Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

“BEKA” MI “ZEKA” MI?

 4 Mart

İktidarın icraatlarını aynen sürdüreceğini kesin ifadelerle ortaya koyan muhalefete seçmen oy verir mi?

Cevabı ana muhalefetten alalım:

Y-CHP Genel Başkanı Uşak’ta konuşuyor:

Bu seçimde sandığa giderken aklımızı kullanmak zorundayız” hatırlatmasını yaptıktan sonra, “17 yıldır 192 milyar borcu yurtdışındaki bir avuç tefeciye ödüyorsun” diyerek iktidara yüklendi…(1)

İlk bakışta haklı.

Kılıçdaroğlu’nun aklımızı kullanmamız gerektiği şeklindeki uyarısı son derece isabetlidir!

Ben yerinde olsaydım, “duygularla hareket edin” derdim!

Zira duygularla hareket edenler, kendi takımlarının hatasını göremezler.

Ya karşı takıma küfrederler ya da maçı yöneten hakeme söverler…

Bu durumda oylar çantada kekliktir…

***

Bu defalık aklımızla hareket edelim:

Hafızamızı dört yıl öncesine doğru; 2015’in 26 Mart’ına doğru zorlarsak, karşımıza çıkacak olan gerçekler yüzümüzü kızartabilir mi acaba?

O tarihte Kılıçdaroğlu, Kemal Derviş’i karşısına alıp televizyon ekranlarından müjdeyi vermişti.

Dersimli, olası bir CHP iktidarında Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak Kemal Derviş’i ikna ettiğini söylemişti.

Derviş de Kılıçdaroğlu’nun teklifini kabul ettiğini açıklamıştı… (2)

Demek ki, olası bir CHP iktidarında ekonomimiz Kemal Derviş’e teslim edilecektir…

***

Kemal Derviş’in kim olduğunu hatırladınız mı? (3)

Uluslararası sermaye çevrelerine göre; Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan mali krizi, hazırladığı “güçlü ekonomik program” sayesinde “asgari hasarla” atlatmasını sağlayan ünlü bir ekonomisttir.

Hasar “asgari” olmasaydı, varın siz yaşayacaklarımızı tahmin edin!

AKP iktidara geldikten sonra, Derviş’in ekonomik programını harfiyen uygulamıştır.

Önce bu tespiti yapalım.

Programın “başarısı”, bugün içerisinden geçtiğimiz koşullardan bellidir:

Soğanın bile karaborsaya düşmesi, hükümetin tanzim satış çadırları kurmak zorunda kalması, Türkiye’nin dış borcunun 129.6 milyar dolardan 457 milyar dolara çıkması, Cumhuriyet tarihi boyunca dişimizden tırnağımızdan artırarak yaptığımız fabrikalarımızın birer birer elden çıkartılması, yap-işlet-devret yöntemiyle yandaşları zengin eden uygulamalar, kamu kurumlarına DİB üzerinden İHL’lilerin doldurulması, FETÖ’ya ne istedilerse verilmesi, halkın bölünmesi; kısaca ülkenin talan edilmesi, hep bu Derviş’in Güçlü Ekonomik Programının başarılı (!) sonuçlarıdır.

Kemal Derviş, Mayıs 2008’de Financial Times’a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde “enflasyon tsunamisi” yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın yüzde 25 daha fakirleştiğini belirterek, programının “başarısını” kendisi de itiraf etmiştir…

Türkiye’yi 17 yılda yabancı tefeciye 192 milyar dolar ödemeye mecbur bırakan programın mimarı olan Kemal derviş, Y-CHP’nin olası iktidarında da ekonomimizin teslim edileceği kişidir…

Y-CHP’nin olası iktidarını hayal edin!..

Bu açıklamalardan sonra, şöyle de denebilir:

AKP , 17 yıldır Y-CHP’nin uygulamayı düşlediği programı uygulamıştır.

Dolayısıyla 192 milyar doların yabancı tefeciye ödenmesinden şikayeti yerinde değildir…

***

Y-CHP Genel Başkanına göre, “İşsizliği yok etmenin yolu bu ayın 31’inden geçiyor.

Dersimli Kemal, desteksiz atma konusunda adeta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrakla yarışıyor.

O da bu yıl 2,5 milyon kişiye istihdamı alanı açacağını söylemişti. (4)

Kılıçdaroğlu AKP iktidarına benzeyerek iktidara gelebileceğini mi sanıyor?

Bir şeyin aslı varken sahtesine itibar edilmez, bu kadarını da bilmiyor mu?

Güven vermeyen ve güvenilmezliği defalarca test edilen Kemal Kılıçdaroğlu, CHP başından ayrılmadan, gerçek CHP’lilerin Y-CHP adaylarına oy vermesi de oldukça zor ve haklı görünüyor…

***

Bir de şu “beka” meselesi var ki, muhalefetin iyice ayağına dolaştı:

TDK Sözlüğüne göre beka; kalıcılık, ölmezlik anlamına geliyor.

Türkiye’nin “beka sorunu var” diyenler, bir bakıma ülkemizin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna anlatmak istiyorlar.

Bu noktada muhalefet, tam tersini savunuyor!

“Beka sorunu yok, zeka sorunu var” diyor!

Halbuki, “evet, beka sorunu vardır ama bu sorunu yaratan 17 yıldır iktidarda olan AKP’dir, dolayısıyla, asıl sorunu yaratandan çözümünü beklemek zeka sorunudur” diyerek, etkili muhalefet yapabilirdi…

O da bir zeka sorunudur tabii!..

***

CHP’li küskünlerin DSP’den aday gösterilmesine, kimsenin kızma hakkı yoktur.

Oyların bölünmesi meselesine gelince, çözümü son derece basittir:

Oturulur bir masa etrafına; son seçimlerde alınan oylar, son anketlerle birlikte masaya yatırılır; kazanma şansı düşük olan adaylar, son anda geri çekilirler ve mesele halledilir.

CHP ile DSP’nin ideolojik bir farklılığı mı var sanki!

Derviş iki tarafın ortak paydası değil mi?

Bugüne kadar başarısızlığın maskesi; “seçimlerde hile” yapıldığı idi, şimdi DSP’nin tutumu gösterilecek…

4000 sandıkta görevlisi olduğu halde, partisine sıfır oy çıkan CHP’nin, 67 bin sandıkta görevli bulunduramaması facia değil mi?

Böyle bir yönetimle tekrar tekrar seçimlere girilmesi nedir peki?

“Felaket” sözcüğü uyar mı?

CHP’liler CHP’ye el koymadıkça, bu oyun böylece sürüp gidecektir.

Siyasi hedefi sadece parti içi iktidar olanlar, halkın iktidarının önündeki en büyük engeldir….

***

Y-CHP yönetimini eleştirenleri, “kızgın” veya “küskün” olarak tarif etmek, siyasi körlüktür.

Aday gösterilmediği için partisine küsmek veya aday göstermeyenlere kızmak duygusal tepkidir.

Halbuki, Y-CHP’deki sorun yapısaldır, ideolojiktir…

Bu temel sorunun, duygusal sözcüklerle ifade edilmesi, en basit tabirle şark kurnazlıktır.

Kaldı ki, parti içi demokrasi işletilseydi; kimse kimseye kızamaz, partisine de küsmezdi.

Bütün partililerin katılacağı ön seçimler ile aday belirlenmesi halinde, partililer de örgüt adaylarına sahip çıkar ve herkes çalışmak için sokağa inerdi.

Bu kadar kolay ve fakat önemli bir olayın “zaman darlığı” gibi gerçekle bağdaşmayan gerekçelerle işletilmemesi, siyasi körlüğün de ötesinde, budalalık seviyesinde bir aymazlıktır…

Y-CHP, Devlet yönetimini AKP’ye altın tepsi içerisinde sunduktan sonra, yerel yönetimleri de vererek görevini tamamlıyor.

Bizim mücadeleye nereden, kimlerle başlayacağımız belli olmadı daha…

Cemil Can

 

 

DİPNOTLAR:

 

(1)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1272353/Kilicdaroglu__Kimsenin_ekmegi__asi_ile_oynanmayacak._Garantisi_benim.html

 

(2)https://tr.sputniknews.com/turkiye/201503261014650137/

 

(3) KEMAL DERVİŞ

 

Babası Türk, annesi Alman’dır.

1996 yılında Dünya Bankası’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu başkan yardımcılığına yükseldi.

Kasım 2000 ve Şubat 2001′de yaşanan iki mali krizin ardından Başbakan Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Kemal Derviş Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenmişti.

Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile müzakereleri yürüterek mali krizin asgari hasarla atlatılmasını sağladı.

Türk finans sisteminin radikal bir şekilde yeniden yapılanmasını sağlayan Güçlü Ekonomi Programını hazırladı.

2002 Ağustos ayında başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüş ayrılığına düşerek görevinden istifa etti.

İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı.

Ancak bu partiye katılmayarak Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı oldu.

3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP’den İstanbul milletvekili seçildi.

9 Mayıs 2005 tarihinde milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı görevine atandı. 2009 yılında bu görevi Yeni Zelenda’nın eski başbakanı Helen Clark’a devretti.

En son Mart 2005′te Center for Global Development iş birliği ile For a Better Globalism (Daha iyi bir Küreselleşme) adlı kitabını yayınladı. Ayrıca Derviş’in Jaime De Melo ile ortaklaşa yayınladığı General Equilibrium Models for Development Policy (Kalkınma için Genel Denge Modelleri) adlı kitabı, 80′li yıllarda üniversitelerde okutulan yaygın bir ders kitabı oldu.

Halen ikinci eşi olan Amerikalı Catherine Derviş ile evli olup, 2006 yılında yayımlanan “Recovery from the Crisis and Contemporary Social Democracy” (Krizden kurtulma ve çağdaş sosyal demokrasi) adlı kitabın yazarıdır.

Mayıs 2008 tarihinde Financial Times’a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde enflasyon tsunamisi yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın %25 daha fakirleştiğini belirtti.

Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu üyeliği görevini de yürütmektedir.

http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvS2VtYWxfRGVydmklQzUlOUY

(4) https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2019/02/26/25-milyon-kisiye-istihdam

ZEHİR ZEMBEREK SÖZLER!..

 

 

MAHALLEDE KONUŞULAN ZEHİR ZEMBEREK SÖZLER!..

 

Ülkemizdeki siyasi partilerin yöneticileri için en iyi siyasetçi kendileridir.

Bu yüzden, kendilerine en çok benzeyenlerle çalışmayı tercih ederler.

Siyasi Partiler Yasası ve partilerin tüzükleri genel başkanların partiye tam egemen olmalarına göre düzenlenmiştir.

Bundan dolayı parti içi demokrasi bizim gibi ülkelerde gelişemez.

Bu durumun sürdürülmesi, muhalefet partilerinin de işine geliyor, iktidarın da…

İktidara geldiklerinde halka demokrasi getireceğini vaat edenler, kendi partilerine demokrasiyi nedense uğratmazlar…

Siyasi partilerin temsilcisi olma sorumluluğunu yüklenecek olanlar, objektif elemelere tabi tutulmadıkça ve lider sultası devam ettirildikçe, siyasette kalite yükselemez…

***

Bu tespitlerden sonra, Y-CHP’den aday gösterilmedikleri için DSP’den adaylık başvurusu yapanlara “küfür” etmenin ne işe yaradığını irdeleyebiliriz:

Kendileri için siyaset yaptıkları apaçık olan bu kişiler kadar, onları aday gösterenler de sorumludur.

Partisinden aday gösterilmediği için istifa edenler, “ihanet etmiş” muamelesi görüyorsa, asıl ihanet edenler, onları bir önceki seçimde aday gösteren yöneticilerdir.

Bunlar da çoğunlukla genel başkanlardır.

Dolayısıyla istifa edenler ile gittikleri partinin yöneticilerini “karaktersizlikle” suçlamak, asıl sorumlu olan önceki parti yöneticilerinin sorumluluğunu gizleme çabasıdır.

Demek ki, Y-CHP’den istifa edip DSP’den adaylık başvurusunda bulunanlar ile DSP yöneticileri kadar, -hatta daha da fazla- Y-CHP yöneticilerini eleştirmek gerekir…

***

Acaba bu tür yakışıksız durumlara karşı etkili tedbirler alınabilir mi?

Elbette ki alınabilir:

Özellikle küçük yerleşim birimlerinde herkes birbirini tanır; istihbarat çalışmasına gerek yoktur.

Kimse gerçek kimliğini, yaldızlı kartvizitle uzun süreli gizleyemez.

Kişi geçmişinde neler yapmıştır, olaylar karşısında nasıl tavır almıştır, ideolojik duruşu nasıldır, hangi mücadelelerde deneyim kazanmıştır bilinir.

Dolayısıyla adaylar, tüm partililerin katılacağı önseçimlerle belirlendiğinde, hata payı en aza indirilmiş olacaktır…

Böyle olunca; örgütler de adam gibi çalışır, yarışı kaybeden aday adayları da kazanan adayın arkasında dururlar…

***

Seçimleri kazanmak için kuşkusuz bu kadarı yeterli değildir.

Başarı için adayların üyesi bulundukları siyasi partinin, genel politikaları birinci sıradaki belirleyicidir.

Genel merkezi güven vermeyen, ülke çıkarlarını korumakta yaya kalan partilerin, yerel yöneticileri ne kadar yetenekli ve yeterli olursa olsunlar kazanma şanslarını yitirirler.

Düşmanın ağzı ile konuşan, ülkemize karşı açık veya örtülü savaş ilan devletlerin sözcülüğünü yapan, terör örgütlerine kol kanat geren partileri halk desteklemez.

9 kez denenmiş ve görülmüş olan bir durumu, 10′ncu kez denemek beyhude bir çabadır.

Aynı tabloyu sürekli halkın önüne koymak, saygısızlığın da ötesinde en büyük terbiyesizliktir…

***

Bütün bu bilinenlere rağmen, hala bildiğini okuyanların, iktidara gelmek gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.

Siyasi hedefleri, kendi kadrolarına istihdam alanları yaratmakla sınırlı bu ufuksuz siyasetçilerin gösterdikleri adaylara oy vermek, bir bakıma bu kısır döngünün devamına razı olmaktır…

TBMM’de etkisiz olan bir ana muhalefete ve yerel yönetimlerde; çok az yerde başarılı olan partilere duygusal nedenlerle bağlanmak, ileride daha ağır sorunlarla karşı karşıya gelmemize neden olacaktır…

Takım tutar gibi parti tutmak; karşımıza yanlışları görememe ve eleştiri hakkımızı kullanamayıp, partimizin yöneticilerine kendilerini düzeltme şansı tanımama gibi kötü sonuçlar çıkartacaktır…

***

Halkın Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı şeklinde ikiye bölünmesi, Başkanlık Sistemine geçtiğimizin en çarpıcı kanıtıdır.

Halkın bölünmesinden ise en karlı iktidar partisi çıkmaktadır.

Zira Türkiye’de sağın oy potansiyeli yüzde 70′lerde, solun ise yüzde 30′lar seviyesindedir.

Halkın siyasi olarak kutuplaştırılması halinde, sağ partilerin iktidarının sürekli hale geleceği son derece açıktır.

