Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

AĞIR BİR ŞAKA GİBİ…

anayasa mahkemesi Sayın Meslektaşım,

Değerli Baro Başkanları:

Anayasa Mahkemesi üyelik seçimimize bir gün kala yeniden huzurunuza geldim.

Bugün size iki haberim var. Biri ‘halkoylaması sonuçları’na yapmış olduğum itirazın Yüksek Seçim Kurulu tarafından reddedilmiş olması. Ret gerekçesi oldukça ilginçtir. Çağdaş hukuk sistemlerinin hiç birinde böyle bir gerekçeye rastlayamazsınız.!

Sanki, YSK iktidarın hoşuna gitmeyecek bir karar vermekten korkuyor gibi.! Bu durum karşısında “ne günlere geldik birader” diyerek mevcut duruma razı olacak değildim elbette. YSK kararının yürütülmesinin durdurulması ve iptali için bugün DANIŞTAY’da bir dava açtım.

Bu bağlantıyı açarak (http://www.cemilcan.av.tr/s.241.htm) karara ve dava dilekçesine ulaşabilirsiniz…

(Bağlantı çalışmıyor. 23 satır sonra, s.241.htm başlığı altında o dilekçe karşınıza gelecek.)

İkinci haberim Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ile ilgili. Anadolu Üniversitesinin akademik yıl açılışında yaptığı konuşmada söylediği sözleri yadırgadım. Bu nedenle de ANAYASA MAHKEMESİ’NİN “DERİN BAŞKAN” başlıklı bir yazı kaleme aldım. Ona da bu bağlantıyı açarak ulaşabilirsiniz.(http://www.cemilcan.av.tr/s.247.htm)

(Bağlantı çalışmadığı için yazıyı aşağıya s.247.htm başlığı altına kopyaldım.)

Size dün gönderdiğim ‘seçim tuzağı’ ile ilgili yazının elinize ulaştığından emin değilim. Bu nedenle onun da bağlantısını veriyorum: (http://www.cemilcan.av.tr/s.246.htm)

(Bağlantı çalışmadığı için yazıyı aşağıya s.246.htm başlığı altına kopyaldım.)

Seçim için sadece bir günümüz kaldı. Neden aday olduğumu ilk mektubumda biraz detaylı olarak açıklamıştım. Onun da elinize geçmeme olasılığına karşı bağlantısını yeniden veriyorum. (http://www.cemilcan.av.tr/s.244.htm)

(Bağlantı çalışmadığı için yazıyı aşağıya s.244.htmbaşlığı altına kopyaldım.)

En doğru karar objektif bir değerlendirme sonunda verilendir. En doğru kararı vereceğinize ben eminim.! Adayların özgeçmişleri Barolar Birliğinin sayfasında değerlendirmenize açıldı. Onun da bağlantısını şudur: (http://www.barobirlik.org.tr/haberler/?sayfa=17) Geriye kalıyor sizin kararınız…

Biraz düşünüp karşılaştırma yapmak sizin için yeterli olacaktır eminim… Saygılarımla… 06.10.2010

S.241.htm

Yürütmenin Durdurulması İstemi Vardır

DANIŞTAY BAŞKANLIĞINA 06.10.2010/ANKARA

Yürütmenin Durdurulmasını İsteyen

(DAVACI)__________/ Cemil Can, Libya Cad. No:32/3 Ahmetler- ANKARA

DAVALI__________________/ Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı-ANKARA.

İptali İstenen Karar__________/ Yüksek Seçim Kurulu’nun 25.09.2010 tarih ve 860 sayılı kararı.

Tebliğ Tarihi_______________/ 05.10.2010

T. KONUSU_______________/ Yürütülmesi halinde telafisi imkânsız zararlar ortaya çıkaracak olan davalı idarenin davalı idarenin 25.09.2010 tarih ve 860 sayılı kararının yürütmesinin

durdurulması ile iptaline karar verilmesi istemidir.

-OLAY-

1) 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan halkoylamasının kesin olmayan sonuçlarına göre; kullanılan “evet” oyları 21 milyon 788 bin 253 civarında olduğu, geçerli oyların, 38 milyon 369 bin 253 olduğu, kayıtlı seçmen sayısının ise 52 milyon 51 bin 828 olarak ilan edilmesi karşısında; Her ne kadar kullanılan “Evet” oylarının “geçerli’ oylara oranı %58 olarak açıklanmış ise de aslında “Evet” oylarının “kayıtlı seçmen sayısına” oranın %41.86 civarında kalmıştır. Böylece “Evet” oyları kayıtlı seçmenlerin %50’sini geçmediğinden, “yarıdan bir fazla” olma koşulu sağlanmış değildir! Bu nedenle de halkoylamasının geçerli kabul edilmemesi gerekirdi. Bu durumun hukuki sonucu olarak da anayasa değişikliklerinin yürürlüğegirmemesi gerekirdi. Davalı kurulca kesinleştirilen sonuçlar daha sonra Resmi Gazete’de yayınlanarak ilan etmiştir. (EK:1) İlan edilen kesin sonuçlardan da anlaşılacağı gibi kayıtlı seçmen sayısı: 52.051.828’dir. Kullanılan geçerli oyların sayısı: 38.369.099 olup, “Evet” olarak kullanılan oyların sayısı ise 21.644.037’dir. Kesinleşen bu sonuçlar da yukarıda belirtilen oranları değiştirmemektedir. Dolayısıyla dava tarihinde esas alınan rakamlar bu dilekçede de değiştirilmemiştir.

2) Yukarıda belirlenen durum üzerine davalı kurula 22.05.2010 tarihinde bir dilekçe ile başvurarak: “Anayasamızın 79. maddesinin 6. fıkrasında; 104. maddenin (a) bendinin 5. fıkrasında; 174 maddenin 1. fıkrasında; 175. maddesinin 3,4, 5 ve 6. fıkraları ile Geçici 11. maddesinde “halkoyu” kavramına yer verilmiş olup, bu kavramdan ne anlaşılması gerektiği açıkça tarif edilmediğini; 175. maddenin 5. fıkrasında ise “Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul oyu olması gerekir” ifadesinden, “kullanılan geçerli oylarınhalkın çoğunluğunun oyunu temsil edeceği sonucuna varılmakta ise de bu görüşün yasa koyucu ile öğretide tanımlanan “halkoyundan” beklenen amaç ile çelişeceği ileri sürülerek, “halkoyuna başvurmak” kavramından anlaşılması gerekenin, oy verme yeterliğine sahip yurttaşlarınçoğunluğunun, belli bir konudaki görüşünün ne yönde olduğunu ortaya çıkartmak olduğu açıklanmış ve oy verebilecek durumda olan yurttaşların tamamının gösterildiği resmi belgenin, “seçmen listeleri” olduğu, dolayısıyla “kullanılan geçerli oylar” kavramından “seçmen listelerinde yazılı bulunan seçmenlerin” toplamını anlamanın işin doğasına daha uygun düşeceği; yasaların, vatandaşlık görevini yerine getirmeme gibi durumları esas almayacağı; zira seçme yeterliğine sahip bütün vatandaşların oy verme yükümlülüklerini yerine getireceklerinin var sayıldığı, aksine düzenlemelerin çağdaş hukuk sistemlerinde yerinin bulunamayacağı ortaya konarak; anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmiş sayılamayacağının hüküm altına alınmasını istedim.(EK:2)

Bu düşüncemin dayanağı, halkın görüşünün ne yönde olduğunu belirlemek için ölçüt olarak sadece “kullanılan geçerli oylar” hesaba katılırsa, o zaman meşru kabul edilmesi olanaksız durumların ortaya çıkabilirliğidir. Örneğin; “kullanılan geçerli oylar” esas alındığında, bunun oranı toplam seçmenin %100’nden başlayarak %1’ine, hatta daha da aşağılara inebilir. Örneğin; sayılarla açıklarsak halkoylamasında 52 milyon 51 bin 828 olan kayıtlı seçmenden, sadece 4 kişi geçerli oy kullanılmış olduğunu var sayalım. Bunun yarısından 1 fazlası 3 olacağından, sadece 3 kişinin “EVET” oyu ile Anayasa değişikliği yürürlüğe girmiş kabul edilecektir. Böyle bir şey olabilir mi? Geriye kalan geçersiz ve kullanılmamış toplam 52 milyon 51 bin 824 oy ne şekilde değerlendirilecek…

Bu örnekte görüldüğü gibi davalı kurul, başvurumu reddettiği gerekçe ile sadece 3 kişinin “Evet” dediği bir halkoylamasını da geçerli olarak kabul etmek zorunda kalacaktır! Yasa koyucunun, belli durumlarda halkoyuna başvurmayı kabul etmekteki amacı sadece bir şekil şartını yerine getirmek olamaz. Amacın, halkın iradesinin ne yönde olduğunu saptamak olduğuna hiç kuşku yoktur. O halde 3 tane seçmenin “Evet” oyu ile halkın iradesinin ne yönde olduğunu saptamak meşru ve hukuka uygun kabul edilemez. Şimdi bu rakamlardan yukarıya doğru giderek, 12 Eylül 2010 günü kullanılan oylara kadar gelelim. Bilindiği gibi 21 milyon 788 bin 911 seçmen “Evet” şeklinde oyunu kullanmıştır. Bunların kayıtlı seçmene oranı %41.86’dır. Bu oranı “Evet” diyenlerin sayısını azaltarak %1’e, hatta daha da aşağılara çekebiliriz. 175. maddenin 5. fıkrası, lafzı ile yorumlanırsa, o zaman anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesi için “Evet “ oylarının kayıtlı seçmenlere oranının %49.99..9’dan başlayıp, %00…00.1’leree kadar indirilerek gerçekleşebilecek her oran, kabul edilmek zorunda kalınır!..

Bir başka ifade ile söylersek; yukarıda verilen örnekte olduğu gibi 52 milyon seçmenden sadece 4 kişi oy kullanır ve bunarın da 3 tanesi “Evet” olursa, “halkoyundan beklenen amaç elde edilmiştir.” denmek zorunda kalınır. Yasa koyucunun halkoylaması ile böyle bir amacı güttüğü söylenebilir mi? Elbette ki, hayır. O halde “Evet” oylarının amaca uygun, belirli bir oran ve en az sayıdan başlatılması zorunluluğu olmalıdır. Buna en uygun olan da “kayıtlı seçmenin sayısının yarıdan bir fazlası” kuralıdır. Zira halkın oy kullanma yeterliğine sahip olanları zaten seçmen listelerine kayıtlıdır. “Evet” oyları bu listelere kayıtlı olan seçmenlerin yarısından bir fazla olmadıkça, halkoyundan beklenen amacın elde edilmiş olamaz…

12 Eylül 2010 tarihinde yapılan halkoylamasında “Evet” oylarının sayısı: 21 milyon 788 bin 911 kadardır. Bunun kayıtlı seçmene oranı ise %41.86’dır. Oysa kayıtlı seçmen: 52 milyon 51 bin 828 olup, bunun yarısından bir fazla oy ise 25 milyon 525 bin 915 eder. Oysa “Evet” oylarının sayısı sadece 21 milyon 644 bin 37 olup, olması gereken sayıdan 4 milyona yakın eksiktir.

Evet” oyları kayıtlı seçmenin yarısından bir fazla olmadıkça, anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girememesi gerektiği son derece açıktır. Belirtilen nedenlerle, davalı kurulun “halkoylamasında kullanılan “evet” şeklindeki oyların, kayıtlı seçmen sayısının yarısından bir fazlasını bulmadığı” gerekçesiyle, anayasa değişikliklerinin yürürlüğe giremeyeceğine karar verilmesi” gerekirdi.

3) Davalı kurul 25.09.2010 tarih ve 860 sayılı kararı ile “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki 07.05.2010 tarih ve 5982 Sayılı Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin 07.07.2010 gün ve 49-87 sayılı kısmi iptal kararı sonrasındaki haliyle oylandığını ve 3376 Sayılı Kanunun 8. Maddesi uyarınca geçerli oyların yarısından çoğu esas alınacağı” gerekçesi ile talebimi reddetmiştir.(EK:3)

Anayasa Mahkemesince 5982 Sayılı Kanunun incelenmiş olması ve kısmi olarak iptal edilmiş olması durumu değiştirmez. Zira Anayasa Mahkemesi’ne iptal istemiyle ne Anayasanın 175. maddesinin 5. Fıkrası ne de 3376 Sayılı Yasanın 8. maddesi götürülmüş değildir. Dolayısıyla bu konuda daha önce yapılmış bir “yargı yorumu”ndan da söz edilemez…

4) Tartışma ve uyuşmazlık: Anayasamızın 175. maddesinin 5. fıkrası ile 3376 Sayılı Yasanın 8. maddesinde sözü edilen “geçerli oyların yarısından çoğu” ifadesinden ne anlaşılması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Davalı idarenin mutlak bir şekilde anladığı gibi gerçekte “geçerli oyların” yarıdan bir fazlasının “Evet” oyu olması “halkoylaması” kurumu ile bağdaştırılamaz. Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi sadece 5 tane oy kullanıldığında ve bunların 3’ü geçerli olduğunda, değişikliklerin yürürlüğe girdiği kabul edilecektir. Hem de halkın oyu ile. Bu hukuki değil, komik bir durum olur. Anayasa ve yasa koyucunun amacı bu değildir. “geçerli oylar” kavramından anlaşılması gereken, “kayıtlı seçmenler”lerdir. Hiçbir ülke halkının “geçersiz” oy kullanacağını hesaba katarak, Anayasasını ve yasalarını düzenlemez. Anayasal bir ödev olan oy kullanma işinde her yurttaşın bu ödevini yerine getireceği varsayılarak yasalar düzenlenir. Dolayısıyla, davalı Yüksek Seçim Kurulu’nun yorumu hatalı olup, iptal edilmesi gerekir.

