Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

Y-CHP DE ÖCALAN’A “EVET” DEDİ!..

cia_ajanisin

“Açılım”, “Çözüm”, “Süreç” derken; Enerji Bakanı Taner Yıldız baklayı ağzından çıkardı. Yıldız, Barzani bölgesinden çıkarılan petrolün, Barzani hesabına Türkiye’ye taşınacağını, kendi hesabına İsrail üzerinden pazarlanacağını ve bu işin çözüm sürecinin “ölçülebilir ilk sonucu” olduğunu söyledi. Uluslar arası petrol kaçakçılığı anlamına gelen bu faaliyetin kabul edilebilirliği Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’in kurulmasına bağlıdır!.. Bölgede etkili olan güçler, Türkiye’nin böyle bir plan içerisinde görev almasını nasıl karşılarlar, Irak’ın petrolü başımıza ne gibi işler açar, yaşayıp göreceğiz!..

Bu tehlikeli süreçte gören duyan da sanır ki, Öcalan ile sadece AKP’liler ittifak halindedir… Aslında süreci destekleyen, diyaloğun en önemli figürü, biraz utangaç davransa da Y-CHP’dir!.. Erdoğan’ın CHP’yi ikinci Kürt açılımına katma çabalarına Abdullah Öcalan: “CHP sürecin dışında kalırsa kendisini bitirir” tehdidiyle katılmıştır. Bu analizi Kılıçdaroğlu hayli ciddiye almış olmalı ki, yanıtını basın üzerinden İmralı’ya ulaştırmıştır…

CHP kendisini “bitirirse” doğal olarak kaybedeceği oylar, diğer partiler tarafından bölüşülecek. Dolayısıyla başta AKP olmak üzere, bütün partilerin “CHP’nin kendisini bitirmesine” sevinmesi gerekir. AKP ile uygun adım yürüyen partiler ve PKK, acaba neden işlerini güçlerini bırakıp CHP’yi “kurtarma” çabası içerisine girdiler?.. Bu sıralar, CHP’li olmayan ve CHP’nin başarılı olmasını hayatta istemeyen bütün kiralık kalemlerin baş işi, CHP’yi sürece katmaktır… Bunun içindir ki, “Analar ağlamasın” istismarına, “CHP’nin biteceği” yalanını katarak, parti içerisinden taraftar yaratmaya çalışmaktadırlar… CHP içerisinde kendilerini “Yeni CHP’li”, “Solcu” veya “Yenilikçi” olarak tanımlayan, açılımdan yana, BDP hayranı bir grubun olduğu anlaşılıyor… Bu aklı evvellerin görevi; “Yeni” ve “Sol” kavramları ile gerçek CHP’lilerin kafalarını karıştırmaya çalışmaktır. Bu konuda bayağı yol da kat ettiler…

Hiç kuşku yok ki, solcu olmanın en temel koşulu; emperyalizme karşı olmaktır. Ayrıca solcular, ülkenin birlik ve bütünlüğünü savunurlar. Üniter devletten yanadırlar… Sol görüşlü bir kişinin asla emperyalist projeler içerisinde yeri olamaz!.. “Süreç” diye yutturulmaya çalışılan açılımının, BOP kapsamında, emperyalist bir proje olduğu ve Türkiye’nin parçalanmasını ön gördüğü tartışmasızdır… Dolayısıyla, CHP içerisinde kendilerini “Yenilikçi” veya “Solcu” olarak niteleyip, bu haliyle “Kürt açılımı”na destek olanlar, hiç bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde emperyalizmin hizmetkarıdırlar!.. Adlarının önüne koydukları sıfatlar onları solcu yapmaz!.. Gerçek solcular ve yurtseverler, Milli Anayasa Forumu‘nun etrafında seslendirilen düşüncelerini savunurlar!..

CHP içerisindeki “yenilikçi” kesim, çekinmeden yalana başvurarak, CHP’lileri aldatmaya çalıştığı ortaya çıkmıştır. Bu işin önde gelenlerinden Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç‘ın, CHP tabanının yüzde 65‘inin süreci desteklediğini söylemesi ve bu konuda tabanın yönetime tepki göstermediği şeklindeki sözleri ile başlayan tartışmanın istifasını getirmesi, çok önemli bir gelişmedir… Aynı şekilde altı ay önce görevden alınan İrfan İnanç Yıldız’ın, bir sürü entrikaya ve Kılıçdaroğlu’na rağmen, yeniden CHP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı’na seçilmiş olmasını da CHP’deki uyanmanın işareti olarak kabul etmek gerekir…

Y-CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu‘nun, daha önce Meclis Başkanlığı’na sunduğu ve AKP’nin kendi önerisiyle birleştirdiği “Komisyon önerisi”ni yeniden sunmak için 35 imza toplayabilmesini ise, CHP içerisindeki BDP’lilerin, ne kadar gözükara olduklarına yormak gerekir… Onanç’ın, sürecin başarısı için feda edilmesi de bu kararlılığın bir göstergesidir. Aynı şekilde, Tanrıkulu için defalarca söylenen; CIA’nın yan kuruluşu olan Stratfor’un TR 705 nolu bilgi kaynağı şeklindeki sözleri, Denizli Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın daha anlaşılır bir şekilde söylemesi üzerine disipline sevki, Kılıçdaroğlu’nun sürece bağlılığını gösterir!.. Nitekim bu yönde yapılan eleştirilere: Biz bu sürecin önünde engel olmamayı görev edindik. Buyurun çözünüz. ‘CHP bize engel oldu’ diyemeyecekler”(1) şeklinde verdiği yanıt ile daha önce yetkili kurullarda karara bağlanmadan vermiş olduğu “kredi”nin arkasında durduğunu teyit etmiştir…

Kılıçdaroğlu, bu açıklaması ile CHP’ye süreç içerisinde verilen görevi de itiraf etmek zorunda kalmıştır!.. Y-CHP’nin Genel Başkanı, partiyi getirdiği noktada, ülkemizi bölme planına karşı çıkanları disipline sevk etmekle tehdit edebilmektedir!.. Örnek olması bakımından, Dilek Akagün Yılmaz seçilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun Dilek Hanımla ilgili olarak gösterdiği “televizyona çıkma” gerekçesi ise, düşünceyi ifade etme özgürlüğü çerçevesinde çok daha vahimdir. Anlaşılmaktadır ki, Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu dönemde istediği tek sesliliktir. Ülke ve parti yararını savunmak, programa uygun konuşmak disipline sevk nedenidir.. Buna karşılık, süreci destekleyenlerin önde gelenleri; Sezgin Tanrıkulu ile Hüseyin Aygün, Cumartesi annelerini bahane ederek, akil adamların yanında boy göstermeye devam edebilmektedir!..(2)

Aslında “ihanet projesi” olduğu açık olan ve AKP’nin “süreç” olarak ifade ettiği, PKK’nın silah bırakarak sınır dışına çekilmesi beklentisinin, bir an için düşüncemizin aksine ve söylendiği gibi gerçekleşeceğini ve “başarı” ile sonuçlandığını düşünelim. Bu başarının iktidarın başarısı olacağı ve siyasi sonuçlarından CHP’nin hiç bir şekilde yararlanamayacağı tartışmasızdır. Bu kadar açık olmasına rağmen, CHP’nin aleyhine olacak böyle bir gelişmeye, engel olmama sözü vererek destek olunması, anlaşılır gibi değildir… İktidarı destekleyen ve payanda olan partiler, dünyanın her tarafında olduğu gibi bizde de iktidara gelme iddialarından vazgeçmiş sayılırlar!.. CHP asıl bu haliyle, kendisini bitirme ve parçalanma sürecine sokmuştur!..

