Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

FİGÜRANA FİGÜRANLIK!..

 

 tatbikat

İngiliz “Times” gazetesi manşetten verdiği haberde, dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların “Türkiyenin sınır politikası” sayesinde kolaylıkla Suriye’ye girebildiklerini belirtti. Suriye sınırı AKP’nin hatalı politikaları yüzünden kevgire çevrildi, gireni çıkani belli değil… Terörist gruplar, Suriye güçlerinin geri çekilmek zorunda kaldığı bu sınırdan içeri giriyorlar. Erdoğan ise bu durumu fırsat bilerek sınır denetimini yaptırmıyor ve bu şekilde muhaliflere destek vererek, Esat’ı devirebileceğini sanıyor… Terörist grupları izlemek için görevlendirildiği açık olan; genel amaçlı ve silahsız bir Suriye helikopterini düşürme emrini veren AKP hükümeti, dünya kamuoyu önünde daha da zor duruma düşüp iyice yalnızlaşmıştır…

Pentagon‘un raporuna göre, dünyayı savaşın eşiğine getiren “sarin gazı”  El Kaide (1) tarafından yol geçen hanına döndürülen Suriye sınırından sokulmuştur. Emperyalizmin tetikçiliği görevini üstlenen terör gruplarını etkisiz hale getirmek için, Suriye devletinin operasyon yapması ve hatta “sıcak takip” hakkını kullanarak komşu ülkenin sınırlarından bir miktar içeri girmesi son derece doğaldır ve haktır… Tıpkı bir zamanlar Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü operasyonlarda sıcak takip sırasında Irak topraklarına girdiği gibi.. Böyle bir durumda sınırları ihlal edilen ülkenin “angajman kuralları” bahanesine sığınarak müdahale eden devlet güçlerine ateş açması, doğru değil ve doğrudan terörist gruplara destek anlamına gelmektedir. Nitekim düşürülen helikopter pilotunun paraşütle indikten sonra, terörist gruplarca yakalanıp, kafasının kesilmesi olayı da akla böyle bir iş birliğini getirmektedir!..

Gelişmeleri yakından izleyen yabancı gözlemcilerin ortak kanısı; Suriye keşif helikopterinin düşürülmesi ile Haziran 2012′de Rusya, Çin, İran ve Suriye’nin Doğu Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapmaya hazırlandıkları sırada, (2) NATO tarafından Suriye’nin hava savunma sistemlerini test etmek amacıyla görevlendirilip gönderilen Türk jetinin düşürülmesinin intikamının alındığı şeklindedir… Zaten “angajman kuralları” da bu olay üzerine değiştirilmişti…

Türkiye’nin çıkarının ne olduğu bir türlü anlatılamayan “Suriye politikası” yüzünden, yaşanan bu olaylar karşısında, ana muhalefet partisi CHP’nin, hükümeti desteklemesini anlamak mümkün değildir. Anımsanacağı gibi, Kılıçdaroğlu Türk keşif uçağının düşürülmesinde de Suriye’ye karşı “Bu olay sineye çekilemez, üstü örtülemez, zamana yayılarak unutturulamaz” diyerek son derece sert mesajlar vermişti.(3) O tarihte Kılıçdaroğlu, Türk keşif uçağının Suriye sınırını ihlal etmesi üzerine düşürülmesini haksız bir eylem olarak nitelendirmişti… Nedense aynı ihlali yapan Suriye keşif helikopterinin düşürülmesini doğru bulmaktadır… Ana muhalefet partisinin bu tutarsızlığının bir nedeni olmalıdır!? Anlaşılan yeni CHP dış politikasını “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine göre değil, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına göre saptamaya başladı… Eğer öyle değilse, -çapsız sözcüğünü kullanmak istemiyorum- Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığı makamını dolduramıyor demektir… Her iki halde de CHP’nin durumu kötüdür. Son olasılık; Kılıçdaroğlu AKP hükümetinin izlediği Suriye politikasında, Türkiye’nin yararının ne olduğunu biliyor olmasıdır!.. O zaman CHP tabanını ve kamuoyunu bilgilendirmesi gerekmez mi? Kılıçdaroğlu’nun sürekli olarak hükümetin muhalefeti bilgilendirmediğinden yakınması da bu nedenle inandırıcı olamaz!..

Hükümetin Suriye politikası ile Türkiye’nin figüran durumuna düştüğü ve G-20 zirvesinde bu durumun net olarak ortaya çıktığı, analistlerin ortak yorumudur. Buna rağmen, yeni CHP yönetiminin, AKP Hükümetinin hatalı politikalarını desteklemesi ne anlama gelmektedir? Muharrem İnce (4) ve Gökhan Günaydın‘ın (5) bu konudaki açıklamaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması ile örtüşmektedir… Demek ki, partinin görüşü bu şekildedir!..

Kılıçdaroğlu’nun Suriye keşif helikopteri düşürüldükten sonra, “Türkiye gereğini yaptı, olaya böyle bakmak gerekir” şeklindeki açıklaması, ne yazık ki, CHP’yi Esat rejimine saldıran terörist gruplarla aynı safta buluşturmuştur!..

Daha önce yapılan Mısır ziyaretinde, gerici terörist örgüt “Müslüman Kardeşler”in (6) eski dış ilişkiler bakanı Darrap ile CHP heyetinin görüşmesi ve destek vermesi de CHP’ye hiç yakışmamıştır. Bu noktadan itibaren PKK terör örgütü ile masaya oturan AKP hükümetinin görüşmeleri de meşrulaştırılmış bulunmaktadır!.. Dolayısıyla CHP bu konu ile ilgili eleştiri hakkını da kaybetmiştir!..

CHP’nin destek verdiği hükümetin dış politikası, acaba dışarından nasıl görünmektedir? Bu sorunun yanıtı “Foreign Policy” dergisinde, Türkiye’nin HAMAS’ın silahlı kanadı İzzeddin El Kassam Tugayları‘nın kurucusu Salah Al-Arouri’ye ev sahipliği yaptığı ve İsrail’e karşı eylemler Türkiye’den planlandığı için terörü destekleyen ülkeler listesine alınabilir şeklinde verilmiştir!.. (7)

Y-CHP’nin AKP hükümetinin ülkemize bir yararı olmayan politikalarına destek vererek, iktidara gelmesi olanaksızdır. Figürana figüranlık yapmak CHP’ye hiç ama hiç yakışmamaktadır!.. Bu tür örnekler, kaset operasyonu ile CHP’nin başına getirtilen TESEV’cilerden beklenen asıl görevin, karşı devrimin başarısı için “muhalefet yapmamak” olduğunu açıkça ortaya koymaktadır… Her halde, CHP delegasyonun şapkayı önüne koyup düşünmesi ve bir karar vermesi gerekmektedir… Kangren olmuş kol kesilecek, başka yolu yok!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://tr.wikipedia.org/wiki/El_Kaide

  2. http://www.cnnturk.com/2012/dunya/06/19/rusya.cin.ve.iran.suriye.ile.tatbikat.yapacak/665718.0/index.html

  3. http://siyaset.milliyet.com.tr/kilicdaroglu-ndan-aciklama/siyaset/siyasetdetay/24.06.2012/1558194/default.htm

  4. http://www.aksiyonhaber.com/muharrem-inceden-helikopter-cikisi-73732h.htm

  5. http://www.internethaber.com/bu-cocuklar-okul-sevinci-yasayamadi-585388h.htm

  6. http://tr.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCsl%C3%BCman_Karde%C5%9Fler

  7. http://www.foreignpolicy.com/

ERDOĞAN’I KURTARMAK-I

Imrali_Tutanaklari

imrali

 

Bugün itibariyle 75 milyon Türk Milleti tehdit altındadır!..

Başbakan ise daha ağır bir tehdit altındadır… Bu nedenle o da Türk Milletini tehdit ediyor!..

PKK’nin lideri, bebek katili Apo bile, İmralı’dan ABD adına tehditlerini sürdürüyor:

”Ne ev hapsi, ne de af bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, Ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum.”(1) diyebiliyor!..

Bu kadar ağır baskılar nedeniyle Başbakan’ın alacağı kararlar, vatana ihanet düzeyinde olsa da artık mazur görülebilirler!.. Biliyorsunuz tehdit altında işlenen suçlar affedilebilirler!..

Başbakanımızı kurtarmak, bu Yüce Milletin boynunun borcudur artık…

Zira, “nakavt” durumuna düşmüştür ve ne dediğini bilmediği gibi ne yaptığını da bilmemektedir!..

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Türkiye ziyaretinde; Suriye konusunda “En önemli önceliğimiz politik çözüm bulmak” diyerek, hükümetle aynı görüşte olmadığını söylemiştir!.. Bu sözler bir tür tehdit gibidir ve önceki tehditlerin de arkasında durulduğunu göstermektedir!..

Önceki tehditler nelerdi?

Onları ABD’nin önceki Dışişleri Bakanı Clinton’un, Başbakan’a yazdığı mektuptan öğrenelim…

Ne diyordu Clinton?

“Anlaşmamız TSK’da tasfiyeyle sınırlıydı, siz operasyonu çok aşırı noktalara götürdünüz”!..(2)

Dilerseniz bu sözleri biraz daha açalım:

  1. Erdoğan kendi ülkesinin silahlı kuvvetlerinin tasfiye edilmesinde ABD ile anlaşmıştır. Nitekim, bu operasyon sonunda TSK, BOP’nin uygulanmasında “etkisiz eleman” haline getirilmiştir. Daha sonraki safhalarda Türk askeri, ABD askerlerinin yerini de alabilir mi bunu bilemiyoruz… Erdoğan, bu ağır suçu, iktidar olma ve iktidarını sürdürmek için ABD’nin baskısı ile işlemiştir!.. Bir yere not edelim…

  2. Yukarıdaki ifadeden Erdoğan’ın, anlaşma konusu dışına çıkarak, daha başka (kötü) işler de yaptığı anlaşılmaktadır. Bu yapılanları ise, güya ABD onaylamamaktadır. En azından böyle bir görüntü verilmektedir. ABD yetkilileri, biz bu ikinci kategori suçlarda, AKP ile suç ortağı değiliz demek isterken, aba altından sopayı da göstermektedir. Birinci suç kadar ağır olmasalar da Türk kamuoyu tarafından öğrenilmeleri halinde, hiç kuşku duyulmasın ki, Erdoğan hükümeti kendi sonunu getirecek başka suçlar da işlemiştir!..

Bu iki ağır tehdit altında AKP hükümeti bocalamaktadır.

Üçüncü tehdit ise, ABD’nin Erdoğan’ı deliğe süpürüp, yerine Apo ile Cemaat’ten birine görevi vermesidir!..

Bu görevlendirmenin de ilk işaretleri verilmiştir…

ABD kendi askerini kullandığında pahalıya mal olduğunu Irak’ta test edip görmüştür. Apo ile İmralı’da yapılan görüşmelerin bilerek sızdırılan tutanaklarından anlaşıldığına göre, bundan böyle Ortadoğu’da, Conilerin yerine Kürtler kullanılacaktır! TSK’yı ise, sorun çıkartamayacak bir noktada tutmak işlerine gelir. Dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip bu bölgeyi terk edip gidecek değiller herhalde… Belli ki, bu dönemin ucuz askeri Kürtler olacaktır. Baksanıza komutanları Apo, ABD emrine vereceği Kürt asker sayısını bile vermektedir:

“Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var” diyor… Apo, “Çekildiğimiz yerlerde gerilla büyüyecek” diye ekliyor da… Adamlarını aldatmaya devam ediyor tabi! Türkiye’deki destekçilerine; çekilsek de bir şey olmaz demek istiyor bir bakıma! Yedek kuvvet olarak, sınır dışındaki Kürt militanları gösteriyor. Bu beyandan anlaşılmaktadır ki, PKK’nın niyeti silah bırakmak değildir!.. Tam aksine, amaçları silahlı gücünü daha da büyütmektir. Dolayısıyla Erdoğan’ın, silahlarınızı toprağa gömün ve güvenle başka ülkelere gidin şeklindeki sözleri, samimi olarak üzerinde anlaşmaya varılmış bir hususu yansıtmıyor. Bu sözlerin halkın gazını almak için söylendiği bellidir…

Bu oyunda Kürtler yine piyondur…

Bir de Cemaat’in “Başkanlık Seçimleri”nde Erdoğan’la yollarını ayıracağı senaryosu konuşuluyor. AKP açısından durum oldukça ciddidir… Mutlaka dikkat etmişsinizdir; Apo “Başkanlık” konusunda Erdoğan’ı destekleyeceğini söyledi. Diyeceksiniz ki, bu işin terörü bitirmekle, anaların göz yaşlarını dindirmekle ne ilgisi vardır! Haklısınız, yoktur elbette. “Süreç” olarak yutturulmak istenen dolmanın, bir alış veriş olduğu zaten buradan bellidir!.. Tıpkı eski CHP Genel Başkanı Baykal’ın dediği gibi yapılan “Ulus devleti ver, başkanlığı al” pazarlığıdır!..

Bu noktada Erdoğan, ABD’nin bütün isteklerine evet demek zorundadır!..

Ona hiç tercih hakkı bırakılmamıştır!.. Aksi halde, ABD görevi Apo ile Fetullah Hoca’nın bir adamına verebilir!.. Bu da Erdoğan’ın baldıran zehrini içip, tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini alması anlamına gelir!..

Kovboy blöf yapmıyor. Tehditler dünya kamuoyu önünde ve açık olarak yapılmaktadır!..

ABD’nin çiçeği burnundaki Dışişleri Bakanı Kerry, Başbakan Erdoğan’ın Avusturya’da 5. Medeniyetler İttifakı Forumu’nda söylediği, “Tıpkı siyonizm, antisemitizm gibi, tıpkı faşizm gibi İslamofobiyanın da bir insanlık suçu olarak görülmesi kaçınılmaz hal almıştır” sözlerine katılmadığını ifade ettikten sonra, Türkiye’nin yerinin, İsrail’in yanı olduğunu vurgulaması, Erdoğan’da soğuk duş etkisi yapmıştır!.. Mavi Marmara Baskını ve Davos’taki “one minute” krizi ile toplanılan puanlar, bu hamle ile geri alınmıştır!..

Kerry, hükümetin Türkiye-İsrail ilişkilerini bir an önce düzeltmesini ve Ermenistan ile diyalog kapısının açılmasını hatırlattıktan sonra, Ankara-Bağdat arasındaki gerginliğin de azaltılmasını istemiştir!.. Bu kadarla yetinmemiş, “İsrail’e engel olmayın” diyerek, Türkiye’nin İsrail’e yönelik NATO vetosunun tam anlamıyla kaldırılmasını buyurmuştur!.. Anlayacağınız, stratejik model ortağımız, dış politikada da AKP’ye hiç inisiyatif alanı tanımamıştır!..

Bu durumdan ülkemizin Başbakanını kurtarmak, elbette ki Türk halkının görevidir!..

Aksi halde, ABD akla gelmedik işleri bu hükümete yaptırabilir!.. Hükümeti bu baskılardan kurtarmak, ülkemizin ve halkımızın yararınadır. Bu nedenle yerel seçimlerden başlayarak, AKP’ye verilen halk desteğinin hızla geri çekilmesi şarttır. Bu noktadan itibaren AKP’ye destek vermek, Erdoğan’ın sonunu da hazırlamakla eş anlamlıdır… AKP’ye destek verenlerin, konuya bir de bu açıdan bakmalarını öneririm!..

