Biz kazanacağız!..
TwitterFacebookGoogleYouTube

Sırada pantolon çıkarma var!..

turban_1

Pantolonlarınızı da çıkartacaksınız!..

Çarşafa CHP rozeti takma ile başlatılan, “laiklik tehlikede değildir” zırvası ile önü açılan, “türban sorununu biz çözeriz” cahilliği ile zirveye taşınan siyasi körlüğün, Cumhuriyet rejimine ağır bir yara vereceği belliydi… İşlerin bu noktaya kadar gelmesinin tarihi sorumluluğu AKP’nin değil, CHP’nin üzerindedir! Zira AKP’nin Cumhuriyet rejimine, Atatürk ilke ve devrimlerine karşı olduğu, demokrasiyi, rejimi dönüştüreceği “Ilımlı İslam”a ulaşmak için binilecek bir tramvay olarak gördüğü, yeni ortaya çıkmış değildir… Bu nedenle AKP iktidarının fırsat buldukça rejimin temel taşlarını yerlerinden oynatmak, daha sonra da çıkartıp atmak için elinden geleni ardına koymayacağını öngörmek gerekirdi… Pek çok hukukçu ve siyaset adamı tarafından gerekli uyarılar zamanında yapılmış olmasına rağmen, CHP yönetiminin akıl ermez bir aymazlık içerisinde bulunmaktaki ısrarını, basiretsizlikle açıklamak olanaksızdır…

Rejime doğrudan ihanet, bu sürecin önündeki en temel engel olan yargı kararlarının çiğnenmesine göz kırpmakla başlatılmıştır. Anayasaya göre, herkesi bağlayacak olan mahkeme kararlarının, üstelik İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin de bu konu ile ilgili kararları varken, çiğnenmesine öncülük etmek, af edilecek bir davranış değildir… Rejimin temel dinamiği olan “laiklik ilkesi”, ana muhalefet partisi eliyle bir defa delinirse, zaten buna karşı olduğunu açıkça söyleyen iktidar tarafından sürekli delineceği aşıkardır… CHP yapmış olduğu bu fahiş hatayı, Muharrem İnce ve Şafak Pavey’in duygusal konuşmaları ile kapatamaz…

CHP grubu adına konuşan İnce’nin şu sözlerini asla görmezden gelemeyiz: “Başörtüsü dinin emridir, diyor Başbakan …yetimin hakkını yememek, ihalelere fesat karıştırmamak, milletin içine nifak sokmamak, milleti ayrıştırmamak, açları doyurmak, onlara iş bulmak, ölülerin arkasından kötü konuşmamak da dinin emri değil mi?Grup adına söylenmiş bu sözlerle, pek çok yetkin din adamı aksini söylemesine karşın, başörtüsünün dinin emri olduğu da kabul edilmiş bulunmaktadır!.. Başka bir söyleyişle CHP yönetimi parlamentoda gerçekte olmayan “dinin emirlerine” teslim olmuştur. Bundan böyle, sırası geldikçe nelerin dinin emri olduğu, nelerin olmadığı siyasi iktidar tarafından belirlenip, önlerine konacaktır… Kaçma şansları kalmamıştır… CHP bu iğrenç ve ikiyüzlü tavrıyla, “Ben inancımdan dolayı örtünüyorum” demenin bir dayatma olduğunu kamuoyuna açıklayan eski AKP Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın bile fersah fersah gerisinde kalmıştım…

Yeni CHP’nin yönetimi, bu ihanetinin faturasını er geç sandıkta ödeyecektir!..

Kılıçdaroğlu, “AKP’ye mağduriyet fırsatı vermeyelim”, Tayyip Erdoğan’ın elinden türban silahını alalım” sözleri ile kimseyi kandıramaz. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın elindeki silah bizzat Kılıçdaroğlu’nun kendisidir!.. Başka bir ifade ile Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün partisi CHP’yi, Tayyip Erdoğan’a “silah” olarak teslim eden bu SOROSÇU yönetimdir!.. AKP’nin siyasi simge olduğunu kabul ettiği “türban”ın, Anadolu kadının baş örtüsü gibi sunularak istismar edilmesi, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına, öncülük ederek önlenemez. Nitekim önlenememiştir de… Sonunda sorunu ilk okullara kadar taşıyan Y-CHP olmuştur!.. Kılıçdaroğlu ve ekibi, sırtlarına mahkum numarası gibi yazılacak olan bu ayıpla siyaset tarihine geçeceklerdir!..

Ödünler üstüne ödün vererek, ödün verenin isteğinin yerine geldiği, insanlık tarihinin hiç bir döneminde görülmemiştir!.. Üstelik CHP, bu ödünleri iktidarda değilken vermiştir. Bu nedenle, Yeni CHP’nin yaptığı, Cumhuriyete ihanetle eş değerdedir!.. Ne yazık ki, “yeni” sözcüğü ile vitrine çıkan Kılıçdaroğlu’nun gerçek yüzünü, bu işbirlikçi ve teslim olmuş tavrı ile tanımlamak durumundayız!.. Cumhuriyet, kurulduğu yerde, Yeni CHP yönetiminin bu pısırık ve işbirlikçi tavırları ile ne yazık ki yıkılmıştır!..

CHP sözcülerinin, Meclis’e türbanları ile gelerek meydan okuyan AKP milletvekillerine karşı, sadece duygusal bir konuşma yaparak, türban silahını iktidarın elinden alacağını sanması, kelimenin tam anlamıyla acizlik ve akılsızlıktır!.. Tam aksine, dokunaklı konuşan taraf teslim olmuş ve rakibinin insafına sığınmış durumdadır!.. Dolayısıyla bu durumdan siyasi bir kazanç da elde edemez. Zira “Türban silahı”, hala iktidarın elindedir ve sonuna kadar da kullanılacağı kesindir. Herkesçe etkili olduğu kabul edilen bir silahtan, iktidar neden vazgeçsin?.. Y-CHP almış olduğu bu ağır yenilginin, adını “beraberlik” koyarak durumu tersine çeviremez!.. Teslim olarak, iktidarın elindeki silahı, daha da etkili hale getirmiştir!..

Bu işin burada bittiğini sananlar, yakında ne biçim yanıldıklarını göreceklerdir. Söz gelimi, ileride kamu kurumlarından “hizmet almak” veya “kamu hizmetine girmek” isteyen kadınların türban, erkeklerin ise şalvar giymesine dair bir yönetmelik çıkarılması halinde buna nasıl engel olunabilecektir? Bu defa da vatandaşa işinizi gördürebilmek için “türban takın veya şalvar giyin” mi denecektir? Giderek iktidar muhalif milletvekillerinden Meclis’e girerken pantolonlarını çıkartmasını da isteyebilir!.. Milletvekili maaşını “ağır bir zincir gibi boynunda taşıyan” ilkesiz ve inançsız siyasetçiler için giriş kapılarındaki vestiyerlerde bedenlerine uygun şalvarların bulundurulacağı günler yakındır!..

Geldiğimiz noktada çözülen türban sorunu değil, hukuk olmuştur!..

Yeni CHP’nin hükümet önündeki taşları temizlemesi ile Cumhuriyet hukuku delik deşik edilmiş ve şeriat hukukunun getirilmesi için elverişli ortam hazırlanmıştır… Bundan sonra her şey iktidarın insafına kalmıştır. Gelinen bu noktanın sorumluluğu ise, bu durumdan “Çok mutluyum” diyen Kılıdaroğlu’na hala destek veren CHP Kurultay Delegelerinin üzerindedir…

***

Kılavuzu karga olanın…

Anlaşılan odur ki, sonunda CHP’yi de özelleştirip, cemaatlere teslim edecekler!.. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, cemaatlere yardım ettiğini söyledikten sonra, akıl hocasının Hüsamettin Özkan olduğunu, onunla konuşmadan hiç bir iş yapmadığını da kamuoyuna duyurmuştur!.. Sarıgül, Hürriyetin Pazar ekinde Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide:” Ben ne yaptıysam tek başıma yaptım, seçkinci de değilim. Diğerleri seçkinci, İnönü seçkinci, Ecevit seçkinci, Baykal seçkinci… Kılıçdaroğlu mütevazi” diyerek CHP’nin mirasını toptan reddetmiştir. (1) Cumhuriyeti kuran kadroların partisini, Sarıgül’ün ayağına göndererek özür dileten Kılıçdaroğlu ise, Sarıgül’ün saygın bir siyasetçi olduğunu söylemiştir… Böylece Baykal’ın yol açtığı ihraç kararının haksız olduğu bir kez daha vurgulanmıştır!.. Nedense Baykal da anlaşılmaz bir sessizliğe gömülmüştür!.. Böylece Sarıgül’ün ihraç sürecinde, MYK üyelerinin hazırladığı rapordaki; 40 binada imar yolsuzluğu yapmak, kaçak 7 kata ruhsat vermek için 300 bin dolar rüşvet almak, inşaat mafyası ile işbirliği yaparak rüşvet karşılığı inşaat sahiplerine rant sağlamak suçlamaları da bir anda buharlaşıp yok olmuştur!… Son kararla, Sarıgül’ün dolaylı olarak Baykal tarafından iftiraya uğratılmış olduğu da kabul edilmiştir… Dolayısıyla “kaset olayı” ile tartışılmaya başlayan Baykal’ın “saygınlığı”, CHP’nin Sarıgül’den af dilemesi ile ciddi ciddi tartışılır hale getirilmiştir!..

Sarıgül için bundan sonraki hamle; İstanbul Belediye Başkanlığı yoluyla, Yeni CHP’nin Genel Başkanlığı’nı teslim almak olacaktır… Yakışır da!.. Zira, her iki halde de CHP eski CHP olmayacaktır. Atatürk’ün CHP’sini yıktıktan sonra, enkazının üstüne köpekler çiş yapsa ne yazar?!.. Bundan sonra, halkın gündeminde, Cumhuriyeti ve partisini yeniden inşa etmek var!..

Av. Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24989682.asp

 

 

FİGÜRANA FİGÜRANLIK!..

 

 tatbikat

İngiliz “Times” gazetesi manşetten verdiği haberde, dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların “Türkiyenin sınır politikası” sayesinde kolaylıkla Suriye’ye girebildiklerini belirtti. Suriye sınırı AKP’nin hatalı politikaları yüzünden kevgire çevrildi, gireni çıkani belli değil… Terörist gruplar, Suriye güçlerinin geri çekilmek zorunda kaldığı bu sınırdan içeri giriyorlar. Erdoğan ise bu durumu fırsat bilerek sınır denetimini yaptırmıyor ve bu şekilde muhaliflere destek vererek, Esat’ı devirebileceğini sanıyor… Terörist grupları izlemek için görevlendirildiği açık olan; genel amaçlı ve silahsız bir Suriye helikopterini düşürme emrini veren AKP hükümeti, dünya kamuoyu önünde daha da zor duruma düşüp iyice yalnızlaşmıştır…

Pentagon‘un raporuna göre, dünyayı savaşın eşiğine getiren “sarin gazı”  El Kaide (1) tarafından yol geçen hanına döndürülen Suriye sınırından sokulmuştur. Emperyalizmin tetikçiliği görevini üstlenen terör gruplarını etkisiz hale getirmek için, Suriye devletinin operasyon yapması ve hatta “sıcak takip” hakkını kullanarak komşu ülkenin sınırlarından bir miktar içeri girmesi son derece doğaldır ve haktır… Tıpkı bir zamanlar Türkiye’nin PKK’ya karşı yürüttüğü operasyonlarda sıcak takip sırasında Irak topraklarına girdiği gibi.. Böyle bir durumda sınırları ihlal edilen ülkenin “angajman kuralları” bahanesine sığınarak müdahale eden devlet güçlerine ateş açması, doğru değil ve doğrudan terörist gruplara destek anlamına gelmektedir. Nitekim düşürülen helikopter pilotunun paraşütle indikten sonra, terörist gruplarca yakalanıp, kafasının kesilmesi olayı da akla böyle bir iş birliğini getirmektedir!..

Gelişmeleri yakından izleyen yabancı gözlemcilerin ortak kanısı; Suriye keşif helikopterinin düşürülmesi ile Haziran 2012′de Rusya, Çin, İran ve Suriye’nin Doğu Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapmaya hazırlandıkları sırada, (2) NATO tarafından Suriye’nin hava savunma sistemlerini test etmek amacıyla görevlendirilip gönderilen Türk jetinin düşürülmesinin intikamının alındığı şeklindedir… Zaten “angajman kuralları” da bu olay üzerine değiştirilmişti…

Türkiye’nin çıkarının ne olduğu bir türlü anlatılamayan “Suriye politikası” yüzünden, yaşanan bu olaylar karşısında, ana muhalefet partisi CHP’nin, hükümeti desteklemesini anlamak mümkün değildir. Anımsanacağı gibi, Kılıçdaroğlu Türk keşif uçağının düşürülmesinde de Suriye’ye karşı “Bu olay sineye çekilemez, üstü örtülemez, zamana yayılarak unutturulamaz” diyerek son derece sert mesajlar vermişti.(3) O tarihte Kılıçdaroğlu, Türk keşif uçağının Suriye sınırını ihlal etmesi üzerine düşürülmesini haksız bir eylem olarak nitelendirmişti… Nedense aynı ihlali yapan Suriye keşif helikopterinin düşürülmesini doğru bulmaktadır… Ana muhalefet partisinin bu tutarsızlığının bir nedeni olmalıdır!? Anlaşılan yeni CHP dış politikasını “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine göre değil, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına göre saptamaya başladı… Eğer öyle değilse, -çapsız sözcüğünü kullanmak istemiyorum- Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığı makamını dolduramıyor demektir… Her iki halde de CHP’nin durumu kötüdür. Son olasılık; Kılıçdaroğlu AKP hükümetinin izlediği Suriye politikasında, Türkiye’nin yararının ne olduğunu biliyor olmasıdır!.. O zaman CHP tabanını ve kamuoyunu bilgilendirmesi gerekmez mi? Kılıçdaroğlu’nun sürekli olarak hükümetin muhalefeti bilgilendirmediğinden yakınması da bu nedenle inandırıcı olamaz!..

Hükümetin Suriye politikası ile Türkiye’nin figüran durumuna düştüğü ve G-20 zirvesinde bu durumun net olarak ortaya çıktığı, analistlerin ortak yorumudur. Buna rağmen, yeni CHP yönetiminin, AKP Hükümetinin hatalı politikalarını desteklemesi ne anlama gelmektedir? Muharrem İnce (4) ve Gökhan Günaydın‘ın (5) bu konudaki açıklamaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması ile örtüşmektedir… Demek ki, partinin görüşü bu şekildedir!..

Kılıçdaroğlu’nun Suriye keşif helikopteri düşürüldükten sonra, “Türkiye gereğini yaptı, olaya böyle bakmak gerekir” şeklindeki açıklaması, ne yazık ki, CHP’yi Esat rejimine saldıran terörist gruplarla aynı safta buluşturmuştur!..

Daha önce yapılan Mısır ziyaretinde, gerici terörist örgüt “Müslüman Kardeşler”in (6) eski dış ilişkiler bakanı Darrap ile CHP heyetinin görüşmesi ve destek vermesi de CHP’ye hiç yakışmamıştır. Bu noktadan itibaren PKK terör örgütü ile masaya oturan AKP hükümetinin görüşmeleri de meşrulaştırılmış bulunmaktadır!.. Dolayısıyla CHP bu konu ile ilgili eleştiri hakkını da kaybetmiştir!..

CHP’nin destek verdiği hükümetin dış politikası, acaba dışarından nasıl görünmektedir? Bu sorunun yanıtı “Foreign Policy” dergisinde, Türkiye’nin HAMAS’ın silahlı kanadı İzzeddin El Kassam Tugayları‘nın kurucusu Salah Al-Arouri’ye ev sahipliği yaptığı ve İsrail’e karşı eylemler Türkiye’den planlandığı için terörü destekleyen ülkeler listesine alınabilir şeklinde verilmiştir!.. (7)

Y-CHP’nin AKP hükümetinin ülkemize bir yararı olmayan politikalarına destek vererek, iktidara gelmesi olanaksızdır. Figürana figüranlık yapmak CHP’ye hiç ama hiç yakışmamaktadır!.. Bu tür örnekler, kaset operasyonu ile CHP’nin başına getirtilen TESEV’cilerden beklenen asıl görevin, karşı devrimin başarısı için “muhalefet yapmamak” olduğunu açıkça ortaya koymaktadır… Her halde, CHP delegasyonun şapkayı önüne koyup düşünmesi ve bir karar vermesi gerekmektedir… Kangren olmuş kol kesilecek, başka yolu yok!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://tr.wikipedia.org/wiki/El_Kaide

  2. http://www.cnnturk.com/2012/dunya/06/19/rusya.cin.ve.iran.suriye.ile.tatbikat.yapacak/665718.0/index.html

  3. http://siyaset.milliyet.com.tr/kilicdaroglu-ndan-aciklama/siyaset/siyasetdetay/24.06.2012/1558194/default.htm

  4. http://www.aksiyonhaber.com/muharrem-inceden-helikopter-cikisi-73732h.htm

  5. http://www.internethaber.com/bu-cocuklar-okul-sevinci-yasayamadi-585388h.htm

  6. http://tr.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCsl%C3%BCman_Karde%C5%9Fler

  7. http://www.foreignpolicy.com/

“GERİ ZEKALILAR”!..

 tutu

GERİ ZEKALILAR”IN DA YAPACAĞI İŞLER VAR!..

PKK terörist örgütler listesinden çıkartılıyor. Bundan böyle “PKK’lı aktivistler” olarak isimlendirilecekler. Bir süre sonra “özgürlük savaşçıları” olarak anılacakları kesin!.. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un mahkeme kararı ile terör örgütü yöneticisi olduğu hükme bağlandıktan sonra, doğal olarak TSK da terör örgütü olarak anılacak!.. 