Bu kadar basit bir siyasi hesabı yapamayıp; Cumhur İttifakı karşısına Millet İttifakını kuran anlayışın, halkın iktidara gelmesi için siyaset yaptığı söylenemez!..

***

Yaşayarak gördük ki, muhalefet partileri, parlamenter sistemi korumayı başaramamışlardır.

MHP, öncülük yaparak bu konudaki ilk adımları atmış, CHP ise girilecek olan çıkmaz yolun hukuki üst yapısının kurulmasına akıl almaz katkılar sunmuştur.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen Anayasanın ilk dört maddesini, Anayasanın diğer maddelerinin değiştirilmesi suretiyle değiştiren AKP iktidarına, meşruiyet ortamını sağlayan Y-CHP’dir.

Kılıçdaroğlu ve arkadaşları, Cumhuriyetin ve Atatürk İlkelerinin bekçiliğini yapmamış/yapamamışlardır.

CHP, zamanında Anayasa referandumlarını boykot edip, meşruiyet tartışmalarını sürdürseydi, Başkanlık Sistemine geçiş öyle kolay olamayacaktı, atı alan Üsküdar’ı geçemeyecekti.

Kabul etmek gerekir ki, her iki Anayasa referandumunda da Y-CHP yönetimi kraldan fazla kralcı davranmıştır…

Böylece kuvvetler ayrılığından, kuvvetler birliğine geçilmiş ve egemenlik tek elde toplanmıştır.

Bu noktadan sonra yürütmeye bağlı yargının bağımsızlığından söz edilmeyeceği gibi, tarafsız ve adil kararlar verilmesini beklemek de hayaldir.

Bu durumun en dikkat çeken örneği, yüksek yargıyı bir “çetenin elinde” olmakla itham eden ana muhalefet liderinin, sık sık yargıya başvurmak zorunda kalması ve bağımsız olmayan yargıdan adalet beklemesindeki çelişkidir…

***

Siyasi partilerin müktesebatı partililere unutturulursa, partiler şirket gibi yönetilirse, genel başkanların “patron” gibi davranmaları da kaçınılmaz olur.

Parti okullarında; partinin ideolojisi, ülkenin tarihi, kolay kolay değiştirilemeyecek ülkenin dış politikaları ve siyaset biliminin ana çizgileri öğretilir; bu okullar tüm partililere açık tutulur…

Bizdekiler öyle mi?

Elbette ki hayır; parti okullarında genel başkanlara nasıl yakın durulur, etkili ekiplerin içerisine nasıl girilir gibi “şark kurnazlığı” öğretilmektedir…

Parti hukuku herkes için aynı uygulanıyor mu?

Bu sorunun yanıtı da olumsuzdur.

Parti Programına aykırı davranmanın yaptırımı üyelikten ihraç olmasına rağmen, ne yazık ki parti programını fiilen değiştirenlere parti hukuku uygulanmamaktadır.

En önemlisi; başarılı olmayan yöneticilerin, yerlerini yeni isimlere bırakmamalarıdır.

Bizim siyasetçiler, babalarından miras kalmış gibi koltuklarına yapışmışlardır!

Bu ve benzer eleştirilere muhatap olan partilerin, kendiliklerinden düzelmelerini beklemek, gerçekçi değildir.

Yasal düzenleme ile bu sorunların düzeltilmesi olanaklı olmasına rağmen, iktidar partisinin de işine gelmeyeceği için, böyle bir düzenleme yapılmasını beklemek akla yatkın değildir…

***

Geriye bir tek seçenek kalıyor ki; o da parti üyelerinin partilerine el koymaları ve yüzsüzleri partiden kovmalarıdır!

Ya da:

Partinin iyice dibe vurması ile yeni insanların öncülüğünde yeniden örgütlenmeye gidilmesidir…

TESEV üzerinden SOROS’un işgali altında olan CHP’deki işgal kırılmadan, bu süreci tersine çevirmek olanaksızdır.

Bunun için Y-CHP’nin dibe vurması gerekiyorsa, o konudaki adımları da cesaretle atmak gerekir…

Siyasi rakiplerimizin ve küresel güçlerin istediği şekildeki bir CHP, halkın iktidarının önündeki en büyük engel ve halka çevrilmiş silah işlevi görmektedir.

Böyle bir ana muhalefet partisi olacak yerde, hiç olmasın daha iyidir…

 

Cemil Can

SİYASETİN SOYTARILARI!..

soytarı_fesi Tutarsız, inançsız ve bencil siyasetçileri seçersek –ki o zaman bizi temsil etmeyen kişileri seçmiş oluyoruz- onları bir daha tepemizden aşağıya indiremeyiz.

Başımızdaki bir belayı bine çıkartırız!

Yeniden aday gösterilmedikleri için CHP’den istifa ederek -ve her türlü aşağılamayı da yaparak- DSP’den aday olan “siyasetçilere” bir önceki seçimlerde oy vermemizi isteyenler bu konuda hesap vermediler!

Siyasi hataların faturasını her seferinde halka ödettirenlere yeni krediler açmamızın manası nedir?

Yalancılık, ikiyüzlülük ve işbirlikçilik dışında hiçbir özelliği bulunmayan Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibini, ilanihaye sırtımızda taşımak zorunda değiliz.

CHP’nin mirasını yiyip tüketen, kuruluş felsefesine ihanet eden, Cumhuriyet’in kurucularına “katil” diyen bu hainlerin kurduğu -Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun deyimi ile- “Şimdi zamanı mıdır tarikatı” her seçim öncesinde olduğu gibi, yine işbaşı yaptı:

Seçimlere iki aydan az bir zaman kala, “birlik ve bütünlük” görüntüsü verelim istiyorlar!

Yöneticilerimizi uluorta, olur olmaz yerlerde veya televizyon ekranlarında eleştirmeyelim diyorlar!

Kırgınlıklarımızı ve küskünlüklerimizi seçimlerden sonra parti içerisinde tartışalım tavsiyesinde bulunuyorlar!

Partiye zarar verici söylemlerden kaçınmayanlar aslında “AKP’yi destekliyorlar” teorisini ortaya attılar!

1 Nisan’da AKP erken seçim kararı almak zorunda kalacak, ardından bu iktidardan kurtulacağız müjdesi ile umut tacirliği yapmaya devam ediyorlar!…

***

Bilgi kirliliği ve kafa karışıklığı yaratmakla görevli bu tarikat, Y-CHP’ye yapılan eleştirileri; “kırgınlık” ve “küskünlük” olarak nitelemekle, haklı eleştirileri duygusal bir zeminde tutma görevini yürütüyor.

Kuşkusuz parti yöneticilerine kırgın olanlar olduğu gibi küskünler de vardır.

Onları farklı bir zeminde ele alacağız, gerçekten de onları eleştirmenin sırası değil!

Bizim üzerinde durduğumuz, demokrat olduğunu ileri süren bir partide “eleştiri yasağı”nın karşısına, “AKP’yi destekleme” ithamının konulması ve yöneticilerin “eleştirilmeme imtiyazı”na kavuşturulma çabalarıdır.

Y-CHP yönetimini eleştirenleri, AKP’yi desteklemekle suçlamak en hafif tabiri ile siyasi terbiyesizliktir…

Bir partiyi eleştirmek, bir başka partiyi desteklemek anlamına gelmez!

***

Çok zor ama diyelim ki, Y-CHP, gösterdiği CHP’li olmayan adaylarla kısmi bir “başarı” elde etti.

Gerçekte “malı götüren” AKP olmasına rağmen, Y-CHP yönetimi bu kısmi başarıyı sürekli gündemde tutarak, parti içi iktidarını pekiştirme yoluna gideceğine kuşku yoktur.

Oylarda anlamlı bir azalma olmadıkça” koltuğu terk etmeyecekleri kavramını siyasete sokan bu yüzsüzlerin, “tepki oylarını” bile kendi başarı hanesine yazdıklarını biliyoruz.

Bu noktadan itibaren, yönetimin değişmesini ve yeni kan takviyesini isteyenlerin “hain” ilan edileceğine en ufak şüphe bulunmamaktadır…

***

Yerel yönetimlerde AKP’nin başarısız olması halinde, iktidarın nasıl “değişeceğini” kem küm ederek bir türlü anlatamayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda sicili hayli bozuktur:

Birkaç belediyeyi kaybeden AKP’nin, genel seçimlere gitmesi ve iktidarı Y-CHP’ye bırakmak mecburiyetinde kalacak olması, şeklindeki teori hayalciliğin zirve noktasıdır.

Zira:

7 Haziran 2015 Seçimlerinde Türkiye genelinde 18.9 milyonla oyların yüzde 40.9′unu alarak 258 milletvekili çıkartan AKP, tek başına hükümeti kurabilmek için gerekli olan 276 milletvekiline ulaşamayarak iktidarını zaten kaybetmişti

Yaptırdıkları kamuoyu araştırmalarında; “Kürt Açılımı” politikaları nedeniyle, yaklaşık yüzde 9 civarında oy kaybına uğradıklarını gördük.

Açılım masasını devirdikten sonra, koalisyon görüşmelerini de çıkmaza sokarak, erken seçim isteyen AKP, 1 Kasım 2015 seçimlerinde, kaybettiği 5 milyon seçmenini geri kazanarak oylarını yüzde 42.5′e çıkartmıştır.

Bu siyasi mühendisliğe şapka çıkartmak gerekir.

Milletvekili sayısını da 59 artıran AKP, yeniden tek başına iktidar oldu… (1)

Bu durumun siyasi sorumluluğu kimlere aittir, sorumlular hesap verdiler mi?..

Yok!..

***

AKP’nin PKK ile “müzakere”yi bitirip, “mücadele”ye başlaması üzerine, ana muhalefet partisi Y-CHP, hem PKK’ya hem de FETÖ’ye karşı yapılan operasyonlara karşı çıkarak yanlış mevziiye girmiştir.

Öyle ki, toprak bütünlüğümüzü tehdit eden Suriye’deki gelişmelere karşı yapılan operasyonlara da karşı çıkıp, düşman saflarında görüntü vermiştir.

Bu kadarla da kalmayıp; ABD’nin “kara gücü” olarak değerlendirdiği PYD/YPG’nin bağlı olduğu PKK’nın, Meclisteki uzantısı olan HDP‘lileri ve PKK sevicilerini, CHP listelerinden aday göstererek, Ulusal Kurtuluş Savaşını veren kahramanların kurduğu partiyi, PKK’ya taşıyıcı anne durumuna düşürmüştür.

Bütün bu iğrençlikleri sindiremediği için Y-CHP yönetimini eleştirenleri, “AKP’yi desteklemek”le suçlamak akılsızlıktır, siyasi ahlaksızlıktır, işbirlikçiliktir…

Y-CHP’nin bu tutarsız ve ilkesiz politikaları AKP’yi iktidarda tutmaktadır…

Başka bir ifade ile AKP’yi asıl destekleyenler Y-CHP’lilerdir…

Bu kadarını göremeyenler siyasi körlerdir!..

***

Yakın geçmişte yaşadığımız bu gelişmeleri görmezden gelerek, yerel seçimler sonunda iktidarın da değişeceğini savunmak; hayal dünyasında gezinmekten başka, geniş yığınları aldatmaktır da…

“Borçlanma ekonomisi”ni dayatarak, Türkiye’yi faiz tuzağına düşüren Kemal Derviş’i, “kurtarıcı” gibi sunan ve olası bir CHP iktidarında ekonomiyi bu zata teslim edeceğini söylemekten çekinmeyen Dersimli Kemal, Türkiye’nin başına beladır…

Dersimli olmakla övünen feodal kafalı bu zat; birkaç fazla belediye kazanarak, sadece kendini parti yönetiminde tutan delegeleri tatmin edebilir.

Kemal Dervişe ekonomiyi teslim ederek, halkın sorunlarına asla çözüm getiremez!..

Bu nedenledir ki, Y-CHP yönetiminin kısmi başarısı, halkın çıkarına değildir…

***

Zor ama böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, onları parti yönetiminden uzaklaştırmak iyice olanaksız hale gelecektir.

Zira o zaman kurdukları bütün cümlelerinin başında utanmadan; “başarılı olmamıza rağmen” ifadesine kullanmaya devam edeceklerdir.

Başka bir ifade ile siyaseten bitmiş bir anlayışı, suni yollarda yaşatmaya çalışmak, halka zaman kaybettirmek anlamına gelecektir…

***

Siyasi ömrü tükenmiş olan Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibini, siyasi tarihin çöplüğüne atmak, Türk halkının kurtuluş meşalesini yakmakla eş değerdedir…

Ekmeleddin İhsanoğlu ve Abdullah Gül gibi bitmiş siyasi portreleri “umut” olarak halkın önüne koyan anlayışın, Türk halkına vereceği bir şey yoktur.

İktidardan düşen AKP ile koalisyon pazarlıklarına girerek, onu yeniden iktidara getirmeye çabalayanların siyasi ufku yoktur!

Y-CHP’nin kadroları Türkiye’de iktidar değişikliğini gerçekleştiremezler!

Bunu, en kolay siyasete “kazandırdıkları” kişilerin duruşlarından anlıyoruz.

Yeniden aday gösterilmedikleri için partilerinden istifa ederek, başka partiden aday olma çabaları içerisinde olanları, bir önceki seçimlerde desteklememiz için liste başlarına yerleştirenler, bu hatalarının hesabını vermedikçe, halktan oy isteyemezler…

Hata yapan onurlu siyasetçiler, zaten halktan özür dileyip, istifa etmek suretiyle yeni isimlere yerlerini verenlerdir.

Dersimli Kemal ve arkadaşlarından böyle bir davranış göremediğimize göre, yaptıkları işin bilincindeler…

Onlara oy vermek bilinçli ihanettir; oy verenlerin daha sonra yakınma hakları da yoktur!..

***

Küresel güçlerin CHP içerisindeki elemanlarına oy vererek, emperyalizme karşı vereceğimiz ikinci kurtuluş mücadelesini geciktirmiş oluyoruz.

Y-CHP yönetimine iyi bir ders vermeden, yönetime gerçek CHP’lilerin gelmesi olanaksızdır.

Genel Başkan ve ekibi, Kurultay delegelerini, Kurultay delegeleri de Genel Başkan ile Parti Meclisini seçiyorlar; bu gerçeği göz ardı ederek sağlıklı sonuçlara varmamız mümkün değildir.

Siyasette “al gülüm ver gülüm” gibi ilkel bir döngü yaşanmaktadır.

Kendi çıkarları için bu döngüde yer alanlardan, Türk halkının çıkarları için özveride bulunmalarını beklemek, elma ağacından kiraz beklemeye benzer…

***

Muhalefet görevini yerine getirmeyen/getiremeyen muhalefet partileri; beceriksiz iktidarların siyasi ömrünü uzatmaktan başka işe yaramazlar.

Bunlardan biri MHP’dir ki, AKP’nin adeta “gençlik kolları” gibi hareket etmektedir.

İhtiyaç duyulduğunda AKP’ye “oy deposu” işlevini gören MHP, rejimin değiştirilmesinin de baş aktörü olmakla, en az iktidar kadar olanlardan sorumludur.