Diğer yandan, ABD “İkinci İsrail”i kurma çalışmasında, Türkiye’ye verdiği görevin eksiksiz olarak yerine getirilmesini istemektedir. PKK’nın affı ile devam edecek sürece karşı çıkacak olan ulusalcılar, peşinen “düşman” olarak ilan edilmişlerdir. Bu süreçte, ulusalcıların hedef gösterileceği ve başarısızlığın onların üzerine yıkılacağı açıktır. PKK ve yeni ortağı AKP, bölünme anayasasına karşı çıkacak kesimleri “faşist” olmakla suçlamaya başlamışlardır… Nitekim, Öcalan peşin peşin:

CHP ve MHP ulusalcılığı, Hitler milliyetçiliğinin aynısıdır. Zaten kuruluş tarihi de aynıdır. Anayasanın önüne de bunlar dikilecekler” diyerek, bu aşağılık kampanyayı başlatmıştır… Sinop ve Samsun olaylarını da bu yolun açılması için düzenlenmiş tertipler olarak düşünmek gerekir…

***

Y-CHP’nin iki numaralı ismi Nihat Matkap ise, Apo’nun CHP içerisindeki sözcüsü gibi konuşmaya başlamıştır. Matkap: ”Öcalan’ın önerdiği ‘vatandaşlık‘ tanımı CHP programındaki ‘milliyetçilik‘ tanımı ile uyuduğunu” söylemiştir. Ona göre, CHP’liler nasılsa CHP Programı’nı bilmiyor, bu nedenle dilediği gibi atıyor! Halbuki, Anayasamızdaki “Türk” tanımının CHP Programı ile örtüştüğünü kendisinden başka bilmeyen kalmamıştır? Belli ki, Nihat Matkap da kendisine verilmiş görevini yapıyor!.. Öcalan, “Özgür iradesi ile kendisini bu ülkeye bağlı hisseden herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır” demişti!.. Anlaşılan Matkap’ın da diğer TESEV’ciler gibi “Türk” sözcüğüne allerjisi var!..

AKP-PKK ortaklığı karşısında, Y-CHP yönetimi ne yazık ki, dik duruş gösteremiyor. Kılıçdaroğlu, geleneksel CHP çizgisi ile “görev” arasında bocalamaya başladı… Biliyorsunuz Kılıçdaroğlu, “İkinci Kürt Açılımı” başladığında 4 temel ilkeden söz ederek AKP’ye kredi açmıştı:

“Bir, samimi ve dürüst olacaksınız. İki, gizli kişisel bir ajandanız olmayacak. Üç, millete izah edemeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz. Dört, ana muhalefet partisine veya millete bilgi vereceksiniz. Bunları yapmazsanız bu sorunu çözemezsiniz” demişti…(3)

Şimdi ise, Erdoğan’ı kastederek, “TBMM’nde gizli bir oturum yaparak, yapılan görüşmeleri bize aktarmak zorundadır” demektedir… (4)

Ne oldu da bir kaç gün içerisinde, Meclis’te gizli bir oturum yapılarak, ana muhalefete bilgi verilmesini yeterli bulunabilmektedir?.. CHP, halktan gizli iş çevrilmesine nasıl olur verebilir, anlamak mümkün değildir!..

Habur’daki “çadır mahkeme”sini unutmadık. Oslo görüşmeleri de çocukların elinde dolaşıyor. Imralı’daki görüşmenin tutanakları daha yeni yayınlanmış. Gizli saklı bir şey kalmamış! Kılıçdaroğlu gizli oturumda ne öğrenmeyi bekliyor acaba? Böyle bir görüşme CHP’ye ne katabilir? Olayın içerisindeyiz inancını vermekten başka, hiç bir işe yaramayacak olan bu taleple, belli ki birilerine göz kırpılıyor!..

Yaşanan gelişmeler açık olarak ortaya çıkarttı ki, CHP’nin başına acilen siyaset bilen ve CHP Programını özümsemiş bir liderin geçmesi gerekiyor. Bir kaç gün içerisinde fikir değiştiren ve neden değiştirdiğini kendisi dahi bilmeyen bir liderle, muhalefet görevinin doğru olarak yerine getirilmesi olanaksızdır!.. Zira Türkiye’nin, iktidardan çok muhalefete gereksinimi vardır!.. 

Av. Cemil Can 

DİPNOTLAR: 

  1. Imrali_Tutanaklari
  2. http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/clintondan-tayyipe-gizlenen-mektup-h9211.html
  3. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22297831.asp
  4. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1123530&CategoryID=77

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR “KREDİ” DAHA!..

Y-CHP‘nin PKK’ya tanıdığı ilk resmi kredi; “ana dilde eğitimin” en ateşli savunucularından, “Habur Açılımı”nda PKK’lı militanları savunan, eski Diyarbakır Barosu Başkanı, CIA’nın yan kuruluşu Stratford‘un 705 numaralı bilgi kaynağı Sezgin Tanrıkulu‘nu, Atatürk’ün partisi CHP’nin, Kurultay’dan sonraki en yetkili organı olan, 80 kişilik Parti Meclisi’ne seçmekle açılmıştı!.. (1

İkinci kredi; CHP’nin “Kürt Sorunu”nun çözümüne ilişkin önerilerinin odak noktasına, Apo’nun “Yol Haritasını” (2) oturtmakla açılmıştır. Anımsayınız o tarihlerde Kılıçdaroğlu, bu yolda “Siyasi hayatımı feda etmeye hazırım” demişti… (3) Şimdi anlaşılıyor ki, bir kaset operasyonu sonunda CHP’nin başına getirilen SOROS‘un bu has adamından, nihai olarak beklenen görev; bugünlerde yaptığı açıklamalardır!.. Görevini gereği gibi yerine getiremezse, siyasi hayatının sonlanacağını zaten göze almıştır, gerisi şansına kalmış!..

PKK’ya üçüncü kredi; biricik avukatları Sezgin Tanrıkulu’nun, Y-CHP’nin İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı ile TBMM’nde kurulmuş olan İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanvekilliği görevlerine, CHP kontenjanından atanmakla açılmıştı… CHP’de bu görevleri yapabilecek olan daha yetkin kaç tane milletvekilleri vardır, bunu da siz hesaplayın. Belli ki Kılıçdaroğlu, bugünleri düşünerek bu seçimini yapmıştır… Nitekim, ülkeyi kurtaran ve Cumhuriyeti kuran bir parti olan CHP, şimdi ülkenin parçalanmasında ve Cumhuriyetin yıkılmasında görev almıştır. Bu görev süresince de CHP’nin “tek ağızdan” konuşmasını (4) sağlayacak kişi olarak, görev ve yetki Sezgin Tanrıkulu’na verilmiştir!..

Kılıçdaroğlu, Hükümet’e kredi veredursun, Erdoğan onu ciddiye bile aldığı yok!.. Büyük olasılıkla hükümetin bu yeni açılımı, yaklaşan seçimlerde oy potansiyelini artırmak içindir. Eskiden olduğu gibi yine PKK ile anlaşmaya varılmıştır. Süreci bu şekilde yöneten Erdoğan’ın kurduğu tuzağa Kılıçdaroğlu balıklama atlamıştır. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun siyasi “vizyonu” yok, CHP’ye yakışan bir genel başkan değildir!.. Bu olasılık doğru çıkarsa, siyasi rakibinin başarılı olması için üstünü başını parçalayan bir siyaset adamını dünya siyaset tarihi ilk defa yazacaktır!.. Akıllarınca hep beraber kazanacaklar. Peki, o zaman kim kaybedecektir?..

Tek ağızdan” konuşma kararı, aslında milletvekillerine ve partililere getirilen konuşma yasağıdır ki, Parti Meclisi’nde değil, gizli odalarda alındığı bellidir. Kılıçdaroğlu, Parti Meclisini toplamadan önce, AKP-PKK ortaklığına desteğini ve içerikten yoksun dört koşulunu (5) peşinen açıklamıştır… Parti Meclisi toplaması, tamamen bir formaliteden ibarettir. Parti Meclisi üyesi Ercan Karakaş’ın, 1989 tarihli ve Parti Programı’nda da belirtildiği gibi “terörle mücadeleyi” esas alan “Kürt Raporu”nun yenilenmesi isteği hiç dinlenmedi bile… Başka bir ifade ile CHP’nin Kurultay’dan sonraki en yetkili organı olan Parti Meclisi, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından “bypass” edilmiştir!.. Görüldüğü gibi, en yetkili organın (Kurultay) kararı alınmadan, bir emrivaki ile “terörle mücadele” yerine “terörle müzakere” esası dayatılmıştır. Bu noktadan itibaren CHP’nin PKK’ya teslim edildiğini söylemekte de bir yanlışlık olmasa gerek!..

Y-CHP’nin SOROS‘cu yönetimi, “görev” söz konusu olunca, ne hukuk tanıyor ne de CHP’lilerin iradesini takıyor!.. “Korku imparatorluğunu yıkmak” ve “Parti içi demokrasiyi işletme” sözlerini vererek, CHP’lilerin desteğini alan Bay Kemal, yerini sağlamlaştırdıktan sonra “karşı tarafın” politikalarını hayata geçirmek için kollarını sıvamıştır… Bu görevini yerine getirmek için uygun bir ekip kurmuş ve her türlü eleştiriye kulaklarını tıkayıp, yoluna devam etmektedir. Başka bir anlatımla, Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulayıcı bir birimi haline getirmiştir!..

Bu iddialı sözlerimin arkasını dolduramazsam eğer müfteri ilan edileceğimi biliyorum. Bunun için bu yazımın ekinde iki belge sunuyorum. Ayrıca dipnotlar arasına bağlantılarını koydum. Bunlardan biri CHP’nin Parti Programı(6) diğeri Apo’nun “Yol Haritası”dır…(2) Okuyucuya kolaylık olması bakımından, CHP Parti Programı’nın konu ile ilgili sayfalarını da dipnotların altına ekledim. Böylece “Kürt Sorunu” ve “Terör” konusunda, CHP’nin en yetkili organı olan Kurultay’da kabul edilen fakat Y-CHP yönetiminin unutturmaya çalıştığı politikaları, son defa hatırlatmak istiyorum. Zira bundan sonra CHP içerisinde yapılabilecek pek bir şey kalmayacaktır. Atı alan Kemal ile TESEV‘ci arkadaşları Üsküdar’ı geçmiş olacaklar ve kendilerine muhalif olanları birer birer tasfiye etmeye başlayacaklardır!..

Şimdi aşağıdaki bağlantıyı açıp, Apo’nun Yol Haritası’nı da bir zahmet okuyun. Söyler misiniz, Y-CHP yönetiminin, “İkinci Kürt Açılımı” konusunda izlediği politika, değiştirilmediği için halen yürürlükte bulunan Parti Programı’na uygun mudur?.. Bilindiği gibi Parti Programı, partinin en yetkili organı olan Kurultay’da görüşülüp onaylanır ve genel başkan dahil bütün parti yöneticilerini bağlar. Partililerin bu programa aykırı düşen davranışları, Parti Tüzüğü’nün 70. maddesine göre, (7) -partiden ihracı gerektiren- ağır “Parti Suçu” sayılmıştır!.. Partinin anayasası sayılan Parti Programı’nı çiğneyen ve “Parti Suçu” işlemekte ısrar eden bir Genel Başkan’ın, hiç vakit geçirilmeden olağanüstü Kurultay’ı toplayarak görevine sonverilmesi yurtseverliğin gereğidir!.. Bu kadarla da kalmayıp, Tüzüğün 70. maddesini açıkça ve bilerek çiğnediği için ihraç edilmesi de gerekir!.. Bu görev; Bay Kemal’in ifadesi ile “Brutus” dediği kurultay delegelerine düşmektedir. Aksi halde kurultay delegeleri de işlenmiş olan bu ağır parti suçuna iştirak etmiş olacaklardır!..

Analar ağlamasın” etkili sloganı ile başlatılan görüşmelerde; Y-CHP’ye verilen görevin, MHP ile birlikte, Anayasa Uzlaşma Komisyonu masasında oturarak, süreci meşrulaştırmak olduğu bellidir!.. Kılıçdaroğlu’nun hükümetin Öcalan’la görüşmesine önyargılı bakmadığını ve “koşulsuz silah bıraktırma ile sonuçlanacak, halk doğru bilgilendirilecekse görüşme yöntemine bir itirazları olmayacağını” söylemesi, tamamen bir aldatmacadan ibarettir. Zira Kandil, silah bırakmaya niyetli olmadığını ve kendilerinden böyle bir talebin gelmediğini açıklamıştır. Kılıçdaroğlu “Biz de terör örgütü silah bıraksın, analar ağlamasın istiyoruz” (8) sözleri ile kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalışmaktadır…

PKK’nın fiili lideri Karayılan, anayasa tartışmalarına ve sürece ilişkin olarak örgüte yakın olan Fırat Haber Ajansı’na şu açıklamalarda bulunmuştur: “ Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırları dışına (Kuzey Irak’a) çıkartılmasıdır. Devletin bizden istediği budur. Açıktır ki, Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemdedir. O zaman çözüm prespektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor”…(9) Karayılan benzer bir açıklamayı 28 Kasım‘da da yapmıştı!.. (10

Bu açıklamalar karşısında Kılıçdaroğlu’nun sözleri ne anlama gelmektedir? Bay Kemal görülmektedir ki, bu süreçte kraldan fazla kralcıdır!..

PKK ile Oslo’da yapılan görüşmelerde, PKK’ya verilen sözlerden biri “Eyalet Yasası” olarak bilinen “Bütünşehir Yasası” idi ve bu yasanın dayanağı AB’nin dayattığı “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” gösteriliyordu. (11) Bilindiği gibi bu sözleşmenin çekince konulmuş bulunan bütün maddelerini imzalama sözünü veren de Kılıçdaroğlu’dur. AKP’nin kamuoyu önüne getirmeye çekindiği bu konu, Y-CHP tarafından gündeme taşınarak, Apo’nun yol haritası önündeki önemli taşlardan biri daha kaldırılmıştır. “Akil Adamlar Projesi”, “Hakikatleri Araştırma Komisyonu”, “Ana Dilde Savunma” ve “Ana Dilde Eğitim” gibi ülkenin parçalanmasına neden olacak, Yol Haritası’nın kilometre taşları da ne yazık ki, Y-CHP tarafından döşenmiştir!.. Örneğin; ülkenin bölünmesinin son adımı sayılan “Ana Dilde Eğitim” konusunda görüşü sorulan Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin anadilde eğitim konusunda hazır olmadığı kanısındayız” (12) şeklinde verdiği cevap ile asli görevinin bu kötü sona “halkı hazırlamak” olduğu, bir kez daha ortaya çıkmıştır!..

Herkesin bildiği gibi AKP, ABD ve AB tarafından iktidara getirilmeden önce, PKK ağır yenilgiye uğratılmış ve terör bitirilmişti! AKP iktidarı ile birlikte, terör örgütü yeniden canlandırılmış ve bu defa terörle mücadele eden kahramanlar hapse tıkılmıştır! Teröristlerin elinde, ABD yapımı modern silahların bulunduğunu hiç bir zaman gözden ırak tutmamamız gerekir. Daha geçenlerde yakalanan bir silahla ilgili ABD’li askerlerin, bizimkileri sorgulaması, Irak’ta yaşanan “Çuval Rezaleti”nden çok daha beterdir. İşbirlikçi ve yandaş medya, Apo’yu parlatarak, “Kürtlerin ‘kült’ lideri” ve “kahramanı” haline getirmek için ne lazımsa yapmıştır. Bu sürece AKP yöneticileri de dahil olmuştur. TSK’ya yapılan o kalleş operasyondan sonra, sanki terör karşısında TSK yenilmiş gibi, bitmiş olan terör için “Görüyorsunuz 30 yıldır terörü bitiremedik, silahla bu iş olmuyor, müzakere etmek lazım, Kürtlerin isteklerinin bir kısmını vermek lazım” temelinde, korkunç bir bilgi kirliliği yaratılıp, işler bu noktaya kadar getirilmiştir!.. Bu sürecin birinci derecedeki sorumlusu AKP ise, ikinci derecedeki sorumluları hiç kuşku yok ki, Y-CHP ile MHP’dir… Bu nedenle onlarla birlikte Türk halkının arayacağı bir çözüm kalmamıştır!..