Bu noktaya gelene kadar Cumhuriyeti kuran ve topraklarımızı işgalden kurtaran Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunda oturan adam ne yapmıştır? Bu sorunun yanıtını dosdoğru veremedikten sonra ihanet sürecinde piyon olarak, bir yere yerleştirilmekten kurtulmak olanaksızdır!.. 

Kürtçüler, Cemaatçiler, Liboşlar ve İkinci Cumhuriyetçiler’in doluştuğu Atatürk’ün partisi CHP, bu haliyle artık bizim partimiz değildir!.. Tıpkı TSK’nın Türk halkına yabancılaştığı gibi. Ülkemiz gibi CHP de işgal altındadır… TSK da bir zamanlar bizimdi ama bir tek mermi bile atamadan teslim alındı. Şimdi Apo’nun talimatı ile geri çekiliyor, PKK için alan boşaltıyor. Yanlış anlaşılmasın topraklarımızdan çekilen PKK değildir!.. Y-CHP de AKP ve BDP gibi PKK ile aynı masaya oturup, bölünme anayasasını yapmaya çalışmıyor mu? Teröristlere kredi açan, Cemaatlerin peşinde dolaşan, Cumhuriyet’in yıkılması için yol temizleyen bir genel başkan, hiçbir şekilde bizi temsil etmiyor! Kılıçdaroğlu da meşruiyetini kaybetti!.. 

Atlantik ötesinden gelen talimatları izah ve tercüme etmekle görevli Y-CHP’nin akıl hocası Osman F. Loğoğlu, TBMM’nde yaptığı basın toplantısında; Y-CHP olarak çözüm sürecine karşı olmadıklarını söyledi. Loğoğlu: Toplumsal mutabakat komisyonunu andıran tarzda bir komisyon kurulabilirse, elbette bunun içerisinde olabiliriz… Kürt meselesinin toplumsal barışa dönüştürülmesi için adresin TBMM, aktörlerin oradaki siyasi partiler olduğunu düşünüyoruz…” dedi… Hazret CHP tabanını bu şekilde hazırladıktan sonra, Kılıçdaroğlu da Öcalan’ın “çözüm” için önerdiği, Güney Afrika’daki “Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nu “incelemek” üzere; baş yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ile Ankara Milletvekili Levent Gök’ü, görevlendirdi. Gerçekte incelenecek bir şey yok ortada. Herşey ayan beyandır. Y-CHP’nin amacı AKP-BDP ortaklığının yapacağı işin içerisinde görünerek verilen görevi yapmaktır. Ancak bu şekilde ziyarete meşruiyet kazandırılabilir!.. 

Kılıçdaroğlu, Öcalan’ın avukatı Catriona Vine‘nin 29 Nisan için örgütlediği heyete adamlarını katarak, kendisinden beklenen görevi yapmış olacak!.. Ziyaret, İngiltere merkezli PKK’ya yakınlığı ile bilinen Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI)’nün davetiyle gerçekleştiriliyor. Bildiğiniz gibi, Habur Açılımı’ndan sonra, Öcalan’ın açıkladığı “yol haritası” ile kamuoyuna duyurulan “Hakikatleri Araştırma Komisyonu”nun ilk tanıtımını yapan da Kılıçdaroğlu’ydu… Anlaşılıyor ki, Meclis’te AKP-BDP koalisyonuna uzak duruyor gibi yaparak, CHP tabanını aldatanlar, sınır ötesi çalışmalara aktif olarak katılmakta bir sakınca görmüyorlar!.. 

Ziyaretine gidilen adamın nasıl biri olduğu ve görüşleri zaten biliniyor. Uluslararası Barış İnisiyatifi‘nin başkanlığını yürüten ve Öcalan’ın özgürlüğü için dua ettiğini söyleyen Başpiskopos Desmont Tutu‘nun, Türkiye’nin PKK ile mücadelesini Güney Afrika’daki Apartheid‘e (1) karşı verilen mücadeleye ve Kürtlerin durumunu da uzun yıllar ırk ayırımı politikasının uygulandığı siyahlara benzettiği biliniyor… Tutu, PKK yanlısı yayın yapan Roj TV‘yi de Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti. Deneyimli diplomat Onur Öymen’in söylediğine göre, Tutu, 21 Kasım 2010 tarihinde Brüksel’de Avrupa Parlamentosu binasında toplanan Kürt Konferansı’na gönderdiği mesajda; Öcalan’ın koşulsuz serbest bırakılmasını istedikten sonra, TSK’nın PKK’ya karşı yürüttüğü mücadeleyi durdurmasını talep etmişti. Ayrıca hükümetin PKK ile müzakerelere başlaması için çağrıda bulunan da Desmont Tutu’ydu… Kılıçdaroğlu’nun bir diğer akıl hocası bu adamdır işte!.. 

Kılıçdaroğlu, Y-CHP’nin “sürece” verdiği desteği, şu şekilde açıklıyor: Güya AKP, iktidarı başarısız olursa “Tam sorunu çözecektik CHP engel oldu” demeye hazırlanıyormuş! Bu nedenle de Y-CHP sürece destek oluyormuş! Acaba halkı ahmak yerine koymak başka nasıl olur? Y-CHP şu ana kadar hükümetin hangi icraatına engel olabildi de açılımına engel olabilecek? Bu bir aldatmacadır. sadece seçilmiş iki milletvekilini kodesten çıkarmaya gücü yetmeyen bir parti, iktidarın önünde engel teşkil edemez!.. Açıktır ki, Kılıçdaroğlu görevini bir süre daha gizli tutarak yürütmek istiyor. CHP’nin son kurultay delegeleri,(2) bu gidişe dur demezseniz, siz de ülkenin kurucu iradesine ihanet etmekle suçlanacaksınız! Onlarla birlikte siz de suç ortakları olarak ilan edileceksiniz!.. Tarihe hain olarak geçmeyi içinize sindiriyorsanız, bekleyin de iyice iş işten geçsin!.. 

CHP Genel Başkanlığı’na kaset komplosu ile getirilen Kılıçdaroğlu gerçekte “ulusalcı” değildir. Partiyi elinden kaçırmamak için zaman zaman bu yönde gaz alıcı beyanlarda bulunmaktadır. Zaten “yenilikçi” olmakla övünmekte ve partinin isminin başına “Yeni” sözcüğünü de bu nedenle getirmiş bulunmaktadır. Yaşanan süreç içerisinde, Kılıçdaroğlu’nun yenilikçiliğinin ne menem bir şey olduğu ortaya çıkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun sol görüşlü olmadığı da tartışma götürmez. Emperyalizme karşı ve emekten yana olmayan birinden zaten solcu olamaz. O önce Aleviliğini kullanarak bu kitlenin desteğini almıştır. Ardından “sol” söylemi öne çıkartıp, namuslu solcuları da aldatmıştır!.. 

Kılıçdaroğlu, bu iki kesimin desteği ile Baykal-Sav taraftarlarını partiden uzaklaştırmayı başardıktan sonra, kendine yakın yeni bir delege profili yaratmış ve asli görevini yapmaya dönmüştür. Bu noktadan itibaren, TESEV’in bu sadık adamının kendine güveni tamdır ve göreve getirilmesini sağlayan SOROS‘un isteklerini bir bir yerine getirmeye başlamıştır. Hedefte CHP’nin dönüştürülerek, yeni rejime entegresi vardı. Yaşayarak gördük ki, Cumhuriyet’i yıkmayı kendilerine ödev edinmiş AKP-BDP ortaklığının önündeki taşları, her zaman Y-CHP temizlemiştir. Kılıçdaroğlu’nun gündeme taşıdığı konuların neredeyse tamamı, bir süre sonra AKP hükümeti tarafından uygulamaya konulmuştur. Y-CHP’nin muhalifmiş gibi durduğu, örneğin 4+4+4 gibi konuların çoğu, zaten iktidarın bitirmiş olduğu işlerdendir!.. 

Y-CHP’nin uzun tutukluluk süreleri ve “Silivri Hukuku”na karşıymış gibi görünmesi de muhaliflerin gazını almak içindi. Y-CHP, iki milletvekili Ergenekon Davası’na bilerek ve isteyerek kurban vermiştir!.. TSK’nın kalleş bir tertip ile teslim alınması sürecini “Ordu darbecilerden temizlensin” söylemi ile meşrulaştıran, yine Y-CHP olmuştur!.. 

Kılıçdaroğlu, asla vazgeçmediği ve dizginleme gereğini bile duymadığı yardımcısı Tanrıkulu’nun; ulusalcılar için söylediği, “geri zekalılar” nitelemesinden, nedense hiç rahatsızlık duymamıştır. “Ulusalcı” biri olsaydı, bu söz aynı zamanda kendisine söylenmiş olacağından bir tepki verirdi herhalde… Belli ki değildir ve Tanrıkulu’nun tespitini doğru bulduğu için sesini çıkartmamıştır! Diğer yandan, bu kovboy hakkında disiplin soruşturması açmadığına göre, demek ki sözlerini onaylamıştır! Biz “ulusalcıları”, geri zekalı zanneden bu ABD işbirlikçileri ile CIA’nın haber kaynakları bilmelidirler ki, emperyalizme karşı baş kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından yeni bir devlet kuranlar ulusalcılardır. Ulusalcıların değişmez Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk, bütün dünyanın kabul ettiği gibi yüz yılımızın bir dahisidir!.. Bize geri zekalı diyen zavallılar ve onların sözlerini onaylayan hainler, asıl geri zekalı olanlardır!.. 

Hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde söylenebilir ki, Hüseyin Aygün aslında bir Erdoğan Toprak’tır; bir Gülseren Onanç’tır, bir Salih Fırat’tır, bir Sezgin Tanrıkulu’dur. Bunların toplamı da Kemal Kılıçdaroğlu’dur!.. O nedenle birbirlerinden vazgeçemezler! Anımsarsınız, daha geçenlerde Hüseyin Aygün, Paris’te öldürülen PKK’lıların ailelerine başsağlığına gitmişti. Yetmezmiş gibi bir de PKK bayrakları önünde fotoğraf çektirip yayınlamıştı. Rumlara karşı, Ege’de Türk ordusunun etnik temizlik yaptığını söyleyen de bu zattı. Atatürk ve İnönü ile ilgili sözlerini tekrar ederek, canınızı sıkmak istemiyorum. Diğer devirdiği çamları ise, bilmeyen yok gibidir!.. Acaba neden bu zat, hala Y-CHP’nin dokunulmaz adamıdır?.. Yanıt şudur: Kılıçdaroğlu’nun söylemek istediklerini o söylüyor. Aslında Hüseyin gibi bir kaç kişi Kılıçdaroğlu’na “paratonerlik” yapıyor!.. Hüseyin Aygün’ün bu densiz sözleri karşısında, Kılıçdaroğlu’nun tepkisini de hatırlatalım. Zira bu davranışı bizim için bundan böyle de önemli bir ölçüt olacaktır... 

Son bir hatırlatma ile bitiriyorum: 10 Ocak 2013 günü Amerikan tarzı yemin ederek ünlü olan Y-CHP’nin Kadın Kolları Genel Başkanı Hilal Dokuzcan, Parti Meclisi’nde yaptığı konuşmasında:”AKP’nin örgütlenme modelini inceledik. Kadınları nasıl ikna ettiklerini raporladık. Bazı söylemlerimizin kadınlarda karşılık bulmadığı gerçeğini tespit ettik. Adana’yı pilot bölge olarak kullanacak ve yeni bir çalışma yöntemi uygulamaya sokacağız… Biz de inanç eksenli örgütleneceğiz” dedi… Duydunuz değil mi? Atatürk’ün CHP’si ne hale getirilmiş! Emek eksenli örgütlenmeden, sendikalardan, sivil toplum örgütlerinden söz eden yok. İnanç eksenli örgütlenecekler ve akıllarınca iktidara geleceklermiş! Kafaya bakın hele! Sonunda elbirliği ile CHP’yi parti olmaktan çıkartıp, tekke haline getirdiler. Bu kişiler halen görevdedir ve CHP’nin propaganda çalışmalarını yürütüyorlar!.. 

Kurultay delegeleri, bu duruma ne diyorsunuz peki?.. 

Elbette ki, CHP’nin bu acıklı durumu sürgit böyle devam edemez! Öncelikle kurultay delegelerinin bu oyunu durdurması ve Türkiye’nin kaderine el koyması şarttır!.. CHP’li gençler, ağabeylerine doğru yolu gösterdiler… Aynı yol izlenecek ve CHP kendine gelecektir!.. Aksi halde pek çok kişi gibi ben de siyasi rakiplerimizin Y-CHP üzerinden göstereceği adaylara oy vermeyiz!.. 

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

1.) http://tr.wikipedia.org/wiki/Apartheid

2.) http://www.haberdar.com.tr/politika/iste-chpnin-kurultay-delegeleri-h14675.html

Y-CHP DE ÖCALAN’A “EVET” DEDİ!..

cia_ajanisin

“Açılım”, “Çözüm”, “Süreç” derken; Enerji Bakanı Taner Yıldız baklayı ağzından çıkardı. Yıldız, Barzani bölgesinden çıkarılan petrolün, Barzani hesabına Türkiye’ye taşınacağını, kendi hesabına İsrail üzerinden pazarlanacağını ve bu işin çözüm sürecinin “ölçülebilir ilk sonucu” olduğunu söyledi. Uluslar arası petrol kaçakçılığı anlamına gelen bu faaliyetin kabul edilebilirliği Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’in kurulmasına bağlıdır!.. Bölgede etkili olan güçler, Türkiye’nin böyle bir plan içerisinde görev almasını nasıl karşılarlar, Irak’ın petrolü başımıza ne gibi işler açar, yaşayıp göreceğiz!..

Bu tehlikeli süreçte gören duyan da sanır ki, Öcalan ile sadece AKP’liler ittifak halindedir… Aslında süreci destekleyen, diyaloğun en önemli figürü, biraz utangaç davransa da Y-CHP’dir!.. Erdoğan’ın CHP’yi ikinci Kürt açılımına katma çabalarına Abdullah Öcalan: “CHP sürecin dışında kalırsa kendisini bitirir” tehdidiyle katılmıştır. Bu analizi Kılıçdaroğlu hayli ciddiye almış olmalı ki, yanıtını basın üzerinden İmralı’ya ulaştırmıştır…

CHP kendisini “bitirirse” doğal olarak kaybedeceği oylar, diğer partiler tarafından bölüşülecek. Dolayısıyla başta AKP olmak üzere, bütün partilerin “CHP’nin kendisini bitirmesine” sevinmesi gerekir. AKP ile uygun adım yürüyen partiler ve PKK, acaba neden işlerini güçlerini bırakıp CHP’yi “kurtarma” çabası içerisine girdiler?.. Bu sıralar, CHP’li olmayan ve CHP’nin başarılı olmasını hayatta istemeyen bütün kiralık kalemlerin baş işi, CHP’yi sürece katmaktır… Bunun içindir ki, “Analar ağlamasın” istismarına, “CHP’nin biteceği” yalanını katarak, parti içerisinden taraftar yaratmaya çalışmaktadırlar… CHP içerisinde kendilerini “Yeni CHP’li”, “Solcu” veya “Yenilikçi” olarak tanımlayan, açılımdan yana, BDP hayranı bir grubun olduğu anlaşılıyor… Bu aklı evvellerin görevi; “Yeni” ve “Sol” kavramları ile gerçek CHP’lilerin kafalarını karıştırmaya çalışmaktır. Bu konuda bayağı yol da kat ettiler…

Hiç kuşku yok ki, solcu olmanın en temel koşulu; emperyalizme karşı olmaktır. Ayrıca solcular, ülkenin birlik ve bütünlüğünü savunurlar. Üniter devletten yanadırlar… Sol görüşlü bir kişinin asla emperyalist projeler içerisinde yeri olamaz!.. “Süreç” diye yutturulmaya çalışılan açılımının, BOP kapsamında, emperyalist bir proje olduğu ve Türkiye’nin parçalanmasını ön gördüğü tartışmasızdır… Dolayısıyla, CHP içerisinde kendilerini “Yenilikçi” veya “Solcu” olarak niteleyip, bu haliyle “Kürt açılımı”na destek olanlar, hiç bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde emperyalizmin hizmetkarıdırlar!.. Adlarının önüne koydukları sıfatlar onları solcu yapmaz!.. Gerçek solcular ve yurtseverler, Milli Anayasa Forumu‘nun etrafında seslendirilen düşüncelerini savunurlar!..

