Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

SUSARAK KONUŞMAK!..

noter_1

Başbakan, kaç haftadır kamuoyuna aynı şeyleri söylüyor. 11 yıllık ortağı Cemaatin devlet içerisinde “paralel devlet” kurulduğundan şikâyet ediyor. Çoğunlukla abartıyor, desteksiz atıyorsa da devletin istihbarat örgütleri elinde olduğundan söylediklerine kulak tıkayamayız. Cemaatin devlet içerisinde ayrı bir yapılanma olduğu kanıtlandı. Başbakanın “Ne istediler de vermedik” itirafı bu durumun en ciddi kanıtı. Kuşkusuz elinde iddialarının başka kanıtları da var. Ne diye bunları yargıya teslim etmez ve soruşturma başlatmaz anlamak mümkün değildir. Aynı şekilde Cumhuriyet savcıları neden kendiliğinden harekete geçmezler onu da anlamak mümkün değildir. Bu durumun tek bir sebebi olabilir. O da başbakanın yargıya güveninin olmamasıdır elbette.  Büyük olasılıkla onun da Cemaatten korkusu var. Kim bilir daha neler var ellerinde. Başbakan yargının yürütmeye bağlanmasından önce de yargıya güvenmediğini söyleyip, halka anayasa değişikliğinin zorunlu olduğunu anlatıyordu. Ona inananlar değişikliklere “evet” diyerek bugünlere gelmemize sebebiyet verdiler… Başbakan iktidara geldiği günlerde de yargıya güvenmiyordu, iktidardan giderken de!..

Erdoğan’ın kendi eliyle Cemaate teslim ettiği yargı şimdi başının belası oldu. Bu nedenle de özel görevli mahkemelerin kaldırılmasına ilişkin yargı paketi hazırlattı. TBMM’nde geçen gün kabul edilen yasaya göre, özel görevli mahkemeler kaldırıldı. Bu mahkemelerin baktığı kesinleşmiş dosyalara ait evrak ve emanetler,  HSYK’nın belirleyeceği genel mahkemelere devredilecek.  Yargılamanın yenilenmesi gibi talepleri  genel mahkemeler değerlendirilecek!.. Bu değişikliği beklemeden alelacele, 11. Ağır Ceza Mahkemesi, yangından mal kaçırırcasına  başbakanı yalanladı!..  “Özel görevli mahkeme”  yargılanmanın yenilenmesi talebinin reddine ilişkin itirazı reddederek, giderayak siyasete müdahale etti. Başbakanın da kabul ettiği, Cemaatin devlet içerisinde paralel bir devlet kurarak, “orduya kumpas kurduğu” iddiasını “soyut” değerlendirme olarak kabul etti… Hâlbuki mahkemenin başbakanlığa “kumpas” iddiasının kanıtlarını sorması gerekirdi… Başbakan “devlet içerisinde paralel yapı” vardır diyorsa, bunun bazı kanıtları da var demektir. Hiçbir araştırmaya gerek kalmadan talebi reddetmesi, başbakanı yalancılıkla ve iftira atmakla suçlamaktır!.. Bu da mahkemenin yargı görevi dışına çıkarak “siyaset” yaptığını gösterir!..

***

Emekli Büyükelçi ve eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Abdullah Öcalan’ın tehditleri karşısında, TBMM’nin sessiz kalmasını eleştirdi. “ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra, Türkiye’nin PKK’ya karşı operasyonlarına da müdahale edildi” tespitini yapan Öymen, ABD’nin Irak’taki kamplara her türlü desteği verdiğine de vurgu yaptı. Deneyimli diplomat Öymen:“Bu süreçte CHP’de de yönetim değişti. Yaşananlara itiraz etmeyecek bir yönetim oluşturuldu. TSK içinde yaşananlara itiraz edenler Silivri’ye, Hastal’a vs hapsedildiler. Türkiye PKK açısından dikensiz gül bahçesi yapıldı” dedi… Özel görevli mahkemelerin temel işlevi karşıdevrime itiraz edecekleri susturmakta zaten. Şimdi de Başbakanı dahi yalancı durumuna düşürerek, siyasete son ayarlarını veriyorlar…

O bakımdan Türkiye’nin bir numaralı gündemi, özel görevli mahkemelerin verdiği kararların tüm sonuçları ile birlikte yok sayılmalarını gerektirecek yasal değişiklikler olmalıdır. “Darbecileri yargılama”  kılıfı ile Cumhuriyet rejimi yıkılmış ve ülkenin toprak bütünlüğü tehlikeye sokulmuştur. Ne yazık ki, bu süreçte muhalefet de görevini yapmayarak bu ağır suçlara ortak olmuştur… Vaktiyle Baykal’ın Kılıçdaroğlu ve ekibi için söylediği, onlar da kendilerini göreve getirenlerin verdiği görevi yapıyorlar şeklindeki tespitin ne kadar yerinde olduğu anlaşılıyor…

***

Sanki Erdoğan’ı benzetecek faşist lider kalmamış gibi, Kılıçdaroğlu Esat’a sataşıyor: “Esat’ın Suriye’si ne ise Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde de aynı koşullarla karşı karşıya kalmaya başladık, getirilen sistem oradaki El Muhaberat düzeni gibi”  sözleri ile Erdoğan’ın bu ara yapamadığını, yani Esat’ı yıpratma görevini yerine getiriyor. Bu durumu bilgi eksikliğinden kaynaklanmış gereksiz bir beyan olarak kabul edemeyiz.  ABD’nin isteklerini iktidar yerine getiremiyorsa, muhalefet mutlaka gereğini yapıyor. Bu anlamda muhalefete “yandaş muhalefet” nitelemesi pek de yakışmış… Türk halkı tarafından bu gerçeğin mutlaka görülmesi ve gereğinin geciktirilmeden yapılması gerekiyor…

 Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün, kabinenin 4 bakanının yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına bağlı olarak istifa etmesi karşısında hiç konuşmamış olması oldukça anlamlıdır. Gül; istifa eden bakanlar yerine, yenilerini atamakla bir bakıma konuşmuş sayılıyor. Bu tutum istifa eden bakanlar hakkındaki iddiaları, ciddi bulduğu anlamına geliyor. Aksi halde, “kuru” iftiralar ile bakanları istifa ettirmek ve hükümeti düşürmek mümkün hale gelirdi. Demek ki, olaylar gerçek ve başbakanın savunduğu gibi kimseye iftira atılmış değil! Bu noktada devletin tepesinin mesajını doğru okumak  gerekir… Başka bir açıdan ele alırsak, Cumhurbaşkanı da yeni kabineye onay vererek, Başbakan Erdoğan’ı yalanlamıştır!..  Bir bakıma Gül, susarak konuşmuştur denebilir…

Gül’ün ikinci susarak konuşması ise; HSYK, İnternet ve MİT yasalarını onaylaması ile olmuştur. Açık faşizmin yürürlükte olduğu ülkelerde bile tereddütle çıkartılan bu tür yasalar, Cumhurbaşkanı tarafından geciktirilmeden onaylanmakla, gerçekte yolsuzluk ve rüşvetle suçlananlara kalkan olunmuştur. Bu koruma eylemi de bir tür konuşma kabul edilmelidir. Bu defa Cumhurbaşkanı, haklarında soruşturma başlatılması gerekenleri koruyan yasaları onaylayarak, adaletin gerçekleşmesini engellemiştir.  Yaptığı iş, şüphelilerin savunmalarını tekrar gibidir!..

Av. Cemil Can

BALBAY İLE DE YOLLARIMIZ AYRILDI!..

Cumhuriyet

Abdullah Öcalan’ı affettirmek için uygulamaya konan ve ana muhalefet partisinin de katkısıyla bu noktaya getirilen Balyoz ve Ergenekon davaları ile kamu vicdanı onarılamayacak şekilde kanatılmıştır. Tedaviyi ancak ve ancak bir genel af sağlayabilir!..


Büyük Ortadoğu Projesi bu şekilde kurgulanmıştı. Kürtlere lider olarak tayin edilen Apo, ancak bu formülle serbest bırakılabilirdi!..