Bugün PKK’nın Suriye Kanadı PYD, “Özgür Suriye Ordusu”na katılmış ve ABD-AKP ittifakı içerisinde Esat’ı devirmek için Suriye halkına saldırmaktadır. Garip ama gerçektir, AKP ile PYD Suriye’de aynı safta bulunmaktadır!.. AKP ve PKK’nın ABD’nin Ortadoğu’daki piyonları olduğunun bundan daha açık kanıtı olabilir mi?.. Y-CHP ile MHP bu ittifaka açıktan katılamıyorlar elbette. Onların görevi ülkede yükselen muhalefeti kontrol etmek ve yanlış yöne sevk etmektir!..

Sonuç olarak; koşullar 1919 öncesinden çok daha kötüdür. İktidar, İstanbul Hükümeti gibi düşmanların baskı ve tehdidi altında acz içerisindedir. Başbakan’ın ofisi bile dinlenme aletleri ile abluka altına alınmıştır. Basın “Mütareke Basını”ndan çok daha seviyesiz yayınlar yapmaktadır. Onursuz Ali Kemal’ler yine yazı makinelarının başındadır. Muhalefet “dizayn” edilmiş, düşmanın istediği gibi “tek ağızdan” konuşma kararı almıştır; savaşın sonunda kime “yurttaş” olacaklarının hesabını yapmaktadırlar!..

Ne var ki, bu tablo asla “umutsuzluğun resmi” olarak anlaşılmamalıdır. Türk halkı, tarihte olduğu gibi yine doğru önderliği bulacak ve bu felakati de atlatıp, kurulacak yeni dünyada onurlu yerini alacaktır!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Sezgin Tanrıkulu’nun:

http://www.mirhaber.com/haber.php?haber_id=36553 

(2) Apo’nun Yol Haritası:

http://gomanweb.org/GOMANWEB2/Yeni-Dosyalar/A.Ocalan_Yol_haritasi/ocalanin_yol_haritasi.pdf 

(3)Kılıçdaroğlu’nun ”Siyasi hayatımı feda etmeye hazırım” sözü:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/722978-siyasi-hayatimi-feda-etmeye-hazirim 

(4)06.01.2013 tarihli Cumhuriyet gazetesi

(5)Kılıçdaroğlu’nun 4 şartı:

http://www.chp.org.tr/?manset=genel-baskan-kemal-kilicdaroglu-parti-meclisi-toplantisini-acarken-akp-iktidarini-bir-kez-daha-uyardi-ve-basbakan%E2%80%99a-yol-gosterdi 

(6) CHP Programı (Sayfa 46 vd, sayfa 113 vd.):

http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/chpprogram.pdf 

(7) CHP Tüzüğü:

http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/2012/05/CHP-Tuzuk.pdf 

(8)Fikret Bila-Kılıçdaroğlu görüşmesi:

http://siyaset.milliyet.com.tr/kilicdaroglu-onyargili-degiliz-/siyaset/siyasetyazardetay/03.01.2013/1650332/default.htm 

(9)Aydınlık:

http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/18127-ocalana-verdiginiz-sozleri-aciklayin.html

(10)http://www.gazetecell.com/gundem/pkknin-kandildeki-elebasi-murat-karayilandan-silah-birakma-aciklamasi-h20370.html

(11) Imrali_Tutanaklari

(12) Kılıçdaroğlu’nun “Halk hazır değil” açıklaması:

http://yenisafak.com.tr/politika-haber/turkiye-anadilde-egitime-hazir-degil-05.11.2012-420967 

KÜRT SORUNU” İLE İLGİLİC H P P R O G R A M I’ N I N İ L G İ L İ S A Y F A L A R I

Etnik Farklılıklar Ülkemizin Zenginliğidir:

CHP, Lozan Antlaşması ile azınlık olarak nitelenmiş olan yurttaşlarımızın, kendilerine tanınmış olan dini ve kültürel azınlık haklarından eksiksiz olarak yararlanmalarını amaçlar. Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır.

CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuş; etnik köken farklılıklarına, kültürel çoğulculuğa, bireysel kültürel haklara olan saygımız, demokratik değerlere, eşitliğe ve hoşgörüye olan bağlılığımız çerçevesinde toplumumuza, üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur.

CHP devletin etnik farklılıklar üzerine politikalar oluşturmasını benimsemez. Devletin görevi bütün etnik kimlikleri din ve mezhep farklılıklarının üzerine çıkarak insanı odak yapan yaklaşımları ortaya koymak, ortak değerleri bulup çıkarmaktır. Ancak etnik kimliğine bireysel olarak vurgulamak isteyenleri saygıyla karşılar ve etnik kimliği insanların şerefi sayar. Devletin vatandaşların etnik kökenini, dinini ve mezhebini görmeyen, bütün vatandaşlara eşit davranan bir yapıya sahip olmasını savunur. Sorunların sadece yasalardaki eksikliklerden değil, uygulamadaki bazı yanlışlıklardan kaynaklanabileceğini düşünerek bu evrensel insan hakları ve özgürlükler değerlerini hayata geçirmeye özen göstermelidir. Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz. Bu farklılıklar ulus olarak zenginliğimizdir, güç kaynağımızdır.

Kişisel kültürel haklara saygı, kişinin kimliğine saygıdır; insana, insan haklarına ve çoğulcu demokrasiye saygının gereğidir. Kişisel kültürel haklar hiçbir erk tarafından çiğnenemez.

Kimsenin ırkı ve kökeni diğerlerinden üstün değildir. Bu nedenle ırk temelinde çözüm arayışlarının veya asimilasyon uygulamalarının tuzaklarından demokrasimiz her zaman korumalıdır. CHP’nin entegrasyon anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünün ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür.

Demokrasilerde devletin etnik kimlikleri yok sayma hakkı yoktur. Etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşların bireysel haklarının çağdaş ülkeler seviyesine yükseltilmesi hedefimizdir.

CHP, uygulamaya koyacağı, hoşgörü, demokrasi, kültürel çoğulculuk, eşitlik ve bölgesel gelişme politikaları ile ülkenin her yöresinde, her kökenden insanlarımız arasında toplumsal uyumun, dayanışmanın, bütünlüğün ve refahın güvencesini oluşturacaktır.

Her etnik kökenden yurttaşlarımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi ana dilini özgürce kullanabilmelerine, özel dersaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilmeleri ve öğretebilmelerine,

Kendi ana dillerinde gazete, dergi, kitap yayınlamalarına ve diğer her türlü yazılı ve sözlü yayında bulunabilmelerinemüzik ve sanatın diğer dallarına faaliyette bulunabilmelerine,

Türkiye sınırları içinde yayın yapan radyo ve televizyon kurum ve kuruluşları üzerinden, RTÜK’ün genel kuralları çerçevesinde, kendi ana dillerinde yayın yapabilmelerine,

Değişik kültürel etkinliklerde bulunabilmelerine, kendi folklorlarını yaşatabilmeleri ve geliştirebilmelerine,

Tüm bu ve benzeri bireysel kültürel haklara özgürce ve dilediğince ulaşabilmelerine, olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.

Ülkemizin aynı ana dili paylaşan ve etnik kökene sahip en yaygın unsurlardan birini oluşturan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yoğun biçimde yaşadıkları bölgemizdeki sorunlarını da bu anlayışla çözeceğiz. Bu yöndeki çalışmalarımızı sosyal demokrat yaklaşımımızın gereği insanı temel alan bir anlayışla sürdüreceğiz.

CHP bu ilkeler temelinde şekillenen politikaları ve uygulamaları ile başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz olmak üzere Türkiye’nin her yöresinde yaşayan Kürt, Arap, Boşnak, Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza, Arnavut, Roman gibi farklı etnek kimliklere sahip tüm insanlarımızı huzura, barışa, gelişmeye ve sosyal refaha taşıyacaktır. Bu yurttaşlarımızdan hiçbirine karşı ayırımcı muamele yapılmaması, hiç bir alanda haklarının kısıtlanmaması, devlet hizmetlerinden yararlanmada güçlükle karşılaşılmaması için gerekli önlemler alınacaktır.

Toplumsal gelişmeye uyum sağlamalarına ve katılımlarına engel olan sosyal dışlanma için kalıcı ve köklü çözümler oluşturulacak, toplumsal kaynaklara eşit biçimde erişimlerini sağlayacak sosyal alanlar yaratılacak, vatandaşlık haklarından eksiksiz yararlanmaları sağlanacaktır. (CHP Programı s. 46 vd.)

(…)

Siyasal Şiddet-Terör:

Terör ülkemizin ve demokrasimizin en önemli sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. Özellikle Kuzey Irak’ta üslenen PKK terör örgütü vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğine yönelik saldırılarda bulunmaktadır. Ne Irak Hükümeti ne de bölgede önemli bir güç bulunduran Amerika Birleşik Devletleri bu örgüte karşı yasalardan ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirerek doğrudan bir mücadele başlatmamışlardır.

Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir. Ancak, Cumhuriyet Halk Partisi terörle mücadeleyi bölgede yaşayan vatandaşlarımızı teröristlerden ayırarak, vatandaşlarımızın insan haklarına saygı göstererek gerçekleştirecektir. CHP, terörü olağan dışı yöntemlere sığınmadan, güvenlik güçlerini yasalara uygun ve etkili biçimde kullanarak ve gerekli sosyo-ekonomik tedbirleri alarak önleyecektir.

Terörü önlemeye yönelik kapsamlı bir ulusal politika oluşturulacaktır. Terörü sadece güvenlik güçlerinin çabasıyla önleme yoluna gidilmeyecek, toplumun sivil-resmî tüm kurumları ile görev alması ve katkıda bulunması sağlanacaktır. Demokrasinin ve toplumsal barışın teröre karşı top yekûn direnç, tepki ve dayanışma ile korunabileceği bilinci bu programın özünü oluşturacaktır.

Şiddet ve terörü sürekli izlemek, incelemek bilgi ve haber toplayıp değerlendirmek, başka ülkelerdeki kazanımlarından da yararlanarak uzun dönemli senaryolara göre seçenekli önlemler üretmek, önermek ve uygun teknolojiyi sağlamakla görevli bir İç Güvenlik Araştırma Enstitüsü birimi oluşturulacaktır.

Devletin teröre karşı istihbarat olanakları, çağdaş teknolojiden de yararlanılarak geliştirilecek, halkın bireysel özgürlüklerine, bu arada özel hayatın gizliliği ilkesine zarar vermeden istihbarat alanındaki eksiklik ve yanlışlıklar giderilecektir. Bu çalışmalar yapılırken, gerektiğinde dost ve müttefik ülkelerle istihbarat paylaşımı yoluna da gidilebilecek, ancak istihbarat kaynaklarının esas itibariyle milli olmasına özen gösterilecektir. Devletin istihbarat örgütleri iç politikanın, cemaatlerin ve diğer baskı guruplarının etkisinden tamamen arındırılacak, sadece ülke çıkarları doğrultusunda görev yapan uzman kuruluşlar haline getirilecektir. Bu kurumlardaki kadrolaşmalar önlenecek, liyakat sistemi hayata geçirilecektir. Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşturulacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknolojiyle donatılacaktır. Güvenlik güçleri mensupları halkla ilişkiler, demokratik, temel hak ve özgürlükler gibi konularda ve insan hakları alanında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler hakkında eğitilecek ve bu doğrultuda davranış alışkanlıkları edinmeleri sağlanacaktır.

Terör örgütlerinin etkisiz kılınması ile eş zamanlı olarak koruculuk uygulamasına son verilecek; görevlerinden ayrılacak korucular için istihdam olanakları yaratılacaktır. Koruculuk görevi yapanlar sosyal güvenlik haklarından yararlandırılacaktır. Güvenlik güçlerinin esas görevi terör zanlılarını yargıya teslim etmektir. Şiddet eylemlerinde bulunanlarla mücadele edilirken sivil halkın zarar görmemesine özen gösterilecektir.

Terörle mücadele Türkiye’nin öncelikli hedefidir. Türk silahlı kuvvetlerinin terörle mücadelede en etkin araç ve gereçlerle donatılması ve gerekli eğitim düzeyine kavuşturulması öncelikle hedef olmalıdır. Yurt dışından kaynaklanan terörü destekleyen veya ona müsamaha gösteren ülkelere karşı gerekli bütün diplomatik ve caydırıcı önlemler alınmalıdır. Terörü bir siyasi mücadele amacı olarak kullanmak isteyenlere hiçbir şekilde müsamaha edilmemeli, dış ilişkilerin yönlendirilmesinde de ilgili ülkelerin terörle mücadeledeki kararlılığı önemli bir ölçü olarak göz önün de bulundurulacak, terörü destekleyen veya teröre müsamaha eden ülkelerle ilişkilerimiz gözden geçirilecektir.

CHP iktidarı, bir yandan terörle yurt içinde ve gerektiğinde yurt dışında en etkili mücadeleyi yaparken bir yandan da ulusal bütünlüğü ve dayanışmayı koruyacak bir hoşgörü anlayışı içinde hareket edecektir. Bu çerçevede demokrasimize çağdaş boyutlarıyla işlerlik kazandırmayı ve işsizliği önleyecek ekonomik ve sosyal önlemleri alarak terörün beslendiği tüm olumsuz unsurları ortadan kaldırmayı ve terörü toplumsal gündemimizden çıkartmayı hedef alacaktır.

( CHP Programı 113 vd.)

REJİMDEN NE HABER?

seriat_bayragi

MUHALEFET ELİYLE “ILIMLI İSLAM CUMHURİYETİ”NE DOĞRU!..