Bilinçli tercihle “beka sorunu”nu yaratanlara, bu sorunu çözme ödevini veren ve halkı sonu belirsiz bir beklenti içerisine sokan da MHP’dir…

MHP’nin günahları Y-CHP’ninkilerden az değildir…

***

Y-CHP sayesinde; halka hiçbir şey vaat etmeyen, Cumhuriyet tarihi boyunca elde ettiğimiz tüm kazanımlarımızı satıp savuran, yandaşlarını kayırmaktan başka icraatı olmayan AKP’nin, 17 yıldır iktidarda kalmasının diğer sorumlusu da Y-CHP’dir.

9 seçim kaybetmesine rağmen; benzer, hatta daha düşük profilli kadrolarla, 10′ncu seçime girme pişkinliğini gösteren Y-CHP, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” özdeyişi çerçevesinde, sütçü beygiri gibi dolanıp durmaktadır.

Sorarım sizlere:

Böyle bir muhalefeti eleştirmek mi iktidarı desteklemek anlamına gelir, yoksa desteklemek mi?

Aslında bu sorunun yanıtı, sandıkta 17 yıl içerisinde 9 kez verilmiştir.

Buna rağmen, aynı soruya 10′ncu kez yanıt arayanlara, teşhisi Albert Einstein koymuştur… (2)

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44600502

 

(2)Delilik: Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.

 

https://www.ensonhaber.com/galeri/albert-einsteindan-10-hayat-dersi#14

MAZBATA ALAMAYACAK BELEDİYE BAŞKANLARI!..

Basın açıklaması_1

MAZBATA ALAMAYACAK OLAN Y-CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI!..

Bugün iki iyi, bir kötü haberim olacak size.

İyi haberlerle başlıyorum:

Van’da görülen KCK davasında, HDP’li eski Büyükşehir Belediye Başkanı Bekir Kaya ve arkadaşları, “terör örgütü PKK/KCK’ya üye olmak” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldılar. (1)

Bu tespitin başka mahkemelerce de yapılması halinde, HDP’nin Anayasa Mahkemesince kapatılacağına şüphe yoktur.

İkinci haberim:

Yerel seçimlerde HDP ile ittifak yapacağını duyuran; Kürdistan Komünist Partisi ile Kürdistan Özgürlük Partisi hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında kapatma davası açıldığıdır. (2)

Kürdistan Komünist Partisi’nin, TSK’nın Afrin’e düzenlediği Zeytin Dalı Operasyonuna da Kılıçdaroğlu gibi karşı çıktığını anımsatıyorum.

Kötü haberim ise; bazı Y-CHP belediye başkan adaylarının mazbatalarını alamadan görevden alınacakları ve yerlerine kayyumların atanacağı tehlikesidir…

***

Y-CHP’nin gösterdiği belediye başkan adaylarının bir kısmı seçimden önce, bir kısmı da seçildikten sonra; terör örgütü üyesi olmamakla birlikte, örgüt yararına herhangi bir iş veya hizmet gördükleri iddiası ile görevden alınmaları ve yerlerine kayyum atanması çok olası gözükmektedir… (3)

Bu hukuki durum karşısında, aşağıdaki soruların yanıtlarını aramamız gerekmektedir:

a.)Terör örgütü PKK‘ya yardım yaptıkları; teröristlerin cenazelerine katıldıkları, “Halk Mahkemeleri” kurarak yargılama yaptıkları, ilçelerden örgütsel içerikli raporlar istedikleri ve bu şekilde örgütün hiyerarşik yapılanmasında yer aldıkları tespit edilenler ile 15 Temmuz Darbe Girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu oldukları anlaşıldığından görevlerinden alınan belediye başkanlarına; “seçimle gelen seçimle gitmelidir” gibi masum gerekçelerle veya “basın özgürlüğü”ne sahip çıkma kılıfı arkasına sığınarak destek vermiş belediye başkanları,

b.)Y-CHP yönetimi, ilçe yönetimlerince haklarında yolsuzluk iddiaları ile dosya hazırlanan ve ayrıca görevlerinde başarılı da olmayan belediye başkanlarını,

c.)Kamu kaynaklarını yasalara aykırı olarak özel kişiler lehine kullanan ve açıkça kamu zararına sebebiyet verdiklerini kendi beyanları ile itiraf eden belediye başkanları, neden İNADINA İNADINA aday gösterilmekteler?

Yanıt: Uygun ortamı oluşturma için tabii ki…

Uygun ortamın ne menem bir şey olduğunu ise ilerleyen paragraflarda açıklayacağım.

***

ABD’nin “kara gücü” olarak kabul ettiği PKK’nın, Meclis’teki uzantısı olan HDP’li belediye başkanları hakkında açılan davalardan birkaçının daha sonuçlanması halinde; bu partinin terör örgütü ile birlikte anılmaya başlanacağı ve kapatılacağı(4) gün gibi ortadadır:

Kapatılma tehlikesi çok yakın olan HDP ile “ittifak” yapmanın veya bu partinin “olur” verdiği kişileri Y-CHP’den belediye başkan adayı göstermenin, yürürlükteki hukuk karşısında korunma olanağı var mıdır?

Yanıt veriyorum:

Elbette ki yoktur!

Denebilir ki, HDP’nin kapatılmasından sonra, kapatılma gerekçelerine göre, biraz da zorlama yorumlar yapılırsa -gerçekte yöneticileri yargılanması gerekirken- CHP bile kapatılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir…

Acaba böyle bir tehlike neden göze alınmaktadır?

Gösterilen adaylar gerçekten vazgeçilmez midir?..

***

Y-CHP’nin vitrine çıkardığı en başarılı belediye, Çankaya Belediyesidir.

Israrla ikinci kez aday gösterilen Alper Taşdelen, afişlere “Haseki Tarzı” olarak yazılan “Haseki tipi model”i (!) uygulamakla övünmektedir.

AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Özhaseki, katıldığı bir televizyon programında hükumetten yardım almadan -kaynak yaratarak- pek çok belediye hizmetini gerçekleştirdiğini, arkadaşlarının da bu durumu “Haseki tipi model” olarak isimlendirdiğini övünerek anlattı. (5)

“İmar Barışı”nın da mucidi olan Özhaseki, nasıl kaynak yarattığını ise nedense anlatmamaktadır!

Aynı şekilde, Çankaya Belediyesi Başkanı Alper Taşdelen de katıldığı bir başka televizyon programında, belediyenin bir kuruşunu harcamadan, -kaynak yaratarak- bir sürü icraat yaptığını anlatmıştır. (6)

Taşdelen de kaynağı nasıl yarattığını açıklamadı!…

***

“Kaynak yaratma” işi en önemli icraat olmasına rağmen, belediye başkanları bu icraatlarını neden kamuoyundan gizlemektedirler?

Bu sorunun yanıtını, övünülen hizmetleri, hangi müteahhitlerin yaptığı ve bölgedeki yapılaşmalardan anlamak olanaklıdır.

Şehir Planları üzerinde imar değişiklikleri yapılarak, yoğunluğu artırılan bazı arsaların müteahhitlerine (veya sahiplerine) 5 kat yerine 15 kat bina yapma izin verilmektedir.

Fazladan elde edilen 10 katın getirisinden belediyeye düşen miktar karşılığında da o övünülen hizmetler yapılmaktadır.

Kısaca “kaynak yaratma” budur…

Başka türlüsü olamaz!..

Zira belediyelerin yap-işlet-devret seçeneği olamaz, buna mevzuat müsait değil.

***

Kaynak yaratma”nın iki yönü vardır:

Birincisi belediyeye düşen payın, belediyeye ait bir hizmette kullanılmasıdır ki, bunda yasaya aykırı bir durum olduğu söylenemez.

İkincisi, belediyenin yapması gereken bir hizmeti, yoğunluk artırarak bundan yararlanacak olan özel bir şahsa rant sağlayarak yaptırmaktır ki, bu durumda kamu kaynakları, yandaşlara (veya ortaklara) peşkeş çekilmekte olup, açıkça suç işlenmektedir.

Tabii ki, gerçek durum, dürüst bir soruşturma ile anlaşılabilir…

Mehmet Özhaseki’nin “icat ettiği” ve açıkça hukuka aykırı olan bu yöntem, (şimdilik) kendi başını yakmayabilir ama Taşdelen’i cezaevine girmekten kurtaramaz!

Mehmet Özhaseki için suç olmayan bir eylem, Alper Taşdelen için neden suç teşkil etsin sorusunu, bana sormayın lütfen…

Ama illa da bu soruya benim cevap vermemi istiyorsanız, bir soru ile cevap vereyim:

Amerika adına darbe girişiminde bulunan FETÖ’nün “siyasi ayağı” neden dışarıda da diğer ayakları içeridedir?

Her iki soruya da cevabı siz verebilirsiniz artık…

***

Sondan bir önceki soru:

Durum bu kadar açık ve net iken; neden seçimlerden önce HDP’nin kapatılması için dava açılmaz da üstüne üstlük bir de 92 milyon 238 bin TL hazine yardımı yapılır? (7)

15 yılda özelleştirmelerden elde edilen gelirin toplamı 62 milyar dolar olduğu göz önünde tutulursa, terör örgütünün Meclisteki uzantısına, bu fakir halkın ne kadar parasının aktarıldığı daha iyi anlaşılacaktır. (8)

Yukarıdaki sorunun da yanıtını ben mi vereyim:

Yerel seçimlerde HDP’li belediye başkanları veya HDP’nin “destekleriz” dediği Y-CHP’li belediye başkanları kazanırsa, düğmeye basılır ve tümü görevlerinden alınarak yerlerine kayyumlar atanır.

Böylece o belediyeleri de AKP kazanmış olacağından, yapılan hazine yardımları boşa gitmiş olmaz!

Y-CHP’nin hazırladığı bu elverişli ortamda seçimleri AKP’li adayları büyük olasılıkla kazanır, bu durumda yargı süreci devam eder ve HDP kapatılarak istenen sonuç elde edilir…

Her iki halde de Y-CHP, iyice halkın gözünden düşer ve tamamen iktidar alternatifi olmaktan çıkmış olur…

Böyle bir durumla karşılaşmamak için defolu ve şaibeli olan belediye başkanları (9) yerine, süratle ayıpsız olanları gösterme olanağı vardır. 19 Şubat‘a kadar adaylar değiştirilebilir.

***

CHP içerisinde bu tehlikeleri görecek kimse yok mudur?

Vardır elbette.

Lakin etkili yerlerde değiller…

Bütün umutlar 24 senenin sonunda Ankaralıları İ. Melih Gökçek’ten kurtaran Reis’tedir.

Hakkını yememek gerekir; Dersimli de bu defa İzmir’i kayyum eliyle Reis’e teslim edecektir!

Öte yandan CHP’yi de Dersimli Kemal ve arkadaşlarından Reis’ten başkası kurtaramaz!..

Kurultay delegelerimiz “cılk” çıktı!..

***

Son soru ile bitiriyoruz:

10 Aralık Hareketi(10) ve TESEV‘ciler olarak tarif edilen Y-CHP yönetiminin planı nedir?

9 yılda kaybedilen 9 seçimin tamamında seçimlerde “hile” yapıldığını iddia ederek, bir sonraki seçime hazırlanan ve partinin başında kalmayı başaran Dersimli Kemal ve ekibi artık sona geldiler.

Beklendiği gibi:

Yine bütün sandıklarda görevli bulundurmayacaklar!

Zahmet edip de YSK’dan kesinleşmiş seçmen listelerini bile hala almadılar!

Bu seçimde yaşanacak münferit olayları -ki AKP seçmeni bu işe hem yatkın hem de deneyimlidir- abartarak, Türkiye ve Dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye üzerine çekmeye çalışacaklar.

Trump, zaten kulağını bize dönük yatmaktadır!

Macron, Merkel ve diğer liderler tetikteler.

Venezuela‘daki gibi belki de Dersimli’yi başkan olarak tanırlar!..

Bizimkilerde o yürek nerdeeeee!

Ama;

Yine de Batı’dan her türlü entrikayı beklemek gerek…

Trump’ın da işi zor tabii: Venezuela ile mi uğraşsın bizdeki bela ile mi?

 

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201809101035128209-van-kack-ana-davasi/

(2) https://odatv.com/kurdistan-partilerine-kapatma-davasi-10021919.html

(3) TCK’nın 220 maddesi 7. fıkrasının gerekçesine göre; “Örgüt üyesi olmaksızın, örgütün niteliğini bilerek örgütün yararına herhangi bir iş, görev veya hizmet yapılması örgüt üyeliği ile eşdeğer kabul edilmekte ve örgüt üyeliği ile benzer şekilde cezalandırılmaktadır”.

Nitekim, Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 09.10.2018 tarihli, 2017/3510 E. ve 2018/6087 K. sayılı kararında:

“Sanık …’ün, suç örgütü kurucusu ve üyesi olmayıp suç örgütüne bilerek ve isteyerek yardım eden konumunda olup, eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 220/7. maddesi yollamasıyla aynı Yasanın 220/2 maddesi kapsamında kaldığı kabul edilip, anlaşılmasına karşın, hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/6-9. maddesi gereğince uygulama yapılması…” denmek suretiyle örgüt yararına herhangi bir iş veya görev ya da hizmet yapılması, örgüt üyesi gibi cezalandırılmak için yeterli bulunmuştur.

(4) http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2008-75-405

(5) Mehmet Özhaseki-Buket Aydın (Videonun tamamını izlemek istemeyenler, yürütme çubuğunu 10.dakika 45. saniyeye kaydırsınlar.) https://www.youtube.com/watch?v=6wgDiKPqATc

 

(6) Alper Taşdelen- Lale Ozan Aslan (Videonun tamamını izlemek istemeyenler, yürütme çubuğunu 8.dakika 27. saniyeye kaydırsınlar.) https://www.youtube.com/watch?v=nqbr2RYZZlk

(7) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201810191035739028-parti-yardim-hazine-milyon-tl/

(8) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/80-yilin-birikimi-15-yilda-satildi-156925h.htm

(9) http://www.haber7.com/siyaset/haber/2824650-chp-maltepe-sokaga-dokuldu-adalet-istiyoruz

(10) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/02/chpnin-ruya-tabircileri/

 

CHP’NİN RÜYA TABİRCİLERİ!..

Akşam gazetesinin 10 Aralık Hareketi ile ilgili olarak ortaya attığı iddia şudur:

Güya 10 Aralık Hareketinin önde gelenleri: “CHP sosyal demokrat bir parti değildir, sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir ve kapatılmalıdır ” demişlerdir.

Hareketin sözcüsü CHP PM Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar bu iddiaları kesin bir dille yalanlamıştır.

Ona inanmak durumundayız…

Lakin 10 Aralık Hareketi (1) CHP’ye sızdıktan sonra, CHP’yi, Cumhuriyet değerlerini savunan parti olmaktan çıkartmışlar; fiilen ve hukuken olmasa da, ideolojik düzlemde kapısına anahtarı asmışlardır…

Bu gerçeği de görmek zorundayız…

***

Başlayayım:

Her yıl 10 Aralık, dünyada İnsan Hakları Günü olarak kutlanır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilmiştir.