5) İşlemin yürütülmesi halinde, telafisi imkânsız zararlar ortaya çıkabilecektir. Nitekim meşru olmayan bu halkoylamasının sonuçları ilan edildikten sonra HSYK ile Anayasa Mahkemesi’ne üyelik seçimleri de başlatılmıştır. Bu seçimler sonucunda “kuvvetler ayrılığı ilkesi” ortadan kaldırılabileceği gibi Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek olan maddelerinin değiştirilmesine itiraz etmeyecek üyeler de göreve gelebilir. Bu durum Cumhuriyetin temel niteliklerinin tehlikede olduğu anlamına gelir. Bundan daha büyük sakınca olabilir mi? Bu nedenle açıkça hukuka aykırı olan kurul işleminin yürütmenin durdurulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ VE İSTEM___/ Yukarıda arz ve izah ettiğim nedenlerle, davalı kurulun; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden açıkça hukuka aykırı olan ve yürütülmesi halinde telafisi imkânsız zararlar ortaya çıkartacak bulunan dava konusu 25.09.2010 tarih ve 860 Sayılı Kararının öncelikle yürütülmesinin durdurulmasına karar verilmesini, dava sonunda da, halkoylaması sonuçlarının anayasa değişikliklerini yürürlüğe sokmaya yetecek kadar olmadıklarının tespit edilerek, işlemin iptal edilmesini; yargılama giderlerinin davalı üzerinde bırakılmasını saygı ile arz ve talep ederim.

EKLER: (3) adet belge örneği DAVACI

Av. Cemil CAN

S.247.htm

SAYIN BARO BAŞKANLARININ DİKKATİNE (3)

Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilirsem, kesinlikle başkana arkadaş olmayacağıma söz veriyorum!..

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN “DERİN” BAŞKANI

Anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilebileceği yönündeki sözleri ile tartışma yaratan Anayasa Mahkemesi Başkanı, Anadolu Üniversitesi’nin akademik yıl açılışı nedeniyle, Yunus Emre Kampusu içindeki Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende: ”Derin devletten bu devlet çok çekti. Fakat derin demokrasiden, derin özgürlüklerden, derin hukuk devletinden hiçbir şey çekmedi” demiştir. Konuşmasının devamındaki cümleleri, demokrasiyi savunan herkes söyleyebilir. Onlara bir diyeceğimiz yok…

Bizim üzerinde durmak istediğimiz “derin devlet” kavramıdır. Zira bugün bu kavramı kullanan en yüksek mahkemenin başkanıdır. Bildiğim kadarıyla “derin devlet” diye bir örgütün varlığı henüz bir mahkeme tarafından saptanıp, hüküm altına alınmış değildir. Ama “derin devlet” yapılanması içerisinde yer aldığı iddiası ile suçlanan ve halen yargılanmakta olan pek çok kişi vardır. Bu bağlamda “derin devlet” ile anlatılmak istenen, devletin içinde yapılanmış yasal olmayan bir örgüttür. “Derin devlet” nitelemesi, tıpkı eski istihbaratçı müdür Hanefi Avcı’nın “cemaat yapılanması” ile ilgili iddiasına benzemektedir! Nedense, “cemaat” ile ilgili olarak ileri sürülen iddialara kulaklar tıkanmakta, “derin devlet” ile ilgisi olduğu iddia edilenler ise, derhal yargısız bir şekilde infaz edilmektedir…

Dilerseniz burada durup, Anayasamızın 138’inci maddesine bir göz atalım:

2’nci fıkra hükmüne göre; hiçbir organ, makam, merci ve kişi mahkemelere “tavsiye ve telkinde” bulunamaz. 3’üncü fıkrada ise görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde, yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamayacağı, görüşme yapılamayacağı ve herhangi bir beyanda bulunulamayacağı hüküm altına alınmıştır.(1) Zaten bu maddenin konuluşundaki amaç da Mahkemelerin Bağımsızlığı’nı teminat altına almaktı. Dolayısıyla başkanın “derin devlet” açıklaması ile yaptığı aynı zamanda “mahkemelerin bağımsızlığı” ilkesini tanımamaktır!…

Derin devlet” yapılanmasında yer aldığı iddiası ile halen yargılanmakta olan pek çok şüpheliyi, peşinen suçlayan Kılıç’a bu yaptığı yakıştı mı? Bu beyanı ile Haşim Kılıç masumluk karinesi’ni de ihlal etmiştir. Bir yüksek mahkeme başkanının, böyle bir beyanda bulunabilmesi ancak, bir mahkemenin “derin devlet” yapılanması hakkında karar vermesi ve bazı kişilerin bu yapılanma içinde yer alarak, suç işlediklerinin kanıtlanması halinde söz konusu olabilir. Aksi halde, hem Anayasa’nın 138’inci maddesindeki yasak ihlal edilmiş; hem de masumiyet ilkesi çiğnenmiş olur. Yasaların anayasaya aykırı olup olmadıklarını denetlemekle görevli, yüksek mahkemenin başkanı, anayasanın getirdiği bir yasağı çiğnerse buna ne denir?

Bakalım bu sefer ki benzetmeyi beğenecek misiniz? Zaten Haşim Kılıç’ın mahkeme başkanlığına seçilmesi, Anayasanın tecavüzcüsü ile evlendirilmesi gibiydi!..

Özal tarafından, Sayıştay denetçiliğinden alınarak, Anayasa Mahkemesi’nin üyeliğine getirilen ve oradan da başkanlığa seçilen, hukukçu kimliği bulunmayan bu başkan, Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen ilk üç maddesinin değiştirilebileceğini de söyleyerek, devirdiği çamı, ikinci bir açıklama yaparak, kısmen düzeltmiş kabul edilse de, bu son beyanı nedeniyle kesinlikle özür dilemelidir…

Hatta istifa etse daha da iyi olur. Hak etmediği o makamda fazlasıyla oturmuştur.

DİPNOT:

(1) ANAYASA

Mahkemelerin bağımsızlığı

MADDE 138- Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

S.246.htm

BARO BAŞKANLARININ DİKKATİNE! (2)

Sayın Meslektaşım; TBB’nin bugün ilan ettiği aday listesinden, Anayasa Mahkemesi üyeliği için aday olduğunuzu öğrendim. Kısa süreli de olsa, bu seçim takviminin en iyi şekilde kullanarak, demokrasi mücadelemize bir katkınız olabileceğine inanıyorum. Baro başkanlarının seçeceği 3 aday adayı arasından, iktidar partisine en yakın olanın, milletvekillerince seçileceğine hiç kuşkunuz olmasın!

Yaşanmış diğer örnekler bu söylediğimiz en somut kanıtıdır. Gerçekten bu görevi en iyi şekilde yapacak olan arkadaşımız, o göreve seçilebilecek mi? Hiç sanmıyorum. Zira baro başkanlarının oy kullanacağı seçime katılan adaylar hakkında, yeterince bilgileri yok. Belki de bu iş için en iyi olan sizsiniz. Belki de ben! Bunu nereden bileceksiniz? Siyasi duruş ve yakınlığa göre yapılacak olan bir seçime, seçim denilebilir mi? Yeterlilik, yüreklilik ve nitelik böyle bir seçimde güme gider! Sonunda bakarsınız hiç tahmin edilmedik birine, bu görev verilmiştir. Tıpkı Anayasa Mahkemesi’nin son başkanlık seçiminde olduğu gibi. Diğer sakıncaları yanında en azından böyle bir seçime “demokratik” bir seçim denemez. Arkasında rejimi değiştirme niyeti bulunduğu son derece açık olan, böyle bir oyunun parçası neden olalım? Bu oyunu gören ve bozmak için çaba sarf eden adaylardır bizi temsil edecek olanlar… İşe el koyalım!..

Gelişmeler böyle olacağına göre, adı “seçim” olan, fakat kendi “atama”dan farksız olacak olan, bu “oyunu” bozmak için, şimdiden bir şeyler yapabiliriz! Benim aklıma ilk gelen: Adaylar arasından Atatürk İlkelerine ve evrensel hukuk değerlerine bağlı olan 3 kişiyi seçilmek üzere Meclis’e göndermektir. Böyle bir durumunda, onların arasından kim seçilmiş olursa olsun, oyun bozulmuş olacaktır! Bu bağlamda, adayların ve Baro Başkanlarının aklına gelen başka yöntemler varsa, onları tartışıp değerlendirelim. Önce aranızda “öylesine” aday olan arkadaşlarımız varsa, onlar gereğini yapsınlar. Sonrası kolay olacak…

Haşim Kılıç bile Anayasa Mahkemesi’ne başkanlık yaptıktan sonra, aramızdaki her adayın, bu mahkemeye üyelik görevini en iyi şekilde yapacağına hiç kuşkunuz olmasın. Önümüzdeki dönemde, Anayasa Mahkemesi’nde aynı zamanda Yüce Divan sıfatı ile de yoğun işlerinin olacağı bugünden görülüyor. Seçilecek bir üyenin gerektiğinde ne kadar önemli rol üstlenebileceği, geçmiş yılların deneyimleri ile sabittir. Bu nedenle, bu önemli görevi en iyi şekilde yerine getirebilecek arkadaşımızı bulmak ve görevlendirmek önünüzdeki en acil v e savsaklanamaz bir ödevdir…

Daha önce elektronik posta adresinize gönderdiğim tanıtım yazısında (http://www.cemilcan.av.tr/s.244.htm) da söylemiştim, “ben bu göreve talibim” ve onu en iyi şekilde yapabileceğime de eminim. Lütfen bu bağlantıyı tıklayarak önceden söylediklerimi bir kez daha okuyun. Kim olduğumu başkalarından değil, benden öğrenin. Solculuğu ve hukukçuluğu ile övünen bir arkadaşınızım. Satır aralarında gizlenmedim, dedikodulara asla itibar etmeyin. Aynı çabayı diğer arkadaşlarımızı tanımak için de yapın lütfen… Herkes kendisi olmakla övünsün, referansı kendi olsun. Özgeçmişi içinde kendini gizlemesin!..

Benim pek çok rakibimden en temel farkım: Tanıtım yazımda da göreceğiniz gibi “alışılmış olduğu şekliyle” hiç birinizden oy istemiyorum!..

Dolayısıyla bu mektubumun, oyunuzu istemek amacı ile yazılmış olmadığını da takdirlerinize sunuyorum…

Amacım: Sayın adaylara, kişisel egolarının esiri olmadan, sağduyulu davranmalarını hatırlatmaktır. Tıpkı Anayasa Mahkemesi’nin başkanlık seçimlerinde olduğu gibi. Duygusal nedenlerle (veya birinin inadına) kendilerine oy verip, seçimleri çıkmaza sokarak, sonunda hak etmeyen ve yakışmayan Haşim Kılıç gibi bir kişiyi başkanlıklarına seçmekle affedilmez bir hataya düşmelerinin önüne geçebilmektir. Üstüme düşen bu uyarı görevini, en iyi şekilde yerine getirdiğimi sanıyorum. Baro başkanlarımızın böyle bir tuzağa düşmeyeceklerine ve gerçekte avukatları nitelik ve nicelik olarak temsil etmeyen adayları seçmeyeceklerine yürekten inanıyorum. Şimdi yetki ve görev sizlerdedir. Kırk defa ölçüp bir defa biçmeniz gerekiyor! Oyları 36 kişi üzerinde dağıtırsanız, bu sözünü ettim tuzağa düşmeniz de kaçınılmazdır!…

Kolay gelsin…

S.244.htm NEDEN ADAY OLDUM? (Birinci mektup) Yıl 2010

Eylül’ün 29’u, günlerden Çarşamba…

Hava parçalı bulutlu ama Ankara soğuk değil!

Birazdan açıklayacağım kararımı çok önceden vermiştim!

Ama önce küçük birkaç hatırlatma yapmalıyım:

Bugün Sanayi Bakanı Nihat Ergün neredeydi biliyor musunuz?

Ankara Sanayi Odası’nın toplantısında, toplantıda neden Adalet Bakanı Sadullah Ergin konuşuyor da o oturuyor. Hiç düşündünüz mü?

Beni asıl şaşırtan bu haberi veren, devletin radyo televizyon kurumu.

Adalet Bakanı, sanayicilerin toplantısında, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yeni seçilecek üyeler hakkında konuşuyor…

Dişe dokunur bir şey dediği de yok.

Burası Türkiye!

Bu nedenledir herhalde, kimin eli kimin cebindedir belli değil!..

HSYK’nun yapısını değiştiren bu son anayasa değişiklikleri ile totaliter bir rejim inşa ediliyor; bu değişikliklekuvvetler ayrılığı” ilkesini yok edeceği herkesçe biliyor. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin en önemli son mevzi olduğunu kabul etmek gerekir.

Bu düşünceden hareketle, o mevziiyi demokrasiye inancı olmayanların eline vermemek görevimizdir!..

