyyyy!.. “Kurtuluş Savaşı olmadı”diyenleri adam yerine koyanlar;

Eyyyyyy!.. “Keşke Yunan kazansaydı” diyen meczubu bir şey sananlar:

 

30 Ağustos’un 97. Yıldönümünde; Büyük Taarruz’un Başkomutanı Mustafa Kemal’i unutturmaya nasıl teşebbüs edersiniz?

 

O büyük insanların “gazi” ve “mareşal” unvanını verdiği kurtarıcıyı nasıl yok sayarsınız?

 

Üstelik de bu yalanları Allah’ın evi camilerde yayarsınız…

 

***

 

Ülkemizi düşman işgalinden kurtaran şehitlere dualar edersiniz de; onlara “Size ölmeyi emrediyorum” komutunu veren komutanı hangi akılla Tanrı’dan gizlersiniz?!

 

Demek bu Cuma günü Mustafa Kemal için bir şey dilemediniz, öyle mi!..

 

Öyleyse, indirin aşağıya semaya doğru kaldırdığınız ellerinizi!

 

Yüce Tanrı; yalancıların, sahtekarların, riyakarların, inkarcıların dualarını dinlemez!..

 

***

 

26 Ağustos 1922’de Afyon’da başlayıp, 30 Ağustos’da Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan “Büyük Taarruz”dan Başkomutan Mustafa Kemal’i çıkarttınız?

 

Yoksa onun duaya ihtiyacı olmadığından mı bunu yaptınız?

 

Peki, şehitlerin var mıydı?

 

***

 

İhanetle eş değerde olan bu büyük aymazlığa, neden ortak oldunuz?

 

O hutbeyi dinledikten sonra camiyi terk etmek mi günahtır, yoksa yalan söyletilen bir imamın arkasında durmak mı?

 

O hutbeyi hazırlayan ve okuyanlara “din adamı” denebilir mi?

 

Ülkenin kurtuluş hikayesine yalan katan, gerçekleri inkar edenlere teslim edilen mekanlara ibadethane denebilir mi?..

 

***

 

Düşünce ve inanç özgürlüğü” içinde “din ve vicdan özgürlüğü”ne saygım vardır elbette.

 

İnanmayanı bile anlayışla karşılarım da inancının gereğini yerine getirmeyen vicdansızlara tahammülüm kalmadı artık.

 

Bu sorumsuzca hazırlanmış hutbeyi hazırlayanları, içeriğine katılanları, onu okuyanları nefretle kınıyorum…

 

***

 

Benim Tanrım; her şeyi gören, her şeyi bilen ve her şeye kadir olandır, çok şükür.

 

Yalancıların, inkarcıların şahadetine de ihtiyacı yoktur!

 

Sırası geldi söylüyorum.

 

Vasiyetimdir:

 

Gerçekleri inkar edenlerin peşinden gidenler, cenaze törenime gelmesinler.

 

İki yüzlülerin arkasında duranlar da o gün, benim için el açıp Yüce Tanrı’ya yakarmasınlar!..

 

Onların duasına ihtiyacım yoktur…

 

***

 

O halde:

 

Benim dinim bana, sizin dininiz size…

 

Vergilerimden aldığınız maaşlar da haram olsun hepinize…

 

 

Cemil Can

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AKLIN YOLU BİRDİR!..

abd-idlibe saldırdı_1

ABD ile “güvenli bölge” tartışmaları sürerken; Rusya, ABD’nin Moskova ve Ankara’ya bildirimde bulunmadan İdlib’e saldırdığı haberini verdi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’nin İdlib bölgesinde El-Kaide bağlantılı bir örgütün (Hayat Tahrir eş-Şam) karargahı olduğunu ve bu karargahta aralarında örgüt lideri Abu Muhammet el Cubani’nin bulunduğu 30’dan fazla komutan bulunduğunu bildirdi.

CENTCOM Sözcüsü Yarbay Early Brown, karargaha saldırının havadan yapıldığını söyledi…

Brown, Amerika ve ortaklarının hedef alındığını açıkladı…

***

Erdoğan, MSB Üniversitesi’nin açılış töreninde mesajlarını ABD’ye verdi:

32 km derinliğinde kurulmasını istediğimiz “güvenli bölge” konusunda ABD, 9-15 km derinliğinde ısrar ediyor.

Erdoğan, “güvenli bölge”nin TSK tarafından denetlenmesinde ısrar ediyor.

Türkiye’nin, kendi kontrolü dışında güvenli bölge oluşturulmasına razı olmayacağımızı söyledi.

2-3 hafta içerisinde adım atılmazsa, gereğini bizim yapacağımızı söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Çok zamanımız ve sabrımız yok” dedi…

***

Suriye Ordusu ise tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi bozarak, topçu ateşi ile İdlib’e saldırılarını sürdürdü.

Sivil halk, TSK’yı ve Erdoğan’ı protesto ederek Türkiye sınırına doğru yürüyor…

***

Bütün bu gelişmeler, İdlib’te ellerin tetikte olduğunu, her an sıcak bir çatışmanın yaşanabileceğini ve yüzbinlerin sınırımıza yığılabileceğini gösteriyor.

“Astana Süreci” ve “Soçi Mutabakatı” ile çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’e, ABD’nin hava saldırısı düzenlemesi, bir anlamda bölge ülkelerine meydan okuma anlamına geliyor.

Amerika’nın saldırı gerekçesi de oldukça ilginç:

Amerikalılar ve “ortakları” için tehdit oluşturan örgütün hedef alındığı söyleniyor.

Amerika’nın Suriye’deki ortağının PYD/YPG olduğunu biliyoruz.

Suriye’nin PYD/YPG’den temizlenmesini isteyen de Türkiye’dir.

Dolayısıyla, PYD-YPG için tehdit oluşturan güçlere ABD saldırabileceğinin işaretini verdiğine göre, gözdağı doğrudan bize verilmiş oluyor…

***

Bu durum karşısında Türkiye’nin Esat ile ilişki kurması ve görüşmelere derhal başlaması şarttır.

Geçmişte yapılan diplomatik hataların üstüne sünger çekme zamanı gelmiş de geçiyor bile.

Bu konuda Esat’ın, uzatılacak eli tutacağına kuşku yoktur.

TSK’nın Suriye topraklarında bulunma nedeni, tıpkı Rusya’nın olduğu gibi Suriye Devletinin isteğine bağlanırsa, ABD’nin bu topraklarda tutunması imkansızdır.

Emperyalizmi Ortadoğu’dan kovmak için bu işbirliği şarttır…

***

Bu şekilde, yeni göç dalgalarının da önüne geçilmiş olur.

Türkiye’de misafir olarak bulunan 4 milyondan fazla Suriyeli ülkelerine dönebilirler.

Bugüne kadar 37 milyar dolar harcadığımız Suriyeliler için daha fazla harcama yapmaktan kurtuluruz…

***

Bütün bu gelişmeler, Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlanmıştır.

Kollektif akla” değer veren Reis, aklın yolunun bir olduğunu görme ve gösterme zamanı gelmiştir…

Cemil Can