CHP içerisindeki “yenilikçi” kesim, çekinmeden yalana başvurarak, CHP’lileri aldatmaya çalıştığı ortaya çıkmıştır. Bu işin önde gelenlerinden Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç‘ın, CHP tabanının yüzde 65‘inin süreci desteklediğini söylemesi ve bu konuda tabanın yönetime tepki göstermediği şeklindeki sözleri ile başlayan tartışmanın istifasını getirmesi, çok önemli bir gelişmedir… Aynı şekilde altı ay önce görevden alınan İrfan İnanç Yıldız’ın, bir sürü entrikaya ve Kılıçdaroğlu’na rağmen, yeniden CHP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı’na seçilmiş olmasını da CHP’deki uyanmanın işareti olarak kabul etmek gerekir…

Y-CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu‘nun, daha önce Meclis Başkanlığı’na sunduğu ve AKP’nin kendi önerisiyle birleştirdiği “Komisyon önerisi”ni yeniden sunmak için 35 imza toplayabilmesini ise, CHP içerisindeki BDP’lilerin, ne kadar gözükara olduklarına yormak gerekir… Onanç’ın, sürecin başarısı için feda edilmesi de bu kararlılığın bir göstergesidir. Aynı şekilde, Tanrıkulu için defalarca söylenen; CIA’nın yan kuruluşu olan Stratfor’un TR 705 nolu bilgi kaynağı şeklindeki sözleri, Denizli Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’ın daha anlaşılır bir şekilde söylemesi üzerine disipline sevki, Kılıçdaroğlu’nun sürece bağlılığını gösterir!.. Nitekim bu yönde yapılan eleştirilere: Biz bu sürecin önünde engel olmamayı görev edindik. Buyurun çözünüz. ‘CHP bize engel oldu’ diyemeyecekler”(1) şeklinde verdiği yanıt ile daha önce yetkili kurullarda karara bağlanmadan vermiş olduğu “kredi”nin arkasında durduğunu teyit etmiştir…

Kılıçdaroğlu, bu açıklaması ile CHP’ye süreç içerisinde verilen görevi de itiraf etmek zorunda kalmıştır!.. Y-CHP’nin Genel Başkanı, partiyi getirdiği noktada, ülkemizi bölme planına karşı çıkanları disipline sevk etmekle tehdit edebilmektedir!.. Örnek olması bakımından, Dilek Akagün Yılmaz seçilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun Dilek Hanımla ilgili olarak gösterdiği “televizyona çıkma” gerekçesi ise, düşünceyi ifade etme özgürlüğü çerçevesinde çok daha vahimdir. Anlaşılmaktadır ki, Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu dönemde istediği tek sesliliktir. Ülke ve parti yararını savunmak, programa uygun konuşmak disipline sevk nedenidir.. Buna karşılık, süreci destekleyenlerin önde gelenleri; Sezgin Tanrıkulu ile Hüseyin Aygün, Cumartesi annelerini bahane ederek, akil adamların yanında boy göstermeye devam edebilmektedir!..(2)

Aslında “ihanet projesi” olduğu açık olan ve AKP’nin “süreç” olarak ifade ettiği, PKK’nın silah bırakarak sınır dışına çekilmesi beklentisinin, bir an için düşüncemizin aksine ve söylendiği gibi gerçekleşeceğini ve “başarı” ile sonuçlandığını düşünelim. Bu başarının iktidarın başarısı olacağı ve siyasi sonuçlarından CHP’nin hiç bir şekilde yararlanamayacağı tartışmasızdır. Bu kadar açık olmasına rağmen, CHP’nin aleyhine olacak böyle bir gelişmeye, engel olmama sözü vererek destek olunması, anlaşılır gibi değildir… İktidarı destekleyen ve payanda olan partiler, dünyanın her tarafında olduğu gibi bizde de iktidara gelme iddialarından vazgeçmiş sayılırlar!.. CHP asıl bu haliyle, kendisini bitirme ve parçalanma sürecine sokmuştur!..

Bu noktada durup, Kılıçdaroğlu’nun konumunu bir kez daha belirlemek gerekir. Anlaşılmaktadır ki, Kılıçdaroğlu’na verilen görev: “Ulusalcı” olarak nitelendirilen gerçek CHP’liler ile kendilerini “sol grup” veya “yenilikçiler” diye tanımlayan grup arasında denge kurup, günleri geçiştirmektir. Ayrıca sürece karşı çıkmayarak, karşı çıkanları da engellemek Kılıçdaroğlu’nun yegane işi olarak belirlenmiştir.. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu, partiyi ele geçiren ve emperyalizmin verdiği görevi kabul eden işbirlikçilerin lideridir!.. Zaten akıl hocası olan TESEV Başkanı Can Paker de “akil adam” olarak, sürecin içerisinde aktif olarak yerini almıştır… O çok övdüğü ve toz kondurmadığı TESEV’in ne için kurulduğu bu vesileyle ortaya çıkmıştır. Bu çerçeveden bakıldığında, Y-CHP’nin sürecin tam ortasında olduğunu söylemekte hiç bir yanlışlık yoktur… Bu nedenle CHP’lilerin birinci ödevi, Atatürk’ün partisini bu işgalcilerin elinden geri almaktır. Etkili bir şekilde ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyet’i savunmak, ancak o zaman olanaklı hale gelecektir!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.dunya48.com/siyaset/siyaset/14706-ayse-meral-engelsiz-muhalefet

  2. http://www.skyturk360.com/haberdetay.asp?id=23034

     

“NİYAZİ”!..

 niyazi

NİYAZİLER” GELECEK ANALAR AĞLAMAYA DEVAM EDECEK!.. 

Kılıçdaroğlu’nun da jetonu köşeli, 4 gün sonra düştü. Son yaptığı açıklama ile yine kendini yalanladı. Başbakan’ın Org. Ergun Saygun’u ziyaretindeki asıl amacını: ”Yakında KCK davalarındaki tutuklularının serbest bırakılmasına toplumun vereceği tepkiyi dengelemek” olarak açıkladı.(1) 11 Şubat günü sıcağı sıcağına yaptığı açıklaması ise, Erdoğan’a atılmış can simidi değerindeydi. O gün ziyaret için “insani bir ziyaret” demişti. Adeta Erdoğan’ın basın sözcüsü gibiydi… Ziyaretin eleştirilecek bir yanını bulamamıştı!.. (2) 

Kılıçdaroğlu, 40 bin yurttaşımızın öldürülmesinden sorumlu olan terör örgütünün kurucularının, iç infaz nedeniyle öldürülmesi üzerine, ailelerine “PKK irtibat bürosunda” taziye ziyaretinde bulunan Hüseyin Aygün’ün, eleştirilen bu durumunu da “insani nedenlerle yapılmış bir ziyaret” olarak gösterip, savunmuştu!.. Bugüne kadar bir tek şehit askerin ailesine taziye ziyaretinde bulunmayan Hüseyin Aygün’ün, “insani duyguları” nedense Türk askerleri şehit edildiğinde, bir türlü harekete geçmiyor. Kılıçdaroğlu’nun ürettiği bu mazeretleri, artık Aygün bile kabul etmiyor!.. 

Birinci cümlenin başına yerleştirilen “insani nedenler” ibaresi Atlantik ötesinden ithaldir. Bu ibare matematikteki “yutan eleman“ gibidir; ardından söylenen sözlerin tümünü anlamsız ve işe yaramaz hale getirir. Tıpkı sıfır ile çarpılan rakam, ne kadar büyük olursa olsun, sonucun sıfır olacağı gibi. Kılıçdaroğlu’nun bu olayda “İnsani” kelimesini kullanmak zorunluluğu yoktu! Nitekim, Başbakan bir hafta boyunca, kendisine yöneltilen bütün eleştirileri “insani” sözcüğü ile karşıladı. Gel gör ki, Erdoğan’ın paşayı ziyaretinin amacı; insani değil, siyasiydi… Kılıçdaroğlu her zaman olduğu gibi Başbakan’ın yarattığı gündemin peşine takılıp, yine onun tuzağına düştü ve bir defa daha onu kurtardı!.. Buna Başbakan’a açılmış yeni bir “kredi” demek yanlış değildir!.. Bir değil, iki değil, Erdoğan’ı, “insani” cilası ile sürekli parlatması. Oysa Saygun’a yapılan insanlık dışı muamele ve komplonun ortayla çıkarttığı sonuçtu ziyaretin asıl sebebi. Ana muhalefetin, “Ergenekon” ve “Balyoz” davalarındaki hukuk dışı uygulamaları öne çıkartması gerekirken, “iyilik meleği” olmaya soyunan Başbakanı, “insani” kelimesi ile kutsamak gerekmezdi! Başbakan’ın bu hareketini bir tür özür ve itiraf olarak değerlendirmek gerekirdi. En azından itiraf bölümü üzerinde biraz daha fazla durup, özür dilenecekse; hükümetin komplocuları ortaya çıkartıp, özel görevli mahkemelerde yapılan yargılamaları, bu noktadan itibaren sivil yargıya devretmesi savunulabilirdi. Hükümetten bu seçeneğin yaşama geçirilmesine olanak verecek yasalar çıkartmasını istemek gerekirken, hiç de insanı olmayan, siyasi parsa toplamak amaçlı bir ziyareti, insani hale getirmek, muhalefetin üzerine düşen bir vazife olamaz!.. Özellikle de Başbakan’ın Ergun Paşa’ya:“Biz seni biliyoruz Paşam” sözlerinin, yapılan yargılamaların adil olmadığının bir itirafı olduğu üzerinde durmak gerekirdi. Muhalefet “çakma” olur ve bütün görevi iktidarı destelemek olarak şekillenmişse, elbette söylenecek sözlerin başına ”insani” sözcüğü yerleştirilmesi zorunludur!?.. Bundan sonra gelen bütün sözleri, “insani” sözcüğü zaten yutmuş olacaktır!..Kaldı ki, Başbakan “insani” duygularını hasta olan diğer Silivri mağdurları için neden göstermiyor? Örneğin, Prof. Fatih Hilmioğlu göz göre göre, ölümünü bekliyor. O insan değil miydi?.. Onu ziyaret daha “insani” olmaz mı?..

***

Ergun Saygun’un tahliyesine karar, gece saat 01.00′de verildi. Mahkemeyi o saatte toplayan irade acaba kimindi? İşte o irade, onu haksız yere tutuklatan ve tutuklu kalmasına karar veren hükümetindir!.. Bu durum aynı zamanda yargının, bağımsız ve tarafsız olmadığının en somut kanıtıdır da… Bir an için mahkemeyi mesai dışındaki bir saatte toplayan olgunun, Adli Tıp Kurumu’nun Ergun Saygun Paşa hakkında verdiği rapor olduğunu düşünelim. Bundan çıkan sonuç; mahkemenin doktor raporlarına bir değer verdiği ve uyduğudur! Peki, gerçekte öyle midir? Örneğin, Haberal ve diğer hasta tutuklular hakkında verilen hayatı tehlike raporlarına uyulmuş mudur? Silivri zindanında yaşamını kaybeden diğer tutukluların sağlığı konusunda Adli Tıp Kurumu, acaba neden rapor vermiyor? Demek ki, Ergenekon Mahkemeleri bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir. Tamamen siyasi iktidarın keyfine göre karar veren, “siyasi mahkeme”lerdir… Dolayısıyla bu mahkemelerden verilen kararları, hiç kimse mahkeme kararı gibi görüp değerlendiremez!..

***

Tam da bitiyor derken, başımıza bir de “casusluk davası” çıktı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’de işlenemez tek suç casusluktur!.. Çünkü düşmanın bilmediği bir şey yoktur ki, casusluk suçu işlenebilsin! TELEKOM İsraillilerin; TTNET, TELEKOM’UN yan kuruluşu zaten, o da İsraillilerin kontrolünde. Elektronik haberleşmenin tümü, TTNET ve ondan hizmet alan şirketler üzerinden yapılıyor. Dolayısıyla teknik olarak İsrail ile ABD’nin bilmediği bir şey olamaz ülkemizde!?.. Kısaca düşmana karşı bizim gizlimiz saklımız kalmamış! Haberleşmenin gizliliği yok ki!.. Bir tek vatandaşın bu konularda yeterli bilgisi yok. Dolayısıyla İşlenemez bir suçtan ötürü, 400 civarında subayı casusluk iddiası ile içeri tıkmanın da bir anlamı yok! Bu dava ile gösterilmek istenen; iktidarı elinde tutan güç ve ortağı, dilediği zaman, dilediği muhalifi içeri tıkabilir olduğudur. Bu dönem yargı erki, Demokles’in kılıcı gibidir.. 74 milyon vatandaşın başının üzerinde sallanıp duruyor. Kimin, ne zaman kellesinin alınacağına ise “siyasi irade” kararı verir!..

CHP’nin eski Genel Başkan’ı Baykal’ın:“CHP Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda tuzağa düşürüldü(3) açıklamasından sonra, Kılıçdaroğlu, İngiliz İşçi Partisi’nin daveti üzerine gittiği İngiltere’de, AKP ile “Anayasada büyük ölçüde uzlaşma sağlanmış durumda” dedi…(4) Bir taraftan Baykal’ın konuşması yararlı oldu derken, (5) bu sözlerinin üzerinden birkaç gün bile geçmeden, tarihi öneme haiz bu uyarıların tam tersine açıklamalar yapılması, siyasetteki iki yüzlülüğün canlı bir örneği olarak hafızalarda kaldı!..

CHP’yi, TESEV raporlarını benimseyip överek, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya dönük tezlerinin merkezi haline getiren Kılıçdaroğlu, Brüksel’deki temsilcilikten sonra, şimdi de Washington’da bir temsilcilik açıyor. Güya, bu yolla CHP tezlerinin yurt dışında duyulmasını sağlayacakmış!.. Yurt dışında bilinmeyen CHP’nin hangi tezi kalmış? Daha yakın işbirliği için Obama’nın dizinin dibinde oturmaya çalışmak, CHP’ye hiç yakışmadığı gibi, ülkemize de bir yarar sağlamaz!.. Dünyadaki dengeler içerisinde, ülke çıkarlarımız neyi gerektiriyorsa orada yerimizi alırız demek varken, bizi insan yerine koymayan Batılıların karşısına esas duruşa geçip, peşin peşin “Yerimiz Atlantik” demek, en hafif tabiriyle zayıflıktır ve her türlü işbirliğine hazır olmayı anlatır!.. İktidar sahiplerinin bu şekildeki tavrını anlamak mümkündür ama kuruluş felsefesinin özü, antiemperyalist olan Atatürk’ün CHP’sine ve onun koltuğunda oturan bir adama bu duruş hiç yakışmamıştır!.. Üstelik o Batılılar, ülkemizi parçalamak isteyen PKK’ya her türlü yardımı yaptıkları ortada iken, böyle sözler hiçbir şekilde söylenmemelidir!..

***

İşte bu omurgasız duruş nedeniyledir ki, son araştırma sonuçlarına göre, Öcalan’la görüşmeye CHP’den verilen destek, genelde yüzde 23 iken, Kılıçdaroğlu’nun “kredisine” CHP içinde verilen destek yüzde 20‘lerde kalmıştır!…

MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi‘nin anketine göre; “İkinci Kürt Açılımı”na İstanbul’da verilen destek ise, yüzde 25 civarında kalmıştır. 2011 Genel Seçimleri’ne göre, İstanbul’daki seçmenin yüzde 50′sinin desteğini alan AKP’nin seçmeni, “Öcalan’la Müzakere” yi desteklemiyor. AKP tabanındaki bu durum, Meclis grubuna da yansımıştır. TBMM İnsan Hakları Komisyonu toplantısında, Ankara Milletvekili Ülker Güzel ile Erdoğan’ın “sorunsuz dili” ile konuşan Mehmet Metiner, neredeyse biri birlerine girmişlerdir.(6) AKP’nin tabanı bile bu kötü gidişe uyandı!..

1 Mart Tezkere‘sini reddeden ve CHP’nin oturmuş çizgisini terk eden Kılıçdaroğlu, sanki “BOP Eşbaşkanlığı”nın halkı aldatmak için uydurduğu yalanları, tekrar etmekle görevlendirilmiştir!.. CIA’nın “etki ajanları”na bu konularda nal toplattırıyor!.. Biliyorsunuz, “etki ajanı” nitelemesi oldukça iddialı ve vatana ihanete kadar varacak suçlamalarla yüklüdür. Bu nedenle somut olgularla altının doldurulması gerekiyor: ABD ve müttefiki AB’nin, Ortadoğu ve Ön Asya’daki enerji kaynaklarını yağmalama planı olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulayıcıları, Kuzey Afrika’dan Suriye’ye kadar olan bütün devletlerin yönetimlerini devirdiler!.. Bir tek mermi bile atmadan (teknolojik üstünlüklerini kullanarak) NATO’nun ikinci, dünyanın beşinci büyüklükteki ordusu olan ve 700 binden fazla mevcudu bulunan, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de etkisizleştirip, kontrolleri altına aldılar!.. Şimdi TSK’yı da kendi amaçları için kullanarak, Suriye ve İran rejimlerini düşürmeye çalışıyorlar…

Buraya kadar yapılan tespitlere bir itirazınız olacağını sanmam. Bu kadar kapsamlı bir harekatı yürüten emperyalistler, kendi kontrollerindeki Kuzey Irak ve Türkiye topraklarında konuşlanmış ve en fazla 7000 mevcudu olan PKK ile mi baş edemiyorlar?..

Sadece bu sorunun yanıtını aramak faaliyeti bile, hain emperyalist planı bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermeye yeter. PKK emperyalizmin bir silahıdır sadeceve bu nedenle onu tasfiye etmek istemiyorlar! Başka bir deyişle, PKK’yı destekleyen, koruyup kollayan, kol kanat geren ve silahlandıran emperyalist ülkelerdir. Bu noktada Kürt milliyetçiliğinin, işbirlikçiliğine ve gerici karakterine de işaret etmek gerekir. Asıl söylemek istediğim, bu değildir elbette. 30 yıldır, dış destekle Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı sürdürülen bu kirli ve haksız savaşın, TSK tarafından “bitirilemediği” veya “bitirilemeyeceği” yalanına, yurtsever olduğunu sandığımız Kılıçdaroğlu’nun da alet edilmiş olmasıdır!..