Cumartesi günü Diyarbakır’da ağırlanacak olan Barzani ile bölücü Şivan Perver ve İbrahim Tatlıses’in buluşmasını, içerisinde biraz Kürt’ü Kürt’e kırdırma politikası olsa da, bu kapsamda değerlendirmek gerekir… Kabul etmek gerekir ki, KDP, PYD ve PKK Ortadoğu’daki etkili Kürt partileridir… Tümünün arkalarında ABD vardır. Bu bağlamda hepsi de emperyalistlerin kuklasıdır…Aralarında doğal olarak birinci uşak olmak yarışı da vardır… ABD’den BOP kapsamında “rol istemek” başka bir anlama gelmez!.. Hangisi daha fazla ABD uşaklığına yaklaşırsa, Kürtlerin liderliği de doğal olarak ona verilecektir. Aralarındaki yarış, tıpkı Yeni CHP ile AKP arasındaki rekabet gibidir!.. Hepsi de kulaklarını Atlantik’e dönük yatarlar… Parmak ucuyla çağrılmayı bekliyorlar… İlk çağrılan mavi boncuğu alacaktır elbette… Diğerine “sıranı bekle” denecektir!..

Halkına güvenmeyenler, dışarıdan destek alarak iktidara geldiklerinde, aldıkları desteğin diyetini ödemeyecekler mi? Ödeyecekler elbette… Hem de ülkemizin varlıklarıyla ödeyecekler. AKP ödememezlik edebildi mi? Belli ki Kürtler, önümüzdeki yıllarda ABD’nin sıcak denizlere akıtacağı petrolün bekçiliğini yapacaklar… Bu yeni işlerine birbirlerini ve komşularını öldürmek de olacak tabi…

Sonunda af talebi BDP veya AKP’den değil, Yeni CHP’den geldi!..

Yıllar önceden Mustafa Balbay’ın kurban seçildiğini söyleyenler hiç de yanılmadılar… Evet Mustafa Balbay bu büyük proje içerisinde vicdanları kanatmak için kullanılacak en uygun adamdı… Öyle ya, yazıları nedeniyle bir insan hapse atılabilir mi? Atılamaz, atılmamalı tabi… Ama gördüğünüz gibi atıldı!.. Ve sözde yargı kararı de mahkumiyet hükmü kesinleşti…

Artık aftan başka çözümü kalmadı, çok beğendiğim bu kadife kalemin!..

Oysa yurtsever komutanlar ve subaylar için de durum aynıydı… Ama onlar, Apo’yu affetmek için bizi kullanacaklarsa, ömür boyu hapis yatmaya razıyız demişlerdi… Herkesten aynı dayanıklılığı beklemek doğru değil elbette. Belki de Mustafa’ya sosyalizmle bir ilgisi kalmayan Sosyalist Enternasyonal’in Genel Sekreteri Luis Ayasa sufleyi vermiştir… Karşıdevrim bitti, artık iş yaraları sarmaya geldi demiş olabilir!..

Kimbilir, belki de Balbay bu işkenceye daha fazla dayanamadı!..

Eeee ne yapacaksınız, cezaevi koşullarında yaşamak kolay değil ki… Balbay’ı bu tutumu nedeniyle kınayamayız… Balbay, bu kararını açıklarken de usta kalemini yine konuşturdu… Barışın sağlanması için “İnsanların da hükümeti affetmesi lazım” dedi… Hükümetin suçlu olduğu bir kez daha vurguladı!.. Mustafam sanıyor ki, iç barış bu şekilde sağlanabilecek… Halbuki, afla sadece kendisi dışarı çıkabilir, düşünceleri bir süre daha içeride kalacak!.. Zira, dışarısı onun bıraktığı gibi değil..

Mustafa! 11 yılda bizim imam takımı karşıdevrimi yaptı, artık bunu anla… Senin beğenmediğin o imamlar, Cumhuriyet’in köküne kibrit suyunu, abdest ibriği ile akıttılar!…

Baş yazarı olduğu o şanlı Cumhuriyet gazetesi bile, bu dönemde Sorosçu Kılıçdaroğlu’nun peşine takıldı… Durduk yerde, onun saçmalıklarını örtmek ve düzeltmek görevini üstlendiler ve Utku Çakırözer’i, sadece bu iş için görevlendirdiler… Yani anlayacağın sizin Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet’in ortadan kaldırıldığının tam olarak ayırdında bile değil… Bu yüzden biz, şimdi olup biteni doğru haberin ve yorumun adresi Aydınlık‘tan öğreniyoruz!..

Anımsadınız mı? Bir zamanlar “TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ ?”sorusunu sorardınız! Ne oldu? Tehlike geçti mi?…

Öyle ya da böyle, bu acı gerçeği de kabul etmek zorundayız: 14 Kasım 2013 günü Balbay ile de yollarımız ayrıldığı gündür!.. Dosta düşmana ilan edilir!..

Av. Cemil Can

 

Sırada pantolon çıkarma var!..

turban_1

Pantolonlarınızı da çıkartacaksınız!..

Çarşafa CHP rozeti takma ile başlatılan, “laiklik tehlikede değildir” zırvası ile önü açılan, “türban sorununu biz çözeriz” cahilliği ile zirveye taşınan siyasi körlüğün, Cumhuriyet rejimine ağır bir yara vereceği belliydi… İşlerin bu noktaya kadar gelmesinin tarihi sorumluluğu AKP’nin değil, CHP’nin üzerindedir! Zira AKP’nin Cumhuriyet rejimine, Atatürk ilke ve devrimlerine karşı olduğu, demokrasiyi, rejimi dönüştüreceği “Ilımlı İslam”a ulaşmak için binilecek bir tramvay olarak gördüğü, yeni ortaya çıkmış değildir… Bu nedenle AKP iktidarının fırsat buldukça rejimin temel taşlarını yerlerinden oynatmak, daha sonra da çıkartıp atmak için elinden geleni ardına koymayacağını öngörmek gerekirdi… Pek çok hukukçu ve siyaset adamı tarafından gerekli uyarılar zamanında yapılmış olmasına rağmen, CHP yönetiminin akıl ermez bir aymazlık içerisinde bulunmaktaki ısrarını, basiretsizlikle açıklamak olanaksızdır…

Rejime doğrudan ihanet, bu sürecin önündeki en temel engel olan yargı kararlarının çiğnenmesine göz kırpmakla başlatılmıştır. Anayasaya göre, herkesi bağlayacak olan mahkeme kararlarının, üstelik İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin de bu konu ile ilgili kararları varken, çiğnenmesine öncülük etmek, af edilecek bir davranış değildir… Rejimin temel dinamiği olan “laiklik ilkesi”, ana muhalefet partisi eliyle bir defa delinirse, zaten buna karşı olduğunu açıkça söyleyen iktidar tarafından sürekli delineceği aşıkardır… CHP yapmış olduğu bu fahiş hatayı, Muharrem İnce ve Şafak Pavey’in duygusal konuşmaları ile kapatamaz…

CHP grubu adına konuşan İnce’nin şu sözlerini asla görmezden gelemeyiz: “Başörtüsü dinin emridir, diyor Başbakan …yetimin hakkını yememek, ihalelere fesat karıştırmamak, milletin içine nifak sokmamak, milleti ayrıştırmamak, açları doyurmak, onlara iş bulmak, ölülerin arkasından kötü konuşmamak da dinin emri değil mi?Grup adına söylenmiş bu sözlerle, pek çok yetkin din adamı aksini söylemesine karşın, başörtüsünün dinin emri olduğu da kabul edilmiş bulunmaktadır!.. Başka bir söyleyişle CHP yönetimi parlamentoda gerçekte olmayan “dinin emirlerine” teslim olmuştur. Bundan böyle, sırası geldikçe nelerin dinin emri olduğu, nelerin olmadığı siyasi iktidar tarafından belirlenip, önlerine konacaktır… Kaçma şansları kalmamıştır… CHP bu iğrenç ve ikiyüzlü tavrıyla, “Ben inancımdan dolayı örtünüyorum” demenin bir dayatma olduğunu kamuoyuna açıklayan eski AKP Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın bile fersah fersah gerisinde kalmıştım…

Yeni CHP’nin yönetimi, bu ihanetinin faturasını er geç sandıkta ödeyecektir!..