***

Anayasa Mahkemesi’nin deniz kenarında bir tatil köyü var mı onu bilmiyorum…

Emekli olduktan sonra, hoşça vakit geçirecek başka yerleri de olabilir. O konuda da bilgi sahibi değilim.

(En) Yüksek Mahkemenin üyesi olma şerefini, torunlarına miras olarak kim bırakmak istemez ki? Böyle düşünceleri, her hukukçu aklından geçirebilir. Bunu doğal kabul ediyorum!..

Arkadaşlarına “şu ortadaki cübbeli olan babaannem veya dedemdir” diyerek, hangi çocuk övünmek istemez ki?

Bu soruların tümünü, tek bir “evet” veya “hayır” ile yanıtlayamam, çünkü bu bir “referandum” değildir!

Anayasa Mahkemesi anayasal sistemi koruyan en önemli mevzidir. Orada görev yapmak bir hobi gibi düşünülemez!.. Bunu akıldan hiçbir zaman çıkartmamak gerekir..

***

Sanırım “giriş” için bu kadarı yeterlidir, dilerseniz başlayalım:

Sizin için alışık olmadığınız bir “özgeçmiş” hazırladım…(1)(*)

Bilmenizi istediğim ilk şey: Ne geçmişimde ne de bugünümde “Milli Türk Talebe Birliği” ile “Akıncılar Derneği”nin katre kadar etkisinde kalmış değilim! Bu dediğimin tam tersine bir açıklama bekleyenler, şaşıracaktır elbette! Bu yanımla her zaman, her zeminde övünmüşüm. Ne onlardan korkmuşum, ne de korku imparatorluklarından. Bunu da bir yerlere not edin lütfen!..

Demokrasiye bir yaşam tarzı olarak inanırım. Zaten onu yaşayarak öğrendim. Deneyimlerimi kazandığım derneklerden birkaçının ismini, özgeçmişime ekledim. Dileyenler üyeliklerime oradan bakabilirler…

Üyeliğine talip olduğum yüksek mahkemenin başkanına karşı tavrım ise, çok önceden netleşmiştir. Bu konuda bir de makale yazdım. Merak edenler 2 numaralı bağlantıyı açıp okuyabilirler…(2)

Başkanın raportörlerini ise hiç mi hiç sevemedim, soyadları benimkiyle aynı olabilir! Bu sözüme, onları hukuki olarak yetersiz gördüğümü de ekleyebilirim…(3)

Halkoylaması” konusunda, YSK üyelerinden düşüncelerim oldukça farklıdır. Bana göre anayasa değişiklikleri (“Evet” oyları kayıtlı seçmenin sadece %41.86’sı kadar olduğundan) halk oylamasında yeteri kadar oyu alamamıştır. Bu nedenle geçersiz sayılmaları gerekir!(4)

Ergenekon Mahkemeleri” hakkında düşüncemi de çok önceden açıklamıştım. Keyfi tutuklamaları 2016’ya kadar engellemenin imkansız olduğunu bir makale ile kanıtladım! (5)Hatırlarsınız; vaktiyle siyasi iktidar, muhalefeti uyutarak, ihtiyaç duyduğu bazı yasaları bir gece yarısı operasyonları ile çıkartmıştı! O zamanlar, muhalefetin kabahatini de yüksek sesle dile getirmiştim. Ne yazık k, beni dinleyen olmadı. Ergenekon Mahkemeleri’nin hukuki dayanağı, gerçekte bir tuzaktı ve bu tuzak muhalefetin derin uykusu sırasında hazırlanmıştı! İnanmayanlar 5 numaralı dip nota bakabilirler…

Eski İstihbarat Başkanı Hanefi Avcı’nın, devlet içinde yapılanan “Cemaat Örgütü” ile ilgili açıklamalarını fazlasıyla önemsiyorum.(6)

28 Eylül tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde kanıt toplamakla görevli birimlerin “kanıt ürettiklerini” okuyunca, şok geçirdim. Gözlerime inanamadım!..

Demokrasi mücadelesine, herkesin gücü oranında omuz vermesi gerektiğine, yüzde yüz inananlardanım. Üzerime düşen her görevi kimsenin “yap” demesini beklemeden, seve seve yaptım ve yine de yapacağım. Bugüne dek kimsenin adamı olmadım, olmaya da niyetli değilim!..

***

Anayasa Mahkemesi’ne serbest çalışan avukatlardan seçilecek olan üyelik için aday adayı olduğumu artık söyleyebilirim:O üyelik için ben de adayım!..

Geç kalmış değilim, hiç bir şey için de geç kalınmamıştır.’ “Yeter ki, kararmasın sol memenin altındaki cevahir.”

Bu konuda ilk iki adımı attım bile:

Birinci adımım, “böyle önemli bir görev için kendini yeterli kabul ettiğime” olan inancımdı. Bu yeterliliğimi, oldukça uzun bir zaman içinde kazandığım için tartışmaya açmayacağım. Bilenler bilir. Bilmeyenler için ise referans yaşam tarzımdır. Bu konuda tevazu da gösteremeyeceğim, hiç kusura bakılmasın! Zira gerekmediği halde gösterilen tevazu, “gerçekte de öyledir” diye gösterilebilir, neme lazım? Bence bu aşamayı her zaman “pekiyi” derece ile geçtim…

İkinci adımım ise başvuruda bulunmaktı, onu da yaptım…

İkinci sırada müracaat eden aday benim zaten!..(7)

Halihazır da bu yüce mahkemenin senden daha iyi üyesi var mı?” sorusuna yanıtım, üyeler kusura bakmasın ama “hayır yoktur.” Şeklindedir. Nedenini de söyleyeyim isterseniz: En azından ben, bir kurulda çoğunluğu teşkil edenlerin, kendilerini yönetmek üzere azınlıkta kalanlara oyunu verecek kadar saf değilim!..

Tam olarak “oyunuzu bana verin” de diyemiyorum. Zira demokratik seçimlerde oyların çoğunu alanların, seçimi nasıl kaybettiğini rektörlük seçimlerinden çok iyi biliyorum!..

Bu tür seçimlerde, oy verenlerin iradesine ne kadar değer verildiğini açıklamanın da sanırım sırası gelmiştir. Ben onu şimdilik, siz değerli okurlara ve başkanlara bırakıyorum. Bu defalık yanıtınızı, oyunuzu kullanarak verirsiniz sanıyorum!..

İktidar, seçilenleri mi konu mankeni olarak görüyor; yoksa seçenleri mi? Bunun değerlendirmesini ve gereğinin yapılmasını da size bırakıyorum!..

Kendimle ilgili bir şey daha ekleyerek bitirmek istiyorum: Hiçbir makam ve mevkide zerre kadar gözüm yok, olmayacak da. Bu tek taraflı ve açık bir taahhüdümdür. Zira 10 yıldan fazladır emekliyim!..

Kısaca ve özetleyerek söylemek gerekirse; iş başa düştüğü için aday oldum! Bu zemini en doğru şekilde değerlendireceğime yürekten inanıyorum…

Üçüncü sıradan aday gösterilirsem eğer, seçileceğimden de eminim. Çünkü Anayasanın146. maddenin 2. fıkrasına göre seçilecek olan üye adaylarından daha şanslı sayılırım. Gerçekte onları seçecek olan Abdullah Gül’dür ve oyların çoğunu alanları seçmek gibi bir huyu yoktur! Bu konuda rektörlük seçimlerini anımsatmak sanırım yeterlidir!….

***

Anayasa Mahkemesi başkanından bayağı fazlalıklarım var! Dilerseniz bir ikisini söyleyeyim:

Ben hukuk fakültesi mezunuyum o değil, bir de saçlarımı parlatmak için briyantin kullanmıyorum!.. Öyle şeylere ihtiyacım olmuyor!..

Bu yazıda “sayın”sözcüğünü aradığınızı fark ettim! Yazım hatası nedeniyle bir yere kaybolmuş değil. O sözcüğü son bir kaç yıldır malum nedenle kullanmıyorum!..

Daha dün “uzun süreli tutuklamalar bugün mü başladı” diyerek, mevcut durumun normal karşılamamızı isteyen ve “Bugün için güvenli bir adalet sistemi yok” diyerek, yakınan Adalet Bakanı’ndan ise çok çok üstünüm!..

Bir de bu nedenlerle aday oluyorum…

Başka yönlerimi de merak ettiğinizi tahmin ediyorum.

Bu merakınızı gidermek için söze “hukukun üstünlüğüne saygılıyım” ve “evrensel hukuk ilkelerine bağlıyım” diyerek gireceğimi beklemeyin! Onları herkes söyleyebilir…

Ben başka bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim:

Dileyenler sicilime bakabilirler ama dosyam, bilinen bir sicil amirimin elinde değildir.

İlkelerin yerine geçecek bir amirim olmadı, hiçbir zaman ve olmayacak. En azından bu kadarını burada rahatlıkla söyleyebilirim…

Her biri altın değerindeki deneyimlerle dolu 54 tertemiz yılımı geride bırakıyorum.

Asıl beni adam eden, aldığım eğitimler değildir. Öğretmenlerim ise “paylaşım” sözcüğü ile yoğurulmaya devam eden dostlarımdır. Beğendiğiniz yanlarım, gerçekte onları temsil eder!..

Son birkaç yılda, güzel ülkemin “acil servise” kaldırıldığını görüyorum. Onu ayağa kaldıracak şeyin, taze kan değil, sol duyulu yurttaşlar olduğunu biliyorum. Görevin bu nedenle üstüme yıkıldığını hissediyorum!..

Gördüğünüz gibi huzurunuza dimdik geldim…

Öyle de ayrılacağımdan kuşkunuz olmasın. Oyunuzu almak için hiçbirinizin önünde eğilmedim. Hiçbir zaman da başımı kimsenin önünde eğmeyeceğim. Buna şimdiden yemin edebilirim…

Bir gün Anayasa Mahkemesi’nden üzerime bir görev yıkılırsa, bu görevden asla kaçmayacağımdan eminim. Siz de olabilirsiniz…

Sizi bir gün hayal kırıklığına uğratırsam, ilk gördüğünüz yerde yüzüme tükürebilirsiniz. Buna bugünden izin veriyorum.

Milletvekillerini konu mankeni yerine koyanlar, er veya geç hak ettiği dersi alacaklardır…

O konu da gündeme aldığımız ayrı bir işimiz olarak kalsın!

Memleketi bu hale getirenler, en kısa zamanda ya halktan özür dileyerek çekip gidecekler, ya da 73 milyonun huzurunda Demokratik Cumhuriyet ilkelerine, sonuna kadar bağlı kalacaklarına adam gibi yemin edeceklerdir!

Onların da başka çaresi yok, bizim de başka yolumuz kalmadı!..

Bu ülke kimse “Savarona” yatı gibi kullanmaya mezun değildir!..

Av. Cemil Can Anayasa Mahkemesi Üyeliği için Aday Adayı!   DİPNOTLAR:   (*) Klavyenizin CTRL tuşunu basılı tutup, farenizi metin içindeki dip not numaralarının veya aşağıdaki satırlar üzerine getirerek tıklatmanız halinde, yönlendirilmek istediğiniz sayfa açılacaktır   (1) http://www.cemilcan.av.tr/s.ozgecmis.htm (2) http://www.cemilcan.av.tr/s.115.htm (3) http://www.cemilcan.av.tr/s.193.htm (4) http://www.cemilcan.av.tr/s.241.htm (5) http://www.cemilcan.av.tr/s.142.htm (6) http://www.cemilcan.av.tr/s.231.htm (7) http://www.cemilcan.av.tr/s.243.htm

s.115.htm

ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİNİN ÖNÜNDE DURAN ACİL BİR GÖREV!…

Bazı maddeleri değiştirilmedikçe, Anayasanın yakasını bırakmayacakları belli olan Cumhuriyet karşıtlarına, Anayasanın illa da bir yerleri değiştirilecekse, kendilerinin “bir daha böyle önemli makamlara gelememeleri” içindeğişiklik yapılması gerekir. Sayıştay denetçilerinin Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmelerine olanak sağlayan Anayasanın 146. maddesi ile 2449 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanununun 3 ve 4. maddelerinde bu yönde yapılacak olan değişiklikler, bu ihtiyacı karşılayacaktır.