Gül’ün “Kuvvetler ayrılığı” konusunda Erdoğan’la ters düşmesi üzerine, sözlerini düzelterek “Cumhurbaşkanı ile aynı düşünüyoruz” dedi. Yalnız kalan Erdoğan, mecburen kaldığı için böyle bir düzeltme yaptı, gerçekte düşüncesi değişmiş değil!  Erdoğan, demokrasinin temel direği olan “Kuvvetler ayrılığı” ilkesini içselleştirmiş değil. Bunu kanıtı: “Galataport satışını yapıyoruz ama yargı bunu engelliyor. Benim Bakanım şube müdürünü alıyor tayin yapacak. Ve bu tayini siz 11 kez 12 kez durduruyorsunuz” sözleridir. Başbakan hukuk tanımıyor. Ne istiyorsa olacak. Dolayısıyla idarenin keyfi işlemlerinin de denetlenmesini istiyor. Verdiği örnek bunu kanıtlıyor. Mahkeme şube müdürü bir memurun atamasını hukuka aykırı bulmuşsa, buna saygı gösterilecek ve hukukun gereği yerine getirilecek.  Mahkemenin kararını boşa çıkartmak için çeşitli bahanelerle o memur12 kez tayin edilmeye çalışılmayacak. Başbakan’ın rahatsız olduğu durum budur. İdarenin keyfi işlemlerine yargının “dur” demesini kabullenemiyor. Erdoğan’ın bilinçaltındaki düşünce böyledir ve bunu itiraf etmiştir. İstediği sultan olmaktır. Dikta rejimine olan hevesini “Başkanlık Sistemi” ile tatmin edebileceğini düşündüğü için “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nu kurarak bu suça muhalefeti de ortak etmek istemiştir. Nitekim gerçek amacının “demokrasi” olmadığı 12 Eylül Halkoylaması ile kabul edilen ve yargı erkinin bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıran değişiklikleri “kırmızıçizgi” olarak ileri sürmesi ve değiştirmeye yanaşmamasıdır. Bu yalın gerçeğe rağmen muhalefet partilerinin komisyondaki sandalyelere yapışması suç ortaklığından başka hiç bir anlama gelmemektedir. Komisyon dışında kalmak suretiyle Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi”  talebine karşı muhalefeti örgütleyip, bu talebi engellemek mümkündür. Komisyonda kalarak yapılmak istenen değişikliğe meşruiyet kazandırılmış olacak ve TBMM‘ndeki görüşmelerde yeterli oy desteği bulunamazsa bu defa halkoylamasına gidilerek değişiklik gerçekleştirilecektir.  Halkoyuna başvurulduğunda, muhalefetin yeterli iletişim araçları olmadığından halkın aydınlatması neredeyse imkânsız olacaktır. Kaldı ki, bu defaki değişiklikle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın daha önce çekince konulmuş bulunan maddeleri de Anayasa maddeleri haline getirileceği için, BDP Anayasa değişikliklerine, bu arada “Başkanlık sistemi”ne de “evet” diyebilecektir. Aynı şekilde başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, Y-CHP‘nin CHP mirasını reddeden milletvekilleri de söz konusu değişikliklere evet diyerek Mecliste aranması gereken çoğunluğa ulaşamasalar bile, halkoylamasından kolaylıkla geçebileceklerdir. Görüldüğü gibi bu defa AKP, BDP ve MHP ile Y-CHP’nin bir kısım milletvekilleri bu değişiklikleri destekleyeceklerini belli etmişlerdir. Dolayısıyla olası bir halkoylamasında Erdoğan istediği Anayasal değişikliği yaparak “Başkanlık Sistemi”ne geçişi sağlayacaktır. Olası başkanımız Erdoğan, demokrat ve hukukun üstünlüğüne inanmış bir lider olmadığı için, rejim kolayca faşizme doğru yönelecektir.

Başbakan’ın istediği rejimde: Örneğin stratejik ve benzeri açılardan  yabancılara satışını ülke çıkarlarına aykırı bularak  Galata Limanının satışı engellenemeyecektir. Aynı şekilde (siyasi düşünceleri veya inancı farklı olduğu için Bakanı tarafından sevilmeyen) işinin ehli bir şube müdürü, haksız ve keyfi olarak tayin edildiğinde yargı yoluna başvurarak hakkını arayamayacaktır. Bir gecede 7 bin sağlık memurunun istekleri dışında yapılması karşısında yargı yoluna başvurup hak aranmasından iktidar rahatsızlık duymaktadır. Haksızlığa uğrayan memurlara hakkının verilmesine karar veren mahkemeleri Başbakan istemektedir. Başka bir örnek verelim: Köprülerin ve otoyolların özelleştirilmesine “Başkan”ın  isteği dışında şirketler katılamayacak ve ihale AKP’ye yakın Ülker Grubu’nun bulunduğu konsorsiyuma 8 yıllık geliri karşılığında verilecek fakat kimse bu ihalenin iptali için dava açamayacaktır!..  “Başkan”,  oğlu Bilal ile Burak arasındaki “eşitsizliği”  gidermek için 10.5 milyon Dolara ikinci bir “gemicik” satın alacak ve kimse bu kadar parayı nereden bulduğunu veya nasıl kazandığını, vergisini verip vermediğini soramayacaktır. Gerektiğinde yargı yoluna da başvurulamayacaktır!..  Aynı şekilde yabancılara 1.43 TL’ye satılan benzinin Türk vatandaşlarına neden 4.7 TL’ye satıldığını kimse soramayacaktır. Sosyal medyada dolanan fıkra gibi bir başka örnek verelim: Başbakana en az 500 puanla girilen OTDÜ‘ye, 8 TOMA, 3600 polisle ve 20 zırhlı araçla girip, gaz ve biber bombaları ile çocuklarımızı hırpalamanın hesabını, kimse hiç bir organ önünde soramayacaktır. Erdoğan’ın istediği; şehit kanıyla sulanarak vatan yapılmış bu kutsal toprakların “NATO toprağı” olarak ilan edilmesinin, topraklarımızın yabancılara satılmasının, TELEKOM gibi stratejik kurumlarımızın düşmana satılmasının hesabını hiç bir zaman kimsenin soramamasıdır… Başka bir söyleyişle, Erdoğanların istediği rejimde; Deniz Fenerleri ve halkı soyanlar hiç bir şekilde yargılanmazlar, hükümete muhalefet edenlerin ise,  zindanlara doldurulur. Yargısız infaz edilirler… 

Erdoğanın şikâyetçi olduğu durum, yukarıdaki örnekleri soran, soruşturan ve gerektiğinde yargılayarak gereğini yapan kurumların varlığıdır. Bunun adı “Kuvvetler ayrılığı”dır. Ne yazık ki, böyle keyfi bir rejimin (faşizmin) gerçekleşmesi için yapılacak olan anayasa değişikliğine, en büyük katkı, masada oturan muhalefet tarafından verilmektedir… Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, muhalefetin suç ortaklığı, bu gerçeklerin zamanında halka anlatılmaması ve anlatacak olan aydınlara zaman kaybettirmekle gerçekleşmektedir. TBMM’nde zaten bir şey yapamayacakları bellidir!.. Bu durum baş sorumluları Kılıçdaroğlu ile Bahçeli olacaktır…

Yeni rejimin her ne kadar adı “Başkanlık Sistemi” olara konulmuşsa da gerçekte Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye için öngörülen rejim “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”dir, açık bir faşizmdir!.. Anlaşılmaktadır ki, bu yeni rejim içerisinde Y-CHP ile yeni MHP “muhalefet” görevi yapmayı kabul etmişlerdir. O bakımdan geçiş süresinde muhalefet yapar gibi yapmaktadırlar. Başka bir söyleyişle, iş işten geçtikten sonra, yapılanlara muhalefet etmek; gerçek muhalefet yapacak olanların ayrı bir merkezde örgütlenmesini engellemek anlamına geliyor.

Av. Cemil Can

EŞKIYANIN İTİBARI!..

chp-miting

AKP’nin Tekke ve Zaviyelerin Açılması ile ilgili yaptığı açıklamalar Alevi kesimin bir bölümünü pek heyecanlandırdı. Y-CHP milletvekili Hüseyin Aygün, Başbakan’ın :”CHP Genel Başkanı, Seyit Rıza’nın izinden gitmek yerine işbirlikçilerle Dersim’in üzerini örtmeyi tercih etmiştir” şeklindeki uyarısı üzerine, kendi dedesini ayrı tutup, Seyit Rıza ve arkadaşlarının “itibarının” iadesi için derhal bir kanun teklifi hazırladı. Hüseyin Aygün’ü Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun:”Tekke ve Zaviyeler Kanunu kaldırılmazsa, belki açlık grevine gideceğim” diyerek, destekledi. AKP, Alevilerin bir bölümü ve Y-CHP’nin bu konudaki söylemi bire bir örtüştü… Hiç kuşku yok ki, her iki tasarı da gündemi saptırmaya yöneliktir. Türk halkının gözünden asıl kaçırılmak istenen PKK ile yapılan anlaşmadır!..

Hükümet ile PKK’nın Oslo’da başlayıp aralıksız olarak sürdüğü anlaşılan görüşmelerin böyle bir sonuca bağlanacağı bekleniyordu. Türk halkının böyle bir finale “hazır olmadığı” daha önce yaşanan “Habur açılımı”ndan belliydi. “Anadilde eğitim” konusunda görüşü sorulan Kılıçdaroğlu da “Halkın henüz hazır olmadığını” söylediğini anımsayınız. Y-CHP, hükümetin PKK ile Oslo’da vardığı mutabakata karşı değil. Bu duruşunu Kılıçdaroğlu çeşitli vesilerle defalarca açıklamıştır. Ona göre sorun halkın hazırlanmasıdır ve bunun için Y-CHP’ye görev düşmektedir…

PKK’nın şehir yapılanması olan KCK’nın son açlık eylemi de halkı “hazırlamak” içindi!.. Eylem sonunda varılan mutabakata göre, PKK’nin isteklerinin tamamı kabul edilmiştir. Hükümet, Kürtçeyi “ikinci resmi dil” olarak kabul edebileceğini ilan etmiştir. Anadili öğrenme ve anadilde savunmahususlarında pratikte bir sorun kalmamıştır. Şimdi “anadilde eğitim” için kollar sıvanmaktadır. Abdullah Öcalan’a “tecritin kaldırılması” için de gerekenin yapılacağı sözü verilmiştir. İlk adım olarak, İmralı’ya her hava koşulunda gidiş gelişin sağlanması için donanımlı bir deniz aracı tahsis edilmiştir. İlk deneme Apo’nun kardeşi Mehmet ile yapılmış, Mehmet İmralı’dan “Serok”un “açlık grevini bitirin” talimatını alarak yerine ulaştırmıştır… Apo’nun Kürtlerin tartışmasız lideri haline getirilmesi ile sonuçlanan bu sürece, Y-CHP yönetiminin bir itirazı olmamış, aksine en üst seviyede memnuniyet dile getirilmiştir…

ABD’nin sözünden çıkmayacağı kesin olan ve zaten bu şartla canı bağışlanan Abdullah Öcalan, bundan böyle Türkiye Cumhuriyeti’nin muhatabıdır!.. Başka bir anlatımla, kurulmakta olan ikinci İsrail’in, yani “Bağımsız Kürdistan”ın başkanı olduğu “resmi” olarak kabul edilmiştir!.. Yapılan bu hamle, Büyük Ortadoğu Projesi ile de son derece uyumludur!.. Bu noktada Y-CHP‘nin, Büyük Ortadoğu Projesi’ne bir itirazı olmadığını da işaret etmek gerekir. Böylece Kılıçdaroğlu’nun Bayburt mitinginde “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı kimdir?” şeklindeki sorduğu sorunun, boş bir laftan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır!..

Kurulması neredeyse kesinleşen ikinci İsrail’in, güvenliği için de ne gerekiyorsa yapılmaktadır. Malatya Kürecik’teki radar üssü (füze kalkanı) zaten bu iş için kurulmuştur. Şimdi de Suriye sınırına yerleştirilmek üzere, NATO’dan “resmen” Patriot füzeleri talep edilmektedir. Rusya’nın, sınırın “askerileştirilmesi” bölgedeki istikrarı bozar itirazına rağmen, süreç gözü kara bir şekilde işletilmektedir… Denebilir ki, bundan böyle her iki İsrail’in güvenliği Türkiye üzerinden sağlanacaktır! Tam da bu sırada İsrail Gazze’ye saldırmıştır. Bir yandan İsrail’in güvenliği için en önemli adımları atan Türkiye, diğer yandan da Gazze’de öldürülen masum siviller için bağırıp çağırmaktadır. Erdoğan Arap ülkelerini İsrail’e karşı bir şey yapmamış olmakla suçlayıp azarlamaktadır!.. Adeta ikinci Davos şovu yaşanıyor!.. İlginç olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Faruk Loğoğlu’nun, Y-CHP adına “NATO’ya da Patriot’a da karşı olmadığını” açıklamış olmasıdır!.. Bu açıklama ile Y-CHP’nin daha önce “Kürecik’teki radar üssüne karşı olduğu” şeklindeki yaptığı açıklamalar da açığa düşürülmüştür!..

Bu arada Tayyip Erdoğan, federasyona doğru bir adım daha atıp; Büyükşehir Yasası ile sınırlarını belirlediği “eyaletlere”, valilerin seçim yoluyla atanmaları tartışmasını da başlatmıştır!.. Başkanlık Rejimi’ne “evet” demesine karşılık, BDP’ye verilen taviz gibi durduğuna bakmayın, bu iş de BOP ile son derece uyumludur… Bu duruma da Y-CHP’nin bir itirazı yoktur!.. Bu kadar destekten sonra, yeni rejimde Kılıçdaroğlu’na da herhalde bir tekkenin şeyhliğini verirler!.. Öte yandan, “Teröristler silah bırakarak başka ülkeye gidebilirler” diyen Başbakan’ın, geniş bir af hazırlığı içerisinde olduğu da anlaşılmaktadır. Afla birlikte KCK’nın üçüncü talebi olan “Öcalan’ın cezaevi koşullarının iyileştirilmesi” talebi de karşılanmış olacaktır. Y-CHP’nin Genel Başkanı “Bundan da ayrıca memnuniyet duyarız” diyerek AKP ile aynı görüşü paylaştığını ifade etmiştir. Zaten genel seçimler sırasında genel affı dile getiren Kılıçdaroğlu’ydu. “Genel af” da BOP ile son derece uyumludur!..

Artık “Özgür Kürdistan”ın kurulması için basit son bir hamle kalmıştır: KCK‘nın ikinci bir açlık grevi eylemi veya PKK’nın şehirlerde başlatacağı “serhildan” bu iş için yeterli olacaktır. Zaten böyle bir başkaldırı için Kürt halkına yeterince antrenman yaptırılmıştır. Olası böyle bir gelişme karşısında, hükümetimizin tavrı bugünden belli olmuştur. Başbakanımız, “Bizim topraklarımız aynı zamanda 4. maddeye göre NATO’nun da topraklarıdır” diyerek, topraklarımız üzerindeki “egemenlik” haklarından vazgeçmiştir. Dolayısıyla bu topraklar üzerinde Kürtlerin başkaldırısı söz konusu olunca hükümetimiz, inisiyatifi NATO’ya bırakacağını daha baştan ilan etmiştir!..

Daha ne yapsın?..

NATO “kendi toprakları” üzerinde Ortadoğu’nun “barış ve istikrarı” için ikinci bir İsrail’in kurulmasını zorunlu görebilir!.. O zaman biz istesek de bir şey yapamayız. Zira kendi elimizi kolumuzu bağladık!..

Bu noktada asıl acı veren ve düşündürücü olan; emperyalizme karşı ilk kurtuluş mücadelesini verip, zaferle sonuçlandıran, Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine düşürüldüğü durumdur. CHP, Yeni CHP adıyla bu büyük ve hain oyunun içerisinde rol üstlenmiştir!.. CHP, Türk halkının bu aşağılık plan karşısında mücadelesini örgütleyecek yerde, Y-CHP adını alarak, direnişi kırmak ve halkı bu kötü sona hazırlamakla ne yazık ki, düşman saflarına katılmıştır!.. Başsız ve örgütsüz bırakılan halk, artık başının çaresine bakmak zorundadır!..

Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin üyeleri ile birlikte, yukarıda özetlenen gelişmeleri tartışmak, çözümler üretmek ve sağlam bir duruş belirlemek üzere beyin fırtınası yapma zamanı çoktan gelmiştir. MuhalefetinSeyit Rıza haininin, olmayan itibarının iadesi gibi gereksiz tartışmaların içerisinde eritilmesi de planlıdır… Pırıl pırıl üniversite öğrencilerinin:”Biz Menemen’de Kubilay, Ulucanlarda asılan üç fidan, Dersim’de Seyit Rıza’yız…” (1) diye bağırtılması ise, bu adi işbirliğinin içerisinde yer almanın en açık kanıtıdır!..