Kılıçdaroğlu, “AKP’ye mağduriyet fırsatı vermeyelim”, Tayyip Erdoğan’ın elinden türban silahını alalım” sözleri ile kimseyi kandıramaz. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın elindeki silah bizzat Kılıçdaroğlu’nun kendisidir!.. Başka bir ifade ile Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün partisi CHP’yi, Tayyip Erdoğan’a “silah” olarak teslim eden bu SOROSÇU yönetimdir!.. AKP’nin siyasi simge olduğunu kabul ettiği “türban”ın, Anadolu kadının baş örtüsü gibi sunularak istismar edilmesi, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına, öncülük ederek önlenemez. Nitekim önlenememiştir de… Sonunda sorunu ilk okullara kadar taşıyan Y-CHP olmuştur!.. Kılıçdaroğlu ve ekibi, sırtlarına mahkum numarası gibi yazılacak olan bu ayıpla siyaset tarihine geçeceklerdir!..

Ödünler üstüne ödün vererek, ödün verenin isteğinin yerine geldiği, insanlık tarihinin hiç bir döneminde görülmemiştir!.. Üstelik CHP, bu ödünleri iktidarda değilken vermiştir. Bu nedenle, Yeni CHP’nin yaptığı, Cumhuriyete ihanetle eş değerdedir!.. Ne yazık ki, “yeni” sözcüğü ile vitrine çıkan Kılıçdaroğlu’nun gerçek yüzünü, bu işbirlikçi ve teslim olmuş tavrı ile tanımlamak durumundayız!.. Cumhuriyet, kurulduğu yerde, Yeni CHP yönetiminin bu pısırık ve işbirlikçi tavırları ile ne yazık ki yıkılmıştır!..

CHP sözcülerinin, Meclis’e türbanları ile gelerek meydan okuyan AKP milletvekillerine karşı, sadece duygusal bir konuşma yaparak, türban silahını iktidarın elinden alacağını sanması, kelimenin tam anlamıyla acizlik ve akılsızlıktır!.. Tam aksine, dokunaklı konuşan taraf teslim olmuş ve rakibinin insafına sığınmış durumdadır!.. Dolayısıyla bu durumdan siyasi bir kazanç da elde edemez. Zira “Türban silahı”, hala iktidarın elindedir ve sonuna kadar da kullanılacağı kesindir. Herkesçe etkili olduğu kabul edilen bir silahtan, iktidar neden vazgeçsin?.. Y-CHP almış olduğu bu ağır yenilginin, adını “beraberlik” koyarak durumu tersine çeviremez!.. Teslim olarak, iktidarın elindeki silahı, daha da etkili hale getirmiştir!..

Bu işin burada bittiğini sananlar, yakında ne biçim yanıldıklarını göreceklerdir. Söz gelimi, ileride kamu kurumlarından “hizmet almak” veya “kamu hizmetine girmek” isteyen kadınların türban, erkeklerin ise şalvar giymesine dair bir yönetmelik çıkarılması halinde buna nasıl engel olunabilecektir? Bu defa da vatandaşa işinizi gördürebilmek için “türban takın veya şalvar giyin” mi denecektir? Giderek iktidar muhalif milletvekillerinden Meclis’e girerken pantolonlarını çıkartmasını da isteyebilir!.. Milletvekili maaşını “ağır bir zincir gibi boynunda taşıyan” ilkesiz ve inançsız siyasetçiler için giriş kapılarındaki vestiyerlerde bedenlerine uygun şalvarların bulundurulacağı günler yakındır!..

Geldiğimiz noktada çözülen türban sorunu değil, hukuk olmuştur!..

Yeni CHP’nin hükümet önündeki taşları temizlemesi ile Cumhuriyet hukuku delik deşik edilmiş ve şeriat hukukunun getirilmesi için elverişli ortam hazırlanmıştır… Bundan sonra her şey iktidarın insafına kalmıştır. Gelinen bu noktanın sorumluluğu ise, bu durumdan “Çok mutluyum” diyen Kılıdaroğlu’na hala destek veren CHP Kurultay Delegelerinin üzerindedir…

***

Kılavuzu karga olanın…

Anlaşılan odur ki, sonunda CHP’yi de özelleştirip, cemaatlere teslim edecekler!.. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, cemaatlere yardım ettiğini söyledikten sonra, akıl hocasının Hüsamettin Özkan olduğunu, onunla konuşmadan hiç bir iş yapmadığını da kamuoyuna duyurmuştur!.. Sarıgül, Hürriyetin Pazar ekinde Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide:” Ben ne yaptıysam tek başıma yaptım, seçkinci de değilim. Diğerleri seçkinci, İnönü seçkinci, Ecevit seçkinci, Baykal seçkinci… Kılıçdaroğlu mütevazi” diyerek CHP’nin mirasını toptan reddetmiştir. (1) Cumhuriyeti kuran kadroların partisini, Sarıgül’ün ayağına göndererek özür dileten Kılıçdaroğlu ise, Sarıgül’ün saygın bir siyasetçi olduğunu söylemiştir… Böylece Baykal’ın yol açtığı ihraç kararının haksız olduğu bir kez daha vurgulanmıştır!.. Nedense Baykal da anlaşılmaz bir sessizliğe gömülmüştür!.. Böylece Sarıgül’ün ihraç sürecinde, MYK üyelerinin hazırladığı rapordaki; 40 binada imar yolsuzluğu yapmak, kaçak 7 kata ruhsat vermek için 300 bin dolar rüşvet almak, inşaat mafyası ile işbirliği yaparak rüşvet karşılığı inşaat sahiplerine rant sağlamak suçlamaları da bir anda buharlaşıp yok olmuştur!… Son kararla, Sarıgül’ün dolaylı olarak Baykal tarafından iftiraya uğratılmış olduğu da kabul edilmiştir… Dolayısıyla “kaset olayı” ile tartışılmaya başlayan Baykal’ın “saygınlığı”, CHP’nin Sarıgül’den af dilemesi ile ciddi ciddi tartışılır hale getirilmiştir!..

Sarıgül için bundan sonraki hamle; İstanbul Belediye Başkanlığı yoluyla, Yeni CHP’nin Genel Başkanlığı’nı teslim almak olacaktır… Yakışır da!.. Zira, her iki halde de CHP eski CHP olmayacaktır. Atatürk’ün CHP’sini yıktıktan sonra, enkazının üstüne köpekler çiş yapsa ne yazar?!.. Bundan sonra, halkın gündeminde, Cumhuriyeti ve partisini yeniden inşa etmek var!..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24989682.asp

 

 

“SEYİT”(1) KEMAL!..

turbanli_ogretmen_1

Yeni CHP yol temizliğine devam ediyor!.. Öcalan’ın “Demokratik İslam Kongresi”nin toplanması isteğine paralel olarak, Cem Vakfı da bir toplantı düzenleyecek. Hükümetin, Diyanet İşleri Başkanlığı içinde Aleviler için kuracağı “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” bu toplantıda görüşülecekmiş. Görünüşe bakılırsa, “Büyük Ortadoğu Projesi” içerisinde planlanmış olan “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”nin kurulması için AKP ile PKK anlaşmaktan öte, iş bölümü de yapmışlar!..

Kılıçdaroğlu’nun Hürriyet Gazetesi’nde yaptığı “soy” açıklaması, (2) bu gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde; şer ittifakına Y-CHP’nin de dahil olduğu anlaşılmaktadır!..

Hedefine doğru adım adım ilerleyen AKP, şimdi de kadın milletvekillerinin Mecliste türban takmasına olanak sağlayacak içtüzük değişikliğini yapmaya çalışıyor… Y-CHP ise, Erdoğan’ın isteğini yerine getiriyor. Üzerinde anlaşmaya varılan Anayasanın 60 maddesinin genel kuruldan geçirilmesini istiyor. Kendi elleriyle sırayı, üzerinde anlaşmaya varılmayan maddelerihalkoylamasına” getirecekler!.. Görev bilinci buna denir bence!..

Kamu kurumlarında türban takmanın, Cumhuriyet’in “laiklik ilkesi”ne aykırı olduğu; vaktiyle Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararları ile saptanmıştı. Bu hukuki saptamaların doğruluğu ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ile de teyit edildi. Anayasamızda ve ilgili yasalarda aksi yönde bir değişiklik yapılmadan ve yüksek yargı organları içtihatlarını değiştirmeden, adeta bu kararlar yok sayılarak, türbanın serbest bırakılmasının önü Kılıçdaroğlu tarafından açılmıştır… Başka bir söyleyişle, yürürlükteki hukuku çiğneyerek, rejimin değiştirilmesi projesindeki kilit taşı, Y-CHP’ye çıkarttırılmıştır!..