CHP’yi işgal eden 10 Aralık Hareketi de adını buradan almaktadır…

Bu kadarına itirazımız yok!..

***

10 Aralık Hareketi, 2005 yılının Sonbaharında adını duyurmuştur.

27.07.2007 tarihinde yayınladıkları bildiride; açıkça CHP’nin adı verilmemekle birlikte, “sosyal demokrat olma iddiasını taşıyanların” demek suretiyle, CHP’ye “esaslı” eleştiriler yöneltilmiştir. (2)

10 Aralıkçıların, terör sorununu “Kürt sorunu” olarak nitelemeleri, CHP’yi “laiklik” ve “cumhuriyet temalarına kilitlenmekle” eleştirmeleri ve aynı zamanda ordunun siyasete müdahalesini bazen üstü kapalı bazen açık şekilde savunmakla itham etmeleri dikkatimi çekmiştir…

“Çağdaş sosyal demokrat bir parti” -ne demekse- kurmak amacıyla eyleme geçen bu hareketin akıl hocası İbrahim Kaboğlu’nun hazırladığı anayasa taslağındaki ifadelere (3) de ciddi ciddi takıldım:

Türk Halkı” veya “Türk Milleti” yerine, “Türkiye toplumu”; “Türk vatandaşlığı” yerine “Anayasal yurttaşlık” ifadelerini özellikle kullanıyor, “ulus-devletin milliyetçi saplantılarından sıyrılarak” diyerek, milliyetçiliği saplantı olarak kabul ediyor; “aşırı merkeziyetçi yapıdan uzaklaşılması” ile de, yerel yönetimlerin güçlenmesine gönderme yapıp, kapıyı “federasyona” aralıyordu…

“Türkiye de kimlikler üzerine can yakıcı bir konu olan yurttaşlık tanımı görmezden gelindi” diyerek, “kimlik siyaseti” yapacaklarının işaretini de veriyorlardı…

Bu söylemi bir yerden tanıyorum ben…

***

Daha sonraları “Kürt açılımı” ve “Yeni Anayasa” yapımı sürecinde de karşılaştığımız bu kavramlar, 10 Aralık Hareketinin ideolojisini anlatırken sıkça kullanılıyordu.

Yeni Anayasa” yapım sürecinde, Y-CHP’nin anayasa teklifinin, 10 Aralık Hareketinin anayasa önerisi ile neredeyse bire bir aynı olması ve her iki önerinin, KCK’nın anayasa önerisi ile örtüşmesi oldukça dikkatimi çekmiştir… (4)

Bu nedenlerle 10 Aralık Hareketine karşı her zaman temkinli oldum…

***

10 Aralık Hareketini ana hatları ile tanıdık; en azından ayrılıkçı Kürt hareketine sempati ile baktıklarını söyleyebiliriz.

Şimdi de bir başka gerçeği hatırlayalım:

Dünyada terör örgütlerini yetiştiren ustalar: ”Herigate Foundation” (Miras Vakfı) adlı aşırı muhafazakârların vakfı, CIA‘nın propaganda örgütü olarak bilinen “Freedom House” (Özgürlük Evi) ve yerine göre “sivil” ya da “think tank” denilen NED‘e (5) bağlı çekirdek örgütler olan IRI ile NDI‘dir…

(5 nolu dipnotu okumaya üşenenler, buradan itibaren ayrılabilirler!)

NED; Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye –son olarak da Venezuela’ya- “demokrasi” götürme bahanesi ile enerji kaynaklarını yağmalamak, nakil yolları üzerinde uydu devletçikler kurmak üzere yürüttüğü faaliyetlerinde, asıl işgal edeceği ülkelerin işbirlikçi hainleri ile birlikte çalışmaktadır.

IRI‘nın Türkiye’de en yoğun işbirliği yaptığı örgüt ise kurucuları arasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bulunduğu (6) TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı)’dir. (7)

TESEV’ın SOROS’tan (8) her yıl 2 milyon dolar yardım aldığı göz önünde tutulursa, aralarındaki ilişkinin boyutları bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır.

Görünüşte kişisel servetini “hayır işlerine” bağışlayan Macar asıllı George Soros, “Turuncu Devrimler(9) olarak tanımlanan hükümetleri devirme operasyonlarının baş mimarıdır…

***

10 Aralık Hareketini bu zincirin dışında düşünmek saflıktır.

Nitekim 10 Aralık Hareketinin önde gelenleri TESEV ile Y-CHP yönetiminde buluşmuşlardır.

Bu operasyondan sonra, CHP’yi Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu parti olarak kabul etmek daha büyük bir saflıktır.

Bugün eylem, söylem ve ittifakları ile önümüze getirilen Y-CHP’nin, Atatürkçü düşünce ve 6 Ok’la uzaktan yakından bir ilgisi kalmamıştır…

***

HDP, İstanbul, İzmir ve Adana’da büyükşehir belediye başkanlıkları için aday göstermeme kararı aldığını duyurdu.

Bu üç ile Ankara, Antalya ve Mersin de eklenebilir şeklinde açıklamaları da var.

Bu “özveri” karşılıksız mı acaba?

Ya da HDP’nin barajı aşması için CHP tarafından desteklenmiş olmasının karşılığı mıdır?

Y-CHP’nin 31 Mart 2019′da yapılacak yerel seçimlerde aday gösterdiği kişilerden, ABD projelerini destekleyici nitelikteki; eylem ve söylemlerinden örnekler vererek, yukarıdaki sorulara yanıtlar bulmaya çalışalım:

(Dipnotlar yazıdan fazla yer kaplayacağı için, geçen hafta kamuoyuna yansıyan söylemlerin bağlantılarını buraya koymuyorum. Merak edenler arama motorlarına aşağıdaki cümlelerin özneleri ile fiillerini birlikte tırnak içinde yazarak, çıplak gerçeği görebilirler.)

*İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olarak gösterilen Tunç Soyer; PKK hendek kazarken, araçlarını veren Sur Belediyesini, kardeş belediye ilan etmiş ve bu belediyeye kayyum atanmasını eleştirmiştir.

HDP Tunç Soyer’e destek veriyor.

*Kılıçdaroğlu’nun prenslerinden Gürsel Erol: “HDP’yi terör örgütü ile bağdaştıracak söylemi doğru bulmuyorum” diyor.

*FETÖ’nun savunucusu Sancaktepe Belediye Başkan Adayı Özgen Nama, CIA tarafından uydurulan ve Fetullahçılar tarafından sahneye konulan Ergenekon ve Balyoz davalarında varlığı kanıtlanmaya çalışılan hayali “Ergenekon Örgütü”nü, faili meçhul cinayetleri işlemekle itham etmiş ve peşinen TSK’nın kahraman subaylarını cinayet işlemekle suçlamış bir adamdır.

*Kadıköy Belediye Başkan Adayı Şerdil Dara Odabaş, PKK’nın terör eylemlerini “Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi” olarak nitelemiş, Lice’deki PKK eylemlerini destekleyen “twit”ler atmıştır.

* HDP, CHP Adalar Belediye Başkanı Adayı Erdem Gül için “Bizim de adayımızdır” demiştir.

*Erdem Gül, HDP Eş Başkanlarının örgüt üyeliği, örgüte yardım ve yataklık etme, örgüt propagandası yapma suçlarından yargılanıp mahkûm edildiği (10) bugünlerde: “HDP’ye büyük haksızlık ediliyor. HDP seçmeni ve HDP meşrudur, gerçektir. Bu gerçeği HDP’yi kriminalize ederek, suçlu ilan ederek, eğip bükemezsiniz” demiştir.

*Kartal’da HDP’li Ayhan Bilgen aday gösterilmiştir.

*Mersin’de Y-CHP ile HDP ortak basın toplantısı düzenleyerek ortak bildiri yayımlamışlardır.

*KCK Yürütme Konseyi Üyesi Xebat Andok: “AKP-MHP’ye kaybettirmeyi temel strateji olarak belirlemek ve bunun için her türlü çabanın içinde olmak doğrudur” diyerek, HDP’nin CHP adaylarını desteklemesine veya kendi adamlarının CHP’den aday gösterilmesi stratejisine onay vermiştir.

*Beyoğlu Belediye Başkanlığı için 2018 Milletvekili Seçimlerinde DİĞER kategorisi altında oy alınan toplam 3.096 oyun (11) tamamı, ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi)’nin (12) olsa bile; seçim sonuçlarına etkili olmayacağı son derece açık iken, 2014 yerel seçimlerinde Beyoğlu’nda sıfır oy alan (13) ÖDP’nin, Genel Başkanı Alper Taş’ı, CHP Belediye Başkan Adayı olarak göstermesi ayrı bir tuhaflıktır.

Yeri gelmişken, ÖDP’nin ABD’nin kara gücü olan PKK’nın kuyruğuna takılı olduğunu da hatırlatalım. (14)

*HDP’nin İzmir İl Eş Başkanı Kadir Baydur, Amerika’nın Sesi (VOA) radyosuna verdiği mülakatta: “Tunç Soyer’i destekleyeceğiz. Kararımız bu konuda net. Geçmiş pratiğini göz önüne alarak Tunç Soyer şahsında umudumuz var” demiştir.

Soyer, FETÖ’nün gazete ve TV’lerine operasyon yapılırken de güvenlik kuvvetlerini engellemeye kalkışanlar arasındaydı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer’i, HDP’nin övgüyle bahsettiği “geçmiş pratiği” nedeniyle eleştirebiliriz.

Onu, babasının (eski) Sıkıyönetim Savcısı olmasından ötürü eleştirmek haksızlıktır. Zira “Suçların ve cezaların şahsiliği” diye evrensel bir ceza hukuku ilkesi vardır ve bu çağdaş ilke bizim ceza hukukumuzda da yer almaktadır…

Atatürk ilkelerini ödünsüz savunan Vatan Partisi’ne Y-CHP’nin sürekli mesafeli davranması aslında yukarıdaki tuhaflığı bir ölçüde açıklamaktadır.

* HAS Parti’den CHP’ye transfer edilen ve halen PM Üyesi olan Zeki Kılıçarslan:

HDP ile ittifak yapmanın “milli bir görev ve milli bir politika” olduğunu söyleyerek, bu partinin önünün açılması gerektiğini savundu.

Bu son (Y-CHP/İyi P/HDP/ÖDP/FETÖ) seçim ittifakı hamlesi ile Dersimli Kemal; Cumhuriyetten, Cumhuriyet Halk Partililerden ve Atatürk ile İsmet Paşa’dan intikamını almış kabul edilebilir mi, bilemiyorum!..

Kuyruk acısına bakılırsa ihanetlerine bir süre daha devam edecek gibi…

***

2014 Yerel Seçimlerinde HDP’nin adayı olarak seçilen; daha sonra PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yaptıkları, terör örgütleri ile iltisaklı oldukları için görevden alınan belediye başkanlarının akıbeti ile şimdiki adayların akıbetinin aynı olmayacağını kim garanti edebilir?

Üstelik bu defa böyle bir sonucu yaşamak için yeni kanıtlar aramaya gerek bile olmayacaktır.

Anayasa Mahkemesi tarafından HDP’nin kapatılması ve PKK terör örgütünün Meclisteki uzantısı olduğuna dair bir tespit yapılması durumunda, adı HDP ile anılan tüm belediye başkanlarının görevlerine son verilecek ve yerlerine KAYYUMLAR atanacağına kuşku yoktur.

(Beklentim bu yöndedir!)

Y-CHP, bu sonucu görmüyor mu yoksa göze mi alıyor?

Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde, Y-CHP’nin gösterdiği adaylara verilen oylar çöpe gitmeyecek mi?

Buna ilaveten, HDP’nin “onay” verdiği adaylara oy verenler, Devletin gözünde güvenilmez insan damgasını yemeyecekler mi?

Örgüt üyelerine ayrıcalık sağlayan “Seçimle gelenlerin seçimle gitmesi gerektiği” görüşünü ısrarla savunan Kılıçdaroğlu, böyle bir durumun söz konusu olması halinde, uluslararası kuruluşlara çağrı yaparak Türkiye’ye baskı yapılmasını mı isteyecektir?

Halktan umudunu iyice kesen Kılıçdaroğlu, olası bir ekonomik ve siyasi istikrarsızlık sonucunda, ABD ve AB’nin Venezuela’ya yapıldığı gibi yapmalarını mı beklemekte ve oluşacak kargaşa ortamından yararlanarak iktidara gelmeyi mi düşlemektedir?

Tabii ki, bu sorularının yanıtlarının da birileri tarafından verilmesi gerekmektedir…

***

Denebilir ki, alternatifsiz bırakıldıkları için aday gösterilen hainlere “tıpış tıpış” oy vermek zorunda kalan CHP seçmeninin, temel hak ve özgürlüklerden olan “Siyasi Hak ve Ödevleri” iyice parçalanmıştır.

CHP tabanının “Seçme ve Seçilme Hakkı” delege düzeni içerisinde elinden alınmış, geriye bir tek siyasi katılımı olmadan “gösterilen adaylara oy verme ödevi” bırakılmıştır…

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterildiği Cumhurbaşkanlığı Seçimleri bunun tipik örneğidir.

Meral Akşener direnmeseydi, önceki Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Dersimli Kemal’in çatı adayı olarak göstermeye çalıştığı Abdullah Gül’e oy verme mecburiyetinde kalacağımıza en ufak bir kuşku bulunmamaktadır…

Bütün bu eylem ve söylemleri “hayra yoran” bonzainin etkisinden kurtulamamış “rüya tabircilerine” ise gerçekleri anlatmak imkânsızdır.