Herkes kendi görevini yapıyor” sözü defalarca doğrulanmıştır!..

AKP yönetiminin Atatürk’ü “itibarsızlaştırmak” için yaptığı bütün hamleler tersine etkiler yapmış, halk Atatürk’e daha çok sarılmış ve sahip çıkmıştır. Bu nedenle bu rol, şimdi Bay Kemal’e verilmiştir… Kılıçdaroğlu, “Dersim’in mağduru benim, mağdur hiç özür diler mi?” sözleri ile doğrudan Atatürk’ü hedef almıştır. Aslında yangına benzin döküyor da denebilir. Zira biliyoruz ki, Dersim İsyanı’nın bastırılmasında harita üzerindeki “taktik işaretler” bile bizzat Atatürk tarafından çizilmiştir. (2) Onun sağlığında bilgisi dışında bu boyutta bir isyan bastırılamayacağı açıktır!..

Türk halkının önünden gerçek gündemi kaçırmak için Kılıçdaroğlu ve ekibinin, eşkıya başı Seyit Rıza’yı “devrimci” bir lider, “Dersim İsyanı”nın bastırılmasını da bir “katliam” veya “soykırım” gibi gösterip, bir süre daha kullanmaya devam edecekleri anlaşılmaktadır. O bakımdan, daha önce işlediğimiz bu konuya, (3,4) bu defa da sol cepheden bakmakta sayısız yararlar vardır:

23 Şubat 1934 tarihli Komintern (5) raporu, Kürt aşiret reisleri ve bulundukları cepheyi şöyle değerlendirir: Aşiret reisleri ve Kürt şeyhleri, İngiliz ve Fransız emperyalizminin basit birer paralı askeridir. (…) Emperyalizmin, eski padişahlığın ve halifeliğin doğrudan ya da dolaylı ajanı olan Kürt beyleri, iki büyük isyan örgütlediler. (1925 ve 1930)(6) Bu isyanlar, gerici bir karakter taşıyor, doğrudan İngiliz emperyalizmi tarafından himaye ediliyordu.(…) Bu isyanlar, Doğu’da Sovyet karşıtı kampanyanın bir parçası ve Türkiye’yi bir dost olarak SSCB’den ayırmak için siyasi ve ekonomik alanda Kemalistlere baskının bir aracıydı. (…)

20 Aralık 1935 tarihinde yeniden çıkmaya başlayan TKP’nin yayın organı Orak Çekiç‘te Yazı Komitesi imzası ile şu satırlar yer almıştır:Kemalist inkilabın başarılması ülkede bir çok zümre ve elemanların hoşnutsuzluğunu da beraberinde getiriyordu. (…) Türkiye emperyalizm için siyasal bakımdan bir yarı sömürge olmaktan çıkmıştı. Ekonomik bakımdan da bu tehlikenin alametleri görünüyordu. Onun için, emperyalist sermaye Türkiye’de reaksiyonerleri tutuyor, onlara para yardımı yapıyor, onları teşkilatlandırıyor, ayaklandırıyordu. (…) İşte 1925 yılında Kürdistan’da patlayan irtica kalkışması Türkiye içinde bu gibi reaksiyoner ayaklanmaların en önemlilerindendir.(…) Kemalist burjuvazi haklı olarak bu irtica hareketlerine karşı koydu ve onu ezdi. Reaksiyonun ezilmesiyle inkilap namına iyi bir iş de görülmüş oldu.” (…)

27 Haziran 1937′de Rusça ve Almanca olarak “gizli” ibaresiyle Komintern’e sunulan raporda İsmail Bilen (Marat) imzası ile şunlar yazılmıştır: Dersim’de muntazam yollar yoktur. Bütün yollar patikalardan ibarettir. Pazar münasebetleri az inkişaf etmiştir.(…) Dersim’de yetişen mamulleri, (…) Elaziz veya civar pazarlara pek cüzi miktarda indirirler. Bu ticaret de daha ziyade yerli ağaların alış verişle uğraşan taife-i celebinin elindedir. Dışarıdaki tüccar veya celep oraya mal gönderemez yahut oradan mal ve davar toplayamaz. Çünkü daima soyulur. Yabancı tüccarın, soyulmadan burada alışveriş edebilmesi için muayyen mıntıkalara hakim aşiret reislerine, beylere adeta bir ‘yer bastı‘ parası vermesi gerekir. (…) Bütün aşiretler silahlıdır. Silahlı kuvvetler aşiret reisinin emri altındadır. (…) Derebeyliğin en iptidai şekilleri burada devlet nüfuzunun ve idare aparatlarının kurulmasına engel olmuştur. (…) Dersim’de talan ve plaçka (7) pek tamim (8) etmiştir. Plaçkacılık yapanlar, ağanın namına iş görürler. Soygunculuk aşiretler arasında olduğu gibi Dersim’e civar kazalara da baskınlar yapılır. (…) Aşiretler kendi aralarında şiddetli kan davaları güderler. Birbirlerini talan etme yüzünden pek çok çarpışırlar. Fakat bütün bunlar tamamen harice karşı, hükümet kuvvetlerine karşı aşiret reisleri daima birleşirler. (…) Dersim şimdiye kadar hiçbir zaman doğru dürüst hükümete ne asker ne de vergi vermiştir. Vergi ve asker daima ağalar ve şeyhler vasıtasıyla ve muayyen pazarlıkla ‘kesim‘ (9)şeklinde alınmıştır. Vergiyi ‘kesim’ şeklinde vermek, asker vermemek, silah vermemek, eşkıyayı himaye etmek ağanın menfaatine göre olmuştur. Ağa, bey köylüden halktan istediği gibi istediği kadar vergi topluyor. O asker kaçağını kendisine müsellah(10) fedai yapıyor. Eşkıyayı taşıyor. Çünkü bu kuvvet onun için bir gelir menbaıdır.(11) (…)

TKP yetkilisine göre, Dersim’de halk ağaların, beylerin, şeyhlerin, mirlerin tahakkümü altındadır ve kapkara cahildir. Seyitler, (12) binbir türlü hurafeyle, kör inançlarla halkın kafalarını doldurmuşlardır. (…) Dersim ne 1925 mürteci Şeyh Sait isyanına ne de 1930′daki irticai Ağrı hareketine iştirak etmiştir. Dersim’de patlak veren isyanların pek çoğu, ya bir vergi tahsildarını vurmak, ya asker kaçağı toplamak isteyen jandarmaya ateş etmek, yahut soygunculuk yapan eşkıyayıtedip etmek için gönderilen hükümet kuvvetleriyle çarpışmak yüzünden çıkmıştır. (…) Bu hallerin hepsinde ağa ile halk, beyle köylü daima bir olabiliyor; aşiretler hükümete karşı tek cephe kesilebiliyor. Fakat her seferde bu biçare birleşmeler, fakir dairesiyle halkın kötülüğüne olmuştur. (…)

Derpiş edilen idari tedbirlerle Dersim’de mektep, yol, köprü, kışla ve sık sık karakollar kurulmaya, askerlik ve vergi işleri sıkı tutulmaya başlandı. Dersim şeyhleri, beyleri, aşiret reislerini batı vilayetlerine yerleştirmek işine girişildi. Hatta bunların bir listesi hazırlandı. (…)

Ardından hükümetin Meclis’ten çıkardığı aşiret yapısını kaldırmaya yönelik kararları sıralayan TKP ve Komintern yetkilisi, bu suretle Dersim aşiret reislerinin elinde bulunan halkın malının tapu idareleri tarafından tespite başlandığını ifade eder. Marat’a göre Dersim İsyanı’nın esas sebebi de burada yatmaktadır.(…)

Dördüncü Ordu Müfettişliği’nin icraatına karşı, halk içinde şu şiarları yaydılar: ‘Ey Dersimliler! Nasıl oluyor da sizler üç yüz seneden beri kimseye teslim olmadığınız halde askersiz, leşkersiz (13) sakin Hüseyin Abdullah Paşa’ya teslim olursunuz. Hükümetin elinde asker yoktur. Hem hükümet buraya asker sevk etmeye kalkışırsa İngiliz ve Fransızlar derhal ilanı harp edecekler ve bizi kurtaracaklar. Araplar da bizimle beraberdir.’ (…)

Marat isyanla ilgili şu satırları kaleme almıştır: İlk kıvılcım Nisan’da çıktı. Şeyh Hasan kolunun başı ve Koçuşağı’nın reisi Seyit Rıza’nın adamları ‘İn’ karakolunu basıyorlar ve beş askeri öldürüyorlar. Bu sırada köprüyü de yıkıyorlar. (…) Vaziyet bu şekli alınca, hükümet Dersim’de tam bir operasyon harekatı yapmaya karar verdi. Elaziz garnizonu bütün cüzitamları(14) da Dersim üzerine sevk edildi.(…) İsyancılar etrafına 700 kilometrelik bir çember vücuda getirildi. Harekata tayyara filosu iştirak etti. (…) İsyancılar son çıktığı yerler: 1. Kutu Deresi (Burada 3000 kişilik silahlı bir grup oluşturuldu.) 2.Subtanbaba Dağı (Buralarda ise yaklaşık 7000 kişilik silahlı gruplar bulunmaktadır.) 3.Kızılbağ (Buralar yüksek, sarp, yalçın ve geçilmesi zor yerlerdir. Haziran’akadar bu yerlerde çarpışan asilerin yekunu 10.000′i buluyordu.

Yani mürteci Dersim beylerinin kaldırdıkları irtica isyanında Kürt köylülerinin, Dersimli fakir ve emekçi halkının; asker Türk köylülerinin ve halkının kanları akmıştır. (…)

Ayrıca TKP, başka bir raporunda Dersim İsyanı’nın ezilmesini İsmet Paşa hükümetinin feodal gericiliğe karşı en büyük zaferi olarak yorumlamıştır.

Sovyet tarihçi Dr. S. Zavriyev  ise Dersim isyanının bağlarının Suriye’ye kadar uzandığını ve emperyalist devletler tarafından kışkırtıldığını ifade eder. (…) Yazara göre, Kürt ayaklanmaları antiemperyalist hareketi zayıflatmak için kullanılmaktadır ve bu sebeple de nesnel olarak gerici  bir rol oynamaktadır.(…)

Prof.Dr.A.F. Miller, isyan sebeplerini ele alırken, (…) ‘Bölgede yapılan reformlara karşı çıkılması ve Hatay meselesinden dolayı Fransızların kışkırtması temel sebeplerdir. Ayrıca vergi sisteminin bölgede düzene sokulması de isyanda rol oynamıştır.’ demektedir.

25 Temmuz 1948 tarihli Zarya Vostoka‘da çıkan bir değerlendirmede, Amerika’nın “Büyük Kürdistan” projesinin zengin petrol yataklarının olduğu Musul’u (Irak), Kırmanşah’ı (İran) ve Diyarbakır’ı kapsadığı ifade edilmektedir. Yapılan tahlile göre artık ABD, Kürdistan projesinde devreye girmektedir.” (15)

Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın “BOP’nde Diyarbakır bir yıldız olabilir” sözlerini hatırlatmak isterim…

Seyit Rıza‘yı kahraman yapmaya çalışan zavallıların da aynı projenin görevlileri olduğundan hiç kuşku duyulmasın. Kürt feodal ağaları, hiçbir şeyden haberi olmayan, kara cahil ve gariban Dersimlilerin erkerlerini hükümet kuvvetleri ile çarpışmak üzere dağlara sürmüş, kadın ve çocuklarını ise kendilerine siper ederek öldürtmüşlerdir. Tarihi gerçekler böyledir. O insanların ölümünden birinci derece sorumlu olan Kürt ağa ve beyleridir. Dersim’in kızlarının kaybolmasının sorumluluğu da bugün Seyit Rızalara iade-i itibar isteyenlerin dedeleri olduğu kanıtlanmıştır!.. Hiçbir şeyden haberdar olmayan Dersimli kadın ve çocuklara yaşatılan korkulardan üretilmiş anıları dinleyerek ve aktararak Dersim anlatılamaz. Devletin arşivinin de tek başına yeterli olamayacağı söylenebilir. O bakımdan komşuların ve iç isyanları kışkırtan devletlerin arşivleri birlikte incelendiğinde gerçekler ortaya çıkar. Nitekim başka bir bakış açısı ile daha önce kaleme aldığım iki yazıda görüşleri, Rus devlet arşivindeki belgeler doğrulamaktadır…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/2012/11/sevgili-ozan-ozgur-dogru/

 

(2)http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/2012/11/417/

 

(3)http://www.cemilcan.av.tr/s.173.htm 

(4) http://www.cemilcan.av.tr/s.175.htm

(5)Komintern:Komünist Enternasyonal

(6)1925 Şeyh Sait İsyanı, 1930 Ağrı İsyanı

(7)Plaçka: Çapul

(8)Tamim etme: genelleşme

(9)Kesim:Hazineye ait bir gelirin belirli bir bedel karşılığında verilmesi

(10)Müsellah:Silahlı

(11)Menba: Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer

(12) Seyit: Hz. Muhammet’in soyundan olan kişi

(13) Leşker:Ordu, asker

(14)Cüzitam:Askeri birlikler

(15) Mehmet Perinçek, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları (sy165-178)


 

BUNDAN BÖYLE SEÇİM MEÇİM YOK!..

chp

 

Habur rezaletinde olduğu gibi Türk halkı Oslo’da varılan mutabakatı da kabul etmiyor!.. PKK‘nın şehir yapılanması olarak bilinen KCK, “açlık grevi” ile hiç değiştirmediği siyasi taleplerine meşruiyet zemini hazırlama çabası içindedir. Kendileri için cezaevi koşullarının düzeltilmesini isteselerdi, bunu anlamak daha kolay olabilirdi. Onlar, öncelikle Apo’ya uygulanan “tecrit”in kaldırılmasını istiyorlar. Gerçekte 40 bin kişinin ölümünden sorumlu olan bir katile, “özgürlük” istiyorlar!.. “Kürtçe savunma”, “anadilde eğitim” için de aynı kararlılıkla direniyorlar!.. PKK’nın Meclis’teki uzantısı BDP’nin milletvekilleri de “açlık grevi”ne katılma kararı almışlar. Hükümet, zaten Oslo’da pek çok konuda PKK ile anlaşmaya varmıştı. Anlaşma konuları arasında, açlık grevine konu edilenler de var… Belli ki, “açlık grevi” ile toplumu hazırlıyorlar!.. 

Demek ki, toplum bölünmeye henüz hazır değil!.. 

Muhalefet ne yapıyor? MHP, AKP’nin dümen suyuna girmiş, kolay kolay da kurtaracağa benzemiyor. Bahçeli, kaderini Erdoğan’ınkine bağlamış, el ele tutuşmuş yürüyorlar!.. Anlayacağınız MHP‘den umut yok!.. Y-CHP‘ye gelince, Kılıçdaroğlu, “Anadilde eğitim” konusu hariç, PKK’nın diğer taleplerinin kabul edilmesine sıcak bakıyor! Atatürk’ün partisi, PKK’nın avukatı Sezgin Tanrıkulu’nun peşine takılmış, bir bilinmeze doğru yol alıyor! Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaret ettikten sonra, söylenen sözler ise, yenilir yutulur gibi değil!.. 