Kılıçdaroğlu, bu girişimi ile güya AKP’nin elinden türban silahını alacaktı. Y-CHP, bu bahanesinin arkasına gizlenerek, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına itiraz etmeyeceği sözünü verdi… Kılıçdaroğlu bu şekilde görevini başarı ile yerine getirdi. Sayesinde bugün türban ilkokullara kadar girdi… Yargı kararlarının bu şekilde çiğnenmesi ile mahkemelerin bağımsız ve tarafsız görev yapamayacağı da ortaya çıktı. Anayasaya göre, kararları herkesi bağlayacak olan mahkemeler, ana muhalefetin aniden saf değiştirmesi üzerine, kesinleşmiş kararlarının delinmesine dahi direnemediler!.. Böyle olunca, mahkemeleri kolayca ele geçirildiler ve daha sonraki yıllarda rejimi değiştirmenin aracı olarak kullanmaya başladılar… Bu kullanılma Ergenekon ve Balyoz davlarında bütün çıplaklığı ve çirkinliği ile sergilenmiştir…

Gerek türban konusunda ve gerekse bu davalardaki tutumu dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nu ve Yeni CHP’sini, Cumhuriyet düşmanı olan gerici şer ittifakının suç ortakları arasında saymakta bir yanlışlık bulunmamaktadır!..

Stanford Üniversitesi Emeritus Antropoloji Profesörü Carol Delaney, New Yort Times gazetesine yazdığı mektupta, AKP’nin son paketinde yer alan türban yasağının kamu sektöründen kaldırılmasını“sinsi bir adım” olarak değerlendirmektedir…

Bir zamanlar, dini afyon olarak değerlendiren Abdullah Öcalan, şimdi Diyarbakır’da Şeyh Sait‘in ruhuna uygun olarak, “Demokratik İslam Kongresi”nin toplanmasını istemektedir… Öcalan’ın bu önerisine, liderliğini İhsan Eliaçık‘ın yaptığı “Antikapitalist Müslümanlar” da katkı sunmaya hazır olduklarını açıklayarak, ittifaka dahil oldular!..

Aleviler, 3 Kasım’da İstanbul Kadıköy’de kitlesel bir mitinge hazırlanırken, Cem Vakfı’nın Başkanı İzzettin Doğan, hükümetin himayesinde, bir gün önceden, Alevileri temsilen, Bostancı Kültür Merkezi’nde bir “açılım” toplantısı düzenleyecektir!.. Hükümetin Diyanet’e bağlı olarak çalışacak olan “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı”, bünyesinde 1500 alevi dedesine 2-3 bin TL maaş verilmesi projesi de muhtemelen bu toplantıda tartışılacaktır. Bu noktadan sonra, mellelere ve dedelere makarna ve bulgur dağıtılacak değildi herhalde!..

Tam da bu noktada, Atlantik ötesinden Yeni CHP’ye bir görev daha verilmiştir! “Seyit” Kemal, Kurban Bayramını bahane ederek, Hürriyet Gazetesi ile yaptığı bir söyleşide, peygamber soyundan geldiğini söyleyivermiştir!.. Hazret bu söyleşide, daha önce umreye gittiğini ve manevi yönden çok haz aldığını eklemeyi de unutmamıştır. Laiklik ilkesini programının merkezine oturtmuş CHP’nin Genel Başkanı, aslında Abdullah Öcalan gibi din duygularının sömürüsünü yapmıyor!.. O alandan siyasi bir kazanç elde edemeyeceğine adı gibi emindir… “Seyit” Kemal, kendisine verilen sahte muhalefet görevini yerine getirebilmek için çırpınıyor… Bu şekilde CHP Genel Başkanlığı’na getirilmenin diyetini ödüyor… Hükümetin önündeki taşları temizlemek öyle kolay iş değil!.. Hakkını yememek gerekir, karşıdevrimin her hamlesinin önünü, “Seyit” Kemal açmıştır!.. İzzettin Doğan ile hizaya getirilemeyen Alevileri, “Seyit” Kemal terbiye etmek için vazifelendirilmiştir!..

Yerini “Ilımlı İslam Devleti”nde “ana muhalefet” olarak garantiye alan Kemal Bey, “soy” tartışmasını açmakla, bir bakıma bozulan abdestini tazelemiştir… Aleviler için İzzettin Doğan ne ifade ederse, CHP tabanı için de Kılıçdaroğlu aynı şeyi ifade etmektedir… Üstlendikleri rol de aynıdır!.. Gerçekte Kılıçdaroğlu, gerici ve Cumhuriyet düşmanı bir aileye mensup olmanın ezikliğini tedavi için peygamber soyundan geldiğini söylememiştir… Zaten inananlar açısından, soylu, soysuz, hırlı, hırsız ve ne kadar ahlaksız varsa, hepsi Adem peygamber soyundan gelmiyor mu? Dolayısıyla, peygamber soyundan gelmek bir ayrıcalık değildir!.. Kılıçdaroğlu bu yanını öne sürerek, Mamak’ta direnen Alevileri ve onlarla aynı yolda ilerleyenleri yönetmek istemektedir!.. Bu dönemde Alevilere söz dinletecek ve hükümetle uyumlu çalışacak bir yüksek makama ihtiyaç duyulmaktadır!.. Bu oyunu kuranlara göre, peygamber soyundan gelen bir genel başkan, pekala bu işi yapabilir olarak düşünülmüştür!..

Biliyoruz ki, referansı din veya mezhep olanın, çağdaş siyaset içerisinde yeri olamaz!.. Siyaset, laik sistem içerisinde bir anlam ifade edebilir… Bu nedenle, Aleviler de CHP tabanı da Kılıçdaroğlu’nu ellerinin tersi ile itmek durumundadır… Sırtımızdaki bu kamburun bir an önce atılması elzemdir!..

“Seyit” Kemal, peygamber soyundan geldiğini söyleyerek, aynı zamanda Türk ve Kürt kökenli olmadığını da itiraf etmektedir… “Türk” sözcüğünden neden bu kadar nefret ettiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır!..

Bay Kemal, bugünlerde CHP’den umudunu kesmemiş ve laikliği benimsemiş geniş yığınların önüne, oyalansınlar diye yerel seçimlerde CHP’den gösterilecek adayları atıyor… Belli ki, Cemaat’in adamları bu seçimde de CHP’den aday gösterilecekler. CHP tabanı yine rejim düşmanlarına oy vermeye mecbur bırakılacaktır!..

Yurtseverlerin önündeki soru şudur:Tutulduğumuz bu ayı tuzağından nasıl kurtulacağız?!..

Y-CHP’nin karşı tarafa çalışan akıldanelerine göre, AKP İstanbul’u kaybederse, iktidardan da uzaklaştırılabilirmiş!… Parti yönetimi son paket içerisindeki “dar bölge” ve “daraltılmış bölge” tuzağını nedense görmek ve göstermek istemiyor… Aksi halde foyaları ortaya çıkacak… AKP, karşıdevrim hamleleriyle kaybedeceği oyun karşılığını, seçim sistemini değiştirerek milletvekili olarak zaten alacak!.. Yeni CHP, sanki demokratik ve adil bir seçim yapılacakmış gibi, hala hayal dünyasında geziniyor… 450 imam hatip okulunda okuyan 71 bin öğrenciyi, 10 yıl içerisinde 2074 imam hatip ve 450 bin 969 öğrenciye çıkaran AKP, üstelik karşıdevrimini de yapmışken, iktidarı seçimle “yol düşkünü” (3) “Seyit” Kemal’e hiç devreder mi?..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)Gerek Seyit ve gerekse Ehl-i Beyit Resulallahın akrabaları veya kendi sünnetine tam bağlı olan ciddi Müslümanlardır.

(Hatta seyit bir cahil, Seyyit olmayan bir âlimden daha itibara mazhar olur bizde.) http://www.batmangazetesi.com/index_makale_show.php?yazar_id=7&makale_id=761

(2) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24919069.asp

(3) Alevilik öğretisinde yol düşkünlüğü: Kendi nefsine ağır geleni başkasına uygulayan kimselerin düşkünlüğüdür.