Bu nedenle, Y-CHP’yi iyice dibe vurmadan, CHP’yi yüzeye çıkartmak mümkün görülmemektedir…

 Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) 10 Aralık Haraketinin önde gelenleri: Akıl hocası olarak bilinen ve CHP adına anayasa taslağı hazırlayan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu CHP Milletvekilidir, Prof. Dr. Burhan Şenatalar hareketin sözcüsü iken, daha sonra CHP Parti Meclisi Üyeliğine seçilmiştir, Oğuz Kağan Salıcı CHP Milletvekili seçildi ve Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığına getirildi, Canan Kaftancı halen İstanbul İl Başkanıdır, Süleyman Çelebi de hareketin sözcüsüydü, CHP’den 24. Dönem İstanbul Milletvekili seçilmişti…

 

(2)10 Aralık Hareketi Sözcüsü Burhan Şenatalar’ın imzasıyla yayınlanan 27.07.2007 tarihli ve ”Solda Kapsamlı bir Yenilenme Süreci Zorunlu” temalı bildiride:

“Sorun sosyal demokrat olma iddiasını taşıyanlarınifade ve örgütlenme özgürlüğü konularında,Kürt sorunu konusunda tutucu bir çizgiye kaymış olmalarıdır. Sorun toplumun siyasete en geniş ve etkin biçimde katılımını savunmak yerine bazen açık, bazen kapalı biçimde ordunun siyasete müdahalesini savunmaktır. Sorun özgürlükçü, katılımcı, eşitlikçi bir vizyon ve buna uygun politikalar geliştirmek ve ortaya koymak yerine sadece laiklik ve cumhuriyet temalarına kilitlenmektir. Sorun yoksulların, yoksunların, ezilenlerin ve emekçi sınıfların haklarını savunmak yerine büyük sermayeden icazetbeklemektir” denmektedirler.

http://www.hurriyet.com.tr/solda-10-aralik-hareketi-7045371

 

(3) https://docplayer.biz.tr/15085961-20-soruda-anayasa-degisikligi-10-aralik-hareketi.html

 

(4) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2014/12/ozerklige-dogru-tam-gaz/

 

(5) NED (National Endowment for Democrasy/Demokrasi için Ulusal Yardım): ABD Kongresinin denetim ve gözetimi altında 1983 sonlarında yasayla kuruldu. Hemen ardından NED’e bağlı çekirdek örgütler oluşturuldu: Yabancı ülke insanlarına ve partilerine ortadan ve sağdan yaklaşmak üzere ABD’nin Cumhuriyetçi Partisi tarafından IRI (International Republican Institute) adında bir örgüt, soldan yaklaşmak üzere Amerikan Demokrat Partisi tarafından NDI (National Democracy Institute) adında ikince bir örgüt oluşturuldu. İş yaşamı ve ticaret erbabı ile ilişki kurmak üzere, Amerikan Ticaret Odasınca CIPE (Center for International Private Enterprise/Uluslararası Özel Girişimciler Merkezi) adı verilen üçüncü örgüt kuruldu. Amerika’da faaliyet göstermeleri yasak olan bu örgütlere; siyasal eğitim, parti içi eğitim, seçmen yönlendirme eğitimi, anayasa yapımcılığı, yerel yönetimlerde özelleştirme, sivil toplum örgütlerinde ve genel seçimleri denetleme girişimlerinde rastlıyoruz. (GAO/NSIAD-86-185 The National Endowment for Democracy, p.23-24)

 

“1980′li yılların operasyonları ile güçlenen ve 1990′dan sonra Doğu Avrupa’dan Asya’ya ve Afrika’dan Ortadoğu’ya doğru genişleyen Amerika’ya bağlı demokrasiler kurma işinin merkezinde yeni özel birimler oluşturulmaya başlandı. 1994′te tüm bilgilerin toplanarak değerlendirmek üzere kurulan IFDS (The International Forum for Democratic Studies/Demokratik İncelemeler için Uluslararası Forum) Bu örgüt aynı zamanda kendisine yakın kişi ve kurumları ilişkilemek üzere konferanslar düzenlemeyle başladı.” (Sivil Örümceğin Ağında, Mustafa Yıldırım, s.27-28)

 

(6) https://www.memurlar.net/haber/210159/kemal-kilicdaroglu-soroscu-olmakla-suclanan-tesev-in-183-nolu-kurucu-uyesi-cikti-iste-vakif-senedi.html

 

(7) http://tesev.org.tr/tr/

 

(8) https://www.opensocietyfoundations.org/explainers/open-society-foundations-and-george-soros/tr

 

(9) http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2005/11/051122_ukraine_orange.shtml

 

(10)Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak 14, DBT Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

https://www.aydinlik.com.tr/gultan-kisanak-ve-sebahat-tuncel-e-hapis-cezasi-turkiye-subat-2019-1

 

(11) https://www.sabah.com.tr/secim/24-haziran-2018-secim-sonuclari/istanbul-beyoglu-secim-sonuclari

 

(12) http://www.secim-sonuclari.com/ozgurluk-ve-dayanisma-partisi.parti

 

 

(13) https://secim.haberler.com/2014/beyoglu-secim-sonuclari/

 

(14) https://www.aydinlik.com.tr/odp-li-alper-tas-in-kurdun-devlet-ozlemini-anlamamak-abestir-sozleri-ozgurluk-meydani-ekim-2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“DEMOKRASİ GETİRMEK” MALI GÖTÜRMEKTİR!..

 petro

Amerika’nın, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu tanımama kararından sonra, bu devletin haritada yerini gösteremeyecek kadar konudan bihaber olan Amerikan hayranları, Maduro’nun ne kadar da “kötü” bir adam olduğunu anlatmak üzere kaleme sarıldılar.

Maduro’nun “kötülükleri” öne çıkartılınca, doğal olarak Venezuela halkını kurtaracak olanlar da ortaya çıkacaktır!

Peki, kim olabilir ki bu kurtarıcılar?

Kurgunun senaristi Amerika elbette!..

***

Bağımsız bir ülkeye müdahaleyi, bu şekilde “haklı zemine” oturtabileceğini düşünen Amerika’nın eski CIA Başkanı, şimdi Dışişleri Bakanı olan Mike Pompeo, “twiter” mesajını, iyice anlaşılsın diye İspanyolca yazdı:

Venezuela’ya demokrasi getireceğiz” dedi.

Daha önce de aynı “kutsal amaçla”; Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’ye de demokrasi getirmek için girip, milyonlarca sivil insanın ölümüne neden olmuşlardı…

Demokrasi getirmek onların işidir biliyoruz da, bizimkilere ne oluyor onu anlayamadık!..

***

Amerika’nın bu “insanca” girişimine “hak” vermeden önce, dilerseniz Venezuela’yı daha yakından tanıyalım:

Simon Bolivar öncülüğündeki bağımsızlık ateşi, taa 1813 yılında Venezuela’da yakıldı.

Bolivar, modern Güney Amerika’nın çoğunda ulusal bir simge olarak görülüyor ve 19. yüzyıl başlarındaki İspanyol bağımsızlık hareketinin büyük kahramanlarından biri olarak kabul ediliyor.

Devrime hizmet eden herkes denizleri sürdü” ünlü sözüyle, umutsuzluğu umutlaştırmış bir liderdir.

Devrimleri tamamlayamadan, Venezuela’nın İkinci Cumhurbaşkanıyken yaşama veda etti.

***

1900′lerin başlarında tekrar ABD’ye bağımlı hale gelen Venezuela’yı, uzun yıllar diktatörler yönetti.

1998′de halkın ezici çoğunluğunun desteği ile iktidar, Hugo Chavez’e geçti.

Chavez, başta petrol olmak üzere, pek çok sektörde kamulaştırmaya gitti.

Bu millileştirmeler, Chavez’i ABD’nin hedefine oturttu.

11 Nisan 2002′de ABD destekli darbe girişimi oldu, üç gün içerisinde bastırıldı…

Chavez’in ölümünden sonra, yerine bugünkü Başkan Nicolas Maduro seçildi.

Maduro, Chavez’in politikalarını sürdürdü…

***

Venezuela, ABD’nin ekonomik yaptırımlarına karşı; ulusal petrol, doğal gaz ve maden kaynakları ile desteklenen “dijital para birimi Petro”yu piyasaya sürdü; bu durum ABD’yi oldukça rahatsız etti.

Amerika derin devleti, Chavez’e kestiği faturayı, Maduro’ya ödetmeye kararlı görünüyor:

2017′de Maduro’yu ortadan kaldırmak için bir helikopter saldırısı düzenlediler.

2018′de insansız hava aracı ile başarısız suikast girişiminde bulundular.

Petrol için ne gerekiyorsa onu yapıyorlar!..

***

Söz petrole kadar gelmişken, bu konudaki bilgilerimizi de tazelememiz iyi olacak:

Tası-tarağı toplayarak Suriye’den çekilme kararı alan ABD, küresel ticaretin para birimi olan doları karşılıksız basıyor.

Doların karşılığı ABD’nin silahlı gücüdür diyenler haksız sayılmazlar!

Buna rağmen, dış borcu 18 trilyon doları bulan ABD, diğer ülkelerin doğal kaynaklarını ithalat yolu ile de adeta “gasp” ediyor!

Öyle ya, karşılığı kaba güç olan para, ödeme aracı kabul edilebilir mi?

Ediliyor işte…

ABD’nin Venezuela’ya “demokrasi getirmek” istemesi de petrolün millileştirilmesi nedeniyledir.

Bir ölçüde de olsa, millileştirme ile yağma engelleniyor!..

ABD, ham petrol üretiminde; günde 9.352 milyon varille dünya üçüncüsüdür.

Günde, 1.158 milyon varil petrol ihracı yapmasına karşın, 7.969 milyon varil ithal etmektedir.

Bu nedenle dünyanın neresinde olursa olsun, çıkar bütün petrollerde kendisini hak sahibi görmektedir!

İhtiyaca binaen…

Bütün mesele budur…

***

İlginçtir, bizdeki Maduro yönetimi ile ilgili eleştiriler öyle vurgulu anlatılıyor ki, sanırsınız bunları Venezuela halkına değil de bize yapıyorlar:

Maduro yönetimi;

-Muhalif medyayı susturmuş, yayınlarını beğenmediği televizyon kanalları kablolu kanaldan çıkartmış,

-30 milyon nüfuslu ülkede, 20 milyona gıda kolileri dağıtmış,

-Enflasyonu yüzde 1 milyona çıkarmış,

-Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapmış,

-Temel gıda maddeleri ile ilaçları tedarik edemiyormuş,

-Resmi daireleri sadece Pazartesi ve Salı günleri çalıştırıyormuş,

-Güvenliği sağlayamıyormuş, bu yüzden her 21 dakikada bir cinayet işleniyormuş…

Mecliste çoğunluğu olan muhalefet ise, Başkanı görevden düşürebilmek için her yola başvurmasına rağmen başarısız olmuştur; bu başarısızlık da ordu, polis ve yargının Maduro elinde olmasına bağlıymış, bu yüzden (darbeden) başka çare kalmamışmış…

Buyurun buradan yakın!

Bu ve benzer nedenlerle, bizimkiler ABD’ye de karşıyız ile başlayan; “ama….. fakat…. lakin…” ile devam eden cümleler kuruyorlar…

***

Diyelim ki, anlatılanlar doğrudur; Maduro yönetiminin beceriksizliği, ABD’nin darbe girişimini haklı hale getirebilir mi?

Bugün Venezuela halkını sokağa çağırıp, iç savaşa sürükleyen Trump, yarın aynı şeyi, başka ülkelere ve bize yapmaz mı?

200 yıllık bağımsız bir ülke olan Venezuela’nın, uluslararası bankalarda biriktirilen 10 milyar dolar parasını, bloke etme hakkını nereden alıyorlar?

Bağımsız bir ülkenin “yönetimini belirleme” gibi sömürgeci devlet tutumunu, normal veya meşru göstermek için bir ülkedeki yönetim zafiyetleri, gerekçe olabilir mi?

Trump’un “twiter” mesajı ile geçici Devlet Başkanı olarak tanıdığı Meclis Başkanı Juan Guadio‘yu, geleneksel olarak ABD uydusu olan Lima Grubuna üyeleri: Arjantin, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Peru ve Saint Lucia’nın tanımış olması, devletler hukuku anlamında “tanıma” yerine geçebilir mi?..

Tam bağımsızlıktan yana olan yurtseverlerin-devrimcilerin, bu olay karşısındaki duruşu son derece önemlidir.

ABD’nin yalanlarını papağan gibi tekrar etmek Türk halkına yakışmaz.

Emperyalist-sömürgecilere karşı, mazlum halklarla dayanışma içerisinde olmak ve sömürgecileri her zeminde kınamak, yapabileceğimiz ilk onurlu eylemdir…

Cemil Can

“SUKİN SİN!”

 birleşen bufalolar

Birleşen bölge ülkeleri karşısında Suriye’den geri çekilme kararı almak zorunda kalan Amerika Birleşik Devletleri, giderayak Türkiye’yi tehdit etti:

Türkiye Kürtlere dokunursa ekonomik olarak mahvederiz” dedi. (2)

Bunca olandan sonra, “Dış politikada destan yazıyoruz. ABD’nin Suriye’den çekilme kararı bunun göstergesi” diyerek övünen Reis’in, hala Amerika’da umudu mu var, yoksa “devlet aklı” öyle gerektirdiği için mi bilinmez ama Trump’ın tehdidine, “Üzdü bizi” şeklinde yanıt vermesinin (3) tüm bölge halklarını üzdüğü kesindir…

Bu gelişmenin ardından Trump’ın, 20 millik (yaklaşık 32 km) “güvenli bölge” teklifi şaşırtıcı olmasa gerekir.

Uzmanlar, “güvenli bölge”yi kabul etmenin, PPK/PYD’yi dolaylı kabul etmek sonucunu doğuracağı, dolayısıyla Fırat’ın doğusuna operasyon yapılmasının daha isabetli olacağı konusunda neredeyse hemfikirdirler…

***

İsteğini yerine getirmezsek, ABD, Türkiye’yi ekonomik olarak mahvedebilir mi?

Bu soruya yanıt vermeden önce, ekonomimizi; namlusu bize dönük, emniyeti açık, tetiğinde düşman parmağı olan öldürücü bir silaha nasıl dönüştürdük, ona bakmamız gerekiyor:

Dünya Bankası eliyle -zamanı geldiğinde- ekonomik yönden Türkiye’nin çökertilmesi hazırlıkları taa 19 Şubat 2001′de başladı.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, bir gece yarısı Başkan George Bush’u arayıp, para işlerinde yardımcı olmasını istemesi üzerine, Dünya Bankasında Kemal Derviş‘in gönderilmesi, yanına yardımcı olarak 57. Hükumette Devlet Bakanı olan Fikret Ünlü’nün kızı Oya Ünlü Kızıl’ın (4) gelmesi ve sonunda Derviş’in, Türk halkına yutturduğu “demir leblebi”lerin etkileri, bugün karşımıza öldürücü bir silah olarak çıkmıştır.

O tarihlerde “üreticiyi doğrudan destekleme” adı altında, çiftçiye dönüm başına 8-9 dolar ödenmesine karar verilmiş ve bu iş için Dünya Bankasından 600 milyon dolar alınmıştı…

Dönüm noktası burasıdır…

***

Bir yıl sonra, Şubat 2002′de, Dünya Bankası memurlarından Mr. Lyn, bu paranın çiftçilere verilip verilmediğini “denetlemek” üzere Türkiye’ye geldi!..

Tıpkı bir Düyun-u Umumiye memuru gibi, Devletin ve ilgili kurumların defterlerini gözden geçirdi; köylere kadar giderek durumu yerinde gözlemledi, hatta köylülere bir “fax” da hediye ederek, Devletten bir yakınmaları olursa Dünya Bankasına bildirmelerini söyledi… (5)

O gün başlayan uygulama, 16 yıllık AKP iktidarında da değiştirilmeden devam etti; üretim yapıp yapmadığına bakılmaksızın, tapusunu ibraz eden herkese bu “destek” verildi.

Köylü önce tembelliğe alıştırıldı!

Bu kadarla kalsa iyiydi:

Mazot, gübre, enerji, sulama, traktör vb. gibi maliyeti etkileyen unsurlarda, çiftçi desteklenmediği için, zamanla temel tarım ürünleri, bizdeki maliyetinin altında ithal edilmeye de başlandı.

Dolayısıyla çiftçinin tarlasını ekmesi “zararlı” bir iş haline gelmeye başladı.