Sorulan bir soru üzerine Kılıçdaroğlu:”Anadilde eğitime toplum henüz hazır değil” demiş. Ona göre, toplum hazır olunca sorun yok, anadilde eğitim yapılabilirmiş. Başbakan’a göre, Türk milleti 27 ayrı etnik gruptan oluşuyor. Bizimkine göre, 27 ayrı dilde eğitim ve öğretim verilebilirmiş. Devlet daireleri ve üniversitelerde 27 ayrı dilden eğitim verildiğini düşünün. “Toplum hazır” olduktan sonra, Y-CHP‘ye göre sorun bitiyormuş!.. Böyle bir şey gerçekleşince; ulusal bütünlükten, devletin üniter yapısından söz etmek mümkün olabilir mi? Hazret bunu hiç düşünmemiş galiba… 

Bir ülkenin, bir tek mermi atılmadan, sadece dil üzerinden parçalannması böyle oluyor anlaşılan… 

Diğer yandan, “Büyükşehir Yasası” ile 29 eyaletin alt yapısı hazırlanıyor. “Bölünme Anayasası”na verilen katkı da aynı amaca hizmet ediyor elbette. Bugünlerde Y-CHP‘nin tek derdi, “Büyükşehir Yasası” ile Ümitköy ve Çayyolu’ndaki bazı semtlerin, Etimesgut ve Çankaya ilçelerine bağlanmış olması galiba. Bu değişiklikle, 44 bin CHP‘li oy, Yenimahalle’den kopartılacakmış!.. MHP’lilerin ağırlıkta olduğu Çayyolu ve Alacaatlı Köyü, yine MHP‘nin Belediye Başkanlığını kazandığı Etimesgut İlçesine bağlanıyormuş. CHP‘lilerin ağırlıkta olduğu Konutkent ve Yaşamkent mahalleleri ise, aynı şekilde CHP‘nin Belediye Başkanlığını kazandığı Çankaya’ya bağlanacakmış! Pratikte bu mahallelerin seçmeninden seçme hakkı alınmış gibi. Aslında bu tür düzenlemelerle; rejim değişikliğinin temelleri atılıyor, başkanlık sistemine geçiş yolu hazırlanıyor, ülke bölünmeye doğru sürükleniyor, kimsenin umurunda değil!.. 

Y-CHP‘nin tek önceliği kaybedilme olasılığı belirmiş bir ilçe belediyesi!.. 

Demek ki, toplumu bölünmeye hazırlamakta, Y-CHP’nin de üzerine aldığı bazı görevler varmış!.. Bu işe bizim “Brutuslar” ne diyor, doğrusu çok merak ediyorum… Ana muhalefet partisi, ülkenin eyaletlere bölünmesinde hükümetten daha hevesli gibi!.. Genel Başkan Kılıçdaroğlu, vaktiyle “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun CHP‘li üyelerinden, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ruhunun yeni anayasaya yansıtılmasını istemişti. Genel seçimler öncesinde de, iktidara geldiğinde bu sözleşmenin çekince konulmuş bütün maddelerini imzalayacağını söylemişti. Böylece ikinci İsrail’in ülkemiz içerisinde kurulması için şart gözüken “toplumu hazırlama” görevini fazlasıyla yerine getirmiştir!.. 

Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, “Büyükşehir Yasası”nın bir adım sonrası, Sevr‘in Lozan’da atıldığı çöp kutusundan çıkartılarak, yeniden duvara asılmasıdır… 

Görünüşe bakılırsa, bundan böyle ülkemizde seçimler de yapılmayacak!? KHK‘ler ile belediye başkanları atasınlar bu iş tamam olsun. Nasıl olsa, yasal düzenlemelerle oyları yığınlar halinde, ihtiyaç duydukları yerlere taşıyabiliyorlar!.. Zaten milletvekili seçimi için de tek seçici Erdoğan değil miydi? Demokrasinin en önemli aracı olan “genel seçimler” ve “halk oyu”na başvurmak, ortadan kaldırıldıktan sonra, boşuna yere neden masraf yapalım. Varsın milletvekilleri gibi belediye başkanlarını da başbakanımız atasın!.. 

Bunca hizmetlerinden sonra, herhalde bir Çankaya Belediyesi’ni de Kılıçdaroğlu’na bırakır!..

Av. Cemil Can

 

YAŞASIN TGB’NİN KAĞNILARI,YAŞASIN CUMHURİYET!..

tgb

Abdullah Gül, sadece sağcıların Cumhurbaşkanıolduğunu ispatladı. Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken ve anayasaya bağlı kalacağına yemin eden Gül, yeminine sadık kalmadı. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları kapsamında Meclis’te grubu bulunmayan partiler arasında “ayrıma” giderek, 29 Ekim’de vereceği resepsiyona sadece Saadet Partisi, Demokrat Parti ve Büyük Birlik Partisi’ni çağırırken, DSP, İP, ÖDP ve TKP gibi sol görüşlü partileri davet etmedi!..

İki kişiden biri şaşkın, diğeri “Öyle kazana böyle lahana” diyor!..

Van’daki depremde yıkılan okulların yerlerine yenileri yapılırken, bu okulların çoğunun adları da değiştirildi. Erciş’te Atatürk İlköğretim Okulu‘nun yerine yaptırılan okula, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın annesi Tenzile Hanımın adı verildi. (1)Atatürk adının kaldırılması ve yerine Tayyip Erdoğan’ın annesi olmaktan başka hiç bir özelliği olmayan Tenzile Hanımın adının verilmesi iki kişiden birinde ikinci şaşkınlığı yaratmış!..

İki kişiden diğeri “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” demiş!..

Aydınlık Gazetesi’nin Pazar günü attığı:”93 YIL SONRA DA AYNI KARARLILIK” başlığı altındaki 29 Mayıs 1919 tarihli Kurtuluş Savaşı Gazetesi”nin ön yüzündeki haber, iki kişiden birinin suratına ağır bir şamar gibi indi!.. Milliyet Gazetesi logosu altında “KALK UYAN YOKSA ARDI HİCRANDIR” uyarısı iki kişiden birini tam olarak uyandıramadı ama “İstanbul hükümeti, mitingleri yasakladı. Mustafa Kemal’in : ‘Mitingler devam edecek’ şeklindeki sözleri etkili bir çağrışım yaptı! 93 yıl önce Damat Ferit, Yunan işgaline karşı mitingleri yasaklayarak, halkın haklı ve meşru tepkisini dizginlemek istemişti. Bugün aynı görevi Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli yerine getiriyor!”..

Ne garip değil mi?..

İki kişiden diğeri, “Tarih tekerrür etmez ama bu kadar da benzerlik olmaz” diyor!.. İki kişiden birinin ise başı yine önünde, “savunma” hazırlıyor!.. Hata yaptığını kabul et be adam!Ne olur sanki! Yakında hatanı düzeltme imkanı da gelecek önüne, o zaman gereğini yaparsın!.. “Zararın neresinden dönersen kardır” diyen iki kişiden diğeri, ekliyor: “En büyük hatayı yap ama en küçük hatayı savunma!..”

ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı, Suriye ve PKK gündemiyle, planlama çalışmaları kapsamında Türkiye’ye asker gönderdiklerini açıklamış. Genelkurmay Başkanlığı’mız tarafından yapılan açıklamada:Türkiye’de İncirlik‘tekiler, Malatya Kürecik’tekiler ve Amerikan Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) kapsamında görev yapanlar dışında ek olarak ABD askeri bulunmadığı belirtmiş… Bu iki açıklama ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin, PKK ile mücadele için Ankara’ya örnek olarak Bin Ladin‘i yakalarken kullandıkları yöntemini önermesi haberi ile birlikte değerlendirildiğinde; sanki ABD askerlerinin Türkiye’ye gelme sebebi PKK ile mücadele etmekmiş izlenimini veriyor. İki kişiden biri, nedense askeri operasyonlarda bile komutanın ABD’ye geçtiğine inanmak istemiyor!..

İki kişiden diğeri: Biraz daha bekleyelim gerçeği çıplak gözle göreceğiz. ABD hiç bir zaman PKK’ya karşı operasyon yapmayacağı gibi, TSK’nın Kandil’e gitmesine de izin vermeyecektir!.. Zira PKK, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için alet çantasına koyduğu bir vazgeçilmezidir. “Halep oradaysa arşın buradadır!..”(3) diyor!..

Zaten ABD’li yazar Webster Griffin Tarpley, ABD’nin aylarca Suriye’li teröristlere silah gönderdiğini, silahların da “İncirlik Üssü üzerinden” geldiğini belirtmiş…(4) Bu açıklama karşısında bizim Genelkurmay keşke susmayı tercih etseymiş!..

Dilerseniz bu hafta sözü fazla uzatmayalım. Gelin düşelim TGB’nin peşine ve Pazartesi erkenden Birinci Meclis’in önünde yerimizi alalım. Safları biraz daha sıklaştıralım… Böyle gidersek bir sefer daha kağnılarımız düşmanın kamyonlarını yenecek!..

Biz bize yakışanı yapalım!..

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe‘si ile “Bursa Nutku”nu tam ve doğru olarak anlayıp, yaşama geçiren ve her biri birer Atatürk gibi davranan TGB‘li gençleri bu vesileyle bir kez daha kutluyorum!..

Umarım bizim gençlik kolları da TGB‘lileri örnek alırlar ve en kısa süre içerisinde Türk ulusuna karşı görevlerini yapmak üzere harekete geçerler!..

YAŞASIN CUMHURİYET!..

YAŞASIN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE!..

YAŞASIN TGB’NİN KAĞNILARI!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.cnnturk.com/2012/guncel/10/16/ataturk.okulunun.ismi.tenzile.erdogan.oldu/680859.0/index.html

  2. http://www.aksam.com.tr/pkkya-karsi-bin-ladin-konsepti–144751h.html

  3. http://www.fikrabul.com/fikrabul/no/3223/halep-oradaysa-arsin-burada-.htm

  4. http://haber.sol.org.tr/dunyadan/turkiye-suriye-sinirinda-trafik-polisi-gibi-calisan-cia-ajanlari-var-haberi-61522

 

KİNDAR NESİL!

hilmioğlu

Kılıçdaroğlu, TSK’daki ulusalcı subayların tasfiye edilerek karşıdevrimin yapılması projesinde kendisini CHP genel başkanlığına getiren güçlerle (ABD-AB) anlaşmıştır. Muhtemelen kendisine AKP’nin itibar kaybederek iktidardan düşmesi halinde, desteklenerek iktidara getirileceği sözü de verilmiştir. Ne yazık ki, bu “mavi boncuğa” pek çok CHP’li de inandırılmıştır… ABD’nin desteği ile iktidara gelen bir CHP, tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist çizgisinde kalabilir mi? Elbette ki kalamaz. Bu durumdaki CHP’ye Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın CHP’si de denemez tabi!.. Ya da Kılıçdaroğlu, son derece cahil ve yeteneksiz bir adamdır da etrafındaki işbirlikçiler tarafından kullanılıyor!..

Her iki halde de Kılıçdaroğlu Atatürk’ün koltuğuna yakışmıyor!..

Kılıçdaroğlu Fetullah Gülen’e hayranlığını her fırsat bulduğunda dile getiren Muhammet Çakmak’ın danışmanlığından hangi konularda yararlanır, bunu çok merak ederim. Bir kez olsun kendisine övgü sözleri söylemiş değildir. Böyle densiz birini CHP’nin “akıl hocalığı” makamında tutmasının bir nedeni olmalıdır? Çakmak, CHP tabanına Fetullah Gülen‘i sempatik göstermekle görevlidir!.. Başka da hiç bir işe yaramaz…

CHP’nin ana ekseninden kaydırılması üzerine; hiç bir karşılık beklemeden CHP’nin iktidara gelmesi için canla başla çalışan milyonlarca partili, adeta kişilikleri ile bütünleştirdikleri partilerine, oy verip vermeme hususunda tereddüt yaşamaya başlamıştır. 10 yıldır iktidarda bulunan, halkın mutluluk ve refahı için hiç bir icraatı bulunmayan AKP iktidarı karşısında, her geçen gün erimenin nedeni, bu eksen kaymasından başka bir şeyle açıklanamaz. Y-CHP karşıdevrimi destekleyerek, kendi ayağına kurşun sıkmıştır. Şimdi 29 Ekim‘de Birinci Meclis’in önünden başlayacak olan yürüyüşteCumhuriyet’i anma törenlerine katılması bu erimeyi geriye döndüremez. TGB‘nin düzenlediği böylesine anlamlı bir etkinliğe katılmak, CHP’ye hiç mi hiç yakışmıyor. Bu mitingi Türkiye çapında anamuhalefet partisi olarak, CHP’nin düzenlemesi gerekirdi!.. İşçi Partisi’nin bayrağı arkasına CHP’yi takmak “zevahiri kurtarmak” içindir. Kurtulamaz!.. O zaman adama; “Siz ayrı bir parti misiniz, yoksa İşçi Partili misiniz?” diye sorarlar. Denebilir ki, Kılıçdaroğlu’nın, genel başkanlığa geldikten sonra yaptığı tek doğru iş TGB’nin düzenlediği bu etkinliğe katılmaktır…

Y-CHP’nin karşıdevrimi desteklediği ve direnç gösterecek dinamik güçleri “dizginlemekle” görevlendirilmiş olduğu açık seçik ortaya çıkmıştır!..

Atatürk Cumhuriyeti’nin temel taşlarını yerinden oynatan yasa ve anayasa değişikliklerinin sadece “magazin” konusu olacak yönlerini eleştiren ve işin esasına yönelik etkili bir karşı duruş yapmayan Y-CHP, bu tutumuyla aslında “görevini” yapmış ve iktidarı desteklemiştir. Belki MHP Genel başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı kadarını yapamamıştır ama sonuçta iktidara payanda olma işlevini yerine getirmiştir. Y-CHP, Cumhuriyet rejimini koruyacak olan TSK’nin “ulusalcı” subaylarına karşı kurulan komployu “Orduyu darbecilerden temizleme” zırvasıyla görmezden gelmiştir!.. Belki ordu da darbe heveslilerinden kurtulmuştur ama asıl, emperyalizm önünde bir kale gibi dikilen Atatürk’ün ordusundan kurtulmuştur!.. Sonuçta TSK emperyalizme karşı bir ordu olmaktan çıkartılmış, emperyalizmin hizmetine sunulmuştur. Bu durumun birinci derecedeki sorumlusu iktidar ise, ikinci derecedeki sorumlusu da Y-CHP yönetimidir…

Y-CHP’nin görevleri arasında “Silivri Hukuku”nu meşru göstermek olduğu için tutuklu bulunan CHP milletvekillerinin bile “suçları nedir?” sorusunu etkili bir şekilde kamuoyunun önüne getirip soramamıştır. Örneğin, Prof. Dr. M. Haberal‘ın sorgusunda sorulan ve daha sonra kitapçık haline getirilen 180 soru içerisinde, iddianamede suçlandığı “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlaması ile ilgili bir tek soru sorulmamış olmasını halka anlatmamıştır. “Biz yargılanmasınlar demiyoruz…” cümlesi ile başlayan, aldatıcı ve özel görevli mahkemeleri meşrulaştıran, ikinci dereceden eleştiriler, hep karşı tarafın işini kolaylaştırmıştır. Aynı tutumu M. Balbay‘ın davasında da görmek mümkündür.