Ne zaman TSK, PKK ‘ya karşı, onu yok edecek şekilde, kapsamlı bir harekata giriştiyse, ABD ve AB karşısına dikilmiştir. Ne yazık ki, yurtsever olduğunu sandığımız bazı çevreler de “sivil halk zarar görmesin, insan hakları ihlalleri olmasın, teröristle halk iyi ayırt edilsin vb” propagandalar ile bu harekatlara köstek olmuşlardır. Şu anda, geldiğimiz aşamada, emperyalistler e işbirlikçileri, Türk halkını “terörün silahla bitirilmesi imkansızdır, boşuna yere daha fazla analar ağlamasın” yalanına inandırmaya çalışmaktadırlar!.. Başka bir deyişle, düşmanlarımız, PKK’nın TSK’yı “yendiğine” inanmamızı istiyorlar!.. Bunun içindir ki, Başbakan Erdoğan ile ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, “her türlü bedeli ödemeye, gerektiğinde siyasi yaşamlarını sonlandırmaya” hazır olduklarını tekrarlıyorlar!.. (7) Dikkat ettiyseniz, iktidar ile ana muhalefetin hemfikir olduğu tek konu budur!.. Bu durum, her ikisi de ABD güdümlü olduğunun kanıtıdır… Halbu ki, sadece iktidar “bedel” ödese, kazanacak olan ana muhalefet olacaktır!.. Belki de sadece bu başarısızlık nedeniyle CHP iktidara bile gelebilecektir. Nedense Y-CHP, AKP’nin üzerine aldığı riski, bir kefil gibi gereksiz yere üzerine almaktadır!.. “İkinci Kürt Açılımı” başarı ile sonuçlanırsa, başarıdan sadece AKP iktidarı nemalanacaktır!.. İşte Kılıçdaroğlu’nun bu noktadaki tutukluğu, “diyet ödeme” durumuyla karşı karşıya bulunduğunu göstermeye yetmektedir!..

***

Besbelli ki, “Analar ağlamasın” edebiyatı içinde, ağlamak görevini yerine getirmek, Kılıçdaroğlu’na verilmiştir!.. Bu son derece açıktır. Şu ana kadar, PKK’nın ağlattığı ana sayısı 40 bin civarındadır. PKK’nın kökünü kazımak üzere, girişilecek kapsamlı bir askeri harekat sırasında, belki de ağlayacak ana sayısı onlarla ifade edilecektir!.. Bu noktada şu soruyu sormak gerekir:40 bin ananın sürekli ağlaması mı, yoksa bu analara birkaç ana daha eklenip, başka da hiç bir ananın bir daha ağlamaması mı önemlidir?.. Terör bitirilince, şehitler ve gaziler ile onların aileleri, hak ettikleri saygıyı gördüklerinde, bütün anaların gözyaşları dinecektir!.. Türk anaları şehitlerine ağlamaz! Aksine, bu vatan için diğer çocuklarını da ellerine kına yakıp, askere gönderirler. Onları ağlatan; çocuklarının “Niyazi” muamelesine tabi tutulmasıdır. Kaldı ki, Y-CHP’nin, AKP ile kol kola girerek başlattığı “Analar Ağlamasın Açılımı”na, terör örgütü olumlu yanıt da vermiş değildir!.. PKK’nın askeri karargahının Kandil’de, siyasi kanadının ise Avrupa’da olduğu bilinmektedir. Bu merkezlerden, silahlarını bırakacaklarına ilişkin en ufak bir işaret gelmemiştir. Aksi yönde yapılan açıklamalar ise vardır…(8)

PKK‘nın “Akil Adamlar Projesi”ni sahiplenen Kılıçdaroğlu ile TR 705 no’lu CIA’nın haber kaynağı Sezgin Tanrıkulu ve Hüseyin Aygün şahsında somutlaşan CHP’nin “yenilikçi” kanadı, CHP’yi siyaseten bitirme pahasına, yukarıdaki politikalar içerisinde yer almakla ve “etki ajanı” sıfatını fazlasıyla hak etmiş bulunmaktadır!.. O bakımdan Baykal’ın; “Türkiye’yi işgalden kurtarmak için CHP’yi işgalden kurtarmak gerekir” anlamına da gelen “”Türkiye’yi savunmak, CHP’yi savunmaktan geçer. Türkiye’yi değiştirmenin ilk aşaması CHP’yi değiştirmekti. Onun için CHP’yi savunmak Türkiye’yi savunmaktır. Bunu çok iyi bilin. CHP’ye muazzam haksızlıklar yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor. Bu duruma meydan okumak gerekmektedir“ sözlerini doğru anlamak gerekir!..

Eski CHP Genel Başkanı’nın bu sözleri çok önemlidir. Zira MetroPOLL şirketinin son anketine göre, CHP ve MHP seçmeninin yüzde 50‘si, yeni parti aramaya başlamıştır bile!.. Bu sonuç; Y-CHP yönetiminin yarı yıl karnesidir… Birkaç yılda yarı yarıya fire vermişlerdir!.. Sertifika töreninde, Kılıçdaroğlu’nun esip gürlemesine bakmayın siz. CHP Parti Okulu’ndan sertifikalarını alan katılımcılara: ”Okulda ne öğretildiğini” sorduk… Aldığımız yanıtlar iç karartıcıdır. 2 gün boyunca, ne parti Programından bir satır okunmuştur ne Tüzükten. Övünebildikleri tek şey, partililerin yol paralarını ceplerinden vermiş olmalarıdır!.. Eğitmenlere, Parti Okulu’nda “beden dili” öğretiliyormuş!.. Zahir ağızdan söyleyecek sözleri yok!.. Halka söyleyecekleri, derli toplu olarak öğretilmemiş, ama sertifikaları verilmiş. Eğitmenlerin eline Parti Programı ve Tüzük olmadığıa halde yola koyulmuşlar. Bunun da bir nedeni olmalı: Y-CHP yönetimi, galiba Baykal’ın konuşmasından sonra, Programının okutulmasını sakıncalı buluyor. Parti üyelerinin, görev ve sorumlulukları ile parti programını bilmeleri istenmiyor anlaşılan. Partililer, Programı ve Tüzüğü özümseyerek öğrenseler, buralarda yazılı ilke ve kurallara aykırılıklara da karşı gelebilirler diye korkuyorlar. Düşünen, sorgulayan, yargılayan, üreten ve itiraz eden partili tipini, hiç sevmiyor Kılıçdaroğlu. Hak ve hukuku bilen üyeler, kolaylıkla Y-CHP yönetiminin, CHP’li olmadığını da anlayıp sorgulayabilirler çünkü!.. Yürekli ve inançlı olanlar, sorun da çıkarabilirler elbette. Bu nedenle, suya sabuna dokunmayan, göstermelik, iki günlük bir “eğitim” ile partililer Anadolu yollarına revan edilmiş. CHP’yi tarihi köklerinden kopartmaya çalışan Kılıçdaroğlu ve ekibi, “formatladığı” 1915 partiliye, büyük olasılıkla “Atlantikçiliği” ve TESEV‘in raporlarını yüklemeyi düşünüyor!.. Ama yemezler!..

Zaten bu nedenledir, söz dinleten yöneticiler yerine söz dinleyenleri öne çıkartıyorlar!..

Av. Cemil Can 

DİPNOTLAR:

(1) http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=399046&kn=895&ka=4&kb=5&kc=895

(2)“İnsani bir ziyaret. İnsan olarak baktığımızda bunun eleştirilecek bir tablosu yok, bir tarafı yok. Ama eğer olaya Ergenekon davası penceresinden bakacak olursak, bu gecikmiş bir ziyarettir. Yapılan haksızlıklar toplumun her kesiminde ciddi tepkiler uyandırdı. Sayın Başbakanın bu ziyareti elbette ki toplumda bir rahatlama sağlamıştır...”

http://www.haberturk.com/gundem/haber/819010-kilicdaroglu-surpriz-ziyareti-yorumladi

(3) http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/iste-deniz-baykalin-grup-toplantisinda-yaptigi-konusmanin-tamami-h9011.html

(4) http://www.gercekgundem.com/?p=526390&com=all

(5) “İçerikli bir konuşma. Anayasa konusunda sanki CHP‘de farklı görüşler varmış gibi bir endişe taşımış ve bu endişeyi gidermeye yönelik bir konuşma yapmış. İçerik olarak doğru.

http://www.cnnturk.com/2013/turkiye/02/13/kilicdaroglundan.deniz.baykal.yorumu/696412.0/index.html(6)“Hak arayışı günahsız yavruların, anaların öldürülmesiyle mi olur? PKK ve yandaşlarının oynadığı bu oyunda yiyeceği şamar, bir zamanlar dış ülkelerin Osmanlı Devleti’nin yıkılması sırasında karşılaştıkları ve yedikleri Türk şamarı olacaktır”

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/akpde-catlak-teror-ne-zaman-hak-arayisi-oldu-h9033.html

(7) a- http://www.ntvmsnbc.com/id/25107583/

b- http://www.haberturk.com/gundem/haber/752126-chp-her-turlu-bedeli-odemeye-hazir

(8) http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/2013/01/bir-kredi-daha/

 

 

CHP’DEKİ “İŞGAL BİRLİĞİ”!..

abd-kurtl

 

Yakın geçmişteki hatalı kullanımlar ve ön yargılar bir tarafa bırakılırsa, Türk milliyetçiliği”nin Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsında ve eylemlerinde ete kemiğe büründüğünü söylemekte bir yanlışlık yoktur!.. “Atatürk milliyetçiliği” olarak da bilinen Türk milliyetçiliğinin temel karakteristiği, tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist oluşudur. Bu fikir “Ya tam bağımsızlık ya ölüm” sloganı ile formüle edilmiş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında uygulamaya geçirilerek yaşama alanı bulmuştur. Anayasalarımızda da yer alan bu milliyetçilik anlayışı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında, mazlum milletlere rehberlik ederek, pek çok ülkenin bağımsızlığını kazanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Bununla birlikte “Türk milleti” kavramı bir üst kimlik olarak, “Kürt milleti” kavramından içerik olarak oldukça farklı bir anlam yüklenmiştir. Öyle ki, “Türk” sözcüğü, “Kürt” sözcüğü gibi, sadece etnik olarak işaret ettiği milleti değil, vatandaşlık bağı ile Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olan bütün etnik grupları içerir…

Geçmişinden bu yana Kürt milliyetçiliğine bakıldığında; Şeyh Sait, Seyit Rıza, Talabani, Barzani, Ahmet Türk, Abdullah Öcalan ve son olarak da BDP eş başkanları; Gülten Kışanak ile Selahattin Demirtaş’ın kişiliklerinde anlam kazanmaya başlamıştır. Emperyalizme karşı her birinin tutumunu ayrı ayrı ele aldığımızda; sicillerinin berbat olduğu açıktır. Kürtler, hiçbir zaman emperyalizmin Ortadoğu’daki maşası olmaktan öteye bir misyon yüklenememişlerdir!.. En iddialı gibi gözüken seçilmiş siyasi temsilcilerinin, emperyalistlerin ayağına (Beyaz Saray’a) kadar gidip, BOP olarak bilinen ve Kürtlerin de üzerinde yaşadığı toprakların, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yağmalanması sonucunu ortaya çıkartacak ihanet projesi içerisinde rol istemiş olmaları, içerik olarak Türk milliyetçiliğinin çok ötesinde ve ters bir yerde konuşlandıklarını ortaya koymaktadır…

Bir de bu durumlarını övünülecek bir şeymiş gibi anlatmaları var ki, yüz kızartıcıdır. Ne yazık ki, Kürt milliyetçiliği, ne geçmişinde ne de şimdi -Türk (Atatürk) milliyetçiliği gibi- tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist olamamıştır!..

Dolayısıyla, Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliğini aynı ayarda ve değerde kabul etmek olanaksızdır!.. Aksine olan düşünceler en hafif tabiri ile Atatürk milliyetçiliğine karşı yapılmış açık bir haksızlıktır. Bu doğru tespiti Türk ve Kürt halklarının birbirine denk olmadığı şeklinde anlatmak, tartışmayı haksız olarak, bir ırkın diğerine üstün olduğu iddiasına getirip, asıl anlamından saptırmaktan başka bir şey değildir!..

Bir başka açıdan bakıldığında, bu yapay tartışma, yeni anayasa çalışmalarında “Türk” sözcüğünün anayasadan çıkartılıp, yerine “T.C. Vatandaşlığı” nın getirilmesi çabasının bir devamı gibi de gözükmektedir…

Bilindiği gibi, 24.01.2013 günü TBMM’nde PKK’nın talebi olan “Anadilde savunma” ile ilgili Hükümet tasarısı görüşülmüştür. CHP Grubu adına söz alan İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in, “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik‘ ve ‘bağımsızlıkçılık’ diye yutturamazsınız…” sözlerine, BDP Grubu sert tepki gösterdi. Adeta suçüstü yapılan Kürt milliyetçileri, Güler için linç kampanyası başlattılar. Y-CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun kampanyacılara katılması ise kimseyi şaşırtmadı. Güler, Kürtlerin “temsilcileri”ne ayıp yanları göstermiştir. Y-CHP’nin Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, kendisi gibi milletvekili olmaktan başka bir görevi bulunmayan Güler’in bu sözleri ile onu alkışlayan CHP Milletvekillerine tepki olarak, CHP’den istifa etti. Bu istifa, Hüseyin Aygün’ün PKK’lı kardeşleri tarafından “kaçırılması” olayındaki gibi danışıklı bir dövüşü akıllara getirmektedir…

Aygün’ün Kurtuluş Savaşı’mızı Yunanlılara karşı yapılmış “etnik temizlik” olarak göstermesi üzerine hareketlenen gerçek CHP’lileri “disiplin” altına alıp susturmak ve TESEV‘Cİ “işgal birliği”nin kaybetmek üzere olduğu kontrolü yeniden ele alabilmesine olanak sağlamak için, Salih Fırat istifa ettirilmiştir!.. Nitekim, Kılıçdaroğlu da ilk defa ağzına, sürekli ihlal ettiği parti programını almış ve disiplin kurallarını hatırlatmak zorunda kalmıştır… Açıktır ki, CHP içerisindeki SOROS‘CULAR Birgül Hocadan oldukça rahatsızdır. Çünkü o gerçek bir CHP’li ve katıksız bir Atatürkçüdür.(1) 34. Kurultay’dan önce, Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olan Güler’i, Parti Meclisi listesine de bu nedenle koymamışlardı. Unutmayalım ki, bu tercih, bizzat Genel Başkan tarafından yapılmıştır…

Gelelim Salih Fırat konusuna. Salih Fırat kimdir? Alınganlığı Birgül Hocanın yüzde yüz doğru olan sözlerinden midir? İstifasının üzerinden bir gün bile geçmeden geri gelmesinin, ardından yeniden istifasını uygulamaya koymasının bir anlamı olmalıdır!..

Salih Fırat; Hüseyin Aygün’ün Atatürk ve İnönü’yü “katliamcı-soykırımcı”, Kurtuluş Savaşı’mızı -Sotiriyu’nun kitabından öyle bir ana fikir çıkmadığı halde- Yunanlılara karşı “etnik temizlik” olarak taktim etmesinden nedense hiç rahatsız olmamıştır. Bay Salih, herhalde Diyarbakır’da İngiliz ajanı Şeyh Sait’i anma etkinliklerini de duymamıştır ki, bu konuda da ağzından bir tek söz çıkmamıştır! Büyük olasılıkla Kılıçdaroğlu’nun memleketi Tunceli’ye dikilen Seyit Rıza heykelinden de haberdar değildir! Anlaşılan Adıyaman’ın Y-CHP Milletvekili Ortopedi Doktoru olan Salih, “Din adamı” sıfatıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı karşıtı bildiriyi kaleme aldığı için idam cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’nın adının, İskilip Devlet Hastanesi’ne verilmesini de duymamıştır!.. Paris’te öldürülen PKK‘lıların ailelerine taziyeye gidip, 40 bin yurttaşımızı öldüren terör örgütünün bayrağını arkasına alıp, fotoğraf çektiren Hüseyin Aygün’e kızdı mı onu bilmiyoruz. CHP Genel Başkanı’nın önünde “Hepimiz Seyit Rıza’yız” diye bağırtılan CHP Gençlik Kolları Genel Sekreteri’ne, “Yanılıyorsun oğlum hepimiz Seyit Rıza değil, Atatürk’üz ve onun askerleriyiz” de dememiştir! Ulusalcılara “geri zekalı, kafatasçı” diyen meslektaşı Hüseyin’e bir kere olsun sitem etmemiştir! Sezgin Tanrıkulu’nun İmralı’ya CHP heyeti gönderme teklifine de karşı çıkmamıştır! Salih Fırat, sanki Ergenekon Mahkemelerinde yapılan hukuk katliamına mı ses çıkarttı? Hayır. TSK’ya kurulan komplolara, velhasıl adım adım uygulamaya konan karşı devrime bir defa olsun tepki mi verdi?.. Ona da hayır. Tam aksine susarak bu rezilliklere destek vermiştir ve suç ortaklığı yapmıştır!..

Her ay 10 bin lirayı cebine indiren Bay Salih’in, Milletvekili seçildikten sonra yaptığı işlere bakalım:

İstanbul Milletvekilleri Özgündüz ve Dinçer’in Cemevleri’nin resmi ibadet yeri olması teklifini imzalamak, 35 köylünün öldürülmesiyle ilgili olarak Uludere’de incelemeler yapan grup içinde yer almak, Suriye’de yaşanan olayların illerin ekonomik ve sosyal yaşamına olan etkilerini belirlemek ve alınması gereken önlemleri tespit etmek için incelemeler yapan grupta bulunmak,”4+4+4” diye bilinen yasal düzenlemenin iptali ile yürütmesinin durdurulması dava dilekçesini imzalamak, Başbağlar Köyünde 5 Temmuz 1993′de PKK tarafından 33 masum vatandaşımızın katledilişinin 19. yıl dönümünde hazır bulunmak, Şemdinli’de meydana gelen olayları incelemek üzere görevlendirilen CHP heyetinde yer almak, Suriye’deki iç savaş nedeniyle başta sınır illeri olmak üzere; ticarette sıkıntı yaşayan esnaf ve işletmelerin devlete olan vergi ve prim borçlarının 2014 sonuna kadar ertelenmesi, esnaf ve işletmelerin devletten olan alacaklarının söz konusu kanuni borçlarına mahsuplaşmasına imkan veren yasa teklifini imzalamak ve “Gölge Kabine”nin “Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu”nda görevlendirilmiş olması nedeniyle, Tokat Milletvekili Orhan Düzgün’ün, hükümetin yanlış politikalarını eleştirdiği toplantıya katılmak!..