2449 Sayılı Yasanın 4. maddesini 2. fıkrası hakimlik mesleğinden gelmeyenlerin –bu arada Haşim Kılıç’ın da- Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmesine engeldir. Bu maddede üyelerin niteliğinin, “hakim” olması gerektiğini açıkça belirtilmektedir. Nitekim, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı Vekilleri ile Danıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılarının da bu kapsamda olduğu ifade edilerek, hakimlik mesleğinden gelmeyip de üyeliğe seçilebilecekler ayrıca belirtilmişlerdir. Her ne kadar 3. madde; Sayıştay Başkan ve üyesi olmayı, Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmek için yeterli görmekteyse de, bundan “hakimlik mesleğinden gelen” Sayıştay başkan ve üyelerinin anlaşılması gerekeceği doğaldır. Yasanın tümü incelendiğinde yasa koyucunun amacının bu yönde olduğu kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Öyle ki, 3. maddenin 3. fıkrasında yüksek mahkeme üyeliğine seçilme şartları sayılırken; “Hâkimlik mesleğine alınmamayı gerektiren bir suçtan hüküm giymemek veya bu gibi suçlardan dolayı ceza kovuşturması altında bulunmamak ve hâkimlik mesleğine alınmasına engel bir hali olmamak.” demek suretiyle, ölçünün “hakimlik mesleği” olduğu bir kez daha vurgulanmıştır.(1) Üyeliğin Sona Ermesi ile ilgili 13. maddenin 1. fıkrasında; “Hâkimler ve Savcılar Kanununa göre hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı kesin hüküm giyilmesi halinde kendiliğinden” denilmek suretiyle yine Anayasa Mahkemesi Üyeliğinde aranan asıl niteliğin “hakimlik mesleği” olduğu bir kez daha ortaya konulmuştur.(2)

Başkan Haşim Kılıç, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdikten sonra, denetçiyardımcısı olarak Sayıştay’da başladığı görevini, Baş Denetçi olarak sürdürmüş ve 1985 yılında Sayıştay Üyeliğine, beş yıl sonra da 1990 yılında Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmiştir. Görüldüğü gibi Başkan Haşim Kılıç “hakimlik mesleğinden” gelmiş değildir; o bir denetçidir.(3) Yukarıda özetlenen, yasa maddeleri karşısında zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmesi hatalı bir idari işlemdir. “ Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz” deyişi ile siyaset ve hukuk tarihimizdeki yerini alan Özal’dan yüksek mahkemeye bu şekilde bir üye seçimi o tarihlerde fazla yadırganmamış ve kamu oyunda da yeteri kadar da tartışılmamıştır. Bugün gelinen noktada, hukuka aykırı bir idari işlemle, Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilen Kılıç, hakimlik mesleğinden gelen üyelerin çoğunluğunun oyları ile başkanlığa seçilmiştir! Özal’ın hatalı bir idari işlemle başlattığı süreç, hakimlik mesleğinde 1. sınıfa ayrılmış “meslekte deneyimli fakat siyasette toy” üyelerin, basiretsizliği ile iyice pekiştirilmiştir. Gelinen bu noktada, başkana oy veren üyeler (kamu vicdanında sorumlulukları ağır olduğu için) bu konuyu tartışmaktan özenle kaçmaktadırlar! Hal böyle olunca da, meydan tamamen Kılıç’a ve ekibine terkedilmiş bulunmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da değiştirilmesinin teklifi dahi olanaksız olan Anayasamızın ilk 4 maddesinin(4) değiştirilme olasılıklarının tartışıldığı ve bir Alman Vakfı tarafından finanse edilmiş toplantılara katılmayı kendisine “iş” edinebilmiştir.

Başkanın bu tutumu, Yasanın üyeliğin sona ermesi ile ilgili 11. maddesi ile hüküm altına alınmış olan “Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeleri aslî görevleri dışında resmî veya özel hiçbir görev alamazlar” şeklindeki hükmüne aykırılık teşkil etmektedir.(5) Başkanın bu tutumu aynı zamanda bu maddede belirtilen “çekilmiş sayılırlar” hükmüne de uygun düşmektedir. Aynı şekilde Anayasamızın 146. maddesinde de: “Anayasa Mahkemesi üyeleri, aslî görevleri dışında resmî veya özel hiçbir görev alamazlar” şeklinde bir düzenleme mevcuttur.(6) Haşım Kılıç’ın bu tür toplantılara katılmasının asli görevi ile bir ilgisi olmadığı gün gibi ortada olduğu, başkan vekilini Paksüt’ün kamuoyu önündeki siteminden de bellidir.(7)

Hatalı idari işlemin kazanılmış bir hak sağlamayacağı ve her zaman onu yapan makam tarafından geri alınabileceği idare hukukunun temel ilkelerindendir. Bir taraftan başkanın atanması hatalı bir idari işlemle yapıldığından ve her zaman geri alınabilme olanağı bulunduğundan işlemin geri alınması gündeme taşınabilir. Diğer taraftan asli görevi ile bağdaşmayan işlere giriştiği için üyelikten çekildiği kurulda tartışılabilir. Ne var ki, geri alma işlemini yapacak olan makamda Cumhurbaşkanı olarak Abdullah Gül’ün bulunması, bu yolu işlemez hale getirmektedir. Zira Cumhurbaşkanlığına kendisinin seçilmesi de tartışılır haldedir. Dava arkadaşları ile hocası Erbakan “kayıp trilyon davasından” hükümlü bulunmaktadırlar. Dokunulmazlığı olmasaydı ve yargılanabilseydi, büyük olasılıkla o da mahkum olacak ve Cumhurbaşkanlığına seçilme yeterliliğini kaybedecekti.(8) Sırtında benzer bir kambur taşıyan Cumhurbaşkanından bu aşamada Özal’ın yaptığı hatalı idari işlemi geri almasını beklemek hayaldir.

Diğer taraftan korumaya ant içtiği Anayasamızın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerinin değiştirilmesi için akademik düzeyde yapılan çalışmalara fikri ve moral anlamda katkı sunmayı, görevde olduğu sırada kendisine edindiği için “çekilmiş sayılması” tartışılmalıdır. Başkanın kurul üyelerinin haberi ve oluru olmadan bu tür faaliyetlerde bulunması kuşkusuz kurulu bağlayıcı değildir. Ancak kurulu rahatsız edicidir. Korumaya yemin ettiği Anayasa ile barışık olmayan, “hukukun üstünlüğü” ilkesine bağlılık yerine siyaset adamı ve akademisyen gibi davranan Başkan, Başkanvekilinin eşi üzerinden dinlenmiş olmasını(9) içine sindirip bir tek kelime bile söylememiş ve bu haliyle yargısal faaliyetlerde uyumsuzluk göstermiştir. Böyle bir başkanın, ilke temelinde çoğunlukla uyumlu yeni bir başkan ile değiştirilmesi zorunludur! Anayasa Mahkemesinin böyle bir karara ihtiyacı vardır yetkisi de vardır. Şirketlerin, derneklerin, vakıfların başkanlarını değiştirebildiği bir hukuk düzeni içinde Anayasa Mahkemesinin başkanını değiştirememesi düşünülemez! Seçilmiş bir kurul başkanının, seçilme amacına ters düşmesi ve görevini gereği gibi yerine getirememesi hallerinde; onu seçen kurul üyeleri tarafından seçim gündemli bir olağanüstü toplantı ile görevinden alınabilmesine engel olan aksine bir hukuki düzenleme de hukukumuzda mevcut değildir. Bu nedenle de tez elden “Kılıc’ın kılıcı” elinden alınmalıdır!..

En yüksek mahkemenin üyeleri ile bugünlerin en önemli (Ergenekon) davasına bakan mahkeme üyelerinin, siyasilerin bürokratların verdiği emirler üzerine dinlenebilmesi; insanın aklına: Hakimlerin tutum ve davranışlarının daha “üstün” ve “gizli” normlara (!) uygun olup olmadığının denetiminin yapıldığı yetkili ve görevlibir makam mı var sorusunu getiriyor. Bu kuşkulu durumda hukukun üstünlüğüne inananların; hukuksuz dinlemeleri yaptıranların izini sürmesi, öncelikli bir görev haline gelirken; yasa dışı dinlenme kararını verenlerin de “dinlenmesi” verdikleri emirlerin ise “dinlenmemesi” gerekiyor! Çünkü, bu türden dinlemelerle hukukun üstünlüğüne inananların, özel hayatları deşifre edilmekle tehdit edilip, susmaları için kamu adına şantaj yapılmaktadır. Bu son olasılık hiç de yabana atılacak cinsten değildir. Acil ve öncelikli olarak görev Anayasa Mahkemesi üyelerine düşüyor! Bugün onlar Cumhuriyetin niteliklerine ve hukukun üstünlüğüne uygun kararlar aldıkça, tüm yurtseverler de arkalarında olacaktır. Geç kalınması ve ürkek davranılması halinde, tarihte acı örnekleri görüldüğü gibi arkalarındaki insanlar da birer birer boşaltılacaktır.

Gelişmeler tıpkı Prof. Martin Mueller’in Hitler döneminde olanları aktardığında gibi yaşanacaktır. (10) Bence asıl yakın tehlike buradadır…

17.11.2008

DİP NOTLAR (1) Kanun Numarası : 2949 Kabul Tarihi : 10/11/1983

Seçilme yeterliği

Madde 3.- Anayasa Mahkemesi asıl ve yedek üyeliğine seçilebilmek için aşağıdaki şartları haiz bulunmak gerekir :

1.Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay‘da başkan ve üye olmak; veya

2. Kırk yaşını bitirmiş, altmışbeş yaşını doldurmamış, yükseköğrenim görmüş ve kamu hizmetlerinde en az onbeş yıl fiilen çalışmış veya yükseköğretim kurumlarında en az onbeş yıl öğretim üyeliği yapmış olmak şartıyla :

a) Yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında öğretim üyesi; veya

b) Yükseköğretim Kurulu başkan veya üyesi veya Yükseköğretim Kurumu rektör veya dekanı veya müsteşar, müsteşar yardımcısı, general, amiral, büyükelçi, bölge valisi veya vali,

Olarak görev yapmak; veya

c) Mesleğinde avukat olarak fiilen onbeş yıl çalışmış olmak; ve,

3. Hâkimlik mesleğine alınmamayı gerektiren bir suçtan hüküm giymemek veya bu gibi suçlardan dolayı ceza kovuşturması altında bulunmamak ve hâkimlik mesleğine alınmasına engel bir hali olmamak.

İKİNCİ BÖLÜMÜyelerin, Başkan ve Başkanvekilinin Seçimi

Üyelerin seçimi

Madde 4.- Cumhurbaşkanı, iki asıl ve iki yedek üyeyi Yargıtay, iki asıl ve bir yedek üyeyi Danıştay, birer asıl üyeyi Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri; bir asıl üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarındaki öğretim üyeleri içinden; üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; üç asıl ve bir yedek üyeyi ise 3 üncü maddenin (2/b) ve (2/c) bentlerinde sayılanlar arasından doğrudan seçer.

Bu maddede geçen Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin başkan ve üyeleri deyimi; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Danıştay, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi başsavcılarını dakapsar.

(2) Hüküm giyme, hastalık ve devamsızlık

Madde 13.- Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeliği, 11 ve 12 maddelerde yazılı haller dışında;

1. Hâkimler ve Savcılar Kanununa göre hâkimlik ve savcılık mesleğinden çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı kesin hüküm giyilmesi halinde kendiliğinden;

2. Görevin sağlık bakımından yerine getirilemeyeceğinin sağlık kurulu raporuyla kesin olarak anlaşılması veya göreve izinsiz veya özürsüz ve aralıksız olarak onbeş gün veya bir yılda toplam otuz gün süre ile devam edilmemesi hallerinde Anayasa Mahkemesi üye tamsayısının salt çoğunluğunun kararıyla; Sona erer.

(3) HAŞIM KILIÇ-Başkan 13.03.1950 tarihinde Kırşehir İl’inin Çiçekdağı İlçesi’nde doğdu. İlk, orta ve Yozgat’da bitirdiği lise’den sonra 1968 yılında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne kaydoldu.

1972 yılında mezun oldu. 1974 yılında Sayıştay Başkanlığı’nda Denetçi yardımcısı olarak göreve başladı. Denetçi, Başdenetçi unvanlarını aldıktan sonra 1985 yılında Sayıştay Üyeliğine, beş yıl süren üyelikten sonra da 1990 yılında Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi.

Anayasa Mahkemesi’nin 7.12.1999 günlü toplantısında, açık bulunan Anayasa Mahkemesi Başkanvekilliğine seçildi. 7.12.2003 tarihinde yeniden Anayasa Mahkemesi Başkanvekilliğine seçildi. 22.10.2007 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçilmiştir. Evli ve dört çocuk babası olup Almanca bilmektedir. http://www.anayasa.gov.tr/general/icerikler.asp?contID=249&menuID=43&curID=52 (4) TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI

I. Devletin şekli

MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

IV. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

(5) 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanununu Üyeliğin Sona Ermesi

Üyelikle bağdaşmayan haller

Madde 11.- Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeleri aslî görevleri dışında resmî veya özel hiçbir görev alamazlar, görev alanlar çekilmiş sayılırlar. Bu husus Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

(6) TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI

A. Anayasa Mahkemesi

1. Kuruluşu

MADDE 146. – Anayasa Mahkemesi onbir asıl ve dört yedek üyeden kurulur.

Cumhurbaşkanı, iki asıl ve iki yedek üyeyi Yargıtay, iki asıl ve bir yedek üyeyi Danıştay, birer asıl üyeyi Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurullarınca kendi Başkan ve üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; bir asıl üyeyi ise Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri içinden göstereceği üç aday arasından; üç asıl ve bir yedek üyeyi üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından seçer.

Yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri ile üst kademe yöneticileri ve avukatların Anayasa Mahkemesine asıl ve yedek üye seçilebilmeleri için, kırk yaşını doldurmuş, yükseköğrenim görmüş veya öğrenim kurumlarında en az onbeş yıl öğretim üyeliği veya kamu hizmetinde en az onbeş yıl fiilen çalışmış veya en az onbeş yıl avukatlık yapmış olmak şarttır.

Anayasa Mahkemesi, asıl üyeleri arasından gizli oyla ve üye tamsayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve bir Başkanvekili seçer. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.