Son olarak Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu‘nun, oğlunun ölümü nedeniyle “timsah gözyaşları” dökülmüştür. Y-CHP’nin bu konudaki söylemi, AKP’nin ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olduğu için kaldırdığı bu mahkemelerin kaldırılma gerekçesinden dahi çok geride kalmıştır. Fatih Hoca’nın cenaze nedeniyle geldiği evinden gece alınıp, Sincan F Tipi Cezaevine gönderilmesine verilen tepki de parti tabanının gazını almaya dönük ve içerikten yoksundur. Bu durumu zorunlu hale getiren yasal mevzuata karşı CHP ne yapmıştır? Hiçbir şey!!!… “Tam bir vicdansızlıktır. Bu kararı veren yargıçta vicdan var mı, insan sevgisi, evlat sevgisi var mı?..” sözleri, bir işe yaramamaktadır…

Şimdi şikayet edilen bu hukuksuzluğu ve vicdansızlığı meşrulaştıran Y-CHP yönetimi değil midir?

5 yıldır hak hukuk tanımayan özel yetkili savcılar ile özel görevli mahkemelerden “adalet” bekleyen Kılıçdaroğlu değil mi? Orduyu darbecilerden temizleyeceklermiş! Gerekçeye bakar mısınız? Emperyalistlerle el ele, emperyalizmi dünyada ilk defa yenen bir orduyu “darbeci”lerden temizleyeceklermiş!.. Bu dediğinize çocuklar bile inanmaz!.. Fatih Hoca soruyor: “3,5 yıldır suçumu soruyorum, yanıt vermiyorlar” diyor… Anamuhalefet partisi olarak bu soruyu kaç kere sordunuz? Kılıçdaroğlu CHP’nin başına hiç yakışmıyor!..

Fatih Hoca’nın oğlunun cenazesi için geldiği evinde kalmasına izin vermeyen hükümettir. Bunun lamı cimi yok. Bu ne biçim kin ve intikam duygusudur ki, sönmek bilmiyor!.. Odatv davası sanığı Doğan Yurdakul ile Ergenekon davası sanıkları Dursun Çiçek ve Mehmet Haberal cenaze için izin istediklerinde geceyi evlerinde geçirmişlerdi!.. O tarihten sonra mevzuatta(1) bir değişiklik olmadığına göre,bu çifte standardı “kindarlık”tan başka bir kelime ile açıklamak mümkün mü?..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’nu 116. maddesinin 4. fıkrası: “İkinci ve üçüncü fıkraya göre izin verilen tutuklunun, izin süresi içinde gece konaklaması gerektiği takdirde, bulunduğu yerde bulunan ceza infaz kurumunda, bulunmaması halinde ise kolluk tarafından güvenli görülen yerde kalır”

 

 

AHMAKLAR VE HAİNLER

ss

20 Temmuz 1974 sıcak bir yaz günüydü. Türk ordusu saat 6:05′ten itibaren “Ayşe tatile çıkabilir” komutu ile Kıbrıs’a havadan indirme ve denizden çıkarma yapmaya başlamıştı. Türk paraşütçüleri Lefkoşa’nın kuzeyine, Hamitköy – Gönyeli ve Pınarbaşı bölgelerine inmişti. Aralarında çocukluk arkadaşım Aydın da vardı. Vahit Amca, bir kır kahvesini işletiyor ve transistörlü radyosundan ajansı dinliyordu. İşaret parmağını dudaklarına götürüp “susun” işareti yaptı bize. Birlikte haberleri dinlemeye başladık. Harekat başarılıydı. 18′li yaşların heyecanı ile bir nara atıp, yumruğumu tavan tahtalarına geçirmişim. Yemin ederim, savaşın nedeni hakkında hiç bir fikrim yoktu ama çağırsalar güle oynaya savaşmaya giderdim!.. Doğruyu söylemek gerekirse, o sıcak yaz günlerinde, yüzümden ılık ter yerine cehalet akıyordu!.. İtiraf ediyorum!..

Şimdi aynı heyecanı yeğenlerimde ve etrafımdaki gençlerde görüyorum. Hiçbir şekilde nedenlerini sorgulamadan, savaşa gidip ölebilirler! İçişleri Bakanına göre “şehitlik” nasip işi ya, bizimkiler bu konuda kendilerini şanslı görüyorlar!.. Tavan tahtasına o yumruğu attıktan sonra, köprülerin altından çok sular aktı. 38 yılda edindiğim deneyimleri ve “analiz etme” yeteneğimi nasıl kazandığımı, yeni nesillere aktarmak istiyorum. Gençler belki de bana korkak diyecekler. Desinler anasını satayım, umurumda değil. Vaktiyle ben de önümdekilere öyle demiştim. Şimdi çok kararlıyım, son nefesime kadar bildiğim doğruları anlatmaya devam edeceğim…

Sevgili Gençler;
Sevgili Yeğenlerim:

Size verebileceğim en son derste; somutlaştırarak anlatacağım bilgileri kulağınıza küpe edinin. Bu bilgilerle çözemeyeceğiniz hiç bir sosyal problem kalmayacak. Buna yemin edebilirim!.. Telif hakkı falan, aklınıza bile getirmeyin, istemem!..

DÜNYAMIZDAKİ KIT KAYNAKLAR

Dünyanın en önemli enerji kaynağının petrol olduğunu biliyorsunuz herhalde. Doğalgaz ve petrolün elektrik enerjisini üretmek için çok gerekli bir yakıt olduğunu hatırlatmama gerek yok. Bildiğiniz gibi petrol, milyonlarca yılda oluşmuş ama onlarca yıl içerisinde tüketiliyor. Petrol ve doğalgaz kaynakları dünyamızda sınırlı olarak bulunuyor. Bir fikre göre, bu rezervler en fazla 50 yıl daha dayanabilirmiş. Yeniden petrol oluşumu, milyonlarca yıl süreceğine göre, bize bir faydası yok. Alternatif enerji kaynakları ise henüz bulunabilmiş değil. Bu nedenle süper devletler, kendi kıtalarının altındaki petrolü, alternatif enerji kaynağı bulunana dek kendileri için rezerv olarak tutuyor. Farkında mısınız bilmiyorum, dev petrol şirketleri kendi ülkelerinde değil, hep gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde petrol arıyorlar!..

Galaksimiz içinde başka dünya yok. Petrol ve doğalgaz gibi sınırlı maddelere ekonomide “kıt kaynaklar” deniyor!..

NİMETLER ADİL OLARAK BÖLÜŞÜLMÜYOR

Şimdi gelelim hayati öneme sahip olan bu kıt kaynakların bölüşümüne. Allah’ın dünyasında biz Allah’ın biricik kulları arasında, bu kaynakları adil ve eşit bir şekilde bölüşebiliyor muyuz? Cevabınızı biliyorum: Hep bir ağızdan “Hayır” diyorsunuz. Peki nedenini hiç düşündünüz mü?..

Bu bahse, burada şimdilik bir nokta koyalım ve size başka bir hususu anımsatayım:
SAVAŞLAR EKONOMİK NEDENLERLE ÇIKIYOR

İnsanlık tarihi boyunca çıkan savaşlarda; savaşan askerler ile onları savaştıran kralların, savaş sebepleri aynı mıydı? Savaşan askerler, genellikle tanrısal bir ödevin gereğini yerine getirmek için savaştıklarına inanırlar. Zaten krallar da yarı tanrı sayılırlardı. O nedenle onların emirlerinin dinsel bir yanı da vardı. Ölen askerler, kralların veya tanrıların onuru için savaşıp ölüyorlardı. Bu yaptıklarının karşılığını ise, ikinci yaşamlarında alacaklarına inanırlardı. Çok tanrılı dinlerde de ikinci yaşama inanılır. Aksi halde, ne diye ölenin en değerli eşyalarını yanında gömsünler. Değil mi? Şimdiki askerlerin durumu da pek farklı sayılmaz. “Şehitlik” payesini almak anlaşılan öyle kolay olmuyor! İçişleri Bakanımızın deyimi ile nasıp işi imiş. Nedense “şahadet” zenginlere pek nasip olmuyor!?..

Ya savaşa karar verenler; onlar neden savaş çıkmasını istiyorlar? Bu soruya verilecek olan yanıt, askerlerin neden savaştığı sorusuna verilen yanıt ile aynı değildir. Savaş kararını alanlar, savaş sebebi olarak; yer küremizdeki kıt kaynakları yağmalamak, stratejik öneme sahip toprakları ele geçirmek, ticaret yollarını kontrol etmek gibi hususları göz önünde tutarlar. Bu gibi savaş nedenlerinin yerini, çağımızda enerji kaynakları ile onların geçiş yollarını kontrol altında tutmak almıştır… Yani bizim Mehmetçikler “şahadet” şerbetini içerken, onları savaşa sürükleyenlere dünyanın en önemli nimetlerini bırakmış olacaklardır!.. Bu gerçek, insanlık tarihi boyunca hiç değişmemiştir! Tarihte etnik veya dinsel nedenlerle savaşların çıktığı şeklindeki söylem, palavradan ibarettir!.. Bu değerler, sadece savaşacak olan askerleri motive etmek için kullanılmıştır. Ölümden sonra bir yaşam olmadığına inanan askerleri, kralların onuru için savaştırmak ve ölüme göndermek öyle kolay mı? O bakımdan, ölümden sonraki yaşam, hem çok tanrılı dinlerde hem de tek tanrılı dinlerde vardır!.. Aksi halde haçlı seferlerindeki askerleri kimse ölüme gönderemezdi!..

Buraya da bir nokta koyalım ve son bir tespit daha yapalım:

CEHENNEM’İ BU DÜNYADA YAŞAYABİLİRİZ

Bu temel bilgilerden sonra, şimdi de bir gün petrolün tükendiğini düşünün. Petrol ürünleri ile çalışan; otomobiller, uçaklar, trenler, gemiler, fabrikalar, elektrik santralleri, makineler ve bunların kullanıldığı bilumum sanayi kollarının kapılarına aynı gün kilit vurulur. En basitinden, evinizdeki buzdolabındaki yiyecekler bile bozulur. Elektrikleriniz kesildiğinde, yaşamınızın ne hale geldiğini bir düşünün. Aynı anda işinizden de olursunuz. Yer küre üzerinde yaşayan insanların büyük çoğunluğu için dünyada Cehennem yaşanmaya başlar!.. 2012 yılının ilk 8 ayında, toplam ihracatımız 90 milyar dolar iken, tek başına enerji ithalatımız, ihracatımızın yüzde 44′üne yaklaşmıştır. Yani tırmanıp 39.3 milyar dolara dayandı. Bir anda bu ithalatın sıfırlandığını düşünün!.. Yandık ki ne yandık!..

Toprakları altında bir süre daha yetecek kadar rezervi olanlar için sorun yoktur elbette. Belki de gelecek nesillerine alternatif enerji kaynağını bulup bırakabilecekler. Diğer insanların açlıktan veya var olan nimetleri paylaşamadıkları için çıkan savaşlardan ölümleri, umurlarında bile değildir. Hatta birbirlerini bir an evvel öldürsünler de dünya nüfusu azalsın diye, onlara bedava silah bile verebilirler!..

Türkiye’nin 2011′deki ham petrol ithalatının 18.1 milyon ton olduğunu, bu miktarın; yüzde 51′inin İran’dan, yüzde 17′sinin Irak’tan, yüzde 13′ünün Rusya’dan, yüzde 11′inin Suudi Arabistan’dan, yüzde 1,5′inin Suriye’den, binde 6′sının İtalya’dan ve binde 4′ünün Azerbaycan’dan gerçekleştiğini duydunuz mu? Peki bu ülkelerle olan ilişkilerimiz akıllıca ve dostça mı yürüyor? Petrol bitmeden de bize Cehennem’i yaşatabilirler!..

Buraya kadar yapılan tespitlere hiç birinizin itirazınız yoktur sanıyorum…

Yaşamakta olduğumuz çağda, çıkartılan savaşların tümü bu anlatılanlarla uyumludur!..

KULLANILMAK KARDEŞİN KARDEŞİ ÖLDÜRMESİ İLE BAŞLAR

Sonuçta söylemek istediğim şudur: Tarih boyunca güçlü olan devletler, zayıfların doğadan gelen payları ile doğuştan gelen haklarına el koymak için, akla gelmedik entrikalara başvuruyorlar. Bilim dilinde buna “dış siyaset” diyorlar. Günümüzdeki savaşlar geçmiş yüzyıllardaki gibi tekrar etmiyor elbette. Strateji ve taktiklerde ufak tefek farklılıklar var. Ülkeleri doğrudan işgal etmek daha az görülüyor. Buna gerek de kalmamış zaten. Ülkeleri kendi askerlerine işgal ettiriyorlar! Çünkü, Mehmetler varken, Coniler petrol için ölmek istemiyorlar. Biliyorlar ki, yöneticileri onların yerine ölecek insanları bir şekilde bulabilirler. Buluyorlar da. İyi yönetici olma kriteri buna göre değişmiş artık. Bu konuda tipik örnek: “Arap Baharı”nda yaşananlardır. Ölenler de öldürenler de gerçekte birbirinin kardeşi sayılır. Hepsi de Müslüman olarak tanınırlar. Irak’ta Afganistan’da, Libya’da yaşananlar da pek farklı değil… Sömürgeci devletlerin askeri olmaya ne de hevesliyiz! Efendilerimiz, sadece “şehit” olma sebebimizi değiştirmişler. Bundan böyle “kralların onuru” yerine, “vatan” uğruna öleceğiz… Üstelik bizim vatanımıza karşı somut ve yaklaşan bir tehdit yok iken…

ÜLKEMİZİN BÖLÜNME PLANINDA ROL ALIYORUZ

Belli ki, ABD ve AB, Rusya’nın Suriye’deki radar üssünü ve hava savunma sistemlerini yok etmeden, Ön Asya’ya doğru ilerleyemiyor. O bakımdan asker bir milletin, karadan Suriye’ye saldırması gerekiyor. Asker millet kimmiş acaba? Ancak bir “asker millet” Esat rejimini düşürebilir. Sömürgecilerin yolları da öyle açılabilir. Allah aşkına bu kirli savaşta ölenler “vatan için” mi ölmüş olacaklar? Aynı planın bir başka parçası; Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgesi’nin ülkemizden koparılıp, emperyalist ülkelere bağımlı, bekçi devletler oluşturulması için ayrılmış olması değil mi? Bu planın uygulanmasında en önemli iki unsur; hiç kuşku yok ki, Barzani’nin peşmergeleri ile PKK terör örgütünün militanlarıdır. Zaten PKK, Barzani’nin kontrolündeki topraklarda konuşlanmıştır. PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapmamıza ABD neden izin vermiyor? Biliyorsunuz bu özlü sözü, Genelkurmay Başkanımız söylemiştir! Barzani yıllar önce değil bir Kürt’ü, bir kediyi bile T.C.’ye vermeyeceğini söylememiş miydi?..

Başka bir şekilde anlatayım dilerseniz; PKK, militanları ABD’nin elindeki bir kalaşnikov ise, Barzani’nin peşmergeleri uçak savar silahı gibidir… İşte biz geçen pazar günü o “büyük kongrede” bu adam için “Türkiye seninle gurur duyuyor” demişiz!.. Elindeki silahı bırakmadan, koca Türkiye Cumhuriyeti’ni, Oslo’da yarım kalan görüşmelere davet eden PKK ile bir an için hükümetimizin anlaştığını düşünelim. Askerlerimizi öldürmeyeceklerini garanti mi edecekler? O halde neden silah ellerinde? Gerçekten anaların göz yaşları duracak mı?.. Kürtlerin istediği bu kadar mıydı sadece?.. Kürtler özetle; “Doğu’yu bize verin, Batı’da kardeşçe yaşayalım” demiyorlar mı? Batı’da kardeşçe yaşayabileceğimize göre, Doğu’da buna engel olan nedir? Demek ki, işin içinde başka işler var!.. Bu sorunun doğru yanıtını, en kalın kafalı biri bile “petrol” ile ilgili anlattıklarımdan çıkartabilir!.. Bir de kullanılmayı alışkanlık haline getirenlerimiz olmasaydı!..