CHP listelerinden milletvekili seçildikten sonra yaptıkları sadece ve sadece bu kadardır!..

Salih Fırat CHP’li değil Y-CHP’lidir!.. CHP Programını içselleştirmiş değildir. O sadece CHP’yi, Y-CHP’ye dönüştürmekle görevli elemanlardan biridir. CHP ile doku uyuşmazlığı vardır, CHP’nin TBMM Grubu’na hiç mi hiç yakışmamıştır! Bulunması gereken en doğru yer; bir travmatoloji hastanesinde alçı odasıdır. İstifa haberi ile internette yer tutan CHP’li ilk vekildir. Onun için TBMM’nde yasama faaliyetleri içinde yoktur denebilir… Bugüne kadar Hükümet üyelerine bir tek soru dahi yöneltmemiştir. Ne bir kanun teklifi hazırlamış ne de basın açıklaması yapmıştır. Dişe dokunan iki eylemi vardır: Biri 705 sicil numaralı Sezgin Tanrıkulu ve Binnaz Toprak ile Adalet Komisyonu’nu basmak,(2) diğeri ise, CHP’den istifa etmektir. Hazret, istifayı da gecikmeli ve eksik yapmıştır, milletvekilliğinden de istifa etseydi çok iyi olacaktı… Zira CHP, Atatürk’ün koltuğu ve 6 oklu tabelası ile hiç çalışma yapılmasa da yüzde 26′dan fazla oy alabilir… Onun gibilere hiçbir zaman ihtiyaç duyulmaz!..

Adıyamanlı Kürt Salih’in arkasından, “güle güle” diyerek su dökmeye hazırlanıyordum ki, bir de baktım geri dönmüş. Tutarsız adamdan başka ne beklenebilirki? Bu durum CHP ve ülkemiz için iyi olmadı tabi. Ekip arkadaşları Salih’i topluca takip edebilirler düşüncesiyle bayağı sevinmiştim. Yine de giderken kapıda sıkışıp ezilmesinler diye arkasından “Çıktığın kapıyı kapatma” diye seslenecektim. Olmadı yetiştiremedim. Bu arada yeni bir haber daha geldi; Salih Efendi istifasında kararlıymış. “Bağımsız” devam edecekmiş!.. Arkasından gideceklerin sayısı daha şimdiden 63′e dayanmıştır!..

CHP içerisindeki “işgal birliği” iki yıla yaklaşan süre içerisinde; ne CHP’li olabildi ne de bizi Yeni CHP‘li yapabildi!..

O bakımdan, onlar için bir tek yol kalmıştır: Ya CHP’li olacaklar ya da GİDECEKLER!..

Av. Cemil CAN

DİPNOTLAR:

(1)http://www.birgulaymanguler.net/

(2)http://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/komisyonda-tr705-darbesi-tamami-h17222.html

BİR “KREDİ” DAHA!..

Y-CHP‘nin PKK’ya tanıdığı ilk resmi kredi; “ana dilde eğitimin” en ateşli savunucularından, “Habur Açılımı”nda PKK’lı militanları savunan, eski Diyarbakır Barosu Başkanı, CIA’nın yan kuruluşu Stratford‘un 705 numaralı bilgi kaynağı Sezgin Tanrıkulu‘nu, Atatürk’ün partisi CHP’nin, Kurultay’dan sonraki en yetkili organı olan, 80 kişilik Parti Meclisi’ne seçmekle açılmıştı!.. (1

İkinci kredi; CHP’nin “Kürt Sorunu”nun çözümüne ilişkin önerilerinin odak noktasına, Apo’nun “Yol Haritasını” (2) oturtmakla açılmıştır. Anımsayınız o tarihlerde Kılıçdaroğlu, bu yolda “Siyasi hayatımı feda etmeye hazırım” demişti… (3) Şimdi anlaşılıyor ki, bir kaset operasyonu sonunda CHP’nin başına getirilen SOROS‘un bu has adamından, nihai olarak beklenen görev; bugünlerde yaptığı açıklamalardır!.. Görevini gereği gibi yerine getiremezse, siyasi hayatının sonlanacağını zaten göze almıştır, gerisi şansına kalmış!..

PKK’ya üçüncü kredi; biricik avukatları Sezgin Tanrıkulu’nun, Y-CHP’nin İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı ile TBMM’nde kurulmuş olan İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanvekilliği görevlerine, CHP kontenjanından atanmakla açılmıştı… CHP’de bu görevleri yapabilecek olan daha yetkin kaç tane milletvekilleri vardır, bunu da siz hesaplayın. Belli ki Kılıçdaroğlu, bugünleri düşünerek bu seçimini yapmıştır… Nitekim, ülkeyi kurtaran ve Cumhuriyeti kuran bir parti olan CHP, şimdi ülkenin parçalanmasında ve Cumhuriyetin yıkılmasında görev almıştır. Bu görev süresince de CHP’nin “tek ağızdan” konuşmasını (4) sağlayacak kişi olarak, görev ve yetki Sezgin Tanrıkulu’na verilmiştir!..

Kılıçdaroğlu, Hükümet’e kredi veredursun, Erdoğan onu ciddiye bile aldığı yok!.. Büyük olasılıkla hükümetin bu yeni açılımı, yaklaşan seçimlerde oy potansiyelini artırmak içindir. Eskiden olduğu gibi yine PKK ile anlaşmaya varılmıştır. Süreci bu şekilde yöneten Erdoğan’ın kurduğu tuzağa Kılıçdaroğlu balıklama atlamıştır. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun siyasi “vizyonu” yok, CHP’ye yakışan bir genel başkan değildir!.. Bu olasılık doğru çıkarsa, siyasi rakibinin başarılı olması için üstünü başını parçalayan bir siyaset adamını dünya siyaset tarihi ilk defa yazacaktır!.. Akıllarınca hep beraber kazanacaklar. Peki, o zaman kim kaybedecektir?..

Tek ağızdan” konuşma kararı, aslında milletvekillerine ve partililere getirilen konuşma yasağıdır ki, Parti Meclisi’nde değil, gizli odalarda alındığı bellidir. Kılıçdaroğlu, Parti Meclisini toplamadan önce, AKP-PKK ortaklığına desteğini ve içerikten yoksun dört koşulunu (5) peşinen açıklamıştır… Parti Meclisi toplaması, tamamen bir formaliteden ibarettir. Parti Meclisi üyesi Ercan Karakaş’ın, 1989 tarihli ve Parti Programı’nda da belirtildiği gibi “terörle mücadeleyi” esas alan “Kürt Raporu”nun yenilenmesi isteği hiç dinlenmedi bile… Başka bir ifade ile CHP’nin Kurultay’dan sonraki en yetkili organı olan Parti Meclisi, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından “bypass” edilmiştir!.. Görüldüğü gibi, en yetkili organın (Kurultay) kararı alınmadan, bir emrivaki ile “terörle mücadele” yerine “terörle müzakere” esası dayatılmıştır. Bu noktadan itibaren CHP’nin PKK’ya teslim edildiğini söylemekte de bir yanlışlık olmasa gerek!..

Y-CHP’nin SOROS‘cu yönetimi, “görev” söz konusu olunca, ne hukuk tanıyor ne de CHP’lilerin iradesini takıyor!.. “Korku imparatorluğunu yıkmak” ve “Parti içi demokrasiyi işletme” sözlerini vererek, CHP’lilerin desteğini alan Bay Kemal, yerini sağlamlaştırdıktan sonra “karşı tarafın” politikalarını hayata geçirmek için kollarını sıvamıştır… Bu görevini yerine getirmek için uygun bir ekip kurmuş ve her türlü eleştiriye kulaklarını tıkayıp, yoluna devam etmektedir. Başka bir anlatımla, Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulayıcı bir birimi haline getirmiştir!..

Bu iddialı sözlerimin arkasını dolduramazsam eğer müfteri ilan edileceğimi biliyorum. Bunun için bu yazımın ekinde iki belge sunuyorum. Ayrıca dipnotlar arasına bağlantılarını koydum. Bunlardan biri CHP’nin Parti Programı(6) diğeri Apo’nun “Yol Haritası”dır…(2) Okuyucuya kolaylık olması bakımından, CHP Parti Programı’nın konu ile ilgili sayfalarını da dipnotların altına ekledim. Böylece “Kürt Sorunu” ve “Terör” konusunda, CHP’nin en yetkili organı olan Kurultay’da kabul edilen fakat Y-CHP yönetiminin unutturmaya çalıştığı politikaları, son defa hatırlatmak istiyorum. Zira bundan sonra CHP içerisinde yapılabilecek pek bir şey kalmayacaktır. Atı alan Kemal ile TESEV‘ci arkadaşları Üsküdar’ı geçmiş olacaklar ve kendilerine muhalif olanları birer birer tasfiye etmeye başlayacaklardır!..

Şimdi aşağıdaki bağlantıyı açıp, Apo’nun Yol Haritası’nı da bir zahmet okuyun. Söyler misiniz, Y-CHP yönetiminin, “İkinci Kürt Açılımı” konusunda izlediği politika, değiştirilmediği için halen yürürlükte bulunan Parti Programı’na uygun mudur?.. Bilindiği gibi Parti Programı, partinin en yetkili organı olan Kurultay’da görüşülüp onaylanır ve genel başkan dahil bütün parti yöneticilerini bağlar. Partililerin bu programa aykırı düşen davranışları, Parti Tüzüğü’nün 70. maddesine göre, (7) -partiden ihracı gerektiren- ağır “Parti Suçu” sayılmıştır!.. Partinin anayasası sayılan Parti Programı’nı çiğneyen ve “Parti Suçu” işlemekte ısrar eden bir Genel Başkan’ın, hiç vakit geçirilmeden olağanüstü Kurultay’ı toplayarak görevine sonverilmesi yurtseverliğin gereğidir!.. Bu kadarla da kalmayıp, Tüzüğün 70. maddesini açıkça ve bilerek çiğnediği için ihraç edilmesi de gerekir!.. Bu görev; Bay Kemal’in ifadesi ile “Brutus” dediği kurultay delegelerine düşmektedir. Aksi halde kurultay delegeleri de işlenmiş olan bu ağır parti suçuna iştirak etmiş olacaklardır!..

Analar ağlamasın” etkili sloganı ile başlatılan görüşmelerde; Y-CHP’ye verilen görevin, MHP ile birlikte, Anayasa Uzlaşma Komisyonu masasında oturarak, süreci meşrulaştırmak olduğu bellidir!.. Kılıçdaroğlu’nun hükümetin Öcalan’la görüşmesine önyargılı bakmadığını ve “koşulsuz silah bıraktırma ile sonuçlanacak, halk doğru bilgilendirilecekse görüşme yöntemine bir itirazları olmayacağını” söylemesi, tamamen bir aldatmacadan ibarettir. Zira Kandil, silah bırakmaya niyetli olmadığını ve kendilerinden böyle bir talebin gelmediğini açıklamıştır. Kılıçdaroğlu “Biz de terör örgütü silah bıraksın, analar ağlamasın istiyoruz” (8) sözleri ile kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalışmaktadır…

PKK’nın fiili lideri Karayılan, anayasa tartışmalarına ve sürece ilişkin olarak örgüte yakın olan Fırat Haber Ajansı’na şu açıklamalarda bulunmuştur: “ Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırları dışına (Kuzey Irak’a) çıkartılmasıdır. Devletin bizden istediği budur. Açıktır ki, Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemdedir. O zaman çözüm prespektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor”…(9) Karayılan benzer bir açıklamayı 28 Kasım‘da da yapmıştı!.. (10

Bu açıklamalar karşısında Kılıçdaroğlu’nun sözleri ne anlama gelmektedir? Bay Kemal görülmektedir ki, bu süreçte kraldan fazla kralcıdır!..

PKK ile Oslo’da yapılan görüşmelerde, PKK’ya verilen sözlerden biri “Eyalet Yasası” olarak bilinen “Bütünşehir Yasası” idi ve bu yasanın dayanağı AB’nin dayattığı “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” gösteriliyordu. (11) Bilindiği gibi bu sözleşmenin çekince konulmuş bulunan bütün maddelerini imzalama sözünü veren de Kılıçdaroğlu’dur. AKP’nin kamuoyu önüne getirmeye çekindiği bu konu, Y-CHP tarafından gündeme taşınarak, Apo’nun yol haritası önündeki önemli taşlardan biri daha kaldırılmıştır. “Akil Adamlar Projesi”, “Hakikatleri Araştırma Komisyonu”, “Ana Dilde Savunma” ve “Ana Dilde Eğitim” gibi ülkenin parçalanmasına neden olacak, Yol Haritası’nın kilometre taşları da ne yazık ki, Y-CHP tarafından döşenmiştir!.. Örneğin; ülkenin bölünmesinin son adımı sayılan “Ana Dilde Eğitim” konusunda görüşü sorulan Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin anadilde eğitim konusunda hazır olmadığı kanısındayız” (12) şeklinde verdiği cevap ile asli görevinin bu kötü sona “halkı hazırlamak” olduğu, bir kez daha ortaya çıkmıştır!..

Herkesin bildiği gibi AKP, ABD ve AB tarafından iktidara getirilmeden önce, PKK ağır yenilgiye uğratılmış ve terör bitirilmişti! AKP iktidarı ile birlikte, terör örgütü yeniden canlandırılmış ve bu defa terörle mücadele eden kahramanlar hapse tıkılmıştır! Teröristlerin elinde, ABD yapımı modern silahların bulunduğunu hiç bir zaman gözden ırak tutmamamız gerekir. Daha geçenlerde yakalanan bir silahla ilgili ABD’li askerlerin, bizimkileri sorgulaması, Irak’ta yaşanan “Çuval Rezaleti”nden çok daha beterdir. İşbirlikçi ve yandaş medya, Apo’yu parlatarak, “Kürtlerin ‘kült’ lideri” ve “kahramanı” haline getirmek için ne lazımsa yapmıştır. Bu sürece AKP yöneticileri de dahil olmuştur. TSK’ya yapılan o kalleş operasyondan sonra, sanki terör karşısında TSK yenilmiş gibi, bitmiş olan terör için “Görüyorsunuz 30 yıldır terörü bitiremedik, silahla bu iş olmuyor, müzakere etmek lazım, Kürtlerin isteklerinin bir kısmını vermek lazım” temelinde, korkunç bir bilgi kirliliği yaratılıp, işler bu noktaya kadar getirilmiştir!.. Bu sürecin birinci derecedeki sorumlusu AKP ise, ikinci derecedeki sorumluları hiç kuşku yok ki, Y-CHP ile MHP’dir… Bu nedenle onlarla birlikte Türk halkının arayacağı bir çözüm kalmamıştır!..

Bugün PKK’nın Suriye Kanadı PYD, “Özgür Suriye Ordusu”na katılmış ve ABD-AKP ittifakı içerisinde Esat’ı devirmek için Suriye halkına saldırmaktadır. Garip ama gerçektir, AKP ile PYD Suriye’de aynı safta bulunmaktadır!.. AKP ve PKK’nın ABD’nin Ortadoğu’daki piyonları olduğunun bundan daha açık kanıtı olabilir mi?.. Y-CHP ile MHP bu ittifaka açıktan katılamıyorlar elbette. Onların görevi ülkede yükselen muhalefeti kontrol etmek ve yanlış yöne sevk etmektir!..

Sonuç olarak; koşullar 1919 öncesinden çok daha kötüdür. İktidar, İstanbul Hükümeti gibi düşmanların baskı ve tehdidi altında acz içerisindedir. Başbakan’ın ofisi bile dinlenme aletleri ile abluka altına alınmıştır. Basın “Mütareke Basını”ndan çok daha seviyesiz yayınlar yapmaktadır. Onursuz Ali Kemal’ler yine yazı makinelarının başındadır. Muhalefet “dizayn” edilmiş, düşmanın istediği gibi “tek ağızdan” konuşma kararı almıştır; savaşın sonunda kime “yurttaş” olacaklarının hesabını yapmaktadırlar!..