Anayasa Mahkemesi üyeleri, aslî görevleri dışında resmî veya özel hiçbir görev alamazlar. (7) Paksüt’ten Kılıç’a sert tepki

Başkanvekili Osman Paksüt ´Haşim Kılıç mahkeme adına konuşamaz´ dedi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın mahkemenin kuruluş yıldönümünde anayasanın değiştirilemez ilkelerini tartışmaya açma düşüncesine Yüksek Mahkeme’den sert tepki geldi. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, mahkemenin kişiyle sınırlı olmayıp bir kurum olduğunu vurgulayarak, “Duyurduğu konu kişisel görüşü olsa gerek. Konudan heyetimiz haberdar değildir, düşüncesini basından öğrendik” dedi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Anayasadaki Değiştirilemez İlkeler” konusunu, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümünde konu olarak tespit etmeyi düşündüğünü belirterek, “Ancak bu konuda ne kadar cesaretli olabilirim, o konuda biraz endişeliyim. Konunun ne kadar önemli ve Türkiye açısından ne kadar hayati bir değere sahip olduğunu anlamak mümkündür” demişti. Haşim Kılıç’ın bu çıkışı hukukçularca “sivil dikta hazırlığı” olarak nitelendirilirken, Kılıç’a en sert tepki başkanı olduğu Anayasa Mahkemesi’nden geldi. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, konuya ilişkin Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

Paksüt, Nisan 2009’da gerçekleştirilecek Yüksek Mahkeme’nin 47. Kuruluş Yıldönümü’nde yapılacak sempozyumda irdelenecek konunun henüz değerlendirilmesinin yapılmadığını bildirdi. Paksüt, bunun gerekçesini “Çünkü kuruluş yıldönümü hazırlıklarına başlanmadı” sözleriyle açıkladı. Paksüt, “Sanırım bu ay ya da aralık ayı gibi kuruluş yıldönümü hazırlıklarına başlanır. 2009 yılı kuruluş yıldönümünde konunun ne olacağına ilişkin mahkememizde bir görüşme olmadı. Konu da belirlenmedi” diye konuştu.

Haşim Kılıç’ın “anayasanın değiştirilemez ilkelerinin” tartışmaya açılmasına ilişkin düşüncelerini Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt, “Duyurduğu konu kişisel görüşü olsa gerek. Takdir kendisinin. Ama heyetle paylaşması gerekecektir” şeklinde değerlendirdi.

Anayasanın değiştirilemez ilkelerinin tartışılacağı konusundan heyetimiz haberdar değildir” diyen Paksüt, “Başkanın bu konudaki düşüncesini biz de basın aracılığıyla öğrenmiş olduk” sözleriyle Kılıç’a tepkisini dile getirdi. Osman Paksüt, “Anayasa Mahkemesi kişiyle sınırlı bir yapı değildir. Anayasa Mahkemesi bir kurumdur. Mahkeme kararlarını heyetçe verir” dedi. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, Kılıç’ın “kişisel” çıkışının heyette rahatsızlık yaratıp yaratmadığı sorusuna ise “Yorum yapmak istemiyorum” yanıtını vermekle yetindi.

Anayasa Mahkemesi kuruluş yıldönümü kapsamında yapılacak etkinlikler ve katılımcıların belirlenmesi oluşturulan kurulca belirleniyor. Kurula kimi zaman Anayasa Mahkemesi Başkanı da katılırken genelde kurul 3 üyeden oluşuyor. Heyet ile de görüşmelerin ardından program netleşiyor. (Cumhuriyet ) 13.11.2008 http://209.85.135.104/search?q=cache:6SrT1xXS3kkJ:www.skyturk.tv/news.jsp%3Fc%3D1%26newsId%3D76733+Anayasalardaki+De%C4%9Fi%C5%9Ftirilemez+%C4%B0lkeler+Ba%C5%9Fkanvekili&hl=tr&ct=clnk&cd=3

(8) TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI

I. Cumhurbaşkanı

A. Nitelikleri ve tarafsızlığı

MADDE 101. – (Değişik: 31.5.2007-5678/4md )

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir. Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

B. Milletvekili seçilme yeterliliği

MADDE 76. – (Değişik : 13.10.2006 – 5551/1 md.) Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.

(Değişik : 27.12.2002 – 4777/1 md.) En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ve Silahlı Kuvvetler mensupları, görevlerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler.

(9) Paksüt izlemesinde takipsizlik kararına Başsavcılık onayı  Göksel ÇAĞLAV / ANKARA 15.11.2008 (SABAH) Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ve eşi Ferda Paksüt’ün dinlendiği iddiasıyla ilgili soruşturmada Başsavcılık, “Ferda Paksüt ve Turhan Çömez’in mahkeme kararıyla dinlendiği” ve “Herhangi bir delile ulaşılamaması” nedeniyle “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yetkililerinden alınan bilgiye göre, Paksüt’ün dinlenildiği ve izlenildiği iddiasına ilişkin yürütülen soruşturma tamamlandı. Cumhuriyet Savcısı Vahdet Polatkan tarafından yürütülen soruşturmada, “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verildi.

‘DELİLE ULAŞILAMADI’

Ancak metindeki imla ve şekil hataları gerekçesiyle onaylanmayan karar, bilahare düzeltilerek, yeniden görevli savcıya gönderildi. Karar usul yönünden Savcı Polatkan’a iade edildi ve düzeltmelerin ardından onaylandı. Kararda, Osman Paksüt’ün dinlenildiği ve izlendiği hususunda delile ulaşılamadığından “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildiği belirtildi. Soruşturma çerçevesinde, araçta ekip amiri olan başkomiserin de ifadesine yer verilen kararda, başkomiserin emniyetin yazısında olduğu gibi akaryakıt kaçakçılığı olayıyla ilgili bir haber elemanıyla görüşmek üzere Karum İş Merkezi önüne gittiklerini anlattığı belirtildi.

http://arsiv.sabah.com.tr/2008/11/15//haber,6BC97A8001604662BDA73D1E704EBE1C.html

(10) Prof. Martin Mueller, bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“Almanya’da Naziler Komünistleri içeri attı; sesimi çıkarmadım. Çünkü komünist değildim. Sonra Yahudileri içeri tıktılar; bu kez de sesimi çıkarmadım. Çünkü Yahudi değildim. Derken, sıra Sendikacılara geldi. Hala susuyordum. Çünkü Sendikacı da değildim. Sonunda beni de götürdüler; kimse sesini çıkarmadı. Zira sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

s.193.htm

BAŞIMIZI YARACAK OLAN TAŞLAR

1.Taş:

Bazı aydınlar, sanki hükümetin icraatlarını övmek için maaş alıyorlar. İktidarın icraatlarıyla övünmesi doğal karşılanabilir ama, aydınların iktidarı övmesi yalakalıktan başka bir şey olamaz. Şartlar nasıl olursa olsun, kendine aydın diyen birinin ödevi, iktidarın eksiklerini saptayıp eleştirmektir. Eleştiri ile övmeyi birlikte yapmak her ne kadar objektif davranmak gibi görülse de, son tahlilde bu duruş bile dalkavukluk sayılır. Zira bir iktidarın hiç mi hiç ihtiyaç duymayacağı şey övülmektir. Aslında her iktidar kendini övmeye muktedirdir ve bunu en iyi kendi yapabilir. Aydının tavrı, daima eleştirecek bir şeyler bulmak olmalıdır.

2.Taş:

Emperyalizmi tarihi içinde kısa aralıklarla iki kez yenilgiye uğratan tek millet Türklerdir. Bu nedenle de emperyalizmin, Türklerle görülecek hesabı hiçbir zaman bitmeyecektir! Bu savaş aynı zamanda emperyalizmin, diğer uluslar üstünde daha kolay egemenlik kurabilmesi için, gerekli bir itibar savaşıdır da. Türkleri yenmekle, diğer uluslara gösterilecek olan, emperyalizmin yenilmezliğidir. Dolayısıyla yer küre üzerinde “direnerek boşuna kayıp vermektense, işbirliği içine girerek ödün vermek daha akıllıcadır” düşüncesini egemen kılmak, savaşla elde edileceklerden daha çoğunu, masa başında getirecektir. Emperyalizmle olan savaşımız ne yazık ki bizim beklediğimiz zeminde ve tahmin ettiğimiz silahlar kullanılarak devam etmiyor? Geleneksel silahların yerini, onlardan daha etkili olan zehirli fikirler aldı. Bunların başında “süper güç,en büyük devlet,inanılmaz teknolojik gelişme” gibi nitelemelerle anlatılan düşünceler geliyor. Bu düşüncelerin yayılma alanı bulduğu ülkeler, maalesef savaşmadan düşmana teslim olmakla onun gücüne daha fazla güç katıyorlar. Bir da bakıyorsunuz ki, sizinle aynı mevzi içinde olması gerekenler, düşmanın ağzından konuşmaya başlıyorlar. Bu nitelik değişikliği, sayısal olarak yarı yarıya ulaştığında, zaten o ülkenin gücü kendi içinde nötralize edilmiş oluyor. Yurtsever unsurlar, yeni güçler toplayana kadar savaş da bitiyor. Sonuç: Daha düşmanla savaşa başlamadan, ona teslim olanlarla uğraşırken, bir de bakıyorsunuz koca bir ulus yeniliyor! Pek çok insan acımasız olan bu savaşın içinde olup olmadığını bile anlayamadan bizim taraftan biri çıkıp, savaşın bittiğini ilan ediyor. Olmaz öyle şey demeyin! Oluyor işte.

Grand Cevahir Otel’de düzenlenen ASKON 6. Genel Kurulu’na katılan Başbakan Erdoğan “Batı’nın veya vahşi kapitalizmin, siyonizmin eleştirisini yapmanın, bu konuları sürekli gündemde tutmanın, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığını” ifade etmesi ne anlama gelir sizce?. Buyurun cümle sizin, dilediğiniz gibi analiz edin!..(1)

3.Taş:

Din tacirleri, işi o kadar ileri götürdüler ki, bundan sonra Kuran’ı ayet ayet satışa çıkartırlarsa şaşırmayın! Kullanılan argüman, her zaman ki gibi yine türban olacak. Bu konuyu temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze getirecek olanların; uzmanlık alanı türban olmakla birlikte, diğer konularda eğitim düzeyi oldukça düşük olanlardan seçilmiş olmaları tuhaf değil! Böyle pis işleri ancak öyleler yapabilir!..

Dinleyeceğiz mecburen, bizim de işimiz ağır! Enflasyonun çift rakamla ifade edilmeye başlanacağı ülkemizde, başka ne konuşabiliriz ki? Muhalif yazarların yükselttiği enflasyonu, mutabık yazarlar düşürebilir belki!.. Bu martavallara inanlarımız az değil!

4.Taş:

Demokrat Yargı Derneği eş başkanı, yandaş TV 24’teki konuşmasında; Ordu, Yargıtay, Danıştay veya HSYK’dan bir “Gorbaçov” çıkmasını beklediklerini söyledi. “Çıksın ve desin ki, evet 82 yıldır sizeyalan söyleyerek bugünler geldik” dedi. Bütün dertleri 82 yıllık Cumhuriyetle; inkar da etmiyorlar bu dertlerini. Ne adamlar yetiştirdik 82 yılda değil mi, ne kadar övünsek azdır? Karşılıklı paslaşmalarla bu sözü söylenmesini bekleyen diğer şerik: “Biz Kemalist rejimin defolu ürünleriyiz!” diyerek, arkadaşına destek vereyim derken, çıplak gerçeği de ağzından kaçırıverdi!(2)

5.Taş:

Avrasya Kamuoyu Araştırma Merkezince (AKAM), 20-28 Şubat 2010 tarihleri arasında 26 il merkezi ve bunlara bağlı 92 ilçede, toplam 6 bin 544 kişi ile yüz yüze yapılan araştırmaya göre, AKP’nin oy oranı: %31,7; CHP’nin: %29,3; MHP’nin:%17,6 olduğu ortaya çıkmış. (3) Abbas yolcu olduğunu sonunda anladı nihayet! Yerine gelecek iktidarın, hesap sorma yolunu kapatmak için, işe bu yargılamaları yapacak mahkemelerin üyelerini atamaktan başlamak neyin nesi? Bu mahkemeyi oluşturacak üyeleri, AKP’nin genişletilmiş il başkanları toplantısına katılan hukukçular arasından seçmeyi dayatmadıklarına şükredelim! Hala Türkiye’deyiz…

6.Taş:

ABD Havacılık ve Savunma Endüstrisi temsilcilerinin ortak mektubunda: Türkiye’de Amerikan savunma ve havacılık endüstrisinin ihracatının geçen yıl 7 milyar doları geçtiğini, bu rakamların on binlerce Amerikalıya istihdam sağladığı açıklandı. ABD’de hava silahları ve araçları üreten 270 şirketi temsil eden Havacılık Endüstrisi Birliği (AIA) de ayrı bir mektupla, ABD Temsilciler Meclisi’ne uyarıda bulunmuş. Mektupta Türkiye’ye yönelik silah satışının, 2008 yılında 3 katına çıkarak 10 milyar dolara ulaştığı belirtilerek: “Mevcut ekonomik şartlarda en önemli ticari ortakla, ilişkilerin tehlikeye atılmaması” istenmiş!..

Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili olarak, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton: “Her iki tarafı da desteklemeye devam ediyoruz!” diyerek, Amerika’nın gerçek politikasını ağzından kaçırdı. Sonuç: Temsilciler Meclisi’nde tasarı bir oy farkla kabul edildi. İlginç değil mi? Bizim dikkat etmemiz gereken bu sonuç değil. Bayan Clinton;iki tarafı da desteklediğini” söylemesi. Diğer konuyu halleder nasılsa! Bizi asıl ilgilendiren; az yukarıda altını çizdiğim yerler. Onları bir daha okuyalım, ondan sonra kafamızın içindeki yerine iyice yerleştiririz. Hangi konuyu ele alırsak alalım, onu emperyalizmle ilişkilendirdiğimizde, arkasındaki gerçeği daha kolay anlayabiliyoruz. Zira bu şekilde yaptığımız nihai bir analizdir. Körü körüne yapılmış fanatik Amerikan düşmanlığı değil…

7.Taş:

Vaktiyle Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt: “Türk yargıçları sizler, Türk Devriminin demir eliyle kurulan uygarlığın, kıskanç bekçileri olmak zorundasınız. Görev ve sorumluluklarınız, geçmişin dirilmesine, yeniliğin acı çekmesine zaman ve olanak vermeyecektir.” demişti. Yargıtay Başkanı Gerçeker’in, “Hükümetin yargı reformu ile yargıyı bağımsız hale getirmesini bir yana bırakın, onu tam bağımlı hale getirtmek için kolları sıvamıştır” demesi üzerine; Başbakan’ın kağıda bakmadan cevap vermesi, çok iyi oldu. “Mevcut durumu biz mi yaptık” diyerek kendini savunurken, reform dediği şeyle yargı bağımsızlığını hepten ortadan kaldırmayı kafasına koyduğunu da açıkladı. Cesaretin böylesini, bu şekilde bir daha görebileceğimizi hiç sanmam! Bağımlı yargının da tarafsız olabileceğini savunan yandaş aydınlar, zaten haftalar önceden işe koyulmuştu. Bunu başarabilmek başlı başına bir karşı devrim sayılır. Halkoylaması ile meşruiyet zeminine oturacak olan bu karşı devrim, son bir kez yapılacak olan seçimle de pek ala pekiştirilebilir. O gün geldiğinde, karşı devrimin tutuklayacağı kişiler arasında, benim olmamam lazım! Zira ben uyarı görevimi fazlasıyla yaptım! Kaldı ki, bütün darbe ve karşı devrimlerin mağduru olmak benim alın yazım değil ki. Herkes taşıyacağı kadar yükün altına girsin artık. Ödenmesi gereken bedeli halkın kendi ödesin! Değil mi yani?..

8.Taş:

Türk-İş’e göre açlık sınırı843, asgari ücret 576TL. Aradaki farkı nasıl denkleştirir bu millet merak eden yok? Neredeyse yoksulluk sınırını, hırsızlığın meşruluk sınırı ilan edeceğiz. Bakanlar Kurulu Kararı ile yoksulluk sınırı tartışma dışıdır bundan böyle! Herkese haber veriyorum…

Hal böyle olmasına rağmen, hükümetin tek derdi var, o da yargıyı bağımlı hale getirmek. Yargı hükümetin iyice etkisine girerse, işler düzelir mi? Bu durumda açlık sınırı asgari ücrete mi yaklaşır, yoksa asgari ücret yoksulluk sınırını da aşarak insanca yaşamın koşullarına mı ulaşır, bilemem! Cevabı TEKEL işçileri üzerinden vereyim dilerseniz: Danıştay 4/C ile formüle bağlanan köleliğe geçiş ile ilgili, 1 aylık sürenin yürütmesinin durdurulmasına karar vermemiş olsaydı, bugünlerde Sakarya da neler yaşanacaktı bir düşünün. Daha önce Başbakan ile hükümet adına konuşan bakanlar, ay sonuna ilişkin neler olacağının işaretlerini vermişlerdi. Tehditlerini anımsayın! En son Ankara Valisi işçilere karşı polisi kullanmak zorunda kalacağını söylememiş miydi? Kışın ayazında, Abdi İpekçi parkından havuza dökülen işçilerin, görüntülerini ne erken unuttunuz? İzmir’den denize dökülen düşmanı aratmayan o görüntüleri, yeniden seyredeceğimiz neredeyse kesinleşmiş. Olayları durdurup taraflara nefes aldıran, Danıştay’ın o kararıdır işte. İşçiler bu kadarını bile zafer (!) kabul edip evlerine gittiler. Şimdi düşünün ki, Danıştay hükümetin etkisi altındadır. Bu konuda yürütmenin durdurulmasına karar vermek, öyle kolay mı? Bir de yüksek yargı organlarına yapılacak atamaların bir bölümünün, AKP’nin ezici çoğunluğuna sahip olduğu TBMM’nce yapıldığını hesaba katın. O zaman yürütmenin durdurulması kararını vermek hemen hemen imkânsızlaşacaktı. Bağımsız yargının önemi, bu olay nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış oldu. İki de bir ortaya çıkıp da “yargı yürütmeyi kuşatma altına aldı” diye yakınan, yargıyı halkın iradesine karşı gelmekle suçlayan bu hükümetin, arkasındaki seçmene; bir soru daha sormak gerekiyor. Siz bu hükümete yargıyı bağımlı hale getirsin ve işçileri köle yapsın diye mi oy verdiniz? Referandum süresini 60 güne indiren hükümet, cesareti varsa bu soruyu kendi seçmenine sorsun! Hükümetin yargı reformu ile susturmak istediği yargıçlarla derdi bu noktadadır. Yarı bağımlı iken bile, hava kadar su kadar gereklidir bize…

9. Taş:

CHP Mersin İl Kadın Kolları Başkanı ve 11 yönetim kurulu üyesi, tartışmalara neden olan çarşaf yırtma eyleminden dolayı, “partiye zarar vermemek için” istifa etmişler! Üyeler hilafetin kaldırılışının 86. yılı dolayısıyla yapılan bu eylemin, il başkanının bilgisi dahilinde olduğunu, istifa dilekçelerinde özellikle belirttiler. Baykal eylemin CHP’ye yakışmadığını söylemiş. Son derece doğru bir tespit. Kara çarşafa, Atatürk’ün altı oklu rozetini takmak da aynen öyleydi. Sonuç itibariyle, kara çarşaf dini bir simge. Din ve dince kutsal sayılan değerleri, her ne şekilde olursa olsun siyasete sokmak, laiklik ilkesine aykırıdır ve CHP’ye yakışmaz. Bu işin görünen bir yanıdır. Bir de bu olay nedeniyle parti yönetimine seçilenlerin niteliğini, irdelemek gerekir. CHP’nin eylem yapma sınırlarınıCumhuriyetin nitelikleri belirler. Dolayısıyla nerede durulması gerektiğini anlamak için genel merkeze veya Baykal’ın ağzının içine bakmak gerekmiyor! Genel Başkanın ağzına bakılıyorsa eğer, veya genel merkezin olurunu almadan yapılan eylemler CHP’ye yakışmaz bulunuyorsa, o zaman yöneticilerde bulunan nitelik eksikliği sorununu görmezden gelemeyiz!

Parti içi demokrasi işletilmeden, çoğu kez atama gibi yapılan seçimler sonucunda, yönetime böyle yetersiz kişilerin gelmesi kaçınılmazdır. Sorun bu nitelik düşüklüğünün partinin yapısal bir eksikliği olarak görülüp görülmemesindedir. Sessiz ve eylemsiz kalındığında, belli olmayacak olan bu eksikliğin, üzerinde oturan parti içi bir de iktidar vardır. Genel Başkan’ın etrafını kuşatanlar da asıl bunlardır. Bu hastalık nedeniyle, ikiz parti kurulması gündeme gelmektedir. Hatta partinin bölünmesi gibi en tehlikeli işlerin nedeni de yine bu tür yapılanmalardır.

Kendi iktidarlarını korumak uğruna en tehlikeli işleri yapmayı göze alabilecek kadar ihtiraslı olanların, parti yönetiminden bir an evvel uzaklaştırılmaları şarttır! Varlık nedenlerini üzerine bastıkları niteliksiz ve kapıkulu anlayışının egemen olduğu ekiplere bağlayanların, bu memlekete yapabilecekleri hiçbir hizmet kalmamıştır. Asıl zararlı olan onlardır. Masumane duygularla hatalı eylem yapanlar değil. Nitekim eylemi öneren il başkanı olmasına rağmen, o görevinin başındadır, ama eylemi yapanlar onun yoluna kurban edilmişlerdir! Tıpkı Başbakan’a peygamber benzetmesini yapan eski AydınAKP il başkanın başına gelenler gibi olmuştur gelişmeler. CHP, bu olay nedeniyle nitelik farkını ortaya koyamamıştır! Çarşaf yırtma eylemi vesilesi ile bu gerçeği vurgulamak da bize düşüyor elbet…

10.Taş:

Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar iki eski milletvekilidir. İkisi de iyi yetişmiş PKK militanı, ikisi de TBMM’nden emeklidir. Birkaç gün önce Belçika’da tutuklandılar. Kürt Partisi’nin başkanı: “Bu tutuklamalar Türkiye’nin yararına değildir!” demiş. Neden değildir? Bilen varsa söylesin! Bugüne kadar kapatılan bütün Kürt partileri, birbirinin devamı olduklarını inkar etmediler. Dolayısıyla PKK’nın Avrupa kanadı sorumluları olan bu iki eski milletvekili, PKK ile Kürt Partileri arasındaki organik ilişkinin de canlı kanıtıdırlar! Aynı zamanda Kürt partilerinin terörle ilişki içinde olduğunun da! Normal konuşmaları anlamakta zorluk çeken bu necip Türk milleti, şifreli konuşmaları anlayamaz. Bu nedenle Kürtlerin Partisinin başkanı, bu tutuklamaların neden Türkiye yararına olmadığını açıklaması gerekir…

Nato kafa nato mermer” ise, bir kafaya 10 taş düşse bile o kafa kolay kolay yarılmaz.(4)

DİPNOTLAR:

(1)28 Şubat 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi

(2)03.03.2010 günü akşamı Yargı Birliği Eş Başkanı ile yandaş yazar Ümit Fırat’ın yaptığı program.

(3)04.03.2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi

(4)Yunanca “na to kefari na to mermari”den Türkçeye apartılmış. Türkçeye doğru düzgün çevirirsek ”işte kafa, işte mermer” anlamındaki deyim.

http://www.itusozluk.com/goster.php/nato+kafa+nato+mermer

s.241.htm

İlk 3 sayfadaki dilekçedir

s.142.htm

AKP SIKIYÖNETİMİ ve FAŞİZMİN AYAK SESLERİ

Boşuna küçümseyip durmayın “imamları”! Sizin yazı makinesi olarak bile kullanmayı beceremediğiniz bilgisayarların, onlar “ileri düzeydeki” kullanıcıları… Bu nedenle “Ergenekon” tertibini bizim imamlar düzenleyip uygulamaya koyamazlar dememeliydik! İktidara geldiklerinin daha ikinci yılında Avrupa Birliğine (AB) girme hedefini önümüze koyduklarını da hatırdan çıkartmayalım… Onlarca yıl Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) için “onlar ortak, biz pazar” deyip, bu inançla tavizsiz bir militan gibi yetiştirilen insanların, bugün tam tersine bir tutum içine girerek; Avrupa’nın değerleri ile barıştıklarına inanmak saflıktan başka bir şey değildir! Bunların AB müktesebatı ile kaynaşmak için “uyum yasalarını” çıkartmak istediklerine de hemen kanmayacaktık…Kör bir inanç gibi benimsedikleri “Milli Görüş” gömleğini çıkarttıkları söylediklerinde de kuşku duymamız gerekirdi! Bunların hiç birini yapmadık. Sonuç olarak geldiğimiz noktada, “çağdaş, demokrat yurttaşlar” olarak kendimizi tanımlayıp beklemek yerine, Cumhuriyete karşı işlediğimiz suçun bedelini ödemeye hazırlanmalıyız. Çünkü, biz onlardan daha “ağır suçluyuz”!

Ünlü ceza hukukçularının sıkça dile getirdiği gibi, bir ülkedeki demokratik rejimi, totaliter rejime dönüştürmek için sadece ve sadece ceza usul yasasında bir değişiklik yeterlidir!

Buraya kadar söylediklerimi akıl defterinizin bir kenarına yazıp; aşağıda belirttiğim tarihlerde “imamların” yaptığı bazı yasa değişikliklerini bu söylediklerimle tartın.