Tarım ve hayvancılık ülkesi olan Türkiye’de, tarım ve hayvancılık bu yanlış politikalarla adım adım bitirildi…

***

Türkiye’nin önüne bu düşmanca projeleri Dünya Bankası koyuyordu.

Asıl acı olan; bu ihanet projelerini savunan ve uygulanmalarını zorunlu gösterenler arasında, Türk “uzmanlar”ın (6) da bulunmasıydı.

NED, (7) gibi uluslararası vakıflarda kotarılıp, uluslararası forum ve sempozyumlarda ambalajlanarak tuzağa düşürülen ülkelere dayatılan bu görüşleri, mevcut hükumetler uygulayarak iktidarlarını sürdürmekte ısrar ediyorlardı!

Emperyalistler, ulusal bağımsızlıkçı sendikal hareketleri zayıflatmak ve yeni tür bağımlı sendikalar kurmak ya da var olanları yönlendirmek üzere, eski anti-komünist sendikacılığın merkezini (AFL-CIO), (8) yeniden işbaşı yaptırdılar.

NED’e bağlı dört çekirdek örgüte (9); siyasal eğitim, parti içi eğitim, seçmen yönlendirme eğitimi, anayasa yapımcılığı, yerel yönetimlerde özelleştirme, NGO (Hükumet dışı örgütler-sivil toplum kuruluşları-kitle örgütleri) örgütlenmelerinde (10) ve genel seçimleri denetleme girişimlerinde rastlıyoruz. (11)

Bu tür faaliyetlerin bayraktarlığını hangi siyasi parti ve kuruluşların yaptığını artık çok iyi biliyoruz.

Emperyalistler ülkeleri çökertme çarkını bu şekilde kurduktan sonra, kendilerine göbekten bağımlı ve aynı zamanda da aşırı siyasi ihtiras sahibi olan siyasetçileri, iktidara gelmeleri için destekliyor, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Bu şekilde iktidara gelenler, zamanı geldikçe çeşitli anayasal ve yasal suçları işlemeleri için adeta teşvik ediliyorlar.

İktidardan düşmeleri halinde başlarının iyice belaya gireceği kesin olan tuzağa düşmüş siyasiler, iktidarda kalabilmek için her türlü tavizi vermeye mecbur bırakılıyorlar…

***

Üretim bitirildiği için sürekli borçlanarak ekonomiyi çevirmek zorunda olan yöneticiler; zaman içerisinde Türkiye’nin dış borcunu 457 milyar dolara kadar yükselttiler. (12)

Borçları ödemek şöyle dursun, faizlerini ödeyebilmek için varımızı yoğumuzu satmak zorunda kaldık!

Bu hesapsız özelleştirmeler sonunda, işi Tank Palet Fabrikasının devredilmesine kadar getirdik…(13)

Kurbanlık sığırdan ve samandan vazgeçtik; gümrük vergisi yüzde 49,5 olan kuru soğanı bile sıfır gümrükle ithal etmek zorunda kaldık… (14)

Sıfır gümrükle; buğday, arpa, mısır, pirinç, kuru baklagiller ve domates ithali için TMO’ya yetki verilmesi, ekonomimizin durumunu göstermektedir.

Bir zamanlar domates ihraç ederek fabrikalar kuran Türkiye, şimdi fabrikalarını satarak domates ithal ediyor…

***

Askeri olarak Suriye’de yenilen ABD, bu koşullar altındaki Türkiye’yi, şimdi “ekonomi silahı” ile tehdit ediyor.

Suriye’nin kuzeyinde uydu bir Kürt devletini bu şekilde kurabileceklerini umuyorlar…

Tarlalarımız ekili olsaydı, çiftçinin ambarında tahılı dolu, ahırında hayvanları bulunsaydı; (15) Cumhuriyet tarihi boyunca tüm kazanımlarımızı borçlarımızın faizlerini ödeyebilmek için yok pahasına satıp savmasaydık, Trump ekonomimizi mahvetmekle bizi tehdit edebilir miydi?

Elbette ki hayır…

1974 yılında 1 kg buğdayla 1 lt mazot alınırken, 2019 yılında ancak 6 kg buğdayla 1 lt mazot alınabilmektedir…(16)

Bu yakıcı tespit, düzlüğe çıkışımızın yolunu da göstermektedir.

Reis, ABD’nin 32 km.lik “güvenli bölge” dayatmasına, “Eyyyy Amerika!” diye ağzını açtıktan sonra, Boris Yeltsin’in ifadesi ile “Sukin sin” ya da aynı anlama gelecek şekilde “Sen kimsin?” diyerek gürlemez miydi?..

O günleri görmek dileğiyle…

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) O…pu çocuğu.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sukin-sin-39114238

 

(2) https://tr.sputniknews.com/abd/201901141037073638-trump-turkiye-kurtler-ekonomi/

 

(3) https://tr.euronews.com/2019/01/15/erdogan-trump-n-mesajlar-beni-uzdu

 

(4) Oya Ünlü Kızıl, TED ve ODTÜ’den sonra, Erdal İnönü’nün yazdığı referans mektubuyla ve Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile ABD’de Georgetown Üniversitesi’ne gitmiş fakat zorunlu hizmet için geri dönmemiştir. Kemal Derviş tarafından Dünya Bankası’na alınmış, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümünde 3 yıl Portföy Yöneticiliği yapmıştır. Derviş’in değişmez takım üyelerindendir.

http://www.hurriyet.com.tr/muharrem-sarikaya-dervisin-sag-kolu-ingiltere-yolcusu-39234700

 

(5) Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s.33)

 

(6) Doğu Ergil, Ergün Özbudun, Filiz Esen, Ayşe Yırcalı, Zeyno Baran vb. gibiler…

 

(7) NED, National Endowment for Democracy-Ulusal Demokrasi Fonu, 1983 sonrasında ABD Kongresinin onayıyla kurulmuştur.

 

(8) AFL-CIO, American Federation of Labor and Congress Industrial Org.

 

(9) NED’e bağlı çekirdek örgütler de oluşturuldu: Yabancı ülke insanlarına ve partilerine ORTADAN ve SAĞDAN yaklaşmak üzere ABD’nin Cumhuriyet Partisi tarafından IRI (International Republicon Institue-Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü) adında bir örgüt, SOLDAN yaklaşmak üzere Amerikan Demokrat Parti tarafından NDI (National Demorcacy Institue-Ulusal Demokrasi Enstitüsü) adında ikinci bir örgüt kuruldu. İŞ YAŞAMI ve TİCARET ERBABI ile ilişki kurmak üzere de Amerikan Ticaret Odası’nca CIPE (Center for International Private Enterprise-Uluslararası Özel Girişimciler Merkezi) adı verilen üçüncü bir örgüt kuruldu.

(GAO/NSID-86-185 The National Edwonment ford Democracy, p.23-24)

 

(10) NGO, Non Govermental Organzation-Hükümet Dışı Kuruluşlar.

 

(11) Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s.27

 

(12) https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201809281035421960-turkiye-dis-borc/

 

(13) https://www.ulusal.com.tr/gundem/tank-palet-fabrikasi-ozellestirme-kapsamina-alindi-h219575.html

 

(14) https://hayvancilikakademisi.com/guncel/sifir-gumrukle-kuru-sogan-ithal-edilecek

 

(15) Ekili alanlarımızın miktarı son 15 yılda 265 milyon dekardan 233 milyon dekara geriledi; buğday ekim alanlarında 22 milyon, arpa ekim alanlarında 13,5 milyon dekar azalma oldu. Son 16 yılda 53,5 milyon ton buğday ithal ettik, karşılığında 13,8 milyar dolar ödedik. Gübre fiyatları yüzde 300 zamlandı. Mazot fiyatı 6 lirayı geçerek neredeyse benzinle eşitlendi. Ülkemizde kayıtlı 2,1 milyon çiftçi var; yüzde 95′i borçlu. Borç miktarı 100 milyar doların üzerindedir.

https://www.aydinlik.com.tr/turk-tariminin-olum-fermani-ciftciye-ithalat-sopasi-toplum-ocak-2019

 

(16) https://www.tarimdanhaber.com/haber/tahillar-ve-baklagiller/bugday-alim-fiyati-aciklandi//

 

SOL JARGONLU(1)AKP TROLLERİ!..

trol

Sözcü’den Başak Kaya yazdı:

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu önceki akşam Ankara’da bir grup gazeteciye yerel seçim sürecini değerlendirdi. Kılıçdaroğlu, CHP’li seçmene yönelik ‘seçimleri boykot’ çağrılarının, AKP trolleri (2) tarafından yapıldığını” savundu ve “sandığa gidilmemesi yönünde “sol jargon” kullanarak çalışma yapılıyor “dedi…

Yargıda “Sarayın talimatlarını yargı kararına dönüştüren çete” oluştuğunu ileri süren Kılıçdaroğlu, “31 Mart’ta sandık başında daha fazla gözlemci olacak” dedi… (3)

YSK’dan sonra, Yargıyı da “çetenin” ele geçirdiğini savunan (4) Dersimli Kemal’in “gözlemcileri”, bu “çeteleri” nasıl ikna edip de mazbatalarını alacaklar?

Öncelikle bu hususun açıklanması gerekmez mi?..

***

Eğer Dersimli’ye inanacak olursak, CHP’li adaylar seçimi kazanacaklar amamazbatalarını “çete”nin elinden alamayacaklardır.

Dersimli’nin “gözlemcileri”, seçimi kazanan adaylara mazbatalarını verebilirler mi?

Ana muhalefet partisinin liderliğini yapan adamın, kafası bu kadar işliyor işte…

Böyle bir adamla, ne seçim kazanılabilir ne de kazanan belediye başkanlarını mazbatalarını alabilirler…

Dersimli, seçimlerin “boykot” edilmesi gerektiğini savunanların, yanlış bir strateji izlediklerini kanıtlayacak yerde, onları peşinen “ sol jargon kullanan AKP trolleri” olmakla itham etmesi, onun acizliğini ve siyasi yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Zira aralarında benim de bulunduğum “boykot” taraftarları, Baykal’a kurulan kaset komplosunun yan ürünü olan Kemal Kılıçdaroğlu’nu; solcu olmamakla, CHP’nin 6 Ok’unu yeniden yorumlamaya kalkışarak değiştirmeye ve inkâra kalkışmış olmakla, ideolojisizliği savunmakla, Atatürk ilkelerine bağlı olmamakla, Cumhuriyetin niteliklerini benimsememekle, Seyir Rıza ve Şeyh Sait gibi şeriat yanlılarına iade-i itibar vermeye çalışmakla, Dersim İsyanının bastırılmasını katliam gibi göstermekle, PKK’nın Meclisteki uzantısı HDP’yi meşru bir parti gibi göstermeye çalışmakla, FETÖ’ye kol kanat germekle ve ABD yanlısı olmakla eleştirmektedirler…

Dersimli Kemal’in bu eleştirileri, yanıt vererek çürütme yerine, eleştirenleri “solcu olmamakla” veya “ AKP trolü olmakla” itham etmesi kendisini ele vermektedir.

Ne geçmişinde ne bugünkü söz ve davranışlarında; “sol değerleri” benimsediği hususunda en küçük bir emare olmayan Kılıçdaroğlu’nun, kendisini eleştiren ve gerçekte CHP’nin iskeletini oluşturan aydınlara, dışlayıcı söylemlerle iftira atması, onun iktidar olma gibi bir hedefinin olmadığını gösterir.

Dersimli’nin bütün derdinin, ana muhalefet olmanın yarattığı –kısıtlı- olanakları, etrafındaki asalaklara paylaştırmak olduğu son derece açıktır.

Bu kadarı için ülkenin ateşe verilmesine göz yumacak kadar da vurdum duymazdır.

***

Y-CHP’nin lideri, 31 Ağustos 2018 tarihli açıklamalarında da “CHP’li küskünler doğrudan AK Parti’ye oy versin” şeklindeki iğrenç sözleri ile de gündeme gelmişti.

Bu açıklamaya AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan, Kılıçdaroğlu’na “Bitanesin(5) şeklinde verdiği karşılık, kimin AKP’nin hizmetinde olduğunu göstermek bakımından çarpıcıdır…

16 yıldır AKP’yi iktidarda tutan, 9 defa yenilip, 10’uncu seçimlere girecek kadar bencil ve siyasi ihtiraslarının esiri olan Dersimli Kemal, “AKP’nin trolü” olmuyor da bu gerçekleri haykıranlar mı oluyor?…

Bugüne kadar partiye bir tek kişi kazandırmamış bu “lider”, kendisini eleştiren herkese kapıyı göstermiştir…

***

Batı’nın desteği ile iktidara gelen AKP bile Türkiye’nin geleceğinin Avrasya’da olduğunu anlayıp, bunu gereğini yaptığı halde; emperyalizme karşı “bağımsızlık” savaşı verip, sömürge ve yarı sömürge uluslara yol gösteren önderlerimizin kurduğu partinin başındaki adam, emperyalizme bağlılık yemini edercesine gösterdikleri sadakat, dedelerimizin şehitliklerdeki kemiklerini sızlatmaktadır.

Bu konudaki en sıcak örnek; Suriye’de ABD ve Koalisyon Güçleri (NATO üyeleri) ile namlu namluya geldiğimiz ve Türkiye’nin düşman devlet mevkiine koyularak arka arkaya askeri tatbikatların yapıldığı bir dönemde, Y-CHP’nin düşman tarafında olmak için çırpınıp durmasıdır.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, katıldığı bir televizyon programında, Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400 Hava Savunma Sistemleri yerine, Amerikan Patriot Füze Sistemi’nin alınmasını” savunması (6) CHP için utanç vericidir…

***

Boykot” fikri ilk aşamada, delege sistemi ile değiştirilemeyen ve artık değiştirilmesi de imkânsız hale gelen Y-CHP yönetiminden kurtulmanın meşru tek yoludur.

İkinci aşama; boykot sonucu ciddi bir başarısızlık gösteren ve tabanını kontrol edemeyen duruma düşen Y- CHP yönetiminin, istifa etmek zorunda kalması veya sille tokat parti binalarından dışarı atılarak, aşağıda nitelikleri(7) belirtilen gerçek CHP’lilerin parti yönetimini ele geçirmeleridir.

Üçüncü aşama; AKP yönetiminden bıkmış kesimlere güven vererek, geniş halk kitlelerini aktif siyasetin içerisine çekmektir.

Tam hukuksuzluk hali” içinde bulunması nedeniyle, geçersiz olan ve yenilenmesi gereken Başkanlık Sistemine geçtiğimiz Anayasa Referandumu sonunda, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” tertip ederek, halkın enerjisini boşa harcayan mevcut Y-CHP yönetiminin, asla yapamayacağı önderliği ancak bu yeni yapı yapabilir duruma gelecektir…

Hatta meşruiyeti tartışmalı olan ve rejimin değiştirilmesi sonucunu doğuran o referandum, yeniden gündeme alınıp tartışılabilecektir.

Atı alan Üsküdar’ı geçti” söylemi karşısında, teslim bayrağı çekenlerin muhalefeti temsil noktasında bulunmadıkları ve her şeyin bitmediği, tam aksine siyasi mücadelenin yeni başladığı, dosta düşmana gösterilecektir.