Ne var ki, bu tablo asla “umutsuzluğun resmi” olarak anlaşılmamalıdır. Türk halkı, tarihte olduğu gibi yine doğru önderliği bulacak ve bu felakati de atlatıp, kurulacak yeni dünyada onurlu yerini alacaktır!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Sezgin Tanrıkulu’nun:

http://www.mirhaber.com/haber.php?haber_id=36553 

(2) Apo’nun Yol Haritası:

http://gomanweb.org/GOMANWEB2/Yeni-Dosyalar/A.Ocalan_Yol_haritasi/ocalanin_yol_haritasi.pdf 

(3)Kılıçdaroğlu’nun ”Siyasi hayatımı feda etmeye hazırım” sözü:

http://www.haberturk.com/gundem/haber/722978-siyasi-hayatimi-feda-etmeye-hazirim 

(4)06.01.2013 tarihli Cumhuriyet gazetesi

(5)Kılıçdaroğlu’nun 4 şartı:

http://www.chp.org.tr/?manset=genel-baskan-kemal-kilicdaroglu-parti-meclisi-toplantisini-acarken-akp-iktidarini-bir-kez-daha-uyardi-ve-basbakan%E2%80%99a-yol-gosterdi 

(6) CHP Programı (Sayfa 46 vd, sayfa 113 vd.):

http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/chpprogram.pdf 

(7) CHP Tüzüğü:

http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/2012/05/CHP-Tuzuk.pdf 

(8)Fikret Bila-Kılıçdaroğlu görüşmesi:

http://siyaset.milliyet.com.tr/kilicdaroglu-onyargili-degiliz-/siyaset/siyasetyazardetay/03.01.2013/1650332/default.htm 

(9)Aydınlık:

http://www.aydinlikgazete.com/mansetler/18127-ocalana-verdiginiz-sozleri-aciklayin.html

(10)http://www.gazetecell.com/gundem/pkknin-kandildeki-elebasi-murat-karayilandan-silah-birakma-aciklamasi-h20370.html

(11) Imrali_Tutanaklari

(12) Kılıçdaroğlu’nun “Halk hazır değil” açıklaması:

http://yenisafak.com.tr/politika-haber/turkiye-anadilde-egitime-hazir-degil-05.11.2012-420967 

KÜRT SORUNU” İLE İLGİLİC H P P R O G R A M I’ N I N İ L G İ L İ S A Y F A L A R I

Etnik Farklılıklar Ülkemizin Zenginliğidir:

CHP, Lozan Antlaşması ile azınlık olarak nitelenmiş olan yurttaşlarımızın, kendilerine tanınmış olan dini ve kültürel azınlık haklarından eksiksiz olarak yararlanmalarını amaçlar. Yeni azınlıklar yaratılmasına karşıdır.

CHP daha 1989 yılında Kürt kökenli yurttaşlarımızın karşılaştıkları sorunları açık yüreklilikle ortaya koymuş; etnik köken farklılıklarına, kültürel çoğulculuğa, bireysel kültürel haklara olan saygımız, demokratik değerlere, eşitliğe ve hoşgörüye olan bağlılığımız çerçevesinde toplumumuza, üniter devlet ve ulus devlet temeli dikkate alınarak kısıtlamaların kaldırılması ve çağdaş, kalıcı çözümler bulunması için politikalarını sunmuştur.

CHP devletin etnik farklılıklar üzerine politikalar oluşturmasını benimsemez. Devletin görevi bütün etnik kimlikleri din ve mezhep farklılıklarının üzerine çıkarak insanı odak yapan yaklaşımları ortaya koymak, ortak değerleri bulup çıkarmaktır. Ancak etnik kimliğine bireysel olarak vurgulamak isteyenleri saygıyla karşılar ve etnik kimliği insanların şerefi sayar. Devletin vatandaşların etnik kökenini, dinini ve mezhebini görmeyen, bütün vatandaşlara eşit davranan bir yapıya sahip olmasını savunur. Sorunların sadece yasalardaki eksikliklerden değil, uygulamadaki bazı yanlışlıklardan kaynaklanabileceğini düşünerek bu evrensel insan hakları ve özgürlükler değerlerini hayata geçirmeye özen göstermelidir. Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, birlikteliklerinin ve ortak bir ulus oluşturmalarının engeli olamaz. Bu farklılıklar ulus olarak zenginliğimizdir, güç kaynağımızdır.

Kişisel kültürel haklara saygı, kişinin kimliğine saygıdır; insana, insan haklarına ve çoğulcu demokrasiye saygının gereğidir. Kişisel kültürel haklar hiçbir erk tarafından çiğnenemez.

Kimsenin ırkı ve kökeni diğerlerinden üstün değildir. Bu nedenle ırk temelinde çözüm arayışlarının veya asimilasyon uygulamalarının tuzaklarından demokrasimiz her zaman korumalıdır. CHP’nin entegrasyon anlayışı farklı etnik kimliklerin ve inançların ortadan kaldırılmasını değil, onlara saygı göstererek ülke bütünlüğünün ulus devlet anlayışı ile korunmasını öngörür.

Demokrasilerde devletin etnik kimlikleri yok sayma hakkı yoktur. Etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşların bireysel haklarının çağdaş ülkeler seviyesine yükseltilmesi hedefimizdir.

CHP, uygulamaya koyacağı, hoşgörü, demokrasi, kültürel çoğulculuk, eşitlik ve bölgesel gelişme politikaları ile ülkenin her yöresinde, her kökenden insanlarımız arasında toplumsal uyumun, dayanışmanın, bütünlüğün ve refahın güvencesini oluşturacaktır.

Her etnik kökenden yurttaşlarımızın, kendi özgür irade ve talepleri çerçevesinde;

Kendi ana dilini özgürce kullanabilmelerine, özel dersaneler veya kurslar gibi kurumlar kurarak anadillerini özgürce öğrenebilmeleri ve öğretebilmelerine,

Kendi ana dillerinde gazete, dergi, kitap yayınlamalarına ve diğer her türlü yazılı ve sözlü yayında bulunabilmelerinemüzik ve sanatın diğer dallarına faaliyette bulunabilmelerine,

Türkiye sınırları içinde yayın yapan radyo ve televizyon kurum ve kuruluşları üzerinden, RTÜK’ün genel kuralları çerçevesinde, kendi ana dillerinde yayın yapabilmelerine,

Değişik kültürel etkinliklerde bulunabilmelerine, kendi folklorlarını yaşatabilmeleri ve geliştirebilmelerine,

Tüm bu ve benzeri bireysel kültürel haklara özgürce ve dilediğince ulaşabilmelerine, olanak tanımayı çağdaş demokrasi anlayışının gereği sayar.

Ülkemizin aynı ana dili paylaşan ve etnik kökene sahip en yaygın unsurlardan birini oluşturan Kürt kökenli yurttaşlarımızın yoğun biçimde yaşadıkları bölgemizdeki sorunlarını da bu anlayışla çözeceğiz. Bu yöndeki çalışmalarımızı sosyal demokrat yaklaşımımızın gereği insanı temel alan bir anlayışla sürdüreceğiz.

CHP bu ilkeler temelinde şekillenen politikaları ve uygulamaları ile başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz olmak üzere Türkiye’nin her yöresinde yaşayan Kürt, Arap, Boşnak, Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza, Arnavut, Roman gibi farklı etnek kimliklere sahip tüm insanlarımızı huzura, barışa, gelişmeye ve sosyal refaha taşıyacaktır. Bu yurttaşlarımızdan hiçbirine karşı ayırımcı muamele yapılmaması, hiç bir alanda haklarının kısıtlanmaması, devlet hizmetlerinden yararlanmada güçlükle karşılaşılmaması için gerekli önlemler alınacaktır.

Toplumsal gelişmeye uyum sağlamalarına ve katılımlarına engel olan sosyal dışlanma için kalıcı ve köklü çözümler oluşturulacak, toplumsal kaynaklara eşit biçimde erişimlerini sağlayacak sosyal alanlar yaratılacak, vatandaşlık haklarından eksiksiz yararlanmaları sağlanacaktır. (CHP Programı s. 46 vd.)

(…)

Siyasal Şiddet-Terör:

Terör ülkemizin ve demokrasimizin en önemli sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. Özellikle Kuzey Irak’ta üslenen PKK terör örgütü vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğine yönelik saldırılarda bulunmaktadır. Ne Irak Hükümeti ne de bölgede önemli bir güç bulunduran Amerika Birleşik Devletleri bu örgüte karşı yasalardan ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirerek doğrudan bir mücadele başlatmamışlardır.

Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tamamen tasfiye etmek hem hakkı, hem de görevidir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında bu görev eksiksiz yerine getirilecektir. Ancak, Cumhuriyet Halk Partisi terörle mücadeleyi bölgede yaşayan vatandaşlarımızı teröristlerden ayırarak, vatandaşlarımızın insan haklarına saygı göstererek gerçekleştirecektir. CHP, terörü olağan dışı yöntemlere sığınmadan, güvenlik güçlerini yasalara uygun ve etkili biçimde kullanarak ve gerekli sosyo-ekonomik tedbirleri alarak önleyecektir.

Terörü önlemeye yönelik kapsamlı bir ulusal politika oluşturulacaktır. Terörü sadece güvenlik güçlerinin çabasıyla önleme yoluna gidilmeyecek, toplumun sivil-resmî tüm kurumları ile görev alması ve katkıda bulunması sağlanacaktır. Demokrasinin ve toplumsal barışın teröre karşı top yekûn direnç, tepki ve dayanışma ile korunabileceği bilinci bu programın özünü oluşturacaktır.

Şiddet ve terörü sürekli izlemek, incelemek bilgi ve haber toplayıp değerlendirmek, başka ülkelerdeki kazanımlarından da yararlanarak uzun dönemli senaryolara göre seçenekli önlemler üretmek, önermek ve uygun teknolojiyi sağlamakla görevli bir İç Güvenlik Araştırma Enstitüsü birimi oluşturulacaktır.

Devletin teröre karşı istihbarat olanakları, çağdaş teknolojiden de yararlanılarak geliştirilecek, halkın bireysel özgürlüklerine, bu arada özel hayatın gizliliği ilkesine zarar vermeden istihbarat alanındaki eksiklik ve yanlışlıklar giderilecektir. Bu çalışmalar yapılırken, gerektiğinde dost ve müttefik ülkelerle istihbarat paylaşımı yoluna da gidilebilecek, ancak istihbarat kaynaklarının esas itibariyle milli olmasına özen gösterilecektir. Devletin istihbarat örgütleri iç politikanın, cemaatlerin ve diğer baskı guruplarının etkisinden tamamen arındırılacak, sadece ülke çıkarları doğrultusunda görev yapan uzman kuruluşlar haline getirilecektir. Bu kurumlardaki kadrolaşmalar önlenecek, liyakat sistemi hayata geçirilecektir. Terörle etkili bir mücadele gerçekleştirmek için güvenlik güçleri yeniden yapılandırılacaktır. Uzman ve profesyonel elemanlardan oluşacak özel eğitimli güvenlik güçleri terörist saldırıları eylem aşamasına gelmeden ve mümkün olduğu ölçüde Türkiye sınırlarına ulaşmadan önlemeyi amaçlayan bir yapıya kavuşturulacak ve yeterli olanak, yetenek ve teknolojiyle donatılacaktır. Güvenlik güçleri mensupları halkla ilişkiler, demokratik, temel hak ve özgürlükler gibi konularda ve insan hakları alanında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler hakkında eğitilecek ve bu doğrultuda davranış alışkanlıkları edinmeleri sağlanacaktır.

Terör örgütlerinin etkisiz kılınması ile eş zamanlı olarak koruculuk uygulamasına son verilecek; görevlerinden ayrılacak korucular için istihdam olanakları yaratılacaktır. Koruculuk görevi yapanlar sosyal güvenlik haklarından yararlandırılacaktır. Güvenlik güçlerinin esas görevi terör zanlılarını yargıya teslim etmektir. Şiddet eylemlerinde bulunanlarla mücadele edilirken sivil halkın zarar görmemesine özen gösterilecektir.

Terörle mücadele Türkiye’nin öncelikli hedefidir. Türk silahlı kuvvetlerinin terörle mücadelede en etkin araç ve gereçlerle donatılması ve gerekli eğitim düzeyine kavuşturulması öncelikle hedef olmalıdır. Yurt dışından kaynaklanan terörü destekleyen veya ona müsamaha gösteren ülkelere karşı gerekli bütün diplomatik ve caydırıcı önlemler alınmalıdır. Terörü bir siyasi mücadele amacı olarak kullanmak isteyenlere hiçbir şekilde müsamaha edilmemeli, dış ilişkilerin yönlendirilmesinde de ilgili ülkelerin terörle mücadeledeki kararlılığı önemli bir ölçü olarak göz önün de bulundurulacak, terörü destekleyen veya teröre müsamaha eden ülkelerle ilişkilerimiz gözden geçirilecektir.

CHP iktidarı, bir yandan terörle yurt içinde ve gerektiğinde yurt dışında en etkili mücadeleyi yaparken bir yandan da ulusal bütünlüğü ve dayanışmayı koruyacak bir hoşgörü anlayışı içinde hareket edecektir. Bu çerçevede demokrasimize çağdaş boyutlarıyla işlerlik kazandırmayı ve işsizliği önleyecek ekonomik ve sosyal önlemleri alarak terörün beslendiği tüm olumsuz unsurları ortadan kaldırmayı ve terörü toplumsal gündemimizden çıkartmayı hedef alacaktır.

( CHP Programı 113 vd.)

REJİMDEN NE HABER?

seriat_bayragi

MUHALEFET ELİYLE “ILIMLI İSLAM CUMHURİYETİ”NE DOĞRU!..

Gül’ün “Kuvvetler ayrılığı” konusunda Erdoğan’la ters düşmesi üzerine, sözlerini düzelterek “Cumhurbaşkanı ile aynı düşünüyoruz” dedi. Yalnız kalan Erdoğan, mecburen kaldığı için böyle bir düzeltme yaptı, gerçekte düşüncesi değişmiş değil!  Erdoğan, demokrasinin temel direği olan “Kuvvetler ayrılığı” ilkesini içselleştirmiş değil. Bunu kanıtı: “Galataport satışını yapıyoruz ama yargı bunu engelliyor. Benim Bakanım şube müdürünü alıyor tayin yapacak. Ve bu tayini siz 11 kez 12 kez durduruyorsunuz” sözleridir. Başbakan hukuk tanımıyor. Ne istiyorsa olacak. Dolayısıyla idarenin keyfi işlemlerinin de denetlenmesini istiyor. Verdiği örnek bunu kanıtlıyor. Mahkeme şube müdürü bir memurun atamasını hukuka aykırı bulmuşsa, buna saygı gösterilecek ve hukukun gereği yerine getirilecek.  Mahkemenin kararını boşa çıkartmak için çeşitli bahanelerle o memur12 kez tayin edilmeye çalışılmayacak. Başbakan’ın rahatsız olduğu durum budur. İdarenin keyfi işlemlerine yargının “dur” demesini kabullenemiyor. Erdoğan’ın bilinçaltındaki düşünce böyledir ve bunu itiraf etmiştir. İstediği sultan olmaktır. Dikta rejimine olan hevesini “Başkanlık Sistemi” ile tatmin edebileceğini düşündüğü için “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nu kurarak bu suça muhalefeti de ortak etmek istemiştir. Nitekim gerçek amacının “demokrasi” olmadığı 12 Eylül Halkoylaması ile kabul edilen ve yargı erkinin bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıran değişiklikleri “kırmızıçizgi” olarak ileri sürmesi ve değiştirmeye yanaşmamasıdır. Bu yalın gerçeğe rağmen muhalefet partilerinin komisyondaki sandalyelere yapışması suç ortaklığından başka hiç bir anlama gelmemektedir. Komisyon dışında kalmak suretiyle Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi”  talebine karşı muhalefeti örgütleyip, bu talebi engellemek mümkündür. Komisyonda kalarak yapılmak istenen değişikliğe meşruiyet kazandırılmış olacak ve TBMM‘ndeki görüşmelerde yeterli oy desteği bulunamazsa bu defa halkoylamasına gidilerek değişiklik gerçekleştirilecektir.  Halkoyuna başvurulduğunda, muhalefetin yeterli iletişim araçları olmadığından halkın aydınlatması neredeyse imkânsız olacaktır. Kaldı ki, bu defaki değişiklikle birlikte Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın daha önce çekince konulmuş bulunan maddeleri de Anayasa maddeleri haline getirileceği için, BDP Anayasa değişikliklerine, bu arada “Başkanlık sistemi”ne de “evet” diyebilecektir. Aynı şekilde başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, Y-CHP‘nin CHP mirasını reddeden milletvekilleri de söz konusu değişikliklere evet diyerek Mecliste aranması gereken çoğunluğa ulaşamasalar bile, halkoylamasından kolaylıkla geçebileceklerdir. Görüldüğü gibi bu defa AKP, BDP ve MHP ile Y-CHP’nin bir kısım milletvekilleri bu değişiklikleri destekleyeceklerini belli etmişlerdir. Dolayısıyla olası bir halkoylamasında Erdoğan istediği Anayasal değişikliği yaparak “Başkanlık Sistemi”ne geçişi sağlayacaktır. Olası başkanımız Erdoğan, demokrat ve hukukun üstünlüğüne inanmış bir lider olmadığı için, rejim kolayca faşizme doğru yönelecektir.