Bu noktada durup, Kılıçdaroğlu’nun konumunu bir kez daha belirlemek gerekir. Anlaşılmaktadır ki, Kılıçdaroğlu’na verilen görev: “Ulusalcı” olarak nitelendirilen gerçek CHP’liler ile kendilerini “sol grup” veya “yenilikçiler” diye tanımlayan grup arasında denge kurup, günleri geçiştirmektir. Ayrıca sürece karşı çıkmayarak, karşı çıkanları da engellemek Kılıçdaroğlu’nun yegane işi olarak belirlenmiştir.. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu, partiyi ele geçiren ve emperyalizmin verdiği görevi kabul eden işbirlikçilerin lideridir!.. Zaten akıl hocası olan TESEV Başkanı Can Paker de “akil adam” olarak, sürecin içerisinde aktif olarak yerini almıştır… O çok övdüğü ve toz kondurmadığı TESEV’in ne için kurulduğu bu vesileyle ortaya çıkmıştır. Bu çerçeveden bakıldığında, Y-CHP’nin sürecin tam ortasında olduğunu söylemekte hiç bir yanlışlık yoktur… Bu nedenle CHP’lilerin birinci ödevi, Atatürk’ün partisini bu işgalcilerin elinden geri almaktır. Etkili bir şekilde ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyet’i savunmak, ancak o zaman olanaklı hale gelecektir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.dunya48.com/siyaset/siyaset/14706-ayse-meral-engelsiz-muhalefet

  2. http://www.skyturk360.com/haberdetay.asp?id=23034

     

CHP’DEKİ “İŞGAL BİRLİĞİ”!..

abd-kurtl

 

Yakın geçmişteki hatalı kullanımlar ve ön yargılar bir tarafa bırakılırsa, Türk milliyetçiliği”nin Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında ve eylemlerinde ete kemiğe büründüğünü söylemekte bir yanlışlık yoktur!.. “Atatürk milliyetçiliği” olarak da bilinen Türk milliyetçiliğinin temel karakteristiği, tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist oluşudur. Bu fikir “Ya tam bağımsızlık ya ölüm” sloganı ile formüle edilmiş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında uygulamaya geçirilerek yaşama alanı bulmuştur. Anayasalarımızda da yer alan bu milliyetçilik anlayışı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında, mazlum milletlere rehberlik ederek, pek çok ülkenin bağımsızlığını kazanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Bununla birlikte “Türk milleti” kavramı bir üst kimlik olarak, “Kürt milleti” kavramından içerik olarak oldukça farklı bir anlam yüklenmiştir. Öyle ki, “Türk” sözcüğü, “Kürt” sözcüğü gibi, sadece etnik olarak işaret ettiği milleti değil, vatandaşlık bağı ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan bütün etnik grupları içerir…

Geçmişinden bu yana Kürt milliyetçiliğine bakıldığında; Şeyh Sait, Seyit Rıza, Talabani, Barzani, Ahmet Türk, Abdullah Öcalan ve son olarak da BDP eş başkanları; Gülten Kışanak ile Selahattin Demirtaş’ın kişiliklerinde anlam kazanmaya başlamıştır. Emperyalizme karşı her birinin tutumunu ayrı ayrı ele aldığımızda; sicillerinin berbat olduğu açıktır. Kürtler, hiçbir zaman emperyalizmin Ortadoğu’daki maşası olmaktan öteye bir misyon yüklenememişlerdir!.. En iddialı gibi gözüken seçilmiş siyasi temsilcilerinin, emperyalistlerin ayağına (Beyaz Saray’a) kadar gidip, BOP olarak bilinen ve Kürtlerin de üzerinde yaşadığı toprakların, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yağmalanması sonucunu ortaya çıkartacak ihanet projesi içerisinde rol istemiş olmaları, içerik olarak Türk milliyetçiliğinin çok ötesinde ve ters bir yerde konuşlandıklarını ortaya koymaktadır…

Bir de bu durumlarını övünülecek bir şeymiş gibi anlatmaları var ki, yüz kızartıcıdır. Ne yazık ki, Kürt milliyetçiliği, ne geçmişinde ne de şimdi -Türk (Atatürk) milliyetçiliği gibi- tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist olamamıştır!..

Dolayısıyla, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı ayarda ve değerde kabul etmek olanaksızdır!.. Aksine olan düşünceler en hafif tabiri ile Atatürk milliyetçiliğine karşı yapılmış açık bir haksızlıktır. Bu doğru tespiti Türk ve Kürt halklarının birbirine denk olmadığı şeklinde anlatmak, tartışmayı haksız olarak, bir ırkın diğerine üstün olduğu iddiasına getirip, asıl anlamından saptırmaktan başka bir şey değildir!..

Bir başka açıdan bakıldığında, bu yapay tartışma, yeni anayasa çalışmalarında “Türk” sözcüğünün anayasadan çıkartılıp, yerine “T.C. Vatandaşlığı” nın getirilmesi çabasının bir devamı gibi de gözükmektedir…

Bilindiği gibi, 24.01.2013 günü TBMM’nde PKK’nın talebi olan “Anadilde savunma” ile ilgili Hükümet tasarısı görüşülmüştür. CHP Grubu adına söz alan İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in, “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik‘ ve ‘bağımsızlıkçılık’ diye yutturamazsınız…” sözlerine, BDP Grubu sert tepki gösterdi. Adeta suçüstü yapılan Kürt milliyetçileri, Güler için linç kampanyası başlattılar. Y-CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun kampanyacılara katılması ise kimseyi şaşırtmadı. Güler, Kürtlerin “temsilcileri”ne ayıp yanları göstermiştir. Y-CHP’nin Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, kendisi gibi milletvekili olmaktan başka bir görevi bulunmayan Güler’in bu sözleri ile onu alkışlayan CHP Milletvekillerine tepki olarak, CHP’den istifa etti. Bu istifa, Hüseyin Aygün’ün PKK’lı kardeşleri tarafından “kaçırılması” olayındaki gibi danışıklı bir dövüşü akıllara getirmektedir…

Aygün’ün Kurtuluş Savaşı’mızı Yunanlılara karşı yapılmış “etnik temizlik” olarak göstermesi üzerine hareketlenen gerçek CHP’lileri “disiplin” altına alıp susturmak ve TESEV‘Cİ “işgal birliği”nin kaybetmek üzere olduğu kontrolü yeniden ele alabilmesine olanak sağlamak için, Salih Fırat istifa ettirilmiştir!.. Nitekim, Kılıçdaroğlu da ilk defa ağzına, sürekli ihlal ettiği parti programını almış ve disiplin kurallarını hatırlatmak zorunda kalmıştır… Açıktır ki, CHP içerisindeki SOROS‘CULAR Birgül Hocadan oldukça rahatsızdır. Çünkü o gerçek bir CHP’li ve katıksız bir Atatürkçüdür.(1) 34. Kurultay’dan önce, Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan Güler’i, Parti Meclisi listesine de bu nedenle koymamışlardı. Unutmayalım ki, bu tercih, bizzat Genel Başkan tarafından yapılmıştır…

Gelelim Salih Fırat konusuna. Salih Fırat kimdir? Alınganlığı Birgül Hocanın yüzde yüz doğru olan sözlerinden midir? İstifasının üzerinden bir gün bile geçmeden geri gelmesinin, ardından yeniden istifasını uygulamaya koymasının bir anlamı olmalıdır!..

Salih Fırat; Hüseyin Aygün’ün Atatürk ve İnönü’yü “katliamcı-soykırımcı”, Kurtuluş Savaşı’mızı -Sotiriyu’nun kitabından öyle bir ana fikir çıkmadığı halde- Yunanlılara karşı “etnik temizlik” olarak taktim etmesinden nedense hiç rahatsız olmamıştır. Bay Salih, herhalde Diyarbakır’da İngiliz ajanı Şeyh Sait’i anma etkinliklerini de duymamıştır ki, bu konuda da ağzından bir tek söz çıkmamıştır! Büyük olasılıkla Kılıçdaroğlu’nun memleketi Tunceli’ye dikilen Seyit Rıza heykelinden de haberdar değildir! Anlaşılan Adıyaman’ın Y-CHP Milletvekili Ortopedi Doktoru olan Salih, “Din adamı” sıfatıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı karşıtı bildiriyi kaleme aldığı için idam cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’nın adının, İskilip Devlet Hastanesi’ne verilmesini de duymamıştır!.. Paris’te öldürülen PKK‘lıların ailelerine taziyeye gidip, 40 bin yurttaşımızı öldüren terör örgütünün bayrağını arkasına alıp, fotoğraf çektiren Hüseyin Aygün’e kızdı mı onu bilmiyoruz. CHP Genel Başkanı’nın önünde “Hepimiz Seyit Rıza’yız” diye bağırtılan CHP Gençlik Kolları Genel Sekreteri’ne, “Yanılıyorsun oğlum hepimiz Seyit Rıza değil, Atatürk’üz ve onun askerleriyiz” de dememiştir! Ulusalcılara “geri zekalı, kafatasçı” diyen meslektaşı Hüseyin’e bir kere olsun sitem etmemiştir! Sezgin Tanrıkulu’nun İmralı’ya CHP heyeti gönderme teklifine de karşı çıkmamıştır! Salih Fırat, sanki Ergenekon Mahkemelerinde yapılan hukuk katliamına mı ses çıkarttı? Hayır. TSK’ya kurulan komplolara, velhasıl adım adım uygulamaya konan karşı devrime bir defa olsun tepki mi verdi?.. Ona da hayır. Tam aksine susarak bu rezilliklere destek vermiştir ve suç ortaklığı yapmıştır!..