Bir safa girip onu sıklaştırmak gerekiyorsa eğer, ondan sonra saf tutun… “Bentarafsızım’” diyecek kadar safsanız; güçlünün yanında oluyorsunuz demektir! O da sizin bileceğiniz iş…

Yürürlükten kalkmış olan 1412Sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunumuzun (CMUK) 110. maddesinde hazırlık soruşturmasında tutukluluk süresinin en fazla 6 ay olacağı hüküm altına alınarak; Cumhuriyet Savcılarının iddianame hazırlamaları için gerekli olan süre de yaklaşık olarak belirlenmişti. Bu süre sonunda kamu davası açılamazsa, tutukluluğun kaldırılacağı da emredici bir hüküm olarak belirlenmişti. Söz konusu düzenleme cezanın alt sınırı 7 yıla kadar olan suçlar içindi. 7 yıl ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı ceza gerektiren suçlar için; “tutuklama sebebine, delillerin durumuna ve sanığın şahsî hallerine göre tutukluluk halinin devamına veya sona erdirilmesine” karar verilebileceği belirtilerek, dava sonuna kadar tutukluluğun sürdürülebileceği, hatta nihai hükümle birlikte tutukluluk halinin devamına da karar verilebileceği (hükmen tutuklama) hüküm altına alınmıştı(1)

Uzun yıllar uygulamada kalan bu düzenlemede bir ceza hukuku tedbiri olan tutukluluğa üst sınırkonulmamış olması, temel insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulunarak eleştirilmiştir. 12 Eylül Döneminin Sıkıyönetim Mahkemelerinde 10 yıl ve daha fazla tutuklu kalıp da dava sonunda beraat eden pek çok kişi vardır. Bu mahkemelerde de uygulanan usul yasası 1412 Sayılı CMUK idi…

2002 yılında iktidara gelen AKP Hükümeti, “AB’ye gireceğiz!” diyerek, 2004 yılında AB yasalarına uyum sağlamak düşüncesiyle pek çok yasada yeni düzenlemeler yapmıştır. Kamuoyunda bu yeni düzenlemeler kısaca “Uyum Yasaları” olarak bilinmektedir. Bir başka gerçek de “Uyum Yasaları”nın, uzman hukukçuların değerlendirme ve tartışmasına açılmadan, “belli” yandaş hukukçulara ihale verilir gibi verilerek hazırlanmış olmalarıdır. Yasaların Türkiye Büyük Millet Meclisinde gerekli titizlik ve özen gösterilerek irdelendiğini de söylemeye olanak yoktur. İktidar ve muhalefet, yasaların bir an önce çıkartılması için işbirliği içinde hareket etmişlerdir.

04.12.2004 tarihinde kabul edilen ve 17.12.2004 tarihinde de yürürlüğe giren 5271Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 102. maddesinin (2.) fıkrası ile “ağır cezalık” diye tabir edilen suçlarda; tutukluluk süresi için bir üst sınır konulmuştur. En çok iki yıl olarak belirlenmiş olan bu sürenin “zorunlu hallerde” uzatılabileceği, ancak bu uzatma süresinin önceki ile birlikte toplam üç yılı geçemeyeceği de hüküm altına alınmıştır(2)

Denebilir ki, bu düzenleme ile Ceza Usul Kanunumuz Avrupa Birliği hukukuna uyumlu hale getirilmiştir.

Ne var ki, 23 Mart 2005 tarihinde 5320 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun kabul edilerek; 31 Mart 2005 tarihinde yürürlüğe sokulmuştur. Bu “yeni” yasanın 12. maddesinde; tutuklulukta geçecek süre zarfında 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 110 uncu maddesinin uygulanmasına devam olunacağı hüküm altına alınarak eski duruma geri dönülmüştür(3)! Daha sonra da CMK’nun 250. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yazılı suçlar için, 11.05.2005 tarihinde çıkarılan 5347 Sayılı Yasanın 2. maddesi(4) ile; ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçlar için de, 26.02.2008 tarihinde çıkartılan 5739 Sayılı Yasanın 6. maddesi(5) ile tutuklulukta geçecek sürenin başlangıç tarihi 31.12.2010 tarihi olarak ileri bir tarihe atılmıştır!..

CMK’nun 250. maddesinde; “örgüt” kapsamında işlenecek bazı suçların “yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerindegörüleceği hüküm altına alınmıştır(6). Bu düzenlemeye göre Ankara’da 11. Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul’da da 13. Ağır Ceza Mahkemesi “özel görevli mahkemeler” olarak görevlendirilmiştir.

250. maddenin (c) fıkrasında sözü edilen suçlar; Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardır(7).CMK’nun 252. maddesinin2. fıkrası ile bu suçlar bakımından kanunda öngörülen tutuklama süresinin iki katı olarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır(8).

Bu bilgilerden sonra azami tutuklama süresini hatırlayalım o ne kadardı? 3 yıl!

İki katı ne eder? 6 yıl!

Hepsi bu kadar mı? Elbette ki hayır!

Bir kere 3 yıllık tutuklama süresinin başlayacağı tarih amir yasa hükümleri gereğince 31.12.2010’a kadar uzatılmıştır. Doğal olarak 6 yıllık süreye bu tarihe kadar geçen tutukluluk süresi de eklenecektir. Çünküancak31.12.2010 tarihinden sonra CKM’nun 102. maddesinin (2.) fıkrası devreye sokulabilecektir. Buna göre tutukluluğun sona erdirilmesinin talep edilebileceği en iyimser tarih: 31.12.2013’tür… Sanık 250. maddenin (c) fıkrasında belirtilen suçlardan biri ile suçlanıyorsa, o zaman da tutuklama süresi iki kat olarak uygulanacağından, en iyi olasılıkla tahliye isteme tarihi 31.12.2016 olacaktır.

12.06.2007 tarihinde açılan ve bu ilk tutuklama kararı 25.01.2008 tarihinde verilmiş olan “Ergenekon Davası” sanıkları ile bu meşhur davada “sanık olma olasılığı bulunanları” bu kötü haberi vererekuyarıyorum!“Ergenekon” davası kapsamında 2008 yılı başında tutuklanmaya başlanan sanıklar için toplam tutuklama süresinin 8 yılı aşabileceği olasılık dâhilindedir. Bu süre sıkıyönetim dönemlerindeki (10 yıllık) tutuklama süresinden çok da az değildir! Hal böyle olunca; (Sn. Müjdat Gezen’i hariç tutarak) geri kalan bütün siyasilere ve hukukçulara soruyorum: Aranızda “sıkıysa beni de tutuklasınlar!” diyebilecek bir babayiğit var mı?

Şimdi anladınız mı bir tek ceza usul kuralının değiştirilmesiyle, demokratik bir rejimin baskıcı bir rejime nasıl dönüştürülebileceğini?

Bu çarpıcı örnekten sonra, “hükümetin bu gidişi iyiye doğru bir gidiş değildir” şeklinde endişeleri bulunanlara umarım hak verirsiniz!

18.04.2009 DİPNOTLAR: (1) CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU (Mülga) KANUN NO : 1412 Kabul Tarihi: 4 Nisan 1929 R.G: 20 Nisan 1929 – Sayı: 1172 TUTUKLULUKTA GEÇECEK SÜRE

Madde 110 – (Yeniden Düzenleme: 3842 – 18.11.1992) Hazırlık soruşturmasında tutukluluk süresi azamî altı aydır. Kamu davasının açılması halinde bu süre hazırlık soruşturmasında tutuklulukta geçen süre dahil iki yılı geçemez.

Soruşturmanın veya yargılamanın özel zorlu veya geniş kapsamlı olması sebebiyle yukarıda belirtilen sürelerin sonunda kamu davası açılamamış veya hüküm tesis edilememiş ise, soruşturma konusu fiilin kanunda belirtilen cezasının alt sınırı yedi seneye kadar hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlarda tutuklama kararı kaldırılır. Yedi sene ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı (Değişik ibare: 5218 – 14.7.2004 / m.1/C-1) “cezaları” gerektiren suçlarda tutuklama sebebine, delillerin durumuna ve sanığın şahsî hallerine göre tutukluluk halinin devamına veya sona erdirilmesine veya uygun görülecek nakdî kefaleti vermesi şartıyla sanığın tahliyesine karar verilebilir.

(2) CEZA MUHAKEMESİ KANUNU (*) KANUN NO: 5271 Kabul Tarihi: 4 Aralık 2004 Resmi Gazete ile Neşir ve İlânı: 17 Aralık 2004 – Sayı: 25673 TUTUKLULUKTA GEÇECEK SÜRE

 (1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok altı aydır. Ancak, bu süre, zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek dört ay daha uzatılabilir. Madde102.-

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3) CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUN KANUN NO: 5320 Kabul Tarihi: 23 Mart 2005 Resmi Gazete ile Neşir ve İlânı: 31 Mart 2005 – Sayı: 25772 (1. Mükerrer) TUTUKLULUKTA GEÇECEK SÜRE ve TANIKLARIN DİNLENMESİ Madde 12.- (1) Ceza Muhakemesi Kanununun 102 nci maddesi, aynı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yazılı suçlar (Ek ibare 5347 – 11.05.2005 m.2) “ile ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar” bakımından, (Değişik ibare 5739 – 26.02.2008 m.6) “31 Aralık 2010″ tarihinde yürürlüğe girer. Bu süre zarfında 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 110 uncu maddesinin uygulanmasına devam olunur. (4) CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN KANUN NO: 5347 Kabul Tarihi: 11 Mayıs 2005 Resmi Gazete ile Neşir ve İlânı: 18 Mayıs 2005 – Sayı: 25819 Madde 2.- 5320 sayılı Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yazılı suçlar” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar” ibaresi eklenmiştir. (5) ÇEŞİTLİ KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN KANUN NO: 5739 Kabul Tarihi: 26 Şubat 2008 Resmi Gazete ile Neşir ve İlânı: 1 Mart 2008 – Sayı: 26803

Madde 6- 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 12 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “1 Nisan 2008″ ibaresi “31 Aralık 2010” olarak değiştirilmiştir.

(6) Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi

Madde 250.- (1) Türk Ceza Kanununda yer alan;a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu,b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),

Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür.

(7) 250. Maddenin (C )fıkrasında sözü edilen suçlar şunlardır:4.Bölüm: (Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar)m.302-308

5.Bölüm: (Anayasal Düzene ve Bu Düzenin işleyişine Karşı Suçlar)m.309-3066.Bölüm:( Milli Savunmaya Karşı Suçlar) m.317-3257.Bölüm: (Devlet sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk) m.326-343(305,318,319,323,324,325,332 hariç)(8) Madde 252.- (1) 250 nci madde kapsamına giren suçlarla ilgili davalara ait duruşmalarda aşağıdaki hükümler uygulanır:….2) 250 nci maddenin birinci fıkrasının (c) bendinde öngörülen suçlar bakımından, Kanunda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.

s.231.htm

TUZ KOKMAYA BAŞLARSA

Fakat komplo kurmak, suç uydurmak,

iftira atmak, tuzağa düşürmek vicdana

sığar mı? Bunları yapmıyoruz diyemez

siniz…” (H.Avcı)

İftira, şantaj, sahte resmi evrak düzenlemek, adaleti yanıltmak, devlet memuru nüfuzunu kötüye kullanmak, yasa dışı örgüt kurmak, yasa dışı örgüte yardım ve yataklık etmek, cürüm atmak vb. gibi (1) hangi suçu ararsan var; Hanefi Avcı’nın iddiaları arasında…

CMK’nun 250. maddesine göre kurulmuş Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılıklarının, soruşturmakta olduğu davaların, hazırlık safhasından tutun da kovuşturma safhasına kadar her aşamada, bu suçları işleyen “polis, savcı ve hakimvardır” diyor, eski İstihbarat Dairesi’nin başkanı. Bu nedenle bugün için polis ve yargı zan altındadır!

Bu sorun temelinden çözülerek, adı geçen kurumlar ile bu kurumların personeli hakkında “ancak yasala saygılı ve tarafsız hale geldiler” şeklinde bir kanı, topluma yerleşmedikçe halimiz dumandır!..

Tez elden “tarafsız” ve sadece “yasalara bağlı” müfettişler ile Cumhuriyet Savcıları eliyle bütün iddialar araştırılıp, bir an evvel gereği yapılmalıdır. Hakimler ve Savcılar hakkında ileri sürülen iddialar için ise bir saniye bile vakit geçirilemez. Onlarla ilgili isnatlar, hepsinden de daha önemlidir. Dolayısıyla bu aşamada HSYK’nun çalışmalarını askıya almak, aymazlıkların en büyüğü sayılır… Aksi halde, yasalara uygun ve adil olarak verilen kararlar da tartışılmaya başlanabilir… Devlet, temeli olan adaleti dağıtamazsa, araya yasa dışı oluşumların girmesi doğaldır. Adaletin yarattığı boşluğu dünyanın her yerinde yasa dışı oluşumlar doldurur… Bu halde de sonuç yine felakettir!..

Avcı’nın geçmişi, siyasi görüşü ve ilişkileri bizi çok ilgilendirmiyor artık. Söylediklerini görmezden gelerek, tartışmayı bu yönlerin üzerinde yoğunlaştırmak bir karartmadır.(2) Avcı, mesleği ve konumu ile geçmişte yürüttüğü görevler bakımından CANLI BİR KANITTIR. Bu en önemli kanıtın karartılmaması ve ortadan kaldırılmaması (!) için bütün önlemler alınmalıdır! Ayrıca söylediğine göre, kamu tanığı olarak, bütün iddialarını kanıtlara bağlayacak durumdadır. Kitabında bütün kanıtlarını ortaya sermemiş olmasını anlayışla karşılanmak gerekir. Zira o hala bir kamu görevlisi ve tecrübeli bir Emniyet Müdürü’dür. İlgili makamlarla sunulması gereken kanıtları, kamuoyu ile paylaşmaması son derece doğal kabul edilmelidir…

Avcı, yasadışı dinlemelerin “ihbar mektubuna” dönüştürüldüğünü söylüyor. Bu konuda en tipik ve çarpıcı örnek olarak, Emniyet Genel Müdür Yardımcıları ile ilgili olanı gösteriyor. “20 kişilik bir ekip, o bilgileri 1 yılda bir araya getiremez” diyor. İhbarcı 20 kişilik ekipten daha yetenekli ve daha geniş olanaklara sahip olamayacağına göre, bu isimsiz ihbar dileklerini verenlerin, bu şekilde isimlerini de vermiş oluyor. Devletin olanaklarını kullanarak, yasa dışı yöntemlerle, kanıt toplamanın ve bunları bir ihbar dilekçesine ekleyerek, suçlamalarda bulunmanın adı “kanıt üretmek” değil de nedir? Kanıtları toplamakla görevli olanlar, kanıt üretebilirler mi? Resmi kurumlar, kanıt üretmeye başlarsa, bunun nereye kadar gideceğini kim kestirebilir?..