Siyasi hedef olarak kitlelerin önüne “Parlamenter Rejim” konularak, halkın gerçek talepleri doğrultusunda kitle eylemleri doğru bir önderlikle tertip edilebilecektir.

Muhalefete güven; ABD’nin müdahalesinin açık olduğu 15 Temmuz Darbe Girişimine, “Kontrollü Darbe”, “Öngörülen ve sonuçlarından yararlanılan darbe” gibi ipe sapa gelmez sulandırma söylemler ve “Asıl darbe 20 Temmuz’da OHAL ilanı ile yapıldı” şeklindeki akıldışı ve darbecileri koruyan gevezeliklerle sıfıra indirmiştir.

Bu nedenlerle boykot son şanstır.

Zira, başarısız olduğu halde koltuğuna yapışan Dersimli’yi kısmi bir başarı göstermesi -kendi deyimiyle oylarda anlamlı bir azalma olmaması- halinde, yerinden sallamak olanaksız hale gelecektir…

***

Şu sorunun yanıtı içerisinde bulunduğumuz durumu açıklamaktadır:

AKP 20 Temmuz’da gerçekten “darbe” yaptıysa, ana muhalefet olan CHP neden bunun gereğini yapmamıştır?

Darbelere karşı yapılması gereken; AKP’nin 15 Temmuz gecesi yaptığı gibi, demokrasiden yana olan güçleri, darbecilere karşı koymaları için sokağa çağırmak ve onlara önderlik yapmak değil midir?

Tabii ki, bu çağrıyı yapabilmek için; önce yurtsever, sonra da mangal gibi yüreğe sahip olmak gerekir.

Bir de söylediğine inanmak tabii ki…

Yufka yürekliler ile çetin yollar aşılmaz” böyle durumlarda söylenmiştir!

Ve nihayet, darbelere karşı koyamayanlar ve siyasette başarısız olanlar, halktan özür dileyerek istifa ederler.

Hem darbe yapıldığını söyleyip gereğini yapmayacaksınız; hem de “darbecilerin” hukukuna boyun eğerek, halkı teslim olmaya mecbur bırakacaksınız!..

Sonra da bu korkak; ilkesiz, işbirlikçi tutumu eleştirenlere, “AKP Trolleri” yaftasını yapıştıracaksınız…

Karakter meselesi bir yana, koltuk o kadar tatlı mı acaba?..

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Jargon, fikri, mesleki vb. ortaklık gösteren kişilerin kullandığı ortak ağız olarak tanımlanır

(2)Özellikle sosyal medya üzerinden bir başka kişiyi ya da grubu kasti olarak kandırma yönelimi olanlara “trol” deniyor. (Siber zorbalık yapan bu kişilerde, kişilik bozukluğu olduğu tartışmasızdır.)

https://onedio.com/haber/bilim-insanlarinin-son-arastirmalarina-gore-troll-ler-ayni-zamanda-psikopat-ve-sadist-bireyler-775628

(3) 13 Ocak tarihli Sözcü gazetesi

(4) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201802161032285915-ysk-kilicdaroglu-suc-duyurusu/

(5)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1069192/AKP_li_Turan_dan_Kilicdaroglu_na__Bitanesin.html

(6)https://medyascope.tv/2019/01/05/unal-cevikoz-s-400-ve-patriot-sistemlerinin-uyumsuzlugu-turkiyenin-ulusal-guvenligini-zedeleyici-ve-zaafiyet-yaratici-bir-gelismedir/

(7)

CHP’Lİ OLMANIN ASGARİ ŞARTLARI:

CHP’nin amacı, ilkeleri, tüzüğü ve programına göre, Kılıçdaroğlu yönetimini yeniden gözden geçirme zamanı gelmiştir de geçiyor bile:

CHP Tüzüğünün 3. maddesinin son fıkrasında partinin amacı: ”Emperyalizmin, sömürünün ve sömürgeciliğe yönelik her türlü uygulamanın önlenmesi için mücadele etmek ve tüm insanlığın esenliğine ve özgürlüğüne katkıda bulunmak” olarak açıklanmıştır.

2. maddede: ”CHP programındaki anlamlarıyla (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik) ilkelerine bağlıdır.” denmektedir…

Parti programında; güncel siyasi tartışmalar, en küçük bir kafa karışıklığına meydan vermeyecek şekilde açık ve net olarak yazılmış ve kurultay onayından geçerek basılı kitapçık haline getirilmiştir.

Bu ilkelerden en önemli olan bir kaç tanesi şunlardır:

CHP’nin Parti Programına göre; ideolojimizin temel dayanakları şu şekilde ortaya konulmuştur:

Partimizin ideolojisini besleyen, üç ana kaynak: Atatürk’ün modernleşme devrimi ve altı ok ilkeleri, sosyal demokrasinin evrensel kuralları, Anadolu ve Trakya’nın tarihsel ve felsefi birikimidir.

(…)

Çağdaş Türkiye için değişim programı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin onurlu geçmişiyle aydınlık geleceğinin çağdaş sentezidir. CHP, bu ideolojik birikim, değer ve duyarlılıklar temelinde; ulusal kurtuluş mücadelesinin tam bağımsızlık ruhunun temsilcisidir.

(…)

Laik, demokratik cumhuriyetin kararlı savunucusudur…” (a)

Kürt sorunu” ile ilgili olarak da CHP’nin belirli ve tutarlı görüşleri vardır.

Etnik farklılıkları ülkemizin bir zenginliği olarak kabul eden CHP, “Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır… CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuştur.

(…)

Üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur.

Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz.

(…)

CHP’nin entegrasyon (bütünleşme) anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünü ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür.

(…)

CHP, her etnik kökenden yurttaşımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi anadilini özgürce kullanabilmelerine, özel dershaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilme ve öğretebilmelerine;

(…) olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.”(b)

Dinin siyasallaştırılmamasını, siyasetin dinselleştirilmemesinin güvencesi” olarak kabul eden CHP’nin, “laiklik ilkesi” hakkındaki görüşü de son derece anlaşılır şekildedir:

CHP, “Devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılmasının, birbirini etkilememesi” olarak tanımladığı laikliği, hiç bir şekilde ödün veremeyeceği temel ilke olarak kabul etmiştir.

(…)

CHP, dini unsurların siyasi simge olarak kullanılmasını demokrasi anlayışı ile bağdaşmayan ve anayasamızın değiştirilemez hükümleri ile çelişen bir davranış olarak görür. (c)

Demek ki, CHP “üniter devlet” ve “ulus devleti” savunur, laiklik ilkesinden de hiç bir şekilde ödün veremez… Aksine olan bütün söylemler parti programına aykırılık teşkil etmektedir.

(…)

Cumhuriyet Halk Partisi siyaseti ve siyasetle ilgilenmeyi, “Kamusal Görev ve Toplumsal Özveri alanı olarak kabul eder. (d)

CHP’nin Programında “özerklik” konusunda da net bir duruş sergilenmiştir:

Küreselleşme adına çok sayıda yerel iktidar odağı oluşturmayı dayatan, merkezi devlete rakip olarak cemaat, tarikat ve çok uluslu şirketler eksenini geliştirmeye yönelik idari federalizm benzeri yapılanmayı öngörerek, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini ve özellikle üniter yapıyı tehdit eden her türlü idari düzenleme girişimleri gündemden çıkartılacaktır.” (e)

CHP yerel yönetimleri, yerel iktidar odakları olarak değil, yerel demokrasi odakları olarak görür.

(…)

Yerel nitelikli hizmetlerin yetki ve sorumluluğu, üniter devletin gerekleri dikkate alınarak, ihtiyaç duyulan yerlerde kaynak ve araçlar da sağlanarak merkezi yönetim tarafından yerel yönetimlere devredilecektir.” (f)

Yeri gelmişken belirtelim ki, CHP’nin Terör ve PKK konusunda parti programında belirlenmiş ve kurultay tarafından da benimsenerek onaylanmış bulunan görüşleri ile Y-CHP yönetiminin kurultay onayından geçmeyen (ve dolayısıyla hukuken geçerli olmayan) şimdiki görüşleri birbirine tamamen terstir!

Cumhuriyet Halk Partisi Programı’nda, Kuzey Irak’ta üstlenen PKK mensupları, “özgürlük savaşçıları” olarak değil, terör örgütü üyeleri olarak tanımlanmıştır. CHP Programı, terörle “müzakere” yapılmasına hiç bir şekilde izin vermez.

Chp Programında terörle mücadele esas alınmıştır.

Aksine olan söylemlerin tamamı programa aykırılık teşkil eder…

CHP Programı’na göre;

Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir.

(…)

Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknoloji ile donatılacaktır.”(g)

Geçmişte bağımsızlığını ve haklarını korumak için savaşçı yeteneğini gerektiğinde kanıtlamış olan ülkemiz bir saldırıya uğramadıkça barış içinde yaşamak ister. Silahlı kuvvetlerimiz ulusun bağımsızlığını ve güvenliğini korurken dünya barışına da katkıda bulunmaya her zaman özen göstermiştir.

(…)

Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ün yurtta barış, dünyada barış anlayışına dün olduğu gibi bugün de sahip çıkmaktadır.(h)

(CHP Programı; a-s.23-24, b-s.46-48, c-s.50, d-s.71 5-s.82, e-s.86, f-s.113-115, g-s.119)

Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP Genel Merkez yöneticilerinin izlediği politikalar, halen yürürlükte olan bu esaslara uyuyor mu?

CHP Tüzüğü’nün 5. maddesinin 3. fıkrasına göre; “Partililer; özel yaşamlarında, görevlerinde, işlerinde ve üyesi bulundukları kuruluşlarda, partinin ilkelerine ve doğrultusuna uygun davranırlar ve çalışırlar.”

Aynı şekilde Tüzüğün 5. maddenin 5. fıkrasına göre “Parti yöneticileri de bu ilkeleri uygulamakla yükümlü ve sorumludurlar.

Başta Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, bazı genel merkez yöneticilerimiz, yukarıda özetlediğim parti programına, söylem ve eylemleri ile aykırı davrandıklarını, üzülerek izlemekteyiz.

Böyle bir durum karşısında, sessiz kalmak parti programına, ilkelerimize, onurlu tarihimize, önderlerimize ve inançlarımıza ihanet etmek olur ki, böyle bir durum içinde bulunmak insanın kendisine karşı yapabileceği en büyük saygısızlıktır!

Görevi ne olursa olsun, hiç bir partilinin “parti suçu” işleme imtiyazı yoktur ve olamaz!

Bu çerçevede, üyelik görevini gereği gibi yerine getirmek; parti suçu işleyenleri eleştirmekle başlar…

Parti Tüzüğümüzün Parti Üyelerinin Görevlerini belirleyen 7/A maddesinin (d) bendinde:

Partinin ilkelerini, programını, kurultay bildirgelerini ve kararlarını, seçim bildirgelerini, partinin genel ve yerel politikaları ile hizmetlerini her olanaktan yararlanarak yurttaşlara duyurmakla görevlidirler” demek suretiyle, üyelerin birincil görevinin parti ilkeleri ve programını yurttaşlara duyurmak olduğu ortaya konmuştur.

Parti içi demokrasi” ancak üyelerin, üyelik görevlerini eksiksiz olarak yerine getirebilmeleri ile yaşam bulabilir…

Üyelik görevlerini eksiksiz şekilde yerine getiren üyeler, çağdaş demokrat partilerde “bedel ödetme” tehdidi ile susturulmaya çalışılmaz.!

Bu şekildeki ilkel uygulamalar ancak faşist partilerde görülmüştür…

Ve nihayet, boykotu savunanlar, Anayasamızın 26. maddesinde ifadesini bulan “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti” kapsamında, anayasal bir özgürlüklerini kullanmaktadırlar.

Bu özgürlüğe göre; ”Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Öte yandan Anayasamızın 67. maddesine göre;

Vatandaşlar… Bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma” hakkına sahip olup, bu hükümler çerçevesinde siyasi faaliyetlerim tamamı yürürlükteki yasaların güvencesi altında bulunmaktadır…

HALA “MÜTTEFİKİMİZ” ABD’NİN “MODEL ORTAĞI” MIYIZ?

özgür-hulusi

Eski CIA Başkanı Mike Pompeo, Dışişleri Bakanı sıfatıyla, ABD’nin “misyonunu” açıkladı:

“ABD, Türklerin Suriye’de Kürtleri katletmemesi konusunu güvence altına almaya çalışıyor” (1) dedi…

Daha ne desin?

Adam açık açık Türkler, Suriye’de Kürtleri katlediyor diyor.

TSK’nın teröristlere karşı mücadele verdiğini asla ağızlarına almıyorlar.

Zaten ABD, PKK/PYD/YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmediğini defalarca açıklamıştı.

İlaveten, bunlar bizim kara gücümüz, ortaklarımızdır da demişlerdir.

Demek ki, ABD ile her cephede karşı karşıyayız…

O halde, 3 Ocak 2019 günü Doğu Akdeniz’deki uluslararası sularda ABD savaş gemileri ile ortak eğitim tatbikatı (2) neden yaptık?

Ortak tatbikatın üzerinden henüz iki gün geçti ki, bu defa da ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “Kürtleri korumaya yönelik anlaşma yapılmadan Suriye’den asker çekmeyeceklerini” açıkladı…(3)

Buyurun buradan yakın!

Bu açıklama ile Türkiye doğrudan tehdit edilmektedir!

Umudunu ABD vatandaşı olmaya bağlayanlara itina ile duyurulur…

YEREL SEÇİMLER “ADİL VE ŞEFFAF” OLARAK YAPILABİLİR Mİ?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

Anayasa referandumunda mühürsüz oyları geçerli sayan Yüksek Seçim Kurulu Üyeleri için,

“Yüksek Seçim Kurulunun içine çöreklenmiş bir grup çete mensubu”, (4)

Yargı organları için de:

“Mahkemeler bağımsız ve tarafsız değildir. Millet mahkemelerden umudunu kesmiş, siyaset yargıya hakim olmuştur. Hâkimler hukuka değil iktidarın beklentilerine göre karar vermektedir” (5) diyerek, ana muhalefet adına bir tespit yapmıştır.

Grup Başkanı Özgür Özel ise, Halk TV’de yaptığı programda: Yargıya başvurmaktan, yargıda hesaplaşmaktan ve yargıçlara güvendiğinden defalarca söz etmiştir. (6)

MSB Hulusi Akar tarafından hakkında tazimat davası açılan Özel, bu konuşması ile Kılıçdaroğlu’nu yalancı durumuna düşürüyor.

Birinden birinin yalancı olduğu kesindir.

İkisine de yakışır…

***

Dere geçilirken at değiştirilmez” gibi hukuk dışı bir gerekçe ile YSK üyelerinin görev süresinin bir yıl uzatılması, öyle bir iki basmakalıp cümle ile geçiştirilecek gibi değildir. (7)

Geçen yerel seçimlerde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş’ın seçimleri kazandığı halde, hile ile (8 ) seçim sonuçlarının değiştirilmesi -ve bu nedenle mazbatasını alamaması- şeklindeki iddialar göz önünde tutulursa, “Dereyi geçerken at değiştirilmez” sözü, daha bir anlamlı hale gelmektedir.