 

KARŞIDEVRİM, İKRARIN BÖLÜNMEZLİĞİ VE KİMYASAL SİLAHLAR!..

balyoz_1

 

Hukuk çözer”, “Daha herşey bitmiş değil, bu işin Yargıtay’ı da var” gibi halkı uyutmak için uydurulan zırvaların afyonlama etkisi bitti… Sırada başka yöntemler var! Halkı oyalama ve afyonlama işini iktidardan çok, ona yandaş olmaya özen gösteren, sözde “entel” yalakalar yapıyorlar. “Darbe karşıtlığı” sözlerinin arkasına sığınarak iktidara destek verenler arasında Yeni CHP de var… Emperyalizme teslim olmaktan başka, ayrıca bir de görev üstlenen bu hain dönekler, kim bilir başımıza daha ne çoraplar örecekler…

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Balyoz Davası’nda verilen kararı onayarak, “karşıdevrimin” en etkili silahı olduğunu kanıtlamıştır!.. Böylece “Darbe karşıtlığı” edebiyatının arkasında gizlenen hainlerin de bu silahın parçası olduğu ortaya çıktı… Özel Daire, delillerin en önemlilerinin sahte olduğunu kabul ettikten sonra, yapacağı iş “bozma” kararı vermek iken, tam tersini yaptı. Medeni hukuktaki “basit ikrar”ı bölmekle eş değerde, fahiş bir hataya imza attı!? Yalan söyleyen bir tanığın beyanları hiçbir şekilde hükme esas alınamaz! Zira, bir tanığın beyanlarının bir kısmının “yalan” olduğu ortaya çıkmışsa, diğer söylediklerinin doğru olduğunu kimse garanti edemez. Yalancı tanığa güvenilerek adaletli hüküm verilemez. Bu nedenle yalancı tanığın beyanları yok sayılır ve hükme esas alınamazlar… Balyoz davasındaki durum da yalancı tanığın durumundan farklı değildir. Dosyadaki delillerin bir kısmının “sahte” olduğu ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından, bilimsel yöntemlerle defalarca rapora bağlanarak kanıtlanmıştır! Artık bu kanıtlara dayanılarak adaletli bir hüküm kurulamaz!.. Bu yalın gerçeğe rağmen, özel daire sanıkları, üstelik dış dünyaya yansımamış ve ceza hukukunun alanına girmeyen “düşünceleri” nedeniyle suçlu bulup cezalandırıyorsa, ortada bir yargılamadan söz edilemez. Yapılan iş bir “karşıdevrim”dir ve yargı bu iş için araç olarak kullanılmıştır… Hazırlık hareketleri gösterilemeyen kanıtlara dayanılarak verilen hükümle, ancak düşünceler cezalandırılabilir. Öyle de olmuştur… Bu davada savcılık, yerel mahkeme veya özel daire sanıkların düşüncesini nasıl bilebilmiştir? Bu sorunun akla yatkın bir yanıtı verilememiştir ve verilemez. Denebilir ki, özel daire, sanıkların niyetini okuyan özel görevli mahkemenin kararını onayarak, onun hatasına ortak olmuştur… Bu noktada Yargıtay 9. Ceza Dairesi kaldırılan özel görevli ağır ceza mahkemelerinin çok gerisine düşürülmüştür… Doğal olarak da kurumsal kimliğini yitiren ve karşıdevrimin aracı durumuna düşürülen yargının saygınlığı yok edilmiştir…

Öte yandan, ne diyeceği bilinmeyen tanıkların beyanlarını sonuca etkili görmeyenbir mahkemenin elinde “darbe suçuna teşebbüs” etme suçunun kesin kanıtlarının olması gerekir. Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme, bu kanıtlara dayandığını kararının gerekçesine açıklamak zorundadır. Ayrıca darbeye teşebbüs suçunun oluşabilmesi için, sanıkların hükümeti “tehdit” de etmeleri gerekirdi. Sanıklar, hangi sözleri ile ne zaman hükümeti tehdit etmişlerdir? Bu soruların da yanıtı verilememiştir. Dolayısıyla Balyoz Davasının siyasi bir dava, verilen kararın da siyasi bir karar olduğunu kabul etmek gerekecektir. Kararı veren siyasilerdir, buna alet olan ise yargı mensuplarıdır. Dolayısıyla nihai çözümün de siyasi olması kaçınılmazdır!..

Öncelikle kabul etmeliyiz ki, “karşıdevrim”; işbirlikçi siyasal partiler ve sözde “aydın”ların elbirliği ile hayata geçirilmiştir… Bu teşhisi dürüstçe yapamayanların, bundan böyle doğru strateji izlemelerine olanak yoktur. Geriye doğru kısa bir gezinti yaptığımızda; emperyalistlerin desteği ile ve onlarla işbirliği içerisinde olan bir siyasi partinin (AKP’nin) siyasi iktidarı ele geçirdiği, iktidar olmanın avantajlarını ve yasama olanaklarını kullanarak, polis içerisinde bilinen yapılanmayı gerçekleştirdiklerini, daha sonra da Süleymaniye’de başına çuval geçirilen ordunun başına çorap örmeye başladıklarını, teknolojik üstünlüklerle TSK’ni kuşattıklarını, bu şekilde elde ettikleri işbirlikçilerle yurtsever pek çok subayı tutukladıklarını biliyoruz… Ergenekon, Balyoz ve Casusluk adı verilen davalar ile ordu bir bütün olarak töhmet altında bırakılmıştır. TSK, geçmişinde ABD destekli darbeler yapmış olmanın ezikliği içerisinde, komplolara karşı etkili mücadele yapma yerine, olmayan hukuk zemininde “savunma” yaparak aklanma yolunu seçmiştir… 2010 yılında yapılan Halkoylaması ile yargıyı ele geçiren hükümet, kansız bir şekilde kendi darbesini yapmıştır… Bu gerçeği göremeyenlere kör demek zorundayız. Kendi yolunu bulmak için değnek kullanan CHP ve MHP gibi siyasi körler; bu girift ve dikenli yollarda Türk halkına artık doğru yolu gösteremezler!…

11 yıl gibi kısa bir sürede, önemli ölçüde toplumu ve rejimi dönüştüren iktidar karşısında, bu çakma muhalefet; gündem belirleyememiş, halka umut olamamıştır. Tam aksine muhalefet yapar gibi yapmış, olayların arkasında kalmış ve havanda su döverek boş gevezeliklerle zamanı geçirmiştir… Bu tutumuyla “karşıdevrim”in başarısı için en anlamlı desteğin muhalefetten geldiğini söylemekte bir yanlışlık yoktur… Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, CHP içerisinde yuvalanan Sorosçu ekip ile MHP Müdürü Devlet Bahçeli’nin etrafında kenetlenen avantacı takımın, en kritik konularda karşıdevrimin başarısı için koltuk değneği görevi yaptığı sır değildir!..

Ne yazık ki, yaşanan gerçekler bu kadar acıdır…

Şimdi önümüzde duran acil bir görev vardır: “Bulunduğumuz durumdan nasıl kurtulacağız?” sorusuna akıllıca ve doğru bir yanıt bulmak zorundayız. “Karşıdevrim”in de bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Onu durdurmak ve Atatürk Devrimlerini kaldıkları yerden sürdürebilmek için tek silah sağ duyulu Türk halkıdır. Siyasi mücadeleyi sürdürebilmek için, hayati öneme sahip olan siyasi partiler (CHP ve MHP), karşıdevrimciler tarafından ele geçirilmiştir. Bu acı gerçeği görüp kabul ettikten sonra, ne yapmamız gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. CHP ve MHP yönetimlerini çok hızlı bir şekilde bu işgalcilerin elinden geri almak gerekir. Bu yönde atılacak adımların başarısızlıkla sonuçlanması da olasıdır. Zira 11 yıllık sürede bu iki partiyi delege düzeyinde de ele geçirmek olasıdır… Eğer gerçek böyle ise, o zaman başka bir çatı altında mücadeleyi sürdürmek kaçınılmaz olacaktır. O çatı, yaşamın somut pratiği içerisinden çıkarak kendisini kanıtlayacaktır. 29 Ekim’de Cumhuriyeti kutlayacak ve alanlarda andımızı okuyacak olan bu soylu ve milli olan hareket, bundan böyle de Türk halkına önderlik edecektir…

***

Atatürk ve İnönü’ye, hatta Ecevit ile Baykal’a dahi “ırkçı-şoven”, diyecek kadar cahil, daha sonra da Lüleburgaz mitinginde “Atatürk’ün askeriyiz” diyecek kadar şaşkın birine ne kadar güvenilir? Atatürk ırkçı ve sen de onun askeriysen, sen nesin? Ya ırkçı ve şoven bir askersin ya da yalancının tekisin!.. Her iki halde de bizden değilsin…

Kemal Kılıçdaroğlu, Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine verdiği demeçte “Evet, CHP ırkçı-şovendi ama artık öyle değil” demiş… Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğuna oturan bu zavallı, Seyit Rıza ile Şeyh Sait’i önder kabul eden bu mürteci, ne kadar “dürüst” ve “namuslu” bir politikacı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır!..