Büyük Ortadoğu Projesine göre, Kuzey Irak’ta kurulan “Kürdistan”, Güneydoğu’muza doğru genişleyecekmiş!.. Diyarbakır yıldız şehir olacakmış! Anlaşılan ABD’ye Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak için bir tek İsrail yetmiyor. Bu defa petrol ve doğalgaz kaynakları ile geçiş yollarını bekleyen, ikinci bir bekçi devlete (İsrail’e) ihtiyaçları var. Kürtler, gönüllü olarak bu işe talip… Biliyorsunuz Beyaz Saray’a kadar gidip, bu büyük proje içinde rol istemişlerdi! Bugün için sömürgecilerin önünde tek engel kalmış; o da arkasına Şangay İşbirliği Örgütü’nü (Rusya, Çin, İran, Kazakistan, Kırgızistan vb) alan Suriye’dir elbette. Suriye’deki rejimi düşürüp, orada yeni bir AKP iktidarı kurmadan, bu projeyi yürütmek zor görünüyor! Hatta imkansızdır da denebilir. Tuhaflığa bakın ki, bu kirli savaşta bir oğlu ölen baba: “Bir oğlum daha var, o da “vatan” uğruna feda olsun” diyebiliyor…

Çocuklarımız bu vatan için mi ölüyorlar acaba?..

DOĞRU ANALİZ YAPABİLİRİZ

Şimdi size doğru analiz yapma formülünü veriyorum ve bitiriyorum: Öncelikle dünyadaki “kıt kaynakları” hiç aklınızdan çıkartmayın! Onların hiç bir zaman adil olarak bölüşülmediğini de sakın unutmayın. Sömürgeci devletler, sömürdükçe daha çok güçlenirler. Güçlendikçe daha fazla sömürürler. Bu bir tarihi gerçekliktir. Sanırım, buna da bir itirazınız olamaz…

Emperyalistler, “düşünce kuruluşları” ve dünya çapındaki “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” getirme amacıyla kurulmuş gibi gösterilen; dernek, vakıf ve diğer kuruluşları ile kendilerine yeteri kadar işbirlikçi bulabiliyorlar. Örneğin; bizdeki Açık Toplum Vakfı ve TESEV o kuruluşlardan sadece iki tanesidir. Güçlünün yanında yer alma durumunu da göz önünde tuttuğunuzda, pek çok kişinin kendiliğinden emperyalistlere müracaat etme nedenini anlarsınız. Ne yazık ki, işbirliği yapanların çoğu bu iş için gönüllüdürler!.. En kurnazlarının iktidar olmasına yardımcı olunduğunda, emperyalizmin çıkarlarını ülkelerinin çıkarlarından daha üstün tutarlar. Böyle taahhütlerde bulundukları defalarca kanıtlanmıştır!.. Çoğu o ülkelerin vatandaşı olmak için can atıyorlar. Çifte vatandaşlık adeta sigortalarıdır!..

Örnek istersiniz, dilediğiniz kadar verebilirim!..

AHMAKLAR ÖNDE GİDERLER

Geldiğimiz noktada, savaş tamtamları çalanlar ile emperyalist ülkelere müracaat edip rol isteyenler, birbirlerinden çok farklı değillerdir!.. Birinci gruba girenler cahil ve ahmak olup, “asker” olmaya oldukça elverişlidirler. İkinci grupta yer alanlar ise doğrudan haindirler!..

Libya ve Irak’ta petrolün yağmasına engel olmaya kalkışan Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenleri biliyorsunuz. Bu katiller, CIA’nın uydurduğu “Ellerinde kimyasal silahlar var; komşuları için tehdit oluşturuyorlar” yalanı ile dünya kamuoyunu aldattılar. Ve bu iki ülkeye doğrudan saldırıp, kendilerine sorun çıkartan yöneticileri, üstelik de kendi halklarına “onursuz” bir şekilde öldürttüler. Emperyalistler, bu kirli savaşlarda ellerindeki eskimiş silahların tümünü kullanıp paraya çevirdiler! Savaş tazminatı olarak, onlarca yıllığına işgal ettikleri ülkelerin petrol gelirlerine el koydular!..

Bu noktada bizim gibi “müttefiklerin” adını “model ortak” değiştirip, suçlarına ortak ettiler. Haksız yere katledilen milyonlarca Müslümanın kanı bizim de ellerimize bulaşmıştır. Şimdi ise, bu soysuz yanımızı gösterenlere fena halde kızıyoruz!.. Ne yazık ki, Türk halkının yarısı aldatılıp, bir şekilde bu oyunun içine sürüklenmiştir. Sanki bizde çok varmış gibi, şimdi de Suriye’ye “demokrasi” ve “özgürlük” götürmeyi üstümüze vazife edinmişiz!.. Vicdanımızı bu sözlerle rahatlatamayız!.. Aynaya bakıp gerçek yüzümüzü görmeliyiz!..

Yaşananlardan ders çıkarmadığımıza mı yanalım? Her zaman kraldan fazla kralcıyız…

Dünyada ve Türkiye’de ne olup bittiğini PETROL VE DOĞALGAZ’a göre analiz etmeyi becerebilirsek eğer, “SURİYE İLE SAVAŞA HAYIR!” diyeceğiz!.. Akçakale’ye düşen bombayı da Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokmaya mecbur eden Yavuz ve Midilli gemilerinin Rus limanlarına attığı bombalara benzeteceğiz!..

Av. Cemil Can

“PAŞALAR DİLEDİĞİ KADAR KONUŞSUN”

balyoz-davasi

Balyoz Davası”nda karar açıklandı ama gerekçe hala yazılamadı. Kararı verenler ile gerekçeyi yazacak olanlar farklı olunca böyle sorunlar yaşanabiliyor. Gerekçe yürürlükteki hukuka uygun olacak. Bu nedenle, karar vermekten çok daha zordur… Özel Görevli Mahkemeler , TSK’nin 365 seçkin subayını, seçilmiş meşru hükümeti devirmek için “darbe yapmaya teşebbüs etmek”ten suçlu bulmuş !.. Hazırlıkların yapıldığı varsayılan 2003 yılında, eski Ceza Kanunumuz yürürlükteydi. 417′nci maddeye göre, bu suça teşebbüs etmenin cezası müebbet hapistir. Suç işlenirse, yargılama makamı suçu işleyenlerin koyduğu kurallara göre hareket edeceğinden, cezası yoktur demek yanlış değil. Garipliğe bakın ki, işlenirse suç olmayan eylemin, teşebbüs aşamasında kalması müebbet hapislik bir suçtur. Böyle bir tuhaflık ise bir tek bizde vardır!..

Mahkemenin kabulüne göre, sanıklar Erdoğan Hükümeti’ni düşürmek için ellerinden geleni yapmışlar, lakin ellerinde olmayan başka sebeplerle darbeyi yapamamışlar! Bu nedenle de 15 ile 20 yıl arasında değişen cezalara çarptırılmışlardır. Bu durumda ise, yasanın 61/2‘nci maddesi yerine 61/1‘nci maddesinin uygulanması ise ayrıca gerekçelendirmeye muhtaç kalmıştır… 

Bu yazıda yargılama sırasında yapılan hukuk ihlallerine değinecek değilim. “Dijital kanıtlar” denen CD’lerin sahteliği defalarca kanıtlanmış da ne olmuş? Sanıkların savunmalarının kısıtlanması ile lehlerine olan delillerin toplanmamış olmasına da bir şey demiyorum!? Çünkü bu yargılama bir karşıdevrim mahkemesinde yapılmıştır. Mahkeme kendi hukukunu yaratmıştır. Üzerinde durmak istediğim husus başkadır. Vicdanı kanının oluşmasında önemli rol oynayan zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman Paşa’nın, karardan sonraki konuşmaları dikkatimi çekti. Basından izleyebildiğim kadarıyla, bu davanın sanıkları ve sanık yakınları da bu iki paşanın yerli yersiz konuşmalarına çok içerlemişler. CNN Türk televizyonunda Enver Aysever’in Aykırı Sorular programına konuk olan Emekli Orgeneral Atilla Kıyat; “Özkök ve Yalman, mahkemeye gelip konuşmayan bu iki komutanımız lütfen beni bağışlasınlar ve bundan sonra ebediyen sussunlar” demiştir!.. 

Bence bu iki komutan daha fazla konuşsunlar!.. 

Konuşsunlar da darbeyi nasıl önlediklerini birinci elden öğrenelim. Öyle ya, “darbeci” generallerin ellerinde olmayan ve darbe yapılmasını engelleyen hareketleri onlar yapmışlar. Bırakalım anlatsınlar da onların ne olduğunu biz de bilelim… Neler yapmışlar da darbeyi engellemişler acaba, çok merak ediyorum!.. “Ergenekon Davası”nda 3 Ağustos 2012 günü tanık olarak dinlenen Hilmi Paşa’ya, sanık avukatları “Genelkurmay Başkanlığı görevinizde bir darbe girişimine tanıklık etteniz mi, böyle bir duyum aldınız mı?” sorusunu yöneltmişlerdi. Paşa gayet açık şekilde bu soruya “hayır” yanıtını vermişti. Darbe girişimine değil tanıklık etmek , böyle bir duyum bile almadığını söyleyen Özkök, darbeyi nasıl engellemiş olabilir? Başka şekilde söylersek; Özkök Paşa, sanıkların elinde olmayan bir fiil ile suçun işlenmesini hiç bir şekilde önlemiş olamaz!.. Daha sonraki açıklamalarında ise, bütün sanıklar için “Silah arkadaşlarımın hepsi tertemizdir” ifadesini kullanmıştı. 

Davanın bütün kurgusu bu iki paşanın darbeyi önledikleri varsayımına dayandığına göre, konuşmalarında fayda var. Susacaklar da ne olacak? Gerekçeyi yazacak hakimler, “Adil yargılama yapılmadı diyemem” diyen Hilmi Paşa’nın “Ergenekon Terör Örgütü” için “Kasaptaki ete soğan doğrayamam, var da diyemem yok da diyemem” şeklindeki sözlerinden nasıl yararlanacaklar göreceğiz!.. Paşa “Ergenekon Davası”ndaki tanıklığı ile gerçekte “Balyoz Davası”nı çökertmişti. Sanırım bu yüzden olsa gerekir, “Balyoz Davası”nda tanıklık yapmasından özenle kaçındılar. Aksi halde Paşa’nın bir çuval inciri berbat etmesi işten bile değildi!.. Özel Görevli Mahkeme’de bol miktarda “tankları” ve “topları” bulunan zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın da dinlenmesi gerekirdi. Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’ya konuşan Yalman’ın, “Darbeyi kim önledi” sorusuna verdiği, “Bilmem, Türk Ordusu tek kişi değildir. Tek Genelkurmay Başkanı da değildir. Ucuz kahramanlık kimseye yakışmaz. Türk Ordusu demek Kara Kuvvetleri Komutanlığı demektir. Hilmi Paşa’nın kaç tane tankı tüfeği vardı?” şeklindeki yanıt da başka bir gerçeği ortaya çıkartmış. Bu anlatıma göre, Kara Kuvvetleri envanterindeki silahları Genelkurmay Başkanı kendi emir ve komutası altında sayamıyor gibi. Bu duruma askeri disiplin içinde ne derler bilemiyorum ama garipsediğimi söylemeliyim. Öte yandan, Yalman Paşa’ya ikinci kez sorulan “Darbeyi siz mi önlediniz” sorusuna verdiği “Ben öyle demiyorum, iddianame öyle diyor” şeklindeki yanıtını ise, çok daha ilginç buldum. Bu nedenle mahkemede konuşmayan bu iki paşanın sürekli konuşmalarının yararına inanıyorum. Çünkü görünüşe göre, suçun işlenmesinde sanıkların elinde olmayan nedenleri yaratanlar onlardır!. O bakımdan onlara “Artık susun konuşmayın” deme yerine, “Dilediğiniz kadar konuşun” demek daha doğrudur. 

*** 

6 Haziran tarihli WikiLeaks belgesinde;ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson‘un gönderdiği “Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiki olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir” şeklindeki bölümü okuyan Kılıçdaroğlu, “Kendi ülkesini, kendi ülkesinin çıkarlarını korumayan adama hain denir” diyerek, Erdoğan’ı hainlikle suçlaması üzerine, hakkında 100 bin liralık manevi tazminat davası açılmış. Oslo görüşmelerindeki tavrı ve Yeni Anayasa ile ilgili işbirlikçi tutumu yüzünden, parti içinde saygınlığı iyice azalan Kılıçdaroğlu’na karşı açılan bu dava Erdoğan’ın attığı can simidi gibidir!.. Ayrıca ABD de Kılıçdaroğlu’nun yapay muhalefetinden memnundur. O bakımdan kolay kolay ondan vazgeçmesi düşünülemez. Bunu bildiği içindir ki, şımarıklığa devam ediyor. Kılıçdaroğlu, 2013‘te yapılacak yerel seçimlerde “ön seçim yapmayacağını” açıklaması ile göreve gelirken söylediği güzel sözlerin tümünü yalanlamıştır… “Parti içi demokrasiyi getireceği” vaadi ile CHP’lileri aldatan Kılıçdaroğlu’nun gerçek yüzü nihayet ortaya çıkmaya başlamıştır. Ön seçim yapılmamasını parti üye yapısının “sağlıksız” ve “kötü” olduğuna bağlayan Kılıçdaroğlu’na “CHP seçmeninin durumu nasıldır?” sorusunu kimse soramıyor!..

Metropoll’ün anket sonuçlarına göre, halka Gül ya da Erdoğan’dan hangisini istedikleri sorusu sorulmuş. Bu soruya CHP’liler arasında verilen yanıt şöyleymiş: yüzde 47,9 Gül, yüzde 4,6 Erdoğan ve yüzde 2 Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu, bu sonuçlara göre CHP seçmenine ne diyecek çok merak ediyorum. Bu insanlardan hangi yüzle yeniden oy istiyecek? İnsanda biraz utanma olur!..

BOP’un memuru Kemal Bey’in sözcüsü Hüseyin Aygün, şimdi de yeni bir cevher yumurtlamış: CHP kampının ikinci gününde “Ulusalcı, kafatasçılarla yürünmez” demiş. Kılıçdaroğlu ise CHP’de söylem birliği yok eleştirilerine “Her uzatılan mikrofona konuşursanız söylem birliği olmaz” diyerek daha da saçmalayıp Hüyesin Aygün’ü dahi yaya bırakmış!..Sanki konuşulmasa partide “söylem birliği” olduğu sonucuna ulaşılacaktı!..

Erdoğan’ı “hainlik”le suçlayan Kılıçdaroğlu, Oslo görüşmelerine destek vererek yurtsever olduğunu mu kanıtlıyor? Bu görüşmelerin sonunda varılacak olan yer; “özerklik” veya “federasyon” değil mi? Her ikisi de “Bağımsız Kürdistan”ın kurulması için bir aşamadır sadece. Devletsiz Uluslar ve Avrupa Ulusal Azınlıklar Derneği (Eurominority) ile Paris Kürt Enstitüsü’nün hazırladığı haritada Türkiye ikiye bölünmüş gösteriliyor. Oslo görüşmelerinin Türkiye’yi götüreceği yer bölünmüş bir Türkiye’dir. Bu süreci destekleyen Kılıçdaroğlu yurtsever oluyor da Erdoğan’ı hainlikle suçlayabiliyor!.. Hayret!..

Av. Cemil Can