YSK üyelerinin görev süresinin uzatılması ile aynı zamanda onları seçecek olan Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçme ve seçilme haklarının elinden alınmış olduğunu görmezden gelemeyiz.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun son açıklamaları, (9) yerel seçimlerin sonunda yaşanacak olası yenilginin hazırlığı değilse, üstü örtülü seçimleri boykot etme çağrısı gibidir.

YSK’nın bütün muhalefet partileri için getirdiği seçim yasaklarından, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, Cumhurbaşkanı olduğu gerekçesi ile muaf tutması, (10) seçimlerin eşit, adil ve şeffaf yapılmayacağını göstermektedir.

Öte yandan, seçimlere bir yıl kala seçimlerle ilgili mevzuatta yapılacak düzenlemelerin, ilk seçimlerde geçerli olmayacağı şeklindeki Anayasa kuralı (m.67) da ihlal edilmiş bulunmaktadır.

Bir başka hukuksuzluk da Meclis Başkanının istifa etmeden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olmasıdır.

Anayasamızın 94. ve Siyasi Partiler Kanununun 24. maddelerine göre, Meclis Başkan ve Başkanvekillerinin Meclis içinde ve dışındaki siyasi parti faaliyetlerinde bulunmalarını yasaklamıştır.

Bu amir hükme rağmen, Binali Yıldırım’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığının açıklanması ve siyasi parti faaliyetlerine başlaması açık bir anayasa ihlalidir. (11)

Bu kadar açık hukuksuz karşısında, Y-CHP’nin seçimlere katılması ne anlama gelmektedir?

Y-CHP, rejim değişikliğini içine sindirdikten sonra, bundan böyle, ülke yönetimini ve yerel yönetimleri -halihazırdaki belediyelerin kendilerine verilmesi karşılığında- AKP’ye bıraktığını kabul etmiştir tezi çok da abartılı olmayacaktır!..

Hukuk mücadelesi ile hukuka aykırılıkları gidereceğine inanmayan Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının, sandıklara hakim olması ve bu şekilde sonuç alması, zaten imkansız gözükmektedir..

Yerel seçimlerle iktidara gelen AKP’nin, yine yerel seçimlerle iktidardan düşürüleceği palavralarına ise, artık kimse inanmamaktadır…

ÖZGÜR ÖZEL’İN “ÖZELLİKLERİ” 6 OK’LA ÖRTÜŞÜYOR MU?..

Son günlerde dikkatimi çeken hususlardan biri de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu olan arkadaşlarını ziyaret etmediği için kahve ağzı ile eleştirmesidir.

Bu konuyu biraz irdeleyelim:

Ergenekon ve Balyoz tertip davalarının sanıkları Hasdal’da tutuklu iken, Org. Hulusi Akar Genelkurmay II. Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunuyordu.

O tarihlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu davaların savcısı olduğunu söylüyordu. (12 )

Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise, “Ordudaki darbeciler temizlensin”, (13) diyerek şüphelileri peşinen “darbeci” olmakla itham ediyor, yargısız infaz yapmakla yetinmeyip, “CHP darbecilerle yan yana gözükmesin(14) diyerek de komutanların ziyaret edilmemesi için örtülü talimat veriyordu…

Akar’ın hemşerisi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, zaten “Bir savcı bulun, dedillendirin(15 ) diyerek düğmeye basan adamdı…

Bu koşullar altında, Kara Kuvvetleri Komutanı, “darbe ve Fatih Camiini bombalama planları yapmakla” suçlanan cezaevindeki arkadaşlarını ziyarete gidecekti, öyle mi?

Biraz sıkardı!..

Ana muhalefet başkanın ziyaret etmediği/edemediği komutanları, nihayetinde bir devlet memuru olan Hulusi Akar’ın ziyaret etmemesini/edememesini, bugün gündeme getirmek ne işe yarayacaktır?

!..

O halde, Özgür Özel, koca bir CHP kitlesi adına, Hulusi Akar’ı bu tutumu nedeniyle suçlayamaz.

Yukarıdaki sorunun yanıtını vermeden önce, tutuklamaların başladığı ilk yıllarda, “Ben de bu davanın avukatıyım(16) diyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın duruşunun neden terkedildiğini açıklamaları gerekmez mi?

Hafızamızın unutkanlıkla malul olduğunu bildikleri için, işlerine geleni hatırlatıyorlar, gelmeyeni unutmaya bırakıyorlar…

Gelelim sorumuzun yanıtına:

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.

Hesap vermesi gerekenler, hesap soruyorlar…

Özgür Özel’in, demagoji ve boş gevezelikten öteye bir değeri olmayan haksız eleştirileri, haklı ve yerinde olan diğer eleştirilerini gölgede bırakıyor, inandırıcılığını yitiriyor…

Buna ne hakkı vardır?..

***

Kaldı ki, 15 Temmuz Darbe Girişiminin arkasında, CIA/FETÖ’nün olduğu ayan beyan ortaya çıktıktan sonra bile, bu adi tertipleri yapan FETÖ, Y-CHP tarafından koruma altına alınmış olmakla eleştiri haklarını yitirmiştir:

Kılıçdaroğlu, Zaman gazetesi, Sızıntı dergisi, Samanyolu, Bugün, Kanaltürk ve örgüte ait diğer televizyonlara karşı yapılan operasyonları engellemek için, CHP milletvekillerini olay mahalline gönderip, kumpasçılara kol-kanat germiştir.

Kumpas davalarını haklı göstermek için, algı oluşturmakla görevli Nazlı Ilıcak, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşleri, “basın özgürlüğü” kılıfı altında savunmaya devam etmiş, hatta Adana mitinginde isimlerini tek tek okutup, “burada” şeklinde CHP’lileri bağırtmıştır!..

Bu kadarla kalmayan Dersimli Kemal, 2014 yerel seçimlerinde de Fetullah Gülen’e övgüler yağdıran Mustafa Sarıgül’ü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday göstermişti.

Dersimli, başdanışmanını bile Fetullahçılardan seçmiştir. (17)

Dibi bu kadar kara olan Y-CHP’nin, Hulusi Akar’ı FETÖ kumpası sonucu tutuklanan arkadaşlarını/komutanları ziyaret etmemekle karalaması, tam bir edepsizlik hali ve utanmazlığın dik alasıdır…

Ak koyun kara koyun geçit başında belli olacak elbette, o günler yakındır.

Lakin, yine atı alan Üsküdar’ı geçmiş olmasa bari.

Geçmiş olsun bakalım!..

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) http://www.basnews.com/index.php/tr/news/491573

 

(2) https://www.yeniakit.com.tr/haber/turkiye-ve-abd-savas-gemileri-akdenize-indi-580157.html

 

(3) https://www.ulusal.com.tr/dunya/bolton-dan-turkiye-yi-hedef-alan-aciklamalar-h220393.html

 

(4)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/927985/Muhursuz_oylari_gecerli_sayan_YSK_den_Kilicdaroglu_hakkinda_suc_duyurusu.html

 

(5)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/813739/Kemal_Kilicdaroglu__Adalet_Kurultayi_Sonuc_Bildirisi_ni_okudu__Adalet_ve_huzur_hareketi_doguyor.html

 

(6) https://www.youtube.com/watch?v=hIePqXJulFE

 

(7) https://playhdpk.com/watch/x6zgggd

 

(8) https://odatv.com/adim-adim-secim-ankarada-yasanan-secim-kumpasi-3103141200.html

 

(9) http://www.revizyongazetesi.com/yeni/2019/01/06/kaftancioglu-secim-sonuclarini-degistirebilecek-oranda-hayali-secmen-kaydi-yapildigi-goruluyor/?fbclid=IwAR08ZBIQPKPVPhn95Bi2tnwdib-63Mjo4J9l1VNGeSjVTCPe5aRuBjVBSQY

 

(10) https://www.dw.com/tr/ysk-d%C3%BCzenlemesi-se%C3%A7imler-%C5%9Feffaf-olamayacak/a-46938969

 

(11) https://www.aydinlik.com.tr/perincek-anayasa-ya-gore-binali-yildirim-aday-olamaz-politika-ocak-2019

 

(12) https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/ergenekon-icin-kim-ne-demisti-1195230/

 

(13) http://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/rota-yazilari/dogu-perincek-erdogan-kilicdaroglu-ve-bahceli-nin-ortak-politikasi-22960

 

(14) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2018/12/buyuk-kumpasta-sona-gelindi/

 

(15) https://www.aydinlik.com.tr/boluculuk-bildirgesi-mi-soner-polat-kose-yazilari-mayis-2018

 

(16) https://www.cnnturk.com/2008/turkiye/07/04/davanin.savcisi.erdogan.ise.avukati.benim/477359.0/index.html

 

(17) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201712261031564873-kilicdaroglu-basdanisman-fatih-gursul-hapis-cezasi/

 

 

 

 

PKK/PYD/YPG’YE “AF”!..

 1034358351

20 bin TIR silahı PKK/PYD’ye veren, 60 bin kişilik ordu kurup eğitimlerini hemen hemen tamamlayan Trump’ın, Suriye’den çekilme kararını çok önemsiyorum.

ABD’nin sözünü tutan bir devlet olmadığını yakın geçmişten çok iyi biliyordum.

Defalarca söz verdiği halde, kara gücü PKK/PYD’yi Fırat’ın doğusuna çekmedi.

IŞİD ile mücadele bittiğinde YPG’ye verdiği silahları toplayacağını taahhüt etmişti.

Bu taahhüdünü de tutmayacağını söyleyenler haksız değil.

Daha yeni Reuters’e konuşan ve isimleri gizli tutulan üç Amerikalı yetkili, silahların geri alınmaması için Pentagon’a tavsiyede bulunduklarını açıkladılar…

ABD’nin, Suriye sınırına yakın Malikkiye ilçesindeki silah deposunu boşaltıp, Irak’a taşımasını da ihtiyatla karşılamak gerekir.

Zira YPG’ye verilen silahlar, bu depodan dağıtılıyordu…

***

Bu gelişmeler karşısında Suriye’den çıkma kararını “taktik” bir hamle olarak değerlendirmek, çok da yanlış olmayacaktır.

Nitekim çekilen ABD kuvvetleri, Amerika’ya değil, Irak’taki üslerine döndüler.

Irak hükümeti onları davet mi etti?

Hayır…

Trump hükümeti ile ABD derin devleti (Pentagon) arasında görüş ayrılığı var belli de, hangi tarafın ağır basacağını kestirmek zordur.

Bu nedenle çekilme kararına temkinli yaklaşmak, izlenmesi gereken en doğru yoldur…

Zira:

Can Yücel’in tarifi ile söyleyelim; “Kime sarılacağı belli olmaz adetten kesilmiş kibar o..punun”. (1)

***

Her ne sebeple olursa olsun, ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, savaşıp da yenilgi almasıyla eş değerde bir itibar kaybıdır.

ABD’yi, dünyanın “süper gücü” ve yenilmez devleti kabul edip, peşinen teslim bayrağını çekenler ve bu “güce” teslim olmakla ABD vatandaşlığının peşinde gezenler, olumlu bir mesaj alabilirler diye umuyorum.

Ve yine umulur ki, gelişmeler Amerikan uşaklarının akıllarını başlarına devşirsin…

Önemlidir; her seferinde Amerikancıların yüreğine su serpecek hikâyeler uyduranlar, bu defa suskun kaldılar.

Bu bile kayda değer bir kazanımdır.

Karşı cephede bozgun başladı!..

***

Geçen Cuma, Moskova’da toplanan ikili zirvede alınan kararlar, Ortadoğu halkları kadar mazlum dünya halkları için de hayati önemdedir.

TSK’nın Batı emperyalizmini, ikinci kez, üstelik silah göstererek geri adım attırması, onların da umutlarını yeşertecek, cesaretlerini artıracaktır.

Bunca yaşananlardan sonra, Suriye’nin Mümbiç’e bayrağını dikmesini, kimse sıradan bir olay gibi göremez/gösteremez.

Suriye rejiminin ayakta kalması, aynı zamanda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün garantisidir…

***

Daha önce Soçi’de imzalanan belge üzerine, TSK’nın meşrulaşan İdlib’deki varlığı, Suriye hükümetiyle mutabakat sağlanarak elde edilmiştir ve hayati önemdedir.

Bu demektir ki, Suriye ile barışmanın da zamanı yaklaşmıştır.

ABD’nin Akdeniz koridoru TSK’nın İdlip’e inmesiyle kesilmiştir.

Bu da Türkiye’nin Suriye toprak bütünlüğüne olan en önemli katkısıdır…

***

Barzani’nin “bağımsız devlet kurma” hayali ve bu hayali gerçekleştirmek için yaptığı referanduma itibar edilmemiş, işgal ettiği bölgelerden çekilmek zorunda kalmıştır.

TSK’nın Kuzey Irak’ta yürüttüğü operasyonlar ile Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonunun, Türkiye’deki ayrılıkçıların hayallerini suya düşürdüğü kuşkusuzdur.

Bugünlerde teröristlerin Suriye devletine teslim olmaları, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bölge ülkelerinin dik duruşu ile sağlanmıştır.

Bir tek bizdeki Amerikancıların dumura uğrayan kafası değişmemiştir.

Bu kadar açık gelişmelere rağmen, “Üçüncü Dünya Savaşı” niteliğindeki bu savaşı, Türkiye’deki yerel seçimlere bağlayabilecek kadar gerçeklerden kopmuşlar; adeta rüyada gezer gibiler…

***

ABD’nin Suriye’den çekilmesinden sonra, teröristlerin etkisiz hale getirileceğine kuşku yoktur.

Ondan sonra, Türkiye’deki Suriyelilerin memleketlerine dönme koşulları oluşacaktır.

O zaman Türk halkının üzerinden önemli bir yük de kalkacaktır.

Salt bu nedenle bile, 81 milyonun topyekün Devletimizin arkasında olmamız gerekmez mi?..

Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönmesi, zafer kadar değerlidir…

***

ABD’li gazeteci Louis Edgar Browne’nin The Star, Chicago Daily News ve Evening Star gazetelerine:

“İngilizler, Osmanlı’ya karşı ayaklanan Kürtlere 20 bin silah verdi” haberini geçmişti.

Kürtler, o silahlarla Mustafa Kemal’in yanında yer alıp İngilizlere karşı savaşmıştı.

Şimdi de durum aynı gibi:

Bu defa ABD, PKK/PYD’ye 20 bin TIR silah verdi.

Eğer Kürtler, bu silahları ABD’ye çevirir ve emperyalizme karşı savaşa bölge ülkelerinin saflarında katılırsa, belki af edilmeleri gündeme gelebilir!

Aksi halde, hain damgası ile damgalanıp, çocuklarına bu mirası bırakacaklar…

Cemil Can

 

 

DİPNOT: (1)

 

MENAPOZ

 

Yardımı kesildi ya Amerikan Dostluğunun 
Gençler, kendinize mukayyet olun! 
Kime saldıracağı belli olmaz haaa
Adetten kesilmiş kibar o...punun. 

Can YÜCEL