Ülkede istihbarat, asayiş ve güvenliği sağlamakla görevli resmi kuruluşların, CMK 250. madde kapsamında cebir ve şiddeti temel alan, “Ergenekon adlı bir örgüt yoktur.” şeklindeki bir saptama yapan görevlilerine tuzak kurarak, onları görevden almaya kalkışmanın bir anlamı olmalıdır. Yerlerine geleceklere gözdağı vermek mi? Yoksa onları komplonun içinde rol almaya zorlamak mı? Onu bilemem! Böyle bir yönetime kim, nasıl güvenebilir? Devletin ilgili ve yetkili kurumlarından gelen bu bilgiler ışığında, özel yetkili savcıların, yetkili olmadıkları ve özel yetkili mahkemelerin de görevsiz oldukları davalara baktıkları apaçıktır! “Doğal Yargıç İlkesi”nin ihlal edildiği ve salt bu yüzden bile verilen tüm kararların, tartışılacağı açıktır. Peki hükümetin bu inadı nedendir?

İddiaların doğru çıkması halinde, yasadışı yöntemlerle kanıt toplama, resmi belgelerde sahtecilik yapma ve ifadeleri tahrif etme gibi eylemler sonucunda, hazırlanan belgelerle, açılmış olduğu ileri sürülen Ergenekon, Yakamoz, Ayışığı,Balyoz vb. gibi davların tamamı, temelsiz kalarak çökecektir. Bu durum bugünden belli olmuştur. Bu davların tümünün, masa başında üretildikleri ve ortaya çıkaracakları “skandal” niteliğindeki iddialar bahane edilerek, yargının iktidara bağımlı hale getirileceğini ileri sürenler ise yerden göğe kadar haklıdırlar!..

Referandumda öne çıkan iki temel konu, Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na üye seçimidir. Diğer düzenlemelere, daha Mecliste görüşülürlerken bile karşı çıkan kimse olmamıştı. O halde bu iki önemli değişikliğin, yargıyı yürütmeye bağımlı hale getireceği ve bu şekilde yürütmenin denetlenmesini imkansız hale getireceği, son derece açıktır. Bu da AKP’nin, keyfi ve baskıcı bir yönetime geçmek istediği şeklindeki iddiaların, doğru olduğunu göstermektedir. Bu durumun adı “silahsız karşı devrimdir”!..

Asıl tartışılması gereken konu bu husus iken, hükümet adına yapılan açıklamalar, hedef şaşırtıcı ve fakat oldukça dikkat çekicidir. Aynı zamanda ABD vatandaşı da olan Devlet Bakanımız Egemen Bağış, iftar sofrasına katılanlardan “evet” oyu isteyerek, insafsız bir şekilde dini siyasete alet etmektedir. Hocaları Fetullah Gülen, “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak referanduma evet oyu kullandırmak lazım” dedikten sonra, herkesin en az 10-20 kişiyi sandığa götürme talimatını da vererek, Milli Görüş’ün seçmen zimmetleme yönteminin, bu referandumda kullanılmasını istemiştir. (3) Başbakan “umreye gitmeyi erteleyin, referandumda evet oyu kullanmaya gelin” diye teşkilatına genelge göndermiştir. (4) Ayrıca “hayır” diyecek kurumları tehdit etmiştir!(5) Hükümetin referanduma verdiği bu hayati önemin, bir nedeni olmalıdır!..

Anlaşılan hükümetin, elinde her kesime karşı kullanabileceği, şantaj ve tehdit malzemesi vardır! Bunları hayasızca kullanabileceği de Hanefi Avcı’nın anlatımlarından bellidir. O nedenle kamuoyunda bilinen pek çok isim, kabuklarına çekilmiştir. Hükümet Kürtlerin oylarından da bir türlü vazgeçemiyor. Gizli görüşmeler, ateşkes istemeleri gırla gidiyor. Bir yandan, el altından Apo ile görüşülürken, diğer yandan bu görüşmeler nedeniyle kaybedilecek oylar geri almak isteniyor. Hükümetin ayakları iyice ipe dolanmış! Hiç kuşku yok ki, bu referandumu iktidarın devamı için hayat memat meselesi yapmışlar. Hanefi Avcı’nın “cemaat örgütlenmesinin mevcut AK Parti hükümeti hakkında da bilgi depoladığına”(6) ilişkin iddiası, doğal olarak hükümeti de korkutuyor. Sırası geldiğinde, hükümet üyeleri ile bürokratlarını birlikte sanık sandalyesine oturtacak olan bu bilgilerin, yeni gelecek hükümetin eline geçmesini göze alamıyorlar! O nedenle iktidarda kalabilmek için her şeyi yapabilirler. Bazı yorumculara göre, (7) Öcalan’ın “terörü tırmandırırım ya da benimle müzakere masasına otur” şeklindeki tehdidine, hükümet boyun eğmiş… “Siyasi anlamda da askeri anlamda da üstünlük, artık PKK’ya terk edilmiştir” diyorlar. Bunun da hangi suçu oluşturduğunu varın siz düşünün?..

16 Mayıs Ulusal Hukuk ve Tavır Dergisi’nde yayınlanan iki ihanet yasası, (8) bütün bu olup bitene eklendiğinde, AKP’nin hiçbir dönemde, ülke çıkarlarını korumak gibi bir derdinin olmadığı, iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, her türlü ödünü verebileceği ortaya çıkartmıştır. İçinde yaşamakta olduğumuz bu dönem ile Kurtuluş Savaşı’nın yaşandığı dönemi karşılaştıranların “o zaman ülkenin toprakları düşmanın işgali altındaydı, şimdi ise yöneticilerin kafalarının işgali altında” şeklindeki yakıştırmaları, çok da haksız değildir! Hiç kuşku yok ki, böyle bir durum işgalden bile daha beterdir. Zira işgalde karşımızdaki düşman görülmekteydi. Beyinleri işgal altında olanları fark etmek ise oldukça zaman alacaktır. Onların icraatlarını görmeden, beyinlerinin içinde ne olduğunu anlamak imkansız gibidir. Bu gibi nedenlerle başının belada olduğunu bilen hükümet, olası bir iktidar değişikliğinde sanık sandalyesine oturmaktan korkmaktadır!..

İstihbaratçı Hanefi Avcı’nın, “Özel yetkili mahkemelere son 6-7 yıl içinde atanan hakim ve savcılar, emsali hakim ve savcılarla değiştirilmelidir” (9) şeklindeki istemi ise hukuk dışına çıkan bütün kamu personelinin yüreğini hoplatmıştır! Hakim ve Savcıların Güz Kararnamesi görüşülürken, sıra özel yetkili hakim ve savcılara geldiğinde, Adalet Bakanı’nın taslağı geri çekerek toplantıyı terk etmesi, bu korku yüzünden değilse nedendir?..

Bu arada ÖSYM de cemaatin eline geçmiş. “Üniversitelere ve kamu kurumlarına girecekleri, ‘abi’veablalar’ seçiyor” şeklindeki haberin, haber değeri bile kalmamıştır! Cumhurbaşkanı Gül, Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçirmiş. Geçiniz efendim bunları, geçiniz!..

Ergenekon” soruşturmasının, siyasi muhalefetiezmek için bir araç haline geldiği, ABD’deki özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un, “AKP ve Fetullah Gülen hareketini mercek altına aldığı İslam, Laiklik ve Türkiye’nin Geleceği İçin Kavga”  başlıklı raporda da yer almış.(10) İçeriden ve dışarıdan gözler AKP’nin üzerine odaklanmıştır.

Bu kadar yoğun bir gündemi bu halk taşıyabilir mi canım?

Uzmanlara göre, ”Halk arasında cinnet olarak adlandırılan manik ve şizofreni benzeri bozukluklar, sıcakların artmasıyla birlikte öfke ve tahrip davranışlarında artış sağlarken”(11), “gelecekte ne olacağız” kaygısı da bu duruma tuz biber ekmektedir. İçinde bulunduğumuz durum daha da vahim bir hal alıyor. Bir iktidar düşünün, her geçen gün toplumun ruh sağlığını biraz daha bozuyor. Yakında bütün ülkeyi “Mazhar Osman”a çevirirlerse şaşırmayın! O zaman medeni hakları kullanma ehliyetimiz de yok olabilir! Bizi bu bataktan çıkaracak olan tuz da kokmaya başlamıştır!..

DİPNOTLAR:

(1) “Gülen Örgütü” ve üyelerinin işlediği iddia edilen olası diğer suçlar şunlardır: Görevi kötüye kullanmak(TCK m.257), Görev yaptırmamak için direnmek(TCK m.265), İftira (TCK m.267), Yargı görevini yapanı etkilemek(TCK m.277), İşlenmekte olan suçu bildirmemek (TCK m.278-279), Suçluyu kayırmak(TCK m.283), Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs (TCK m.288), Devletin bağımsızlığını ve birliğini bozmaya yönelik fiil (TCK m.302), TC Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya başka bir düzen getirmeye teşebbüs (TCK m.309), TC hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs (TCK m.312)…

(2) “Yandaş Basın” olarak bilinen Anadolu’da Vakit, Yeni Şafak, Star, Sabah ve Taraf gibi günlük gazeteler, iddiaların araştırılması yerine Hanefi Avcı’nın geçmişinin araştırılmasına dikkat çekip, bu yönde haber yaparak bilgi kirliliği yaratmaya devam etmektedirler…

(3) http://www.turuncutime.com/news/129/ARTICLE/18815/2010-08-24.html

(4) http://www.internethaber.com/basbakandan-umreye-gitmeyin-uyarisi-279258h.htm

(5) http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=166900

(6) http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=325187&Categoryid=1

(7) Prof. Dr. Ümit Özdağ, 25 Ağustos 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi (syf.7)

(8) 16 Mayıs Ulusal Hukuk ve Tavır Dergisi’nin 18. Sayısında Av. Mehmet Cengiz tarafından yayınlanan makalede, “İkiz Sözleşmeler” diye anılan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” Birleşmiş Milletler’in 16 Aralık 1966 tarihli kararı ile kabul edilmiş ve imzaya açılmıştır. Türkiye tarafından 34 yıl boyunca imzalanmayan bu sözleşmeler, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin gündeme gelmesiyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti adına 15 Ağustos 2000 tarihinde Newyork’ta imzalanmıştır. Yaklaşık 3 yıl bekletilen bu sözleşmelerden birincisi, ABD’nin Irak’a askeri harekatının öncesine rastlayan 23 Aralık 2002 günü, ikincisi ise ABD’nin Bağdat’a girmesinden hemen sonra 25 Nisan 2003 günü, TBMM Başkanlığına sunulmuştur. Her iki sözleşme de 4 Haziran 2003 tarihinde, 4867 ve 4868 sayılı yasalar ile TBMM’nce onaylanmıştır. Sözleşmeler, Meclis’ten içeriği gizlenerek sinsice geçirilmiştir. Meclis tutanaklarını incelediğimiz zaman, bu sözleşmelerin ”bütün halklara kendi kaderlerini tayin hakkı” tanıyan birinci maddelerinin üzerinin örtüldüğü ve okunmadan geçildiği görülmektedir. TBMM’nin internet sitesinde onaylamaya ilişkin yasa tasarılarının ekinde bu sözleşmelerin metinleri bulunmamaktadır.” denmektedir. Makalede yasa ile yaratılan tehditler kısaca şöyle sıralanmıştır: “Sözleşmeler, ekonomik olarak Türkiye’yi parçalama girişimidir. Anı zamanda toplumsal olarak parçalama girişimidir de, sözleşmeler devlet ve millet bütünlüğünü ayaklar altına almaktadır. Türkiye’nin devlet egemenliğini yok etme çabasının ürünüdürler. Bu sözleşmeler yabancı devletlere müdahale hakkı tanımaktadır. Sözleşmeler ile Lozan antlaşması delik deşik edilmiştir. Devrim Kanunları’na öldürücü darbeler indirilmiştir. Bunlar anayasayı ortadan kaldırma girişimidir.”

(9) http://gizlibelge.wordpress.com/2010/08/26/hanefi-avcinin-feryadi/

(10)http://www.haberx.com/abdli_stratfor_raporu_referandumda_evet_cikmasi_islamcilarin_siyasi_yukselisine_temel_olusturacak(17,n,10432609,710).aspx

(11) 27 Ağustos tarihli Cumhuriyet Gazetesi (syf.9)

s.243.htm