Başbakan’ın istediği rejimde: Örneğin stratejik ve benzeri açılardan  yabancılara satışını ülke çıkarlarına aykırı bularak  Galata Limanının satışı engellenemeyecektir. Aynı şekilde (siyasi düşünceleri veya inancı farklı olduğu için Bakanı tarafından sevilmeyen) işinin ehli bir şube müdürü, haksız ve keyfi olarak tayin edildiğinde yargı yoluna başvurarak hakkını arayamayacaktır. Bir gecede 7 bin sağlık memurunun istekleri dışında yapılması karşısında yargı yoluna başvurup hak aranmasından iktidar rahatsızlık duymaktadır. Haksızlığa uğrayan memurlara hakkının verilmesine karar veren mahkemeleri Başbakan istemektedir. Başka bir örnek verelim: Köprülerin ve otoyolların özelleştirilmesine “Başkan”ın  isteği dışında şirketler katılamayacak ve ihale AKP’ye yakın Ülker Grubu’nun bulunduğu konsorsiyuma 8 yıllık geliri karşılığında verilecek fakat kimse bu ihalenin iptali için dava açamayacaktır!..  “Başkan”,  oğlu Bilal ile Burak arasındaki “eşitsizliği”  gidermek için 10.5 milyon Dolara ikinci bir “gemicik” satın alacak ve kimse bu kadar parayı nereden bulduğunu veya nasıl kazandığını, vergisini verip vermediğini soramayacaktır. Gerektiğinde yargı yoluna da başvurulamayacaktır!..  Aynı şekilde yabancılara 1.43 TL’ye satılan benzinin Türk vatandaşlarına neden 4.7 TL’ye satıldığını kimse soramayacaktır. Sosyal medyada dolanan fıkra gibi bir başka örnek verelim: Başbakana en az 500 puanla girilen OTDÜ‘ye, 8 TOMA, 3600 polisle ve 20 zırhlı araçla girip, gaz ve biber bombaları ile çocuklarımızı hırpalamanın hesabını, kimse hiç bir organ önünde soramayacaktır. Erdoğan’ın istediği; şehit kanıyla sulanarak vatan yapılmış bu kutsal toprakların “NATO toprağı” olarak ilan edilmesinin, topraklarımızın yabancılara satılmasının, TELEKOM gibi stratejik kurumlarımızın düşmana satılmasının hesabını hiç bir zaman kimsenin soramamasıdır… Başka bir söyleyişle, Erdoğanların istediği rejimde; Deniz Fenerleri ve halkı soyanlar hiç bir şekilde yargılanmazlar, hükümete muhalefet edenlerin ise,  zindanlara doldurulur. Yargısız infaz edilirler… 

Erdoğanın şikâyetçi olduğu durum, yukarıdaki örnekleri soran, soruşturan ve gerektiğinde yargılayarak gereğini yapan kurumların varlığıdır. Bunun adı “Kuvvetler ayrılığı”dır. Ne yazık ki, böyle keyfi bir rejimin (faşizmin) gerçekleşmesi için yapılacak olan anayasa değişikliğine, en büyük katkı, masada oturan muhalefet tarafından verilmektedir… Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, muhalefetin suç ortaklığı, bu gerçeklerin zamanında halka anlatılmaması ve anlatacak olan aydınlara zaman kaybettirmekle gerçekleşmektedir. TBMM’nde zaten bir şey yapamayacakları bellidir!.. Bu durum baş sorumluları Kılıçdaroğlu ile Bahçeli olacaktır…

Yeni rejimin her ne kadar adı “Başkanlık Sistemi” olara konulmuşsa da gerçekte Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye için öngörülen rejim “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”dir, açık bir faşizmdir!.. Anlaşılmaktadır ki, bu yeni rejim içerisinde Y-CHP ile yeni MHP “muhalefet” görevi yapmayı kabul etmişlerdir. O bakımdan geçiş süresinde muhalefet yapar gibi yapmaktadırlar. Başka bir söyleyişle, iş işten geçtikten sonra, yapılanlara muhalefet etmek; gerçek muhalefet yapacak olanların ayrı bir merkezde örgütlenmesini engellemek anlamına geliyor.

Av. Cemil Can

CHP’NİN “SEYİT RIZA” KOLLARI!..

CHP’NİN “SEYİT RIZA” KOLLARI!..

CHP’de slogan tartışması derinleşirken, bir tek Kemalizm karşıtı Mümtazer Türköne’den, Parti Meclisi Üyesi Umut Akdoğan’a destek geldi. Türköne: “Mustafa Kemal’in askeri’ olmak payesi ile ‘Aponun militanı’ olmak arasında ulusalcı tonlama arasında ne fark var?” dedi!..

Umut, Kemal Kılıçdaroğlu’nun canı ciğeri; CHP’nin Kurultaydan sonraki en yetkili organı olan Parti Meclisi’nin en genç üyesi. 34. Olağan Kurultay’ın gözdesi, partideki TESEV grubunun vazgeçilmezi! Son kurultayda Kılıçdaroğlu’ üç listesinde de adı vardı.(1) Parti kayıtlarına göre, “hukukçu”ymuş ama baroda kaydına rastlanmıyor. Mizah tutkunu olduğunu söylüyor, bir tek esprisi var o da yeni bulduğu “yurttaşlık” sloganı! Yurttaş Umut askerliğe şiddetle karşı! Yenimahalle İlçesinin 9. Olağan Kongresi’nde konuşmacıydı. O nutkunda birikimine uygun bir de vurgu yapmıştı: ”İhtiyaç olan tek unsur ‘sol’dur…” veciz sözünden sonra “Sermayenin içerisinden geliyorum (2) diyerek kendini tarif etti. Parti büyüklerinden çok da alkış aldı. Sözlerine inanırsak, sanki sermayenin CHP içindeki temsilcisi gibi! “Sermaye”nin içimizdeki bu temsilcisi; ne iş yapar, nasıl geçinir, partililere sordum bilen çıkmadı. Parti Meclisi üyeleri için harcırah ödeniyor mu onu da bilmem. Ödeniyorsa bile bu delikanlıya yeterli olduğunu sanmıyorum. Zira her tarafa o koşturuyor, her işin içinde var! Acaba parti bütçesinden verilen “danışmanlık ücretleri”; mesleğini icra edemeyen böyle verimli arkadaşların geçimini sağlamaya yeter mi?… Malum bizimkilerin gemicikleri yok! Genel Başkan danışmanların ücretlerinde iyileştirme yapmayı düşünüyordur herhalde!…

Umut’un bir “twitter” hesabı var; şu ana kadar 3569 “tweet” atmış. Hepsi de yüzeysel ve içeriksiz tabi, çürük dişin kovuğunu bile doldurmazlar!.. “Asker mevcudu korur, yurttaş ülkesini bir adım daha ileri götürür” sözü, onların en iyisi… Sloganından ötürü kendini bir tek kutlayan Tufan Türenç’tir. Onu da bilmenizi isterim!..

Bizim “dahi” çocuk, Tunceli il derneği ve vakfının toplantılarında; hep başköşeye oturtulur. Hemşerilerine göre, Tunceli’nin gurur kaynağı. Umut, Gürsel ErolEmre Doğan ve Mehmet Perçin gibi Kılıçdaroğlu’nun prenslerinden… Hepsi de Hüseyin benzeri elemanlar, gelecek için “umut” vaat ediyor!… Umut da arkadaşları gibi Dersim Spor taraftarı. (3) Dersim Spor’un sporla bir ilgisi yok!.. İşi gücü Hüseyin Aygün’ün saçma sapan fikirlerini yaymak. Atatürk’ü ve İnönü’yü itibarsızlaştırmak için çorbada onun da karınca kararınca tuzu var. Umut’u tepelere kadar tırmandıran biricik “amcası” Kemal Kılıçdaroğlu’dur, bunu bir yere not edin. Yukarıdaki fotoğrafa bakar mısınız, birbirilerine nasıl da yakışıyorlar. Sanırsınız baba-oğul. Bu karede ne kadar da mutlular, değil mi? Tüh tüh tüh tüh, 40 bin kere maşallah! Biri çıkıp; bunlardan biri CHP’nin genel başkanıdır, diğeri 25 yaşındaki parti meclisi üyesi dese, vallahi kimse inanmaz!.. O kadar da kolay mı ele verir bir fotoğraf insanı!..

Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” demek, faşizme ve emperyalizme karşı, Atatürk ve arkadaşlarının yaptığı gibi; göze göz, dişe diş savaşmayı göze almaktır. 74 milyon Türk halkına söz vermektir ve “Türk’üm” demekten utanmamaktır! Yemin tazelemektir bir bakıma. Demek ki, siz “yurttaş” olup, sürekli genel merkezde oturacaksınız öyle mi? Yakışır size ne diyeyim!.. Seçiminizi böyle yaptınız anlaşılan… Bizim o taraflarda; “Oynamayacak gelin, yerim dar der” diye bir söz var. Sizinki de o misal. “Askerlik” ve “savaş” söz konusu olunca, hep o gelin rolünü oynuyorsunuz!..

Mustafa Kemal’in askerlerini görmek istiyorsanız eğer, Köy Enstitüleri’nden mezun olup, kendi yaptıkları tahta bavullarla, Anadolu’nun dört bir yanına karıncalar gibi dağılan öğretmenlere bakın!.. (4) Sanırım sizin kafanızda asker profili olarak hala yeniçerilerin resmi var!..

Hatırlarsınız bir ara Kemal Amcanız, Bekir Coşkun’a çizmelerini giyme sözü vermişti. Baktı ki, çizme giydikten sonra; boyuna dürbün takmak  var, arkasından atı eyerleyeceksin, sonra koynuna vatan haritası yerleştireceksin, ancak ondan sonra ata “deh” diyeceksin. Zor geldi zahîr, yemedi. Hazret, bir daha da çizmeleri ağzına alamadı… Umut ise, postallarını zaten 1923’te çıkartmıştı! Sahi büyük dedesi o yıllarda ne ederdi, doğrusu çok merak ederim. Anlatsa da öğrensek bari…

O taraftan bakınca, geriye bir tek kendi durumlarına uygun bir slogan bulmak kalıyor. Çok şükür, Umut çift sarılı olarak onu da yumurtladı sonunda. Umut son demecinde, “Yurttaşlık kimliğine sahip çıkmalıyız” demiş!(5) Delikanlı CHP’lilerin, kendisi gibi kimlik sorunu olduğunu sanıyor… Aynı gün “Atatürk yaşasaydı bu sloganı onaylardı” diyerek, buluşuna bir de dokunulmazlık sağlayıp, son noktayı koymuş! Bu düşüncesinde de oldukça ısrarlı delikanlı. Konuşmalarına bakılırsa, sanki Mustafa Kemal’i ondan iyi tanıyan yok!.. Bu yüzden olacak, mal bulmuş mağribi gibi, kanaldan kanala koşarak, buluşunu anlatıyor…

Anımsarsınız, “amcası” Kemal de, ”Turbanı biz çözeriz” buluşunun mucididir. Çözdü de hazret!.. Bu veciz sözünün üzerinden bir sene geçmedi, sayesinde dizilere bile turbanı giydirdiler!.. Umut’un sloganın da aynı akıbeti paylaşacağına eminim!..

Konuyu fazla dağıttık galiba, sadede gelelim. Bugünkü konumuz Umut’un buluşunu değerlendirmekti. Umut, CHP’nin Gençlik Kolları’ndan gelmenin övünülecek bir şey olduğunu sanıyor. Sermaye olarak öne sürdüğü, daha önce Gençlik Kolları’nda değişik görevlerde bulunmuş olmasıdır. Sanki başka gençlere kapılar açıktı da onlar, bu görevleri yapmadılar. Abisi Zeki Alçın da Gençlik Kolları’ndan geliyor, sorsun bakalım ne kadar sermayesi kalmış?.. Yurtseverler Silivri’de iken o aynı gün suç ortakları ile birlikte “Dergahlarımız Geri Verilsin” sözlerinin önünde vitrin süslüyordu!.. (Bkz. Alttaki fotoğraf.)

Siz Ey Dersimli Kemal’in Prensleri;

Bilesiniz ki, CHP Gençlik Kollarının asıl üyeleri; Çanakkale Savaşı’na katılan 50 İstanbul Sultanisi öğrencisi, 100 Tıbbiyeli ve Dar-ül Funun öğrencileri ve onların takipçileridir!.. Hepsi de (SOROS’un değil), Mustafa Kemal’in askerleridir!..

Mustafa Kemal’in askeri olmayan biri emperyalizmin uşağı sayılır!.. Uşaklık bize göre değildir!..

Atatürk’ün askerleri, CHP Gençlik Kolları’na alınmayınca, kısa süre içerisinde doğal olarak Gençlik Kolları da “Seyit Rıza’nın CHP Kolları” haline dönüşmüştür! CHP’nin Tunceli il derneğine dönüştüğü gibi!..

Bunu da yazın bir tarafa, sırası geldiğinde delil olarak kullanırsınız!..

Dünyanın en kalabalık barosu olan İstanbul Barosu’nun Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal’ın, “Ülkemiz gizli işgal altındadır” diye diye, dilinde tüy bitti. Yurtsever aydınlar, gazeteciler ve subayların çoğu aynı görüşü paylaşıyorlar. Zifiri karanlık zindanlarda övündükleri tek şey var: Mustafa Kemal’in askeri olmak!..

Çağımızda emperyalistler, işgal edeceği ülkelere, artık kendi askerlerini göndermiyorlar. Kendileri ile işbirliği yapacak “yurttaş”ları bulup destekliyor ve iktidara getiriyorlar. Sonra yine o ülkenin kendi askerlerine, ülkelerini işgal ettiriyorlar!..

Bu taraftan bakınca, ahval ve şerait 1919’dan önceki Anadolu’dan çok daha kötü görünüyor. Başta ABD olmak üzere, düşmanlarımız Lozan’ı tanımıyor. Duvarlara Sevr Haritasını asmışlar. Büyük Ortadoğu Projesi’ni gösteren haritaları da aynı amaçla çizilmiştir. Özetle söylemek gerekirse; İkinci Kurtuluş Savaşı yapılmadan, kurtuluşumuz ufukta gözükmüyor. Hiç kuşku yok ki, İkinci Kurtuluş Savaşı’nı yürütecek olanlar, Mustafa Kemal’in Askerleri’nden başkaları olamaz!.. Dedeleri askerlikten kaçanlar, korkaklar ve kendi kabuğunun içerisinde, zavallı bir midye gibi yaşayanların, bu savaşta yeri yoktur ve olamaz da… Öyleler, elbette kendileri için mazeret tadında, yeni sloganlar üretecekler!.. Acımasız bir savaşı; “barış” gibi gösterip,  sade “yurttaşlık” numaraları ile yine sıvışacaklar!.. Ne var ki, Türk halkının direnme gücünü kırmayı amaçlayan bu söylemlerin mucitleri ile onları arkalarından itenlere; er geç bu yaptıklarının hesabı sorulacaktır!..

 

Bre gafiller! ..

Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde 30 yıldır süren savaştan da mı haberdar değilsiniz? 40 binden fazla yurttaşımızın öldüğü o olaylar, barış içerisinde mi yaşanmıştır? Ya Güney sınırlarımıza dikilen “patriotlar” neyin nesidir? Malatya-Kürecik’teki füze kalkanı şehit kanlarıyla sulanmış o güzelim topraklara ne için yerleştirilmiştir? Duymadınız mı, bu kutsal topraklar için “NATO toprağı” deniliyor artık?…

Bütün bu çıplak gerçeklere rağmen, her şeyi güllük gülistanlık gösterip, sade bir “yurttaş” kimliğine bürünmek, Allah aşkına söyleyin kimin işine yarar?.. Siz kimin tarafındasınız?..

Anlaşıldığına göre Y-CHP yönetimi, Türk halkı gibi savaş şartlarında değil, sırça köşklerinde “Lale Devri”ni yaşamaktadır… Aydınlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları konuşacak, haksızlıklara karşı gelecekler ve gerektiğinde bedel ödeyecekler. Siz ceylan derisinden yapılma koltuklarınıza gömülüp, onlardan “bedel ödemelerini” isteyeceksiniz ama sizin kılınız bile kıpırdamayacak. Var mı öyle 3 köfte 5 kuruşa? Muhalefet olarak, bu eylemleri örgütlemek, yapmak ve yapacak olanlara önderlik yapmak göreviniz değil mi? Neden talip oldunuz Mustafa Kemal’in koltuğuna? Yoksa yüreğiniz yetmiyor mu öne geçmeye? Bu kavgada başımızda durup, sadece “slogan” mı üreteceksiniz?..

Merak etmeyin, Türk halkı içerisinde bulunduğu durumdan kurtuluşu gösterecek doğru yolu da bulacaktır. Bize slogan lazım değil. “Dağ Başını Duman Almış” marşı ile doğru bildiğimiz yolda yürümeyi biliriz!…

Sahi bir yere gitmeden önce, bir de şu soruya bir cevap verseydiniz: Hangi özellikleriniz nedeniyle CHP’nin Kurultay’ında başımıza seçildiniz? İster misiniz, şimdi size oy veren bu ellerimi kırayım!..

Yanıtlarınızı gençlerle paylaşacağım, ona göre, bundan böyle düşünerek konuşun!..

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1)http://www.bursaport.com/haber/politika/ulusal-politika/chpde-herkesin-bir-listesi-var-24955.html

(2)http://www.youtube.com/watch?v=mP9UPC_uFKk

(3) http://www.facebook.com/dersimspor1

(4)http://www.egitimsenkars.org/news_index.php?category_code=1246568182&news_code=1334752618&year=2012&month=04

(5)http://www.chp.org.tr/?p=97693

 

“AŞURE” PARTİSİ!..

aşure-ankara-il

CUMHURİYET (AŞURE) PARTİSİ ve BİR TÜRKİYE KLASİĞİ!..

Birkaç gün önce bir dostum, Y-CHP’ye karşı çok acımasız ve sert eleştiriler yaptığım için sitemini iletti. Yakın arkadaşlarım arasında bu tür eleştirilerin AKP’ye yarayacağını söyleyenler bile var!..

O halde onlar için bir kez daha söylüyorum: Kendinizi bir savaşta düşünün çocuklar. Öyleyiz de zaten. Başınızdaki komutan, verdiği komutlarla düşmanın zafer kazanmasını yani bizim sonumuzu hazırlıyorsa ne yapabiliriz? Komutanın emirlerini yerine getirmek; ülkemize, halkımıza ve inançlarımıza ihanet etmek olmaz mı? Kılıçdaroğlu, son günlerde bana düşmanla gizli bir işbirliği yapan komutan gibi görünüyor! Savaşma gücümüzü kırıp, bizi topyekün düşmanın askeri haline getirmek için elinden ne geliyorsa yapıyor. Hal böyle olunca, ben öyle bir komutanın emirlerini yerine getiremem! Ya kendime yeni bir komutan ararım, ya da emir ve komutayı üzerime alırım!.. Benim Atatürk’ün Gençliğe Söylevi ile Bursa Nutku’ndan öğrendiğim böyledir!..