Yerel seçimler öncesinde, parti içi tartışmaların bir kenara bırakılmasını isteyenler, genellikle “solda birlik” kavramına sarılarak, CHP Genel Merkezi’ndeki Sorusçuların işgalini yok saymamızı istiyorlar. CHP’nin yerel seçimlerde stratejisini belirleyecek olan kişinin Aydın Ayaydın (1) olması, sanırım bu konuda bir fikir verecektir. Aldatılmak için ağzı açık bekleyen ayran delilerine göre, seçimlerden sonra, kurultaylarda bu hesaplaşmalar yapılmalıdır. Bu aymaz delege bozuntularının atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra bile, söyleyecekleri bir şey elbette vardır. Aslında bu söylem, işgalcilerin görevlerini tamamlamaları için onlara zaman tanımaktan başka bir işe yaramaz. Bu gerekçe ile sağlanan zaman, işgalcilere parti içerisinde iyice örgütlenmek, muhalif olan sesleri kısmak ve tasfiye etme olanağını sağlar… Bu nedenle “solda birlik” söylemi sol bir söylem değil, tam aksine sağda birliği sağlamaya dönük bir slogandır. Türkiye’de solun ve sağın oy yüzdeleri göz önünde tutulduğunda; solda birlik sağlansa bile, bunun en çok yüzde 40′lara kadar tırmanabileceği, buna karşılık refleks olarak, sağda birliğin kendiliğinden oluşacağı ve yüzde 60 ile yine çoğunluğu sağlayacağı açıktır…

Bu nedenle buna benzer içi boş sloganların etkisi altında kalmadan, doğru fikirler etrafında ve yeni bir çatı altında örgütlenmek en doğrusu olacaktır. Unutulmamalıdır ki, Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan önce, ne “solda birlik” sağlanmıştı ne de çoğunluk sağlanmıştı. Bir avuç inançlı yurtsever, kararlı adımlarla mücadeleye başlamış ve bütün dünyanın önünde saygıyla eğildiği büyük bir zafere imza atmıştır. İkinci Kurtuluş Savaşı’mız için de aynı yol izlenmelidir…

***

Kanada merkezli “Global Research” dergisinde ; “Ğuta’da Kimyasal Silah Saldırısı, ABD Yalanı ve Çocukların Ölümü Üzerine İnsani-Askeri Müdahale” başlığını taşıyan kapsamlı bir çalışma yayınlandı. (2) Bu çalışmada, “dış müdahale” için çocukların “Suriye silahlı muhalefeti” tarafından katledildiği, vücutlarına “zehirli gaz” enjekte edildiği, video çekimleriyle oynandığı ve sahte fotoğrafların servis edildiği kat-i bir şekilde Birleşmiş Milletler heyetinin raporunda tescil edildiği” ifade edilmiştir…

Suriye’ye silahlı müdahale edilmesi için üstünü başını parçalayan hükümetin destekçisi olan “iki kişiden biri”ne duyurulur!…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1)Bir zamanlar Takvim ve Sabah Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan sarı basın kartı sahibidir. Yazılarına vatan gazetesinde devam etmektedir. Ayrıca Eylül 1992′de dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özaltarafından YÖK üyeliğine atanmış ve 1995 yılının Kasım ayında DYP’den milletvekili adayı olabilmek için istifa etmiş ancak milletvekili seçilememiştir. 1999-2002 yılları arasında ANAP İstanbul milletvekilliği yapmıştır. 2011 seçimleri öncesine kadar Vatan Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmıştır. 2011 seçimleri için CHP’den İstanbul milletvekili adayı olmuş ve seçilmiştir.

(2)http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/kimyasal-silah-meselesi-ve-aydinlik-gazetesi-h16312.html

REJİMDEN NE HABER?

seriat_bayragi

MUHALEFET ELİYLE “ILIMLI İSLAM CUMHURİYETİ”NE DOĞRU!..

Gül’ün “Kuvvetler ayrılığı” konusunda Erdoğan’la ters düşmesi üzerine, sözlerini düzelterek “Cumhurbaşkanı ile aynı düşünüyoruz” dedi. Yalnız kalan Erdoğan, mecburen kaldığı için böyle bir düzeltme yaptı, gerçekte düşüncesi değişmiş değil!  Erdoğan, demokrasinin temel direği olan “Kuvvetler ayrılığı” ilkesini içselleştirmiş değil. Bunu kanıtı: “Galataport satışını yapıyoruz ama yargı bunu engelliyor. Benim Bakanım şube müdürünü alıyor tayin yapacak. Ve bu tayini siz 11 kez 12 kez durduruyorsunuz” sözleridir. Başbakan hukuk tanımıyor. Ne istiyorsa olacak. Dolayısıyla idarenin keyfi işlemlerinin de denetlenmesini istiyor. Verdiği örnek bunu kanıtlıyor. Mahkeme şube müdürü bir memurun atamasını hukuka aykırı bulmuşsa, buna saygı gösterilecek ve hukukun gereği yerine getirilecek.  Mahkemenin kararını boşa çıkartmak için çeşitli bahanelerle o memur12 kez tayin edilmeye çalışılmayacak. Başbakan’ın rahatsız olduğu durum budur. İdarenin keyfi işlemlerine yargının “dur” demesini kabullenemiyor. Erdoğan’ın bilinçaltındaki düşünce böyledir ve bunu itiraf etmiştir. İstediği sultan olmaktır. Dikta rejimine olan hevesini “Başkanlık Sistemi” ile tatmin edebileceğini düşündüğü için “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nu kurarak bu suça muhalefeti de ortak etmek istemiştir. Nitekim gerçek amacının “demokrasi” olmadığı 12 Eylül Halkoylaması ile kabul edilen ve yargı erkinin bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıran değişiklikleri “kırmızıçizgi” olarak ileri sürmesi ve değiştirmeye yanaşmamasıdır. Bu yalın gerçeğe rağmen muhalefet partilerinin komisyondaki sandalyelere yapışması suç ortaklığından başka hiç bir anlama gelmemektedir. Komisyon dışında kalmak suretiyle Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi”  talebine karşı muhalefeti örgütleyip, bu talebi engellemek mümkündür. Komisyonda kalarak yapılmak istenen değişikliğe meşruiyet kazandırılmış olacak ve TBMM‘ndeki görüşmelerde yeterli oy desteği bulunamazsa bu defa halkoylamasına gidilerek değişiklik gerçekleştirilecektir.  Halkoyuna başvurulduğunda, muhalefetin yeterli iletişim araçları olmadığından halkın aydınlatması neredeyse imkânsız olacaktır. Kaldı ki, bu defaki değişiklikle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın daha önce çekince konulmuş bulunan maddeleri de Anayasa maddeleri haline getirileceği için, BDP Anayasa değişikliklerine, bu arada “Başkanlık sistemi”ne de “evet” diyebilecektir. Aynı şekilde başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, Y-CHP‘nin CHP mirasını reddeden milletvekilleri de söz konusu değişikliklere evet diyerek Mecliste aranması gereken çoğunluğa ulaşamasalar bile, halkoylamasından kolaylıkla geçebileceklerdir. Görüldüğü gibi bu defa AKP, BDP ve MHP ile Y-CHP’nin bir kısım milletvekilleri bu değişiklikleri destekleyeceklerini belli etmişlerdir. Dolayısıyla olası bir halkoylamasında Erdoğan istediği Anayasal değişikliği yaparak “Başkanlık Sistemi”ne geçişi sağlayacaktır. Olası başkanımız Erdoğan, demokrat ve hukukun üstünlüğüne inanmış bir lider olmadığı için, rejim kolayca faşizme doğru yönelecektir.

Başbakan’ın istediği rejimde: Örneğin stratejik ve benzeri açılardan  yabancılara satışını ülke çıkarlarına aykırı bularak  Galata Limanının satışı engellenemeyecektir. Aynı şekilde (siyasi düşünceleri veya inancı farklı olduğu için Bakanı tarafından sevilmeyen) işinin ehli bir şube müdürü, haksız ve keyfi olarak tayin edildiğinde yargı yoluna başvurarak hakkını arayamayacaktır. Bir gecede 7 bin sağlık memurunun istekleri dışında yapılması karşısında yargı yoluna başvurup hak aranmasından iktidar rahatsızlık duymaktadır. Haksızlığa uğrayan memurlara hakkının verilmesine karar veren mahkemeleri Başbakan istemektedir. Başka bir örnek verelim: Köprülerin ve otoyolların özelleştirilmesine “Başkan”ın  isteği dışında şirketler katılamayacak ve ihale AKP’ye yakın Ülker Grubu’nun bulunduğu konsorsiyuma 8 yıllık geliri karşılığında verilecek fakat kimse bu ihalenin iptali için dava açamayacaktır!..  “Başkan”,  oğlu Bilal ile Burak arasındaki “eşitsizliği”  gidermek için 10.5 milyon Dolara ikinci bir “gemicik” satın alacak ve kimse bu kadar parayı nereden bulduğunu veya nasıl kazandığını, vergisini verip vermediğini soramayacaktır. Gerektiğinde yargı yoluna da başvurulamayacaktır!..  Aynı şekilde yabancılara 1.43 TL’ye satılan benzinin Türk vatandaşlarına neden 4.7 TL’ye satıldığını kimse soramayacaktır. Sosyal medyada dolanan fıkra gibi bir başka örnek verelim: Başbakana en az 500 puanla girilen OTDÜ‘ye, 8 TOMA, 3600 polisle ve 20 zırhlı araçla girip, gaz ve biber bombaları ile çocuklarımızı hırpalamanın hesabını, kimse hiç bir organ önünde soramayacaktır. Erdoğan’ın istediği; şehit kanıyla sulanarak vatan yapılmış bu kutsal toprakların “NATO toprağı” olarak ilan edilmesinin, topraklarımızın yabancılara satılmasının, TELEKOM gibi stratejik kurumlarımızın düşmana satılmasının hesabını hiç bir zaman kimsenin soramamasıdır… Başka bir söyleyişle, Erdoğanların istediği rejimde; Deniz Fenerleri ve halkı soyanlar hiç bir şekilde yargılanmazlar, hükümete muhalefet edenlerin ise,  zindanlara doldurulur. Yargısız infaz edilirler… 

Erdoğanın şikâyetçi olduğu durum, yukarıdaki örnekleri soran, soruşturan ve gerektiğinde yargılayarak gereğini yapan kurumların varlığıdır. Bunun adı “Kuvvetler ayrılığı”dır. Ne yazık ki, böyle keyfi bir rejimin (faşizmin) gerçekleşmesi için yapılacak olan anayasa değişikliğine, en büyük katkı, masada oturan muhalefet tarafından verilmektedir… Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, muhalefetin suç ortaklığı, bu gerçeklerin zamanında halka anlatılmaması ve anlatacak olan aydınlara zaman kaybettirmekle gerçekleşmektedir. TBMM’nde zaten bir şey yapamayacakları bellidir!.. Bu durum baş sorumluları Kılıçdaroğlu ile Bahçeli olacaktır…

Yeni rejimin her ne kadar adı “Başkanlık Sistemi” olara konulmuşsa da gerçekte Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye için öngörülen rejim “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”dir, açık bir faşizmdir!.. Anlaşılmaktadır ki, bu yeni rejim içerisinde Y-CHP ile yeni MHP “muhalefet” görevi yapmayı kabul etmişlerdir. O bakımdan geçiş süresinde muhalefet yapar gibi yapmaktadırlar. Başka bir söyleyişle, iş işten geçtikten sonra, yapılanlara muhalefet etmek; gerçek muhalefet yapacak olanların ayrı bir merkezde örgütlenmesini engellemek anlamına geliyor.

Av. Cemil Can

“SOBELENDİNİZ”!..

hilmi-ozkok

Ergenekon davaları ile ilgili en az konuşan eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’tü. Tutuklamalar başladığında darbe söylentileri ile ilgili kendisine sorulan sorulara: “Kasaptaki ete soğan doğramam, var da diyemem, yok da diyemem” şeklindeki cevaplar vererek kuşkuyu artırıyordu. Onun bu yanıtından sonra Ergenekon savcıları adeta coştu. Dalga üzerine dalga yaparak yurtseverleri içeri doldurdular. Tanıklık yaparken söylediklerini ilk günlerde söyleseydi, haksız tutuklamalar böylesine başını alıp gidemezdi. Kuşkusuz bu durumun oluşmasında Kılıçdaroğlu’nun da katkısı oldukça büyüktür. AKP’nin karşıdevrimini meşrulaştıran en önemli açıklamalar, ne yazık ki, Y-CHP’nin genel başkanından gelmiştir. 12 Eylül darbecileri Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya hakkında açılmış olan davaya verdikleri katılma dilekçesi bu konudaki en belirgin örnektir. CHP adına dilekçeyi veren Grup Başkanvekili E. Ülker Tarhan, milletvekili seçilmeden önce, YARSAV başkanlığı yapmış, Ö.Faruk Eminağaoğlu’nu aratmayan, çıkışları ile göz dolduran iyi bir hukukçudur. Şimdilerde ise sanki yasadışı bir iş yapıyorlarmış gibi MİT’in kendisini ve bazı CHP miletvekillerini izlediği kuşkusuna kapılmıştır!..

CHP yönetimi, 12 Eylül Referandumu’nda “yetmez ama evet” diyenlerle aynı davada yan yana oturmakla hatalı bir iş yapmıştır. Anayasa’nın 12 Eylül’de değiştirilen 26 maddesi ile sanki demokrasinin önü açılmış gibi bir algı doğmasına neden oluşturmuştur. “Yargı bağımsızlığı” ve “kuvvetler ayrılığı” ilkelerini tamamen ortadan kaldıran o anayasa değişikliklerini, hükümet bugün karşımıza “kırmızıçizgisi” olarak getirmektedir.Masada oturmakta inat eden Y-CHP referandumda “hayır” dediği değişikliklere Masada “evet” demek konumuna itilmiştir. Özel görevli mahkemeleri,”ordu darbecilerden temizlensin” sözleri ile meşrulaştıran da yine Y-CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu olmuştur!.. Çağdaş hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu mahkemelere karşı yapılan eleştirileri ise, CHP tabanındaki duyarlı kesimlerin gazını almak amacıylaydı!.. Bunlar unutulacak ve affedilecek hatalar değildir!..

Son derece yerinde olan ve tutuklu milletvekilleri bırakılana kadar yemin etmeme şeklinde örgütlenen eylemi kıran da yine Y-CHP yönetimidir. Milletvekilliklerinin düşürüleceği blöfü karşısında, kolayca teslim olunmuştur. Sanki mecliste olmakla bir şey yapabilirlermiş gibi, milletvekilliklerini Cumhuriyet’e karşı girişilen karşıdevrimin önlenmesinden çok daha önemli görmüşlerdir!.. Meclise girmeleri, iktidarın yaptıklarını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır… Zaten bu kararsız ve güven vermeyen tutumları yüzünden değil mi, iktidar oylarını artırırken, günden güne eriyip bitme noktasına gelmeleri!..

Cumhuriyet Devrimi’nin en temel yasası Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi. (Öğretim Birliği Yasası) Karşıdevrimin ise, bu yasayı ortadan kaldıran, kamuoyunun 4+4+4 olarak bildiği yasadır. Y-CHP’nin bu yasaya karşı bir itirazının olmaması ise, karşıdevrimin meşrulaştırılması yönünde verilmiş en önemli katkıdır. Ana muhalefetten gelen bu anlamlı destek, Tandoğan’da yapılmış grup toplantısı ile Türk halkının dikkatine sunulmuştur. Kılıçdaroğlu’nun o günkü konuşması (1) gerçekten ibret vericidir. “Biz din eğitimi verilmesin demiyoruz, daha fazla verilsin istiyoruz” şeklindeki sözleri ile yasanın özüne karşı olmadığını göstermiştir. Onun karşı çıktığı husus; bu yasa kapsamında yapılması planlanan 20 milyon dolarlık ihalenin Kamu İhale Kurumu denetimi dışında tutulmuş olmasıydı. Sanki, diğer ihalelerde yolsuzluk yapılmıyormuş ve devletin diğer denetleme kurumları hakkıyla görevlerini yapıyormuş gibi sözler ederek, AKP hükümetlerini bir de aklamıştır!.. Ne hazindir ki, Y-CHP yönetimi, Cumhuriyet Devrimi’nin temel yasasının ortadan kaldırılmasını, sessiz kalarak desteklemiştir!..

Orduyu darbecilerden temizliyoruz” yalanına en büyük destek, yine Kılıçdaroğlu’ndan gelmiştir. Gerçekte ordudan tasfiye edilenler, en başarılı ve parlak subaylarımızdı. Orduyu ABD ve NATO’nun ermine vermeye karşı çıkacak olan bu yurtsever subaylar, sahte ve uyduruk belgelerle suçlanarak, itibarsızlaştırılmış; sonunda ordudan uzaklaştırılmışlardır. Son YAŞ toplantısında 40’ı tutuklu 56 general ve amiral emekliye sevkedilmiştir!.. T.C’nin savcıları, şerefli ordu mensupları ve TÜBİTAK görevlileri hakkında, “Askeri casusluk, fuhuşa teşvik” gibi en aşağılık iddialarla dava açmışlardır. Yıllarca tutuklu bununan bu subayların hiç birinin terfileri yapılmamış ve yıllarca esir kapmlarında tutularak, TSK ile ilişkileri kesilmiştir!.. Özel görevli mahkeme, 2 Ağustos 2012 günü yapılan duruşmada, tüm sanıkların bu suçlamalardan beraatine karar vermiştir!.. Subayların tutuklandıkları gün başlayan ve aylarca süren aşağılayıcı kampanyanın etkileri ise, pek çok kişinin kafasından hala silinmemiştir… TSK’ni teknolojik sahteciliklerle teslim alma planını uygulamaya koyan emperyal güçler ise, amaçlarına ulaşmışlardır…

Akdeniz ve Karadeniz’in önemli bir caydırıcı gücü olan deniz kuvvetlerimizin bu özelliği, Ergenekon ve Balyoz davaları nedeniyle büyük ölçüde yitirilmiştir. BOP içinde piyon görevi verilen Türkiye’nin getirildiği nokta içler acısıdır… Şemdinli kırsalında çembere alınan 200 kişilik terörist grubu İran tarafından gelerek kurtarmak isteyen 500 kişilik başka bir terörist grup ile başlayan çatışmalar, iki haftadır sürmekter ve teröristler geri çekilmemektedir. Hükümet kanadından yapılan açıklamaya göre, bu çatışmalarda 2’si korucu olmak üzere 8 güvenlik görevlimizi kaybetmişiz. Barzani’nin Suriye’ye gönderdiği peşmergeler ise, sınırlardaki karakollar ile resmi binalardan bayraklarımızı indirip kendi bayraklarını asmaktadırlar. Dışişleri Bakanımız, Barzani’nin ayağına kadar gidip yardım talebinde bulunmuştur. Bu şekilde, hiç bir ülkenin tanımadığı Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini tanımış olduk. Diğer taraftan, Türkiye’nin acz içerisinde olduğunu dosta düşmana ilan etmiş bulunduk…

Denebilir ki, emperyal güçler, Ortadoğu’da Türkiye’nin inisiyatif kullanılabileceği hiç bir alan bırakmamıştır. Teröristlerin yuvalandığı Kandil’e operasyon yapmaktan aciz hale getirilmişiz. TSK, teröristlerin saldırıları karşısında savunma konumunda bırakılmıştır… Hiç kuşku yok ki, ülkemizi bu hale getiren AKP hükümetinin basiretsiz politikalarıdır. Gerçekte ulusal niteliği olmayan, özünde emperyalistlerin çıkarlarını korumaya dönek politikalar halka “ulusal mesele” olarak yutturulmaktadır. Bu şekilde muhalefetin desteği alınarak, topyekün emperyalizmin hizmetine sürüklenmekteyiz. Y-CHP yönetiminin Libya’nın bombalanması kararında hükümeti desteklemesi ve düşürülen keşif uçağı nedeniyle, Suriye’ye esaslı bir karşılık verilmesini istemesi, bir tür savaş çığırtkanlığıydı. Gelecekte bir gün Yüce Divan kurulacak olursa, şu andaki yasalarımıza göre bile, Y-CHP yönetimi ile MHP de AKP yöneticilerinin yanında, suç ortağı ve suça azmettirenler olarak yargılanabilirler!.. Y-CHP yönetimi etkili bir muhalefet görevini gereği gibi yapmadığı gibi, karşıdevrime direnecek olan güç odaklarını da yanıltıp, direnmekden alıkoymuştur. Bu yüzden bir de tarih önünde yargılanacaktır! Dünyanın hiç bir yerinde görünmeyen bir şekilde muhalefetin durduğu yerde erimesinin bir nedeni de bu değil midir?..

Türkiye üzerinden Suriye’ye ısı güdümlü füze gönderilmesi üzerine, 21. Yüzyıl Enstitüsü Başkanı Prof. Ümit Özdağ: “Suriye ordusu da Türkiye’ye misilleme yaparak bu silahların benzerlerini PKK’ya verir” diyerek yerinde bir uyarıda bulunmuştur. Tam da bu sırada, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Patrick Ventrell:”Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda durumu daha fazla askerileştirmenin ilerleyecek yol olduğunu düşünmüyoruz” demesi, PKK’ya karşı yapılacak olan olası bir operasyonun frenine basmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Suriyeli muhaliflere destek verme konusunda Türkiye ile aynı safta olduklarını belirten Ventrell, belliki, Türkiye’nin Kürtlere karşı başlatacağı olası bir operasyonun kontrolden çıkıp, BOP’a zarar vereceğinden endişe etmektedir… Türkiye’nin direksiyonu kimin elindedir, bu otomobilin frenine kim basar belli değildir!..

Gündemin her zaman iki adım gerisinden gelen Y-CHP’nin Genel Başkanı, Ergenekon Davası için: ”Özkök’ün ifadesiyle dava çökmüştür” demiştir. Bu söz bile, Y-CHP’nin Türkiye gerçeklerinin çok uzağında olduğunu göstermeye yetmektedir. Oysa bu davaların ilk çöküşü, iddianamelerin okunduğu gün yaşanmıştır. İkinci çöküş, sanıkların sorgularında görülmüştü. Sanıklar savunmalarını yaptıklarında, davalar üçüncü kez çökmüştü. Sanıkların ve vekillerinin yaptırmış oldukları harici bilirkişi incelemeleri ile, iddianamelerdeki sahtecilikler saptanmış ve yeniden inceleme yapılması istenmişti. Mahkeme heyeti bu talepleri duymazdan gelmekle davaların dördüncü kez çöktüğünü kabul etmiştir. Ve nihayet, avukatların duruşmalardan çekilmesi üzerine, İstanbul Barosu ile başlayan tartışmalar Ergenekon davalarını altıncı kez çöktürmüştür. Kılıçdaroğlu’na göre, eski Genel Kurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün tanıklığı ile bu davalar çökmüştür. Sevsinler sizi… Var mı öyle bir kişinin sözü ile başlayıp, aynı kişinin tanıklığı ile biten bir dava örneği? Öyle davalara siz hala dava mı diyorsunuz? Bu davalar çökecekti elbette. Tıpkı sizlerin ABD önünde diz çöktüğünüz gibi. Öyle de olmuştur gelişmeler. Ama asıl çöken, Y-CHP’nin işbirlikçi yönetiminin maskeli yüzü ve bu dava nedeniyle gizlemeye çalıştığı BOP içindeki rolü olmuştur!..

Sobelendiniz!.. Daha da gizlenemezsiniz artık!..

Av. Cemil Can