Her ay 10 bin lirayı cebine indiren Bay Salih’in, Milletvekili seçildikten sonra yaptığı işlere bakalım:

İstanbul Milletvekilleri Özgündüz ve Dinçer’in Cemevleri’nin resmi ibadet yeri olması teklifini imzalamak, 35 köylünün öldürülmesiyle ilgili olarak Uludere’de incelemeler yapan grup içinde yer almak, Suriye’de yaşanan olayların illerin ekonomik ve sosyal yaşamına olan etkilerini belirlemek ve alınması gereken önlemleri tespit etmek için incelemeler yapan grupta bulunmak,”4+4+4” diye bilinen yasal düzenlemenin iptali ile yürütmesinin durdurulması dava dilekçesini imzalamak, Başbağlar Köyünde 5 Temmuz 1993′de PKK tarafından 33 masum vatandaşımızın katledilişinin 19. yıl dönümünde hazır bulunmak, Şemdinli’de meydana gelen olayları incelemek üzere görevlendirilen CHP heyetinde yer almak, Suriye’deki iç savaş nedeniyle başta sınır illeri olmak üzere; ticarette sıkıntı yaşayan esnaf ve işletmelerin devlete olan vergi ve prim borçlarının 2014 sonuna kadar ertelenmesi, esnaf ve işletmelerin devletten olan alacaklarının söz konusu kanuni borçlarına mahsuplaşmasına imkan veren yasa teklifini imzalamak ve “Gölge Kabine”nin “Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu”nda görevlendirilmiş olması nedeniyle, Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün, hükümetin yanlış politikalarını eleştirdiği toplantıya katılmak!..

CHP listelerinden milletvekili seçildikten sonra yaptıkları sadece ve sadece bu kadardır!..

Salih Fırat CHP’li değil Y-CHP’lidir!.. CHP Programını içselleştirmiş değildir. O sadece CHP’yi, Y-CHP’ye dönüştürmekle görevli elemanlardan biridir. CHP ile doku uyuşmazlığı vardır, CHP’nin TBMM Grubu’na hiç mi hiç yakışmamıştır! Bulunması gereken en doğru yer; bir travmatoloji hastanesinde alçı odasıdır. İstifa haberi ile internette yer tutan CHP’li ilk vekildir. Onun için TBMM’nde yasama faaliyetleri içinde yoktur denebilir… Bugüne kadar Hükümet üyelerine bir tek soru dahi yöneltmemiştir. Ne bir kanun teklifi hazırlamış ne de basın açıklaması yapmıştır. Dişe dokunan iki eylemi vardır: Biri 705 sicil numaralı Sezgin Tanrıkulu ve Binnaz Toprak ile Adalet Komisyonu’nu basmak,(2) diğeri ise, CHP’den istifa etmektir. Hazret, istifayı da gecikmeli ve eksik yapmıştır, milletvekilliğinden de istifa etseydi çok iyi olacaktı… Zira CHP, Atatürk’ün koltuğu ve 6 oklu tabelası ile hiç çalışma yapılmasa da yüzde 26′dan fazla oy alabilir… Onun gibilere hiçbir zaman ihtiyaç duyulmaz!..

Adıyamanlı Kürt Salih’in arkasından, “güle güle” diyerek su dökmeye hazırlanıyordum ki, bir de baktım geri dönmüş. Tutarsız adamdan başka ne beklenebilirki? Bu durum CHP ve ülkemiz için iyi olmadı tabi. Ekip arkadaşları Salih’i topluca takip edebilirler düşüncesiyle bayağı sevinmiştim. Yine de giderken kapıda sıkışıp ezilmesinler diye arkasından “Çıktığın kapıyı kapatma” diye seslenecektim. Olmadı yetiştiremedim. Bu arada yeni bir haber daha geldi; Salih Efendi istifasında kararlıymış. “Bağımsız” devam edecekmiş!.. Arkasından gideceklerin sayısı daha şimdiden 63′e dayanmıştır!..

CHP içerisindeki “işgal birliği” iki yıla yaklaşan süre içerisinde; ne CHP’li olabildi ne de bizi Yeni CHP‘li yapabildi!..

O bakımdan, onlar için bir tek yol kalmıştır: Ya CHP’li olacaklar ya da GİDECEKLER!..

Av. Cemil CAN

DİPNOTLAR:

(1)http://www.birgulaymanguler.net/

(2)http://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/komisyonda-tr705-darbesi-tamami-h17222.html

EŞKIYANIN İTİBARI!..

chp-miting

AKP’nin Tekke ve Zaviyelerin Açılması ile ilgili yaptığı açıklamalar Alevi kesimin bir bölümünü pek heyecanlandırdı. Y-CHP milletvekili Hüseyin Aygün, Başbakan’ın :”CHP Genel Başkanı, Seyit Rıza’nın izinden gitmek yerine işbirlikçilerle Dersim’in üzerini örtmeyi tercih etmiştir” şeklindeki uyarısı üzerine, kendi dedesini ayrı tutup, Seyit Rıza ve arkadaşlarının “itibarının” iadesi için derhal bir kanun teklifi hazırladı. Hüseyin Aygün’ü Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun:”Tekke ve Zaviyeler Kanunu kaldırılmazsa, belki açlık grevine gideceğim” diyerek, destekledi. AKP, Alevilerin bir bölümü ve Y-CHP’nin bu konudaki söylemi bire bir örtüştü… Hiç kuşku yok ki, her iki tasarı da gündemi saptırmaya yöneliktir. Türk halkının gözünden asıl kaçırılmak istenen PKK ile yapılan anlaşmadır!..

Hükümet ile PKK’nın Oslo’da başlayıp aralıksız olarak sürdüğü anlaşılan görüşmelerin böyle bir sonuca bağlanacağı bekleniyordu. Türk halkının böyle bir finale “hazır olmadığı” daha önce yaşanan “Habur açılımı”ndan belliydi. “Anadilde eğitim” konusunda görüşü sorulan Kılıçdaroğlu da “Halkın henüz hazır olmadığını” söylediğini anımsayınız. Y-CHP, hükümetin PKK ile Oslo’da vardığı mutabakata karşı değil. Bu duruşunu Kılıçdaroğlu çeşitli vesilerle defalarca açıklamıştır. Ona göre sorun halkın hazırlanmasıdır ve bunun için Y-CHP’ye görev düşmektedir…

PKK’nın şehir yapılanması olan KCK’nın son açlık eylemi de halkı “hazırlamak” içindi!.. Eylem sonunda varılan mutabakata göre, PKK’nin isteklerinin tamamı kabul edilmiştir. Hükümet, Kürtçeyi “ikinci resmi dil” olarak kabul edebileceğini ilan etmiştir. Anadili öğrenme ve anadilde savunmahususlarında pratikte bir sorun kalmamıştır. Şimdi “anadilde eğitim” için kollar sıvanmaktadır. Abdullah Öcalan’a “tecritin kaldırılması” için de gerekenin yapılacağı sözü verilmiştir. İlk adım olarak, İmralı’ya her hava koşulunda gidiş gelişin sağlanması için donanımlı bir deniz aracı tahsis edilmiştir. İlk deneme Apo’nun kardeşi Mehmet ile yapılmış, Mehmet İmralı’dan “Serok”un “açlık grevini bitirin” talimatını alarak yerine ulaştırmıştır… Apo’nun Kürtlerin tartışmasız lideri haline getirilmesi ile sonuçlanan bu sürece, Y-CHP yönetiminin bir itirazı olmamış, aksine en üst seviyede memnuniyet dile getirilmiştir…

ABD’nin sözünden çıkmayacağı kesin olan ve zaten bu şartla canı bağışlanan Abdullah Öcalan, bundan böyle Türkiye Cumhuriyeti’nin muhatabıdır!.. Başka bir anlatımla, kurulmakta olan ikinci İsrail’in, yani “Bağımsız Kürdistan”ın başkanı olduğu “resmi” olarak kabul edilmiştir!.. Yapılan bu hamle, Büyük Ortadoğu Projesi ile de son derece uyumludur!.. Bu noktada Y-CHP‘nin, Büyük Ortadoğu Projesi’ne bir itirazı olmadığını da işaret etmek gerekir. Böylece Kılıçdaroğlu’nun Bayburt mitinginde “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı kimdir?” şeklindeki sorduğu sorunun, boş bir laftan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır!..

Kurulması neredeyse kesinleşen ikinci İsrail’in, güvenliği için de ne gerekiyorsa yapılmaktadır. Malatya Kürecik’teki radar üssü (füze kalkanı) zaten bu iş için kurulmuştur. Şimdi de Suriye sınırına yerleştirilmek üzere, NATO’dan “resmen” Patriot füzeleri talep edilmektedir. Rusya’nın, sınırın “askerileştirilmesi” bölgedeki istikrarı bozar itirazına rağmen, süreç gözü kara bir şekilde işletilmektedir… Denebilir ki, bundan böyle her iki İsrail’in güvenliği Türkiye üzerinden sağlanacaktır! Tam da bu sırada İsrail Gazze’ye saldırmıştır. Bir yandan İsrail’in güvenliği için en önemli adımları atan Türkiye, diğer yandan da Gazze’de öldürülen masum siviller için bağırıp çağırmaktadır. Erdoğan Arap ülkelerini İsrail’e karşı bir şey yapmamış olmakla suçlayıp azarlamaktadır!.. Adeta ikinci Davos şovu yaşanıyor!.. İlginç olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Faruk Loğoğlu’nun, Y-CHP adına “NATO’ya da Patriot’a da karşı olmadığını” açıklamış olmasıdır!.. Bu açıklama ile Y-CHP’nin daha önce “Kürecik’teki radar üssüne karşı olduğu” şeklindeki yaptığı açıklamalar da açığa düşürülmüştür!..

Bu arada Tayyip Erdoğan, federasyona doğru bir adım daha atıp; Büyükşehir Yasası ile sınırlarını belirlediği “eyaletlere”, valilerin seçim yoluyla atanmaları tartışmasını da başlatmıştır!.. Başkanlık Rejimi’ne “evet” demesine karşılık, BDP’ye verilen taviz gibi durduğuna bakmayın, bu iş de BOP ile son derece uyumludur… Bu duruma da Y-CHP’nin bir itirazı yoktur!.. Bu kadar destekten sonra, yeni rejimde Kılıçdaroğlu’na da herhalde bir tekkenin şeyhliğini verirler!.. Öte yandan, “Teröristler silah bırakarak başka ülkeye gidebilirler” diyen Başbakan’ın, geniş bir af hazırlığı içerisinde olduğu da anlaşılmaktadır. Afla birlikte KCK’nın üçüncü talebi olan “Öcalan’ın cezaevi koşullarının iyileştirilmesi” talebi de karşılanmış olacaktır. Y-CHP’nin Genel Başkanı “Bundan da ayrıca memnuniyet duyarız” diyerek AKP ile aynı görüşü paylaştığını ifade etmiştir. Zaten genel seçimler sırasında genel affı dile getiren Kılıçdaroğlu’ydu. “Genel af” da BOP ile son derece uyumludur!..

Artık “Özgür Kürdistan”ın kurulması için basit son bir hamle kalmıştır: KCK‘nın ikinci bir açlık grevi eylemi veya PKK’nın şehirlerde başlatacağı “serhildan” bu iş için yeterli olacaktır. Zaten böyle bir başkaldırı için Kürt halkına yeterince antrenman yaptırılmıştır. Olası böyle bir gelişme karşısında, hükümetimizin tavrı bugünden belli olmuştur. Başbakanımız, “Bizim topraklarımız aynı zamanda 4. maddeye göre NATO’nun da topraklarıdır” diyerek, topraklarımız üzerindeki “egemenlik” haklarından vazgeçmiştir. Dolayısıyla bu topraklar üzerinde Kürtlerin başkaldırısı söz konusu olunca hükümetimiz, inisiyatifi NATO’ya bırakacağını daha baştan ilan etmiştir!..

Daha ne yapsın?..

NATO “kendi toprakları” üzerinde Ortadoğu’nun “barış ve istikrarı” için ikinci bir İsrail’in kurulmasını zorunlu görebilir!.. O zaman biz istesek de bir şey yapamayız. Zira kendi elimizi kolumuzu bağladık!..

Bu noktada asıl acı veren ve düşündürücü olan; emperyalizme karşı ilk kurtuluş mücadelesini verip, zaferle sonuçlandıran, Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine düşürüldüğü durumdur. CHP, Yeni CHP adıyla bu büyük ve hain oyunun içerisinde rol üstlenmiştir!.. CHP, Türk halkının bu aşağılık plan karşısında mücadelesini örgütleyecek yerde, Y-CHP adını alarak, direnişi kırmak ve halkı bu kötü sona hazırlamakla ne yazık ki, düşman saflarına katılmıştır!.. Başsız ve örgütsüz bırakılan halk, artık başının çaresine bakmak zorundadır!..

Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin üyeleri ile birlikte, yukarıda özetlenen gelişmeleri tartışmak, çözümler üretmek ve sağlam bir duruş belirlemek üzere beyin fırtınası yapma zamanı çoktan gelmiştir. MuhalefetinSeyit Rıza haininin, olmayan itibarının iadesi gibi gereksiz tartışmaların içerisinde eritilmesi de planlıdır… Pırıl pırıl üniversite öğrencilerinin:”Biz Menemen’de Kubilay, Ulucanlarda asılan üç fidan, Dersim’de Seyit Rıza’yız…” (1) diye bağırtılması ise, bu adi işbirliğinin içerisinde yer almanın en açık kanıtıdır!..

Herkes kendi görevini yapıyor” sözü defalarca doğrulanmıştır!..

AKP yönetiminin Atatürk’ü “itibarsızlaştırmak” için yaptığı bütün hamleler tersine etkiler yapmış, halk Atatürk’e daha çok sarılmış ve sahip çıkmıştır. Bu nedenle bu rol, şimdi Bay Kemal’e verilmiştir… Kılıçdaroğlu, “Dersim’in mağduru benim, mağdur hiç özür diler mi?” sözleri ile doğrudan Atatürk’ü hedef almıştır. Aslında yangına benzin döküyor da denebilir. Zira biliyoruz ki, Dersim İsyanı’nın bastırılmasında harita üzerindeki “taktik işaretler” bile bizzat Atatürk tarafından çizilmiştir. (2) Onun sağlığında bilgisi dışında bu boyutta bir isyan bastırılamayacağı açıktır!..

Türk halkının önünden gerçek gündemi kaçırmak için Kılıçdaroğlu ve ekibinin, eşkıya başı Seyit Rıza’yı “devrimci” bir lider, “Dersim İsyanı”nın bastırılmasını da bir “katliam” veya “soykırım” gibi gösterip, bir süre daha kullanmaya devam edecekleri anlaşılmaktadır. O bakımdan, daha önce işlediğimiz bu konuya, (3,4) bu defa da sol cepheden bakmakta sayısız yararlar vardır:

23 Şubat 1934 tarihli Komintern (5) raporu, Kürt aşiret reisleri ve bulundukları cepheyi şöyle değerlendirir: Aşiret reisleri ve Kürt şeyhleri, İngiliz ve Fransız emperyalizminin basit birer paralı askeridir. (…) Emperyalizmin, eski padişahlığın ve halifeliğin doğrudan ya da dolaylı ajanı olan Kürt beyleri, iki büyük isyan örgütlediler. (1925 ve 1930)(6) Bu isyanlar, gerici bir karakter taşıyor, doğrudan İngiliz emperyalizmi tarafından himaye ediliyordu.(…) Bu isyanlar, Doğu’da Sovyet karşıtı kampanyanın bir parçası ve Türkiye’yi bir dost olarak SSCB’den ayırmak için siyasi ve ekonomik alanda Kemalistlere baskının bir aracıydı. (…)

20 Aralık 1935 tarihinde yeniden çıkmaya başlayan TKP’nin yayın organı Orak Çekiç‘te Yazı Komitesi imzası ile şu satırlar yer almıştır:Kemalist inkilabın başarılması ülkede bir çok zümre ve elemanların hoşnutsuzluğunu da beraberinde getiriyordu. (…) Türkiye emperyalizm için siyasal bakımdan bir yarı sömürge olmaktan çıkmıştı. Ekonomik bakımdan da bu tehlikenin alametleri görünüyordu. Onun için, emperyalist sermaye Türkiye’de reaksiyonerleri tutuyor, onlara para yardımı yapıyor, onları teşkilatlandırıyor, ayaklandırıyordu. (…) İşte 1925 yılında Kürdistan’da patlayan irtica kalkışması Türkiye içinde bu gibi reaksiyoner ayaklanmaların en önemlilerindendir.(…) Kemalist burjuvazi haklı olarak bu irtica hareketlerine karşı koydu ve onu ezdi. Reaksiyonun ezilmesiyle inkilap namına iyi bir iş de görülmüş oldu.” (…)

27 Haziran 1937′de Rusça ve Almanca olarak “gizli” ibaresiyle Komintern’e sunulan raporda İsmail Bilen (Marat) imzası ile şunlar yazılmıştır: Dersim’de muntazam yollar yoktur. Bütün yollar patikalardan ibarettir. Pazar münasebetleri az inkişaf etmiştir.(…) Dersim’de yetişen mamulleri, (…) Elaziz veya civar pazarlara pek cüzi miktarda indirirler. Bu ticaret de daha ziyade yerli ağaların alış verişle uğraşan taife-i celebinin elindedir. Dışarıdaki tüccar veya celep oraya mal gönderemez yahut oradan mal ve davar toplayamaz. Çünkü daima soyulur. Yabancı tüccarın, soyulmadan burada alışveriş edebilmesi için muayyen mıntıkalara hakim aşiret reislerine, beylere adeta bir ‘yer bastı‘ parası vermesi gerekir. (…) Bütün aşiretler silahlıdır. Silahlı kuvvetler aşiret reisinin emri altındadır. (…) Derebeyliğin en iptidai şekilleri burada devlet nüfuzunun ve idare aparatlarının kurulmasına engel olmuştur. (…) Dersim’de talan ve plaçka (7) pek tamim (8) etmiştir. Plaçkacılık yapanlar, ağanın namına iş görürler. Soygunculuk aşiretler arasında olduğu gibi Dersim’e civar kazalara da baskınlar yapılır. (…) Aşiretler kendi aralarında şiddetli kan davaları güderler. Birbirlerini talan etme yüzünden pek çok çarpışırlar. Fakat bütün bunlar tamamen harice karşı, hükümet kuvvetlerine karşı aşiret reisleri daima birleşirler. (…) Dersim şimdiye kadar hiçbir zaman doğru dürüst hükümete ne asker ne de vergi vermiştir. Vergi ve asker daima ağalar ve şeyhler vasıtasıyla ve muayyen pazarlıkla ‘kesim‘ (9)şeklinde alınmıştır. Vergiyi ‘kesim’ şeklinde vermek, asker vermemek, silah vermemek, eşkıyayı himaye etmek ağanın menfaatine göre olmuştur. Ağa, bey köylüden halktan istediği gibi istediği kadar vergi topluyor. O asker kaçağını kendisine müsellah(10) fedai yapıyor. Eşkıyayı taşıyor. Çünkü bu kuvvet onun için bir gelir menbaıdır.(11) (…)

TKP yetkilisine göre, Dersim’de halk ağaların, beylerin, şeyhlerin, mirlerin tahakkümü altındadır ve kapkara cahildir. Seyitler, (12) binbir türlü hurafeyle, kör inançlarla halkın kafalarını doldurmuşlardır. (…) Dersim ne 1925 mürteci Şeyh Sait isyanına ne de 1930′daki irticai Ağrı hareketine iştirak etmiştir. Dersim’de patlak veren isyanların pek çoğu, ya bir vergi tahsildarını vurmak, ya asker kaçağı toplamak isteyen jandarmaya ateş etmek, yahut soygunculuk yapan eşkıyayıtedip etmek için gönderilen hükümet kuvvetleriyle çarpışmak yüzünden çıkmıştır. (…) Bu hallerin hepsinde ağa ile halk, beyle köylü daima bir olabiliyor; aşiretler hükümete karşı tek cephe kesilebiliyor. Fakat her seferde bu biçare birleşmeler, fakir dairesiyle halkın kötülüğüne olmuştur. (…)

Derpiş edilen idari tedbirlerle Dersim’de mektep, yol, köprü, kışla ve sık sık karakollar kurulmaya, askerlik ve vergi işleri sıkı tutulmaya başlandı. Dersim şeyhleri, beyleri, aşiret reislerini batı vilayetlerine yerleştirmek işine girişildi. Hatta bunların bir listesi hazırlandı. (…)

Ardından hükümetin Meclis’ten çıkardığı aşiret yapısını kaldırmaya yönelik kararları sıralayan TKP ve Komintern yetkilisi, bu suretle Dersim aşiret reislerinin elinde bulunan halkın malının tapu idareleri tarafından tespite başlandığını ifade eder. Marat’a göre Dersim İsyanı’nın esas sebebi de burada yatmaktadır.(…)

Dördüncü Ordu Müfettişliği’nin icraatına karşı, halk içinde şu şiarları yaydılar: ‘Ey Dersimliler! Nasıl oluyor da sizler üç yüz seneden beri kimseye teslim olmadığınız halde askersiz, leşkersiz (13) sakin Hüseyin Abdullah Paşa’ya teslim olursunuz. Hükümetin elinde asker yoktur. Hem hükümet buraya asker sevk etmeye kalkışırsa İngiliz ve Fransızlar derhal ilanı harp edecekler ve bizi kurtaracaklar. Araplar da bizimle beraberdir.’ (…)

Marat isyanla ilgili şu satırları kaleme almıştır: İlk kıvılcım Nisan’da çıktı. Şeyh Hasan kolunun başı ve Koçuşağı’nın reisi Seyit Rıza’nın adamları ‘İn’ karakolunu basıyorlar ve beş askeri öldürüyorlar. Bu sırada köprüyü de yıkıyorlar. (…) Vaziyet bu şekli alınca, hükümet Dersim’de tam bir operasyon harekatı yapmaya karar verdi. Elaziz garnizonu bütün cüzitamları(14) da Dersim üzerine sevk edildi.(…) İsyancılar etrafına 700 kilometrelik bir çember vücuda getirildi. Harekata tayyara filosu iştirak etti. (…) İsyancılar son çıktığı yerler: 1. Kutu Deresi (Burada 3000 kişilik silahlı bir grup oluşturuldu.) 2.Subtanbaba Dağı (Buralarda ise yaklaşık 7000 kişilik silahlı gruplar bulunmaktadır.) 3.Kızılbağ (Buralar yüksek, sarp, yalçın ve geçilmesi zor yerlerdir. Haziran’akadar bu yerlerde çarpışan asilerin yekunu 10.000′i buluyordu.

Yani mürteci Dersim beylerinin kaldırdıkları irtica isyanında Kürt köylülerinin, Dersimli fakir ve emekçi halkının; asker Türk köylülerinin ve halkının kanları akmıştır. (…)

Ayrıca TKP, başka bir raporunda Dersim İsyanı’nın ezilmesini İsmet Paşa hükümetinin feodal gericiliğe karşı en büyük zaferi olarak yorumlamıştır.

Sovyet tarihçi Dr. S. Zavriyev  ise Dersim isyanının bağlarının Suriye’ye kadar uzandığını ve emperyalist devletler tarafından kışkırtıldığını ifade eder. (…) Yazara göre, Kürt ayaklanmaları antiemperyalist hareketi zayıflatmak için kullanılmaktadır ve bu sebeple de nesnel olarak gerici  bir rol oynamaktadır.(…)

Prof.Dr.A.F. Miller, isyan sebeplerini ele alırken, (…) ‘Bölgede yapılan reformlara karşı çıkılması ve Hatay meselesinden dolayı Fransızların kışkırtması temel sebeplerdir. Ayrıca vergi sisteminin bölgede düzene sokulması de isyanda rol oynamıştır.’ demektedir.

25 Temmuz 1948 tarihli Zarya Vostoka‘da çıkan bir değerlendirmede, Amerika’nın “Büyük Kürdistan” projesinin zengin petrol yataklarının olduğu Musul’u (Irak), Kırmanşah’ı (İran) ve Diyarbakır’ı kapsadığı ifade edilmektedir. Yapılan tahlile göre artık ABD, Kürdistan projesinde devreye girmektedir.” (15)

Bu noktada Başbakan Erdoğan’ın “BOP’nde Diyarbakır bir yıldız olabilir” sözlerini hatırlatmak isterim…

Seyit Rıza‘yı kahraman yapmaya çalışan zavallıların da aynı projenin görevlileri olduğundan hiç kuşku duyulmasın. Kürt feodal ağaları, hiçbir şeyden haberi olmayan, kara cahil ve gariban Dersimlilerin erkerlerini hükümet kuvvetleri ile çarpışmak üzere dağlara sürmüş, kadın ve çocuklarını ise kendilerine siper ederek öldürtmüşlerdir. Tarihi gerçekler böyledir. O insanların ölümünden birinci derece sorumlu olan Kürt ağa ve beyleridir. Dersim’in kızlarının kaybolmasının sorumluluğu da bugün Seyit Rızalara iade-i itibar isteyenlerin dedeleri olduğu kanıtlanmıştır!.. Hiçbir şeyden haberdar olmayan Dersimli kadın ve çocuklara yaşatılan korkulardan üretilmiş anıları dinleyerek ve aktararak Dersim anlatılamaz. Devletin arşivinin de tek başına yeterli olamayacağı söylenebilir. O bakımdan komşuların ve iç isyanları kışkırtan devletlerin arşivleri birlikte incelendiğinde gerçekler ortaya çıkar. Nitekim başka bir bakış açısı ile daha önce kaleme aldığım iki yazıda görüşleri, Rus devlet arşivindeki belgeler doğrulamaktadır…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/2012/11/sevgili-ozan-ozgur-dogru/

 

(2)http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/2012/11/417/

 

(3)http://www.cemilcan.av.tr/s.173.htm 

(4) http://www.cemilcan.av.tr/s.175.htm

(5)Komintern:Komünist Enternasyonal

(6)1925 Şeyh Sait İsyanı, 1930 Ağrı İsyanı

(7)Plaçka: Çapul

(8)Tamim etme: genelleşme

(9)Kesim:Hazineye ait bir gelirin belirli bir bedel karşılığında verilmesi

(10)Müsellah:Silahlı

(11)Menba: Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer

(12) Seyit: Hz. Muhammet’in soyundan olan kişi

(13) Leşker:Ordu, asker

(14)Cüzitam:Askeri birlikler

(15) Mehmet Perinçek, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları (sy165-178)


 

O KOLTUKLARDAN KALKIN!..

Dersim

BAŞTA Y-CHP‘LİLER OLMAK ÜZERE; “DERSİM İSYANI“NI ÇARPITARAK GÜNDEME TAŞIYANLAR, UYDURULMUŞ MASALLARLA, GERÇEKLERİ TERS YÜZ EDEBİLECEKLERİNİ SANIYORLAR… DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPAN İSYANCI DEDELERİNİ “MASUM” GÖSTERİP, BAŞTA ULU ÖNDERİMİZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE, DÖNEMİN YÖNETİCİLERİNİ “KATİL” VE “SOYKIRIM” YAPMAKLA, SUÇLAYABİLECEKLERİNİ HAYAL EDİYORLAR!.. 

BÖYLECE DEDELERİNİ DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPARAK DEVLETE BAŞKALDIRAN “ASİ” OLMAKTAN ÇIKARTIP,  KENDİLERİNE “TEMİZ” BİR GEÇMİŞ HAZIRLAMIŞ OLACAKLAR!.. AYNI ZAMANDA ŞİMDİ İŞLEDİKLERİ DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ SUÇUNU GİZLEMİŞ OLACAKLAR!.. BAŞKA BİR İFADE İLE BOP‘UN GÖREVLİLERİ OLDUKLARINI SAKLAYACAKLARDI!..

BU GÜRUHUN, BİR DÖNEMİ KARALAYARAK, ŞİMDİ YAPILMAKTA OLAN  KARŞI DEVRİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIMAKLA GÖREVLİ OLDUKLARI, AYAN BEYAN ORTAYA ÇIKMIŞTIR!..
GERÇİ DÖNEM ONLARIN DÖNEMDİR: ASTEĞMEN KUBİLAY‘IN BAŞINI KESEN DERVİŞ MEHMETLERİN TORUNLARI DA BAŞ TACI EDİLMEKTEDİR!.. TÜRK HALKI, ASİLERİN ÇOCUKLARINI DİĞERLERİNDEN AYIRMAMIŞTIR. BUNU SORUN  DAHİ ETMEMİŞTİR. “SUÇLARIN ŞAHSİLİĞİ” DİYE BİR İLKE VARDIR VE BU İLKEYE GÖRE, SUÇU KİM İŞLERSE CEZAYI DA O ÇEKER…  BU NEDENLE DEDELERİN YAPTIĞI İHANETİN HESABI, TORUNLARA SORULAMAZ!..
AMA ONLARDA AYNI YOLDAYSA EĞER, YALAN KONUŞUYORLARSA, HALKI ALDATIYORLARSA, TARİHİ GERÇEKLERİ TERS YÜZ EDİYORLARSA, DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ EDİYORLARSA O ZAMAN ONLARI DA “SUÇU VE SUÇLUYU ÖVMEK“LE SUÇLAYABİLİRİZ!..  BU DA BİZİM EN DOĞAL HAKKIMIZDIR… ELBETTEKİ GENETİK BİR BENZERLİĞE İŞARET EDENLERE DE  SES ÇIKARTAMAYIZ!..
CUMHURİYET VE ATATÜRK DÜŞMANI OLAN BU ZAVALLILAR; HEDEF TAHTASINA DOĞRUDAN ATATÜRK’Ü  KOYMAYI GÖZE ALAMADIKLARINDAN, GERÇEKLERE AYKIRI OLARAK ANLATTIKLARI OLAYLARIN SORUMLULARINI, CELAL BAYAR VE İSMET İNÖNÜ İLE SINIRLI TUTUP KENDİLERİNE YOL AÇABİLECEKLERİNİ SANIYORLAR!..EMPERYALİSTLERİN UYDURARAK CUMHURİYET DÜŞMANLARINA EZBERLETTİĞİ BU MASALLARI TEKRAR EDEREK, GERÇEĞE AYKIRI BİR ALGININ OLUŞMASI SAĞLANDIKTAN SONRA, NASIL OLSA O DÖNEMLE BİRLİKTE ATATÜRK VE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DE KARALANMIŞ OLACAKTI!.. PLANLANAN OYUN BU KADAR BASİTTİ İŞTE!..
TÜRK HALKINA BU LOKMAYI KİMSE YUTTURAMAZ!..NE VAR Kİ, DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPIP, GENÇ CUMHURİYETİN ASKERLERİNE PUSU KURAN VE ONLARI CANİCE  ÖLDÜREN VATAN HAİNLERİNE KARŞI, DERSİM HAREKATINI BİZZAT ATATÜRK’ÜN YÖNETTİĞİ, TRABZON’DA ATATÜRK KÖŞKÜNDEKİ HARİTA ÜZERİNDEKİ KENDİ EL YAZISI İLE SABİTTİR!.. 
 
DOLAYISIYLA “DERSİM” İLE İLGİLİ  DEVLET ALEYHİNE SÖYLENEN SÖZLER DOĞRUDAN ATATÜRK’Ü HEDEF ALIR!..  BUNUN HİÇ AMA HİÇ KIVIRMA PAYI YOKTUR!..
 
Y-CHP‘NİN GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU‘NUN “DERSİM HOBİMDİR” AÇIKLAMASINI DA BU KAPSAMDA DEĞERLENDİRMEK GEREKİR!..
YA SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARININ İŞBİRLİKÇİ VE ASİ OLDUKLARINI KABUL EDECEK, YA DA (HOBİSİNE UYGUN OLARAK) ONLARIN İZİNDEN  YÜRÜMEYE DEVAM EDECEKTİR!.. TERCİH KENDİSİNE KALMIŞTIR…
İKİNCİ SEÇENEĞİN TERCİH EDİLMESİ HALİNDE, ULU ÖNDERİN KOLTUĞUNDA OTURMAYA HAKKI YOKTUR!.. ONURLU BİR İNSANA YAKIŞAN DERHAL İSTİFA EDİP ÇEKİLMEKTİR!..
ZATEN ORAYA OTURURKEN DE CHP DELEGESİNİ “GÜLER YÜZÜ” VE  ”SEMPATİKLİĞİ” İLE ALDATMIŞTI!.. BU NEDENLE DE AYRICA HALKA KARŞI  SUÇ İŞLEMİŞTİR!..İŞTE ŞİMDİ SÖYLEDİKLERİMİN KANITINI  GÖSTERİYORUM!..
YUKARIDA GÖRDÜĞÜNÜZ FOTOĞRAF, YÜCE KOMUTAN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN DERSİM İSYANINI BASTIRMAK ÜZERE; ÜZERİNDE BİZZAT ÇALIŞTIĞI HARİTANIN ALTINA YAZILMIŞ BİLGİ NOTUDUR… HALEN DE MÜZEDE DUVARA ASILI BULUNMAKTADIR…ŞİMDİ LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BAĞLANTILARI AÇIP, DERSİM İSYANI İLE İLGİLİ BİLGİLERİMİZİ TAZELEYELİM…
VE;
SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİ“NDE BU YAZININ VE FOTOĞRAFIN PAYLAŞILMASINI SAĞLAYARAK, GERÇEKLERİ DE  MİLYONLARA HAYKIRALIM!..
Av. Cemil Can

“İKİNCİ KÜRT AÇILIMI” VE Y-CHP’YE VERİLEN YENİ BİR GÖREV!..

Kilicdaroglu-Huseyin-Aygun-un-arkasindayim

ABD’nin elçisi Ricciardone’nin açıkladığı “müzakereleri” kamuoyu gündeminde tutmak için son günlerde Şemdinli’deki terör eylemleri nedeniyle itibar kaybeden PKK’nın, Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ü “kaçırarak” başlattığı eylem her geçen gün biraz daha inandırıcılığını kaybediyor!.. Kılıçdaroğlu’nun “kaçırılma” olayından hemen sonra yaptığı “Başbakan beni aramadı” şeklindeki sitem ve Hüseyin Aygün’ün “destek” sözü verdiği PKK’lı “halk savaşçıları”nın, ayrılırken söyledikleri “Abi bu kardeşlerini burada unutma” şeklindeki sözleri işi iyiden iyiye sulandırıldı!..

Kaçırılma” olayının ilk saatlerinde Kılıçdaroğlu’nun Başbakan’a yaptığı sitem, “Lütfen beni ara” anlamına geliyor. Erdoğan bu isteğin gereğini yerine getirmiştir. Kılıçdaroğlu hiçbir şey demeseydi ve Erdoğan da geçmiş olsun mesajı vermeyi atlasaydı, belki de Y-CHP için çok daha iyi olacaktı! O zaman Erdoğan’ı halka şikayet etme hakkını elde edebilirdi. Gereksiz bir sürü ayrıntı üzerinden Başbakanla laf yarıştırmayı marifet sanan Y-CHP yönetimi, bu basit taktik hatayı acaba neden yapmıştır?.. Yoksa buradan elde edilecek siyasi yarardan korunmaya değer çok daha fazla bir yarar mı vardır? Varsa o yarar nedir?.. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin telgrafla ilettiği geçmiş olsun mesajı için de benzer şekilde burun kıvırmıştır. Onun da bir anlamı olmalı. Telefon yerine telgraf yolunun seçilmiş olması, Kılıçdaroğlu’nda alınganlık yaratmıştır. Y-CHP yönetiminin isteği AKP ve MHP’nin daha sonra açıklanacağı duyurulan “Kürt sorununa yeni çözüm” politikalarına karşı gelinmemesini sağlamak olabilir mi? Bir milletvekilinin kaçırılmış olmasının yarattığı mağduriyet altında, “yeni çözümlerin” önerilmesi, bu önerilere bir miktar “dokunulmazlık” kazandırabilir mi?..

İktidarı ve muhalefetiyle Türk toplumunun, topluca PKK’ya karşı güçlü bir tepki geliştirmesi ile PKK’ya geri adım attırılabilir mi?..

Kimilerine göre, bu toplumsal baskı zaten oluşmuş ve 48 saat sonra Hüseyin Aygün serbest bırakılmıştır. PKK, en canice eylemlerini Kürt halkına karşı yaptığı ve toplumun ezici bir çoğunluğunun teröre karşı tek yumruk olarak hareket ettiği dönemlerde bile, bu tür eylemlerinden vazgeçmemiştir ki, şimdi neden vazgeçsin? Terör örgütüne yakınlığı ile bilinen haber ajansı ANF’ye yaptıkları açıklama ile; “gözaltınaalınan”Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, gerekli (hukuki ve fiili) işlemler tamamlandıktan sonra, serbest bırakılacağını söylemişlerdir. Terör örgütünün bu açıklamada kullandığı kavramlar oldukça dikkat çekicidir. Tunceli Milletvekili yerine “Dersim Milletvekili” ifadesinin kullanılması ile Hüseyin Aygün arasında bir söylem paralelliği kurulmuştur… Başta CNN Türk olmak üzere, yandaş basının da aynı ifadeyi kullanmış olması manidardır!.. Ayrıca “gerekli hukuki ve fiili işlemler” ifadesi ile bu işlemleri yapacak olan otoritenin, T.C devletinin muhatabı olan, başka bir devlet statüsünde olduğu gösterilmek istenmiştir!.. “Kaçırılma” eyleminin Türk halkının hafızasında bırakacağı en önemli iz budur!..

Oslo görüşmelerinin ifşa olmasından sonra, hükümetin kaybettiği itibarı, kazanç haline dönüştürmek ancak bu şekilde mümkündü. Abdullah Öcalan’a “ev hapsi” seçeneğinin tartışıldığı günlerde, Kılıçdaroğlu’nun “PKK ile görüşülmesine karşı değiliz… Dört parti anlaştıktan sonra başım gözüm üstüne” şeklindeki tutumu bile hükümetin yürüttüğü müzakerelerin halk üzerinde yarattığı öfkeyi yatıştırmaya yetmemişti… Bu durum başka bir şeylerin yapılması ihtiyacını doğurmuştur. Bunu yapabilecek olan da doğal olarak bir PKK silahlı terör örgütüydü. İşte bu noktada bir milletvekilini kaçırma eylemi düşünülmüştür. Bu eylem Y-CHP veya sadece Hüseyin Aygün ile danışıklı olarak yapılmıştır diyenlere katılmıyorum. Ortam öyle hazırlanmış ki, danışıklı yapılmış olsa bile bu kadar etkili sonuçlar doğuramazdı. Nitekim, geldiğimiz noktada Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Hikmet Çetinkaya bile Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorununa çözüm olarak öne sürülen “akil adamlar” projesine karşı gelen CHP’liler için:”Şu faşist kafalar CHP’den çekip gitsin” deme noktasına gelebilmiştir… Anlaşılan CHP’de yeni bir tasfiye operasyonu gündemdir!..

Bana göre, Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılması ile başlayan tartışmaların sonunda gelinecek nokta “İkinci Kürt Açılımı”dır. CHP Parti Meclisi’ne en yüksek oyla seçilen Ankara Barosu Başkanı Av. Metin Feyzioğlu; CHP üzerinden oynanmakta olan oyunu ilk sezenlerdendir. Kamuoyuna yaptığı açıklama ise, son derece haklı ve yerindedir. PKK teröristlerinin “hak savaşçısı” gibi gösterilmesi, üstelik bu açıklamanın Atatürk heykeli yerine, Cumhuriyet düşmanı Seyit Rıza’nın heykelinin önünde yapılmış olması, Türk halkının ve CHP’lilerin hiç bir şekilde kabul edebileceği bir şey değildir. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM’ni olağanüstü toplantıya çağırması üzerine yaptığı konuşma, sanki kaçırılma olayından sonra yapılacak olan tartışmaların bir ön savunması niteliğindedir… Anlaşılan “İkinciKürt Açılımı” için rol değişikliğine ihtiyaç duyulmuş ve görev Y-CHP’ye verilmiştir…

Hüseyin Aygün’ün terör örgütünü öven ve PKK’lileri özgürlük savaşçıları gibi gösteren sözleri yeni değildir. Önemli olan bu sözlerin ne kadarının CHP’yi bağladığıdır. Genel Başkanın ve Genel Başkan Yardımcılarının, Hüseyin Aygün’ün görüşlerinin, CHP’nin görüşü olmadığını söylemesi ne kadar inandırıcıdır? Bu soruların yanıtlarını almadan iddialı sözler söylemek doğru değildir. Kılıçdaroğlu’nun bir düzeltme yapabileceği ve CHP’nin görüşlerini açıklayacağını ümit ederek, bir hafta bekleyenler arasında ben de vardım. Ne yazık ki, yapılan açıklama ile yaşamakta olduğumuz hayal kırıklığını daha da artırmıştır. Kılıçdaroğlu Hüseyin Aygün’ün “arkasındayım” diyerek, tavrını belli etmiştir!.. Bu noktadan itibaren, siyasi düşünce anlamında, Kılıçdaroğlu ile Hüseyin Aygün’ü birbirinden farklı kişiler olarak görmenin bir manası kalmamıştır. Son derece açıktır ki, Hüseyin Aygün Kılıçdaroğlu’na paratoner olma görevini üstlenmiştir. Genel Başkanın söyleyeceği fakat tepki toplayacağı için söylemekten çekindiği sözleri, Hüseyin Aygün söylemektedir. Geçmişte yaşanan “Dersim Tartışmları”nda da böyle olmuş, Kılıçdaroğlu sonunda Hüseyin Aygün ile aynı görüşte olduğunu vurgulayarak onu sahiplenmişti… Bir başka deyişle, Hüseyin Aygün Y-CHP’nin ete kemiğe bürünmüş halidir diyebiliriz!… Bu durumu hiç bir zaman da gözden kaçırmamamız gerekir…

Hüseyin Aygün serbest bırakıldıktan hemen sonra, yani henüz Kılıçdaroğlu ile konuşmamışken:“Y-CHP’den bu konuda bundan sonra yeni şeyler duyacaksınız” şeklinde bir de “müjde” vermiştir… CHP’nin temel konularda nasıl bir politika izleyeceği, yetkili kurullarda tartışıldıktan sonra, kurultayın onayına sunulur ve karar altına alınarak açıklanır. Kılıçdaroğlu’nun ve Hüseyin Aygün’ün açıklamalarından bu kurala uyulmadığı ve bir kaç kişi arasında alınan kararların CHP politikası olarak sunulduğu anlaşılmaktadır. Gerçekte ise, ABD tarafından BOP kapsamında alınan ve Y-CHP’ye görev olarak dayatılan direktifler, Hüseyin Aygün gibi bir kaç milletvekili tarafından seslendirilmektedir!.. Bugünden itibaren Y-CHP’yi BOP’nin “basın ve halkla ilişkiler bürosu” gibi düşünmek çok da yanlış olmayacaktır!..

Lütfen Ricciardone’nin şu sözlerine dikkat ediniz: “Kürt sorununun ‘siyasi’ müzakereler ile çözümü en sorumlu ve ümit verici yoldur. Hem hükümet hem de muhalefet partilerinin siyasi çözüm yönündeki çabalarını destekliyoruz… Kürtlerin de kendilerini birinci sınıf vatandaş hissetmeleri için siyasi çözüme ihtiyac var… Tam müzakereler iyi gidiyor derken ya bir kaçırma gerçekleşiyor ya da eylem yapıyorlar. Bu müzekerelerde geri adıma yol açıyor.”

Şimdi söyler misiniz, Hüseyin Aygün’ün serbest bırakılmasını toplumsal baskı mı sağladı, yoksa Ricciardone’nin bu açıklamaları mı? Unutmayın ki, PKK Kuzey Irak’taki Kandil’de yuvalanmıştır ve Kuzey Irak’taki Barzani Yönetimi’ni var edip, ayakta tutan ABD’dir. ABD’ye rağmen, PKK’nın eylem yapması mümkündür fakat, ABD’nin isteğini yerine getirmemesi o kadar kolay değildir!..

PKK’lılar “Barış Mesajları” vererek, propaganda yapmak için Hüseyin Aygün’ü kaçırmışlardır… Bu konuda bir ihtilaf yoktur. Beklenen propagandaya PKK’nın milletvekili kaçırma eyleminden daha çok, kaçırılan milletvekili Hüseyin Aygün ile Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları hizmet etmiştir… Y-CHP’nin Kürt sorunu konusundaki duruşu, PKK tarafından beğenilmektedir… Bir de bu durum ortaya çıkmıştır! Bu saptamadan sonra PKK’nın propagandasını en iyi şekilde Y-CHP yapmıştır demek yanlış değildir. “Kürt açılımı” ve “Akil adamlar” projelerinin mimarlarından olan Hüseyin Aygün’ü, Y-CHP yönetimi sahiplenmiştir. Genel Başkan “Milletvekilinin arkasındayım” diyerek, duruşunu ortaya koymuştur. Arkasından Rıza Türmen, Aygün’ün “Barış mesajları” verdiğini söylemiştir. Daha sonra CHP’li olmayı içine bir türlü sindirememiş olan Binnaz Toprak, Taraf gazetesinde yazdığı bir yazı ile Hüseyin Aygün’e destek olmuştur. Sezgin Tanrıkulu ise, hemen hergün bir açıklama yaparak, Aygün’ün yanında olduğunu belirtmekte ve CHP’de bu konuda bir görüş ayrılığı olmadığına vurgu yapmaktadır…

Asıl çelişkili sözler ise Kılıçdaroğlu’ndan çıkmıştır. Bir taraftan Hüseyin Aygün’ün sözlerini “Bu bir CHP söylemi değildir” diyerek reddetmekte, diğer yandan “Ama bir yanlış da bulmuyorum” diyerek onu desteklemektedir!.. Hüseyin Aygün’e ait olan ve Kılıçdaroğlu’nun yanlış bulmadığı o sözler için söylenecek olan: “Bu bir CHP söylemidir” olması gerekmez miydi? Öyle ya, söylenenleri hem yanlış bulmayacaksınız hem de CHP’nin söylemi değildir diye reddedeceksiniz! O zaman adama: “ Asıl CHP’ye uygun olmayan genel başkan olarak sizsiniz” demezler mi?!..

Hüseyin Aygün’e göre, önümüzdeki haftalarda CHP Kürt sorununa dair, daha ayrıntılı bir plan açıklayacakmış!.. Büyük olasılıkla Hüseyin Aygün’ün kaçırılma eyleminden sonra verilmek istenen asıl mesaj da bu açıklamadan anlaşılacaktır. Gelişmelerden “İkinci Kürt Açılımı”nı Y-CHP’nin başlatacağı anlaşılmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun 7 Ağustos akşamı gazete ve televizyon temsilcilerine verdiği yemekte:”Kürt sorununun çözümü için yeni önerileri olacağını” söylemesi, kamuoyunda yeteri kadar ilgi görmemişti… Kamuoyunun dikkatini bu konu üzerine çekmek için, ihtiyaç duyulan bu kaçırma eylemini bir tek PKK gerçekleştirebilirdi… O da görevini yapmıştır. Eylemin danışıklı olduğunu söyleyenlerle aynı görüşte değilim. Zira bu eylem, Büyük Ortadoğu Projesi ile uyumludur ve PKK’ya da ABD tarafından verilen görevin kapsamındadır. PKK’nın siyası kanadı BDP’nin, yakın geçmişte Beyaz Saray’a giderek rol istemesi, bu görüşü doğrulamaktadır!..

Av. Cemil Can