Karşıdevrimi durdurabilecek veya tersine çevirebilecek en önemli siyasal güç olan CHP, tam tersini yapıyorsa; bize düşen birinci ödev: Bu gerçekleri yüksek sesle haykırıp, tabanı uyandırmak olmalıdır. CHP’yi işgal ederek, ele geçirenlerden partimizi geri almadıkça, muhalefetin başarıya ulaşıp, iktidar olması imkansızdır!..

Yandaş köşe yazarlarından Engin Ardıç, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İzmir seyahatinde söylediği: CHPyi iktidar yapmak gibi bir hedefimiz yok(1) sözlerini ağzına pelesenk yapmış. Bir diğer yandaş yazar Ahmet Kekeç ise, aklınca bu sözlerin “iktidar hırsım yok” anlamında kullanıldığını söyleyerek, Kemal Bey’in ağzından kaçtığı belli olan bu sözleri, gündemde tutarak CHP’yi vurmak istemişti!.. Yemedik tabi… Benim gibi düşünen çoğunluk pek ilgilenmedi bu sözlerle!..

Ne var ki, Cumhurbaşkanlığı için CHP’nin bir adayları olmadığını belirten Kılıçdaroğlu, “Hem Gül hem Erdoğan aday olursa, kime destek verirsiniz? Gül’e destek verir misiniz?” sorusuna “Bakarız, niçin olmasın” yanıtını vererek, (2) en fahiş siyasi hatayı yapmıştır. Böylece yukarıdaki sözlerinin “ağzından kaçmamış” olduğu, bilinç altında saklanmış düşüncesi olduğunu kanıtlamıştır. Erdoğan ve Gül AKP’nin adaylarıdır be adam! Son genel seçim sonuçlarına göre, AKP’nin oy oranı yüzde 49 değil miydi? CHP oyların yüzde 26′sını almıştı. Erdoğan ve Gül’ün ikisi de aday olursa, CHP’nin göstereceği adayın şansı oldukça yükselecektir. Hatta bir tek böyle bir durumda, CHP’nin Cumhurbaşkanlığını kazanma şansı vardır. Kemal Bey daha baştan CHP’nin adayı olmadığını ilan ederek, olası aday adaylarının da cesaretini kırmış ve Cumhurbaşkanlığını altın tepsi içerisinde AKP’ye sunmuştur!..

Bu kadarına da “pes” !..

Yakışıyor mu sana Kemal Bey?.. Ne demek CHP’nin adayı yoktur… Doğruyu söylemek gerekirse CHP’nin bir lideri ve genel başkanı yoktur!.. Söyleyeceksen bu gerçeği söyle. Bir şey yapacaksan, bu gerçeğe göre gereğini yap!.. İstifa et, çekil git başımızdan!.. CHP tabelası ile seçime girse bile, bu durumdan daha kötü olamaz!..

Gerçekten de Kılıçdaroğlu’nun, CHP’yi iktidar yapmak gibi bir hedefi yokmuş!. Engin Ardıç’la Kekeç’e boşuna yere sövmüşüz!..

Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün düzenlediği “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü” panelinin açılış konuşmasını yapan Beşir Atalay, devrimleri yeni CHP sayesinde yaptıklarını itiraf etmiştir…

“22. dönem AKP ve CHP grup olarak, bağımsızlar vardı bir miktar; ikisi de Parlamento’ya yeni girmişti. Bir önceki dönem CHP de Parlamento’da yoktu, AKP de ve yepyeni bir parlamento. O atmosferi biz iyi değerlendirdik. Şöyle bakıyorum, en verimli dönem oldu o dönem, o hızlı reformlar daha kolay gerçekleştirildi.”(3) diyerek Y-CHP’nin karşı devrimdeki rolünü açıkladı!..

Bundan böyle mızrağı çuvala sığdırmanız oldukça zorlaştı Kemal Bey!.. Haydi onurlu bir şekilde istifa edip, kurtulun bu işkenceden!..

Y-CHP’nin AB‘ne karşı tutumunun olumlu olduğu, AB’ye girmek için can attığı biliniyor. Denebilirki, Kılıçdaroğlu AKP’nin AB sürecini yavaşlatmasından şikayetçidir. Kılıçdaroğlu değil miydi Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun CHP’li üyelerine, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın ruhunu yeni anayasaya yansıtma talimatını veren? Genel af konusunu ilk dillendiren de ne yazık ki yine bizimkiydi. Hazret, bu aralar anadilde savunma anadilde eğitim” konusunda bile, PKK’dan önde gidiyor. Kemal Bey için tek sorun, “halkın hazır olmamasıdır” sadece. “Anaların gözyaşı dinecekse, herkesle görüşülebilir” diyerek, İmralı’ya selam duran da odur!..

Kıçıdaroğlu’nun içine girmek için balıklama daldığı AB Parlamentosu’nda 9. Uluslararası Kürt Konferansı yapılmış. Alınan kararlar ibretlik fakat Kılıçdaroğlu ile paralel: AB, Öcalan’ın İmralı’dan çıkartılmasını istiyor. Ancak o zaman eşit koşullar altında görüşmeler yürütülebilirmiş. Anlayacağınız, PKK ile Türkiye Cumhuriyeti AB’ye göre “eşit” kabul ediliyor. Belli ki, AB de Kılıçdaroğlu gibi Oslo’da başlatılan görüşmelerin kesintisiz olarak sürdürülmesinden yana. O toplantı sonunda, PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkartılması için bütün devletlere bir de çağrı yapılmış! Yerinden yönetimlerin güçlendirilmesi de unutulmamış tabi. Başka bir deyişle; Kılıçdaroğlu’nun daha önce çekince konulan maddelerin tümünü imzalayacağız dediği ve ruhunun yeni anayasaya yansıtılması görevini komisyon üyelerine verdiği “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” da yerel yönetimlerin güçlendirilmesini öngörüyordu. Yani bizimki bu konuda da AB’den önde gidiyor!.. Ayrıca AB’nin PKK ile yapılacak olan görüşmelere resmi olarak destek vermesi de karara bağlanmış!..

Bu durum karşısında, Y-CHP’nin tutumu ne olacak sorusunu sormak bile gereksizdir. Y-CHP, tutumunu değişik zamanlarda “Biz ancak memnuniyet duyarız” şeklinde açıklamıştır!.. İktidara bu kadar destek verdikten sonra, Y-CHP için koalisyonun gizli ortağıdır demek pek de yanlış sayılmaz!..

Kemal Bey, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e oy vermemiz gerektiğine da karar vermiştir!.. O istedikten sonra vereceğiz her halde!?.. Parti disiplini öyle diyor! Şu geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Seyit Rıza eşkıyasının hayranı, feodal kafalı bir çapsız adam, 63 arkadaşı ile birlikte Atatürk’ün partisini ele geçiriyor ve emperyalizmin hizmetine sokuyor! Yetmezmiş gibi bir de Atatürkçülere diyor ki: Adayımız yok Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarından birine oy vereceksiniz!..

Peki, bu olup bitenler karşısında o koca CHP’nin örgütü ne yapıyor?..

CHP Örgütü Kızılay’da ve Cumhuriyet’in ilan edildiği Ulus Meydanı’nda “Aşure Partisi” düzenliyor!.. Kuvayi milliyecilerin Cumhuriyet Halk Partisi, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında “Cumhuriyet (Aşure) Partisi”ne dönüştürülmüştür!.. “Laiklik tehlikededir diyemem(4) diyen de aynı kafalar değil miydi? “Yargı’da cemaat yapılanması var” iddialarının hatırlatılması üzerine: “Yargı içinde şöyle böyle kadrolaşma vardır demeyi doğru bulmuyorum(5) diyen de aynı adamdı unutmayın!..

Ordu darbecilerden ayıklansın” teranesi ile “Silivri Hukuku”nu yaratanların başında da Kılıçdaroğlu geliyor!.. Şimdi örgütü 13 Aralık’ta Silivri’ye çağırıyormuş! Sevsinler senin eylemini. İyi güzel de beş sene gecikmiş bir karar değil mi?.. Zaten muhalefet ettiği bütün işlerde, izlediği yöntem hep aynı olmuştu: İş işten geçtikten sonra muhalefet etmek. Kılıçdaroğlu kesinlikle samimi bir adam değildir!.. Atatürkçü düşünceyi benimseyenler yollara çıktı bile. Ne haber! Bu eyleme de katılmazsaydı, gelecek seçimde nal toplayacaktı!.. Bu kadarını biliyor. Yoksa Silivri’ye karşı değildir!..

Emin olun, 29 Ekim’de Y-CHP’yi Ulus’a getiren korku ne idiyse, şimdi Silivri’ye yönlendiren de aynıdır!..

Laiklik ilkesi”ni ideolojisinin merkezine oturtan ve hilafet-saltanat rejimini yıkarak, Cumhuriyet’i kuran bir parti, karşı devrimde neden rol üstlenebilir? Böylesine önemli olayların yaşandığı günlerde “aşure günü” gibi dinsel ağırlıklı adetleri, gündemine nasıl alabilir, anlamak mümkün değildir!..

Cemevleri kapatılmış mıdır? Hükümet, Alevi Bektaşi Derneklerinin “Aşure Günü” tertip etmelerinin önünde bir zorluk mu çıkartmıştır? Laikliğe kesinlikle aykırı olan”Aşure Günü”nü, CHP hangi düşünce ile organize etmiştir!.. Bir de utanmadan, sıkılmadan yerel radyolardan ilanlar vermişler!.. Beyler! CHP siyasi bir parti midir, yoksa Alevilerin tekkesi veya dergahı mı?..

Bu soruya birinin çıkıp adam gibi yanıt vermesi gerekiyor. Peşinen şu kadarını söyleyebilirim ki, “Aşure Günü” siyasi nitelikli ve CHP’nin sahiplenmesi gereken bir olay değildir!..(6)

CHP’nin her yıl kutlayarak, yaşatması gereken pek çok çağdaş ve aydınlığa dönük, övünülecek özel günleri var iken,(7) iktidarın daha da gerici uygulamalar yapmasına meşruiyet ortamı yaratacak, böylesine ilkesiz ve tutarsız tutum ve davranışların içerisinde olması, Beşir Atalay’ın “10 yılda AKP ve CHP ile birlikte sessiz devrim yaptık” sözlerine doğruluk kazandırmıştır!..

İş yine başa düştü, 13 Aralık’ta Silivri’deyiz!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR ve OKUMA PARÇASI:

(1)http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2012/11/07/hayir-hayir-katilsinlar-katilsinlar

(2)http://www.haberturk.com/gundem/haber/801438-kilicdaroglu-o-soruyu-cevapladi 

(3)http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/atalay-10-yilda-akp-ve-chp-ile-birlikte-sessiz-devrim-yaptik-h7295.html 

(4)http://www.youtube.com/watch?v=gnB2D-ijJ3Q 

(5)http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/01/25/kilicdaroglu.yeni.mi.fark.ettiniz/646356.0/

(6) Okuma Parçası:

aşure2

-AŞURE GÜNÜ-

Arapça 10 anlamına gelen “aşara” kelimesinden türetilmiştir. Saygın hadis kitaplarının hemen hepsinde geçen aşağıdaki olaylar, Hicri takvime göre, “Aşure Günü” olarak bilinen, Muharrem Ayının 10. gününde yaşanmış kabul edilir…

Musevilik inancında; “Büyük Kefaret Günü”; Adem‘in işlediği günahtan sonra tövbesinin kabul edildiği Muharrem Ayının 10′ncu günüdür. İdris‘in diri olarak göğe yükseldiği, Nuh‘un gemisinin tufandan kurtulduğu, İbrahim‘in ateşte yanmadığı, Yakup‘un oğlu Yusuf‘a kavuştuğu, Eyüp‘ün hastalıklarının iyileştiği, Musa‘nın Kızıldeniz’den geçip İsrailoğulları’nı Firavun’dan kurtardığı, Yunus‘un balığın karnından çıktığı, İsa‘nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltildiği günler de hep Muharrem’in 10 gününde yaşanmış kabul edilir… Musevilerin bu günü oruçla geçirdikleri, Hz. Muhammed’in ise, bu günde oruç tutmayı tavsiye ettiği bilinir…

Hatırlatmak isterim ki:Yukarıdaki paragrafta geçen özel isimlerin tümü peygamberlerimizdir!..

Aleviler, Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin’in, Kerbala’daki acısı başta olmak üzere, 12 imamların acılarını anmak ve anlamak için “Muharrem Matemi” tutarlar!.. Matemin amacı: Bu türlü acıların bir daha yaşanmaması için gerekli olan insanlık değerlerini ve Alevi öğretisini özümsetmektir. “Muharrem Matemi” aşure geleneği ile son bulur… 12 gün orucun ardından “Aşure Günü” yapılır. Canlara 12 değişik malzemeden yapılan aşure tatlısı ikram edilir…

Dinsel yönü ağır basan bu geleneğin, CHP gibi laikliği benimsemiş bir partide yaşatılması doğru değildir!.. Sırası gelmişken, diğer dini bayramların kutlamalarının da parti merkezinden yapılmasının aynı derecede yanlış olduğuna işaret etmek isterim. Alevi dernekleri, Cemevleri dururken, oralarda yapılması gereken dini tören veya ibadetlerin, CHP örgütlerinde yapılması, partiye bir mezhebin egemen olduğu şeklinde anlaşılır ve bu durumdan hiç bir şekilde siyasi yarar elde edemez!.. Böyle bir durumun yaşatılması, çoğunluk durumundaki Sünnilerin, CHP’ye oy vermemesi sonucuna kadar gidebilir. Y-CHP’nin parti yönetimine egemen olması ile başlayan bu gericilik, bir tek AKP’nin elinin güçlenmesine ve dizginlerinin tamamen boşalmasına yaramaktadır!..

CHP’nin, bundan böyle “dini siyasete alet ediyorlar” diyerek AKP’den şikayetçi olması da ciddiye alınmaz. Eline fırsat geçer geçmez, laiklik ilkesine bağlı bir partiyi, Alevi mezhebinin tekkesi haline getirenlerin, Sünnilerin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaları”na da söyleyecek sözleri kalmaz!..

Cumhuriyet tarihi boyunca, din ticaretine ve yobazlığa karşı fren görevi yapan Aleviler, ne yazık ki, bu son hamle ile gaz pedalı işlevi görmeye başladılar. Aleviliği “sapkınlık” olarak tanımlayan Sünnilerin, devlet aygıtına tam olarak hakim olduktan sonra, Alevilere yaşam alanı bırakmayacakları kesindir!.. Osmanlı döneminde “rafizi, zındık ve sapık” oldukları düşünülerek öldürülen Alevilerin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da “ibadetleri ibadetten sayılmamış”, dedeleri “üfürükçü” seviyesinde aşağılanmıştır. Tekkelerin kapatılmasından sonra Atatürkçü düşünce ile tanışan Aleviler, uzun süre siyasetin ilerici kanatlarında yer almışlardı. Örgütlü olmalarına rağmen Çorumları, Kahramanmaraşları ve Madımakları da yaşamak zorunda kalmışlardır. Yakın geçmişte yaşanan bu üzücü olaylar, Alevilerin kendilerini en rahat ifade edebilecekleri ve inançlarını özgürce yaşayabilecekleri tek rejimin; laik demokratik cumhuriyet olduğunu bir kez daha ortaya çıkartmıştır. Şimdi yaptıkları gibi, Alevilik inancını siyasete bulaştırmaları, demokrasinin olmazsa olmazı olan “laiklik ilkesini” dinamitlemekten başka bir anlama gelemez!..

Alevilik sonuç itibariyle, İslam devletlerindeki iktidar savaşlarının ortaya çıkarttığı mezhep temelli bir muhalefet harekettir. Ortaya çıkışında siyasi sebepler bulunsa da o sebeplerin hiç biri CHP’ye yol gösterici olamaz. CHP’nin rehberi, kurucusu olan Ulu Önder’imizin defalarca vurguladığı gibi; dinsel doğmalar değil, çağdaşlıktır, ilim ve fendir...

Unutmayınız ki, Hz. Muhammed’in amcası Abbas Bin Abdülmüttalip’in soyundan gelen Abbasiler, Emevi yönetimine karşı ayaklanıp, 750 yılında halifeliği ve iktidarı ele geçirmişlerdir. Emevi hanedanın kurucusu olan Muaviye ise, Mekke şehrinin hakimi ve İslamın en büyük düşmanlarından, o dönemde oldukça varlıklı olan Ebu Süfyan’ın oğludur. Mekke’li Kureyş kabilesine bağlı Ümeyye (Emevi) ailesindendir. O da Hz. Muhammed ile aynı kabileden olup, yakın akrabasıdır

Tarih bilgilerimize göre, “Kerbela Savaşı” Irak’ın Kerbela şehrinde 680 tarihinde Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin ve 72 yoldaşı ile birlikte Emevi Halifesi I. Yezid‘e bağlı ordu arasında geçmiştir. Şii ve Alevi inanışının belkemiğini oluşturan en önemli olay budur. İmam Hüseyin’in ölümü her sene “Aşure Günü”nde anılır ve o gün Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem’in 10. günü olarak kabul edilir!..

Kısaca bu şekilde özetlenecek olan Aleviliği, Cumhuriyet Halk Partisi‘nin içerisine eklemlemeyeçalışmak; Türk halkına yakın tarihimizi unutturmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Oysa bizim bir kurtuluş tarihimiz ve kuruluş felsefemiz vardır. AKP iktidarı, Atatürk İlkeleri ve Cumhuriyet tarihini müfredat dışına çıkartırken, CHP’nin bir adım öne geçmesi acı ve ibret vericidir! Cumhuriyet tarihimiz yerine Arap tarihini geçirmeye çalışmak; gaflet ve dalalet değilse, açıktan ihanettir!..

Av. Cemil Can

(7) http://tr.wikipedia.org/wiki/Atat%C3%BCrk’%C3%BCn_